Doç. Dr. Ramazan Arıtürk: Kırım