Hülya Başarangil Demir: Kırım Tatarları için Kırım, kederin değil kaderin merkezi olmalıdır

“Bilinmeze Doğru” romanının yazarı Hülya Başarangil Demir, “Göçün Coğrafyası Hafızanın Romanı” başlıklı etkinlikte Kırım’da yaşanan göç ve sürgün süreçlerinin edebiyata olan etkisinden bahsetti.

Haber Giriş Tarihi: 22.04.2026 13:32
Haber Güncellenme Tarihi: 22.04.2026 13:32
https://www.qha.com.tr/

2025 Emine Işınsu Roman Ödülü’nü 269 eser arasından kazanan “Bilinmeze Doğru” romanının yazarı Hülya Başarangil Demir, Ankara’da gerçekleştirilecek “Göçün Coğrafyası Hafızanın Romanı” başlıklı etkinlikte okurlarıyla buluştu.

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (HBVÜ) Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü ve Coğrafya Topluluğu iş birliğiyle düzenlenen programda Demir, Kırım coğrafyasında yaşanan göç ve sürgün süreçlerinin edebiyata yansımalarını anlattı.

21 Nisan 2026 tarihinde tertip edilen etkinliğe Başarangil Demir’in yanı sıra Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) Çankaya ve Keçiören Şube Başkanları ile Tarih Bölümü öğretim görevlileri Prof. Dr. Konuralp Ercilasun ve Doç. Dr. B. Tümen Somuncuoğlu da katıldı.

Saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlayan programın açılış konuşması, HBVÜ Coğrafya Bölüm Başkanı Prof.Dr. Adnan Alkan tarafından yapıldı ve HBVÜ Coğrafya Topluluğu Başkanı Süleyman Çokan tarafından Kırım ve Kırım'ın tarihi hakkında bilgi verildi.

“1944 KIRIM TATAR SOYKIRIMI’NIN ANLATILMASI LAZIMDI »

“Bilinmeze Doğru” romanını yazma sürecinin “Kırım neresidir?” sorusunu cevaplamak üzere yola çıkmasıyla başladığını dile getiren Başarangil Demir, Hani halk arasında meşhur bir söz vardır; “Kıbrıs’ta askerlik yapıp haritada Kıbrıs’ın yerini bilmeyen insanlar var” diye. Konuyu şuna bağlamak istiyorum. Bu durumun temelinde, tarihi coğrafyadan bağımsız düşünme alışkanlığımız yatıyor. İsimleri biliyor, olayları okuyoruz; ancak mekânın ruhunu ve konumunu, yani coğrafyayı maalesef pas geçiyoruz.” ifadelerini kullandı.

Evlendikten sonra değişik illerde yaşayıp farklı kültürlerde insanlarla tanıştığını belirten Başarangil Demir, “’Nerelisin?’ sorusuna ‘Kırım Tatarıyım, Kırım Türküyüm’ cevabını verdiğimde insanların Kırım’ı harita üzerinde anlamlandıramadıklarını gördüm. Kırım’ın yerini anlatmaya çalıştığımda ise Rus olup olmadığımı soranlar dâhi oldu. Şunu da belirtmek isterim. Bu kişiler arasında eğitim düzeyi iyi seviyede olan kişiler de vardı. Kırım’ın yeterince duyulmamış olmasına üzüldüm. Anlatma gereği hissettim. İsmail Bey Gaspıralı’nın, Numan Çelebicihan’ın anlatılması ve en önemlisi 1944 Kırım Tatar Soykırımı'nın anlatılması lazımdı.” şeklinde konuştu.

ROMANDA MİLLÎ MÜCADELEYE VE CUMHURİYETİN KURULUŞ YILLARINA DA YER VERİLDİ

İsmail Bey Gaspıralı’nın “Milletine hizmet etmek istiyorsan bildiğin işten başla.” sözüne atıf yapan Kırım Tatar yazar; düşüncelerin de sanat ve edebiyatla zihinde daha kalıcı hâle getirilebileceğini kaydederek bu doğrultuda romanını kaleme almaya ve tarihsel gerçeklikler ışığında hikâyeler kurgulamaya başladığını belirtti.

Romanında Kırım’dan Türkiye’ye göç eden bir ailenin hikâyesini anlatan Başarangil Demir, asıl hedefini Kırım’ı bilenlere değil, bilmeyenlere anlatmak olduğunu, bu sebeple de hikâyenin büyük bölümünün Türkiye’de geçtiğini ve aynı zamanda Millî Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına değindiğini dile getirdi.

Öte yandan göçmen bir ailede yetişmesinin yazmaya yönelmekte çok büyük etkisi olduğunu dile getiren Başarangil Demir, şu ifadelere yer verdi:

Böyle bir ortamda büyüyünce insan hem tarihe hem insana karşı ister istemez daha duyarlı oluyor. Bugün aynı mahallede başka bir sokağa taşındığımızda bile bir uyum süreci yaşarken düşünün ki aile büyüklerim Osmanlı İmparatorluğu’nun eski topraklarından kopup ‘Ak Topraklar’ olarak adlandırdığımız Türkiye’ye gelmişler. Aynı soydan, aynı dinden olsalar bile bazı kesimler tarafından hemen kabul görmemişler. Kendilerine ‘Moskof’ denilmiş, dedem anlatırdı. Türk soylu birine böyle bir sözün söylenmesinin nasıl derin bir kırgınlık ve üzüntü yarattığını düşünmek bile bu sürecin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Göç edip yeni bir yere uyum sağlamak gerçekten kolay değil çünkü yalnızca fiziksel olarak bir yer değiştirmiyorsunuz. Geride bırakılan topraklar, anılar ve kolektif hafıza insanın içinde yaşamaya devam ediyor.

“ANADOLU, SOYDAŞLARIMIZ İÇİN HER ZAMAN İKİNCİ BİR VATANDIR”

Romanında anlattığı hikâyelerin sınırları aşıyor gibi gözükmesine karşın bu hikâyeleri bir “iç göç” olarak değerlendirdiğini belirten Başarangil Demir, Osmanlı Devleti’nin eski topraklarından ya da Türklerin yaşadığı bir vatandan diğerine gerçekleşen bir göç hareketini “dış göç” olarak adlandırmaya karşı olduğunu dile getirdi.

“Bugün bile çeşitli baskılar ve çatışmalar nedeniyle soydaşlarımızın Türkiye’ye göç ettiğini görüyoruz. Hukuki olarak kendilerine sığınmacı statüsü tanımlanıyor ancak ben bu tanımın tarihsel ve kültürel bağlamı tam olarak yansıtmadığını düşünüyorum çünkü tarih boyunca Anadolu toprakları, ‘Ak Topraklar’ olarak adlandırılmıştır. Anadolu, bu coğrafya dışında yaşayan soydaşlarımız için her zaman ikinci bir vatandır.” şeklinde konuşan Başarangil Demir, bununla birlikte romanında birebir yaşanmış bir hikâyeyi anlatmadığını belirtti.

Romanının büyük kısmının kurgu olduğunu ifade eden Başarangil Demir, buna karşın atalarından dinlediği bazı hikâyelerin belirli bölümlere birebir olmasa da yerleştirdiğini dile getirdi. Dönemin isimlerine uygun olması açısından Türkiye’ye göç eden yakınlarının isimlerini de kullandığını kaydeden Başarangil Demir, roman kahramanlarının bu isimlerle gerçek hayatta doğrudan bir bağlantısının olmadığını da belirtti.

“DEDEM İÇİN DOĞDUĞU TOPRAKLARI BİR DAHA GÖRMEK NASİP OLMADI”

Aile bireyleri Kırım, Romanya, Bulgaristan ve Batı Trakya’dan göç etmiş olan Başarangil Demir; romanını yazarken aile tarihinden yararlandığını, onlar hakkındaki bilgileri devlet arşivlerinde araştırdığını, romanını yazarken bu bilgileri kullandığını ve dönemin olayları ile ilgili araştırmalar ve okumalar da yaptığını kaydetti.

Öte yandan “Dedem, büyük sayılmayacak yaşlarda Romanya’dan Türkiye’ye göç etmesine rağmen anlattığı hikayelerde ‘Bizim oralar, bizim köy.’ diye özlem duyardı. Dedem için doğduğu toprakları bir daha görmek nasip olmadı. 2022 yılında Romanya’ya seyahatim sırasında Köstence’yi ziyaret ettim. Merkezde Kral Camii’nin minaresine çıkmam için eşim ısrarcı oldu. Çocuğum o sıra 9 aylıktı. Bu yüzden çıkmaya çekindim diyebilirim. Minareden, Köstence’nin eski yerleşimi ve limanı tamamen görünüyordu. Dedemin, Köstence Limanı’ndan bindikleri gemi ile ilgili anlattığı hikayeler aklıma geldi ve insanların göç etmek için gemiye bindikleri gözümün önünde canlandı. Gözyaşlarıma hâkim olamadım. Çok duygulandım. Romanımda göç kavramını anlatmamda bu olay etkili oldu.” değerlendirmesini yapan Başarangil Demir, atalarının yaşadığı ve geldiği toprakların Kırım hariç hepsini ziyaret etme fırsatı bulduğunu dile getirdi.

İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir.” sözüne atıf yapan ve bununla birlikte bir coğrafyanın kader olabilmesi için o coğrafyada fiilen yaşanması gerektiğini ifade eden Başarangil Demir, “Bu bağlamda Kırım Tatarları için Kırım, kederin değil kaderin merkezi olmalıdır.” dedi.

YAZAR, KIRIM’IN TÜM TÜRK DÜNYASININ MESELESİ OLMASI GEREKTİĞİNİ VURGULADI

Başarangil Demir, ayrıca 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgün ve Soykırımı’nın Kırım’ın Türklerden arındırılması politikası olduğunu vurguladı.

“Literatürde sürgün olarak geçen 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Soykırımı'nı, her fırsatta soykırım olarak defalarca dile getirdim ve getireceğim çünkü tüm dünyanın yaşanan acıyı ve gerçekliği soykırım olarak kabul etmesi gerekiyor. Tüm dünya tanıyıncaya kadar da mücadeleye devam edeceğim.” şeklinde konuşarak Kırım’ın yalnızca Kırım Tatarlarının değil, bütün Türk dünyasının meselesi olması gerektiğine dikkat çekti.

Kırım Tatar yazar, son olarak şu ifadelere yer verdi:

Bu romanı yazarken Mustafa Kemal Atatürk’ün bana ışık olup yolumu aydınlatan ve ilham olan şu sözünü sizinle paylaşmak istiyorum.

‘Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.’

Onun bu sözü; bizim için yalnızca bir hatırlatma değil, bir sorumluluktur.

Programın sonunda Başarangil Demir’e Doç. Dr. Hülya Yiğit Özüdoğru tarafından plaket takdim edildi. Toplu fotoğraf çekiminin ardından program sona erdi.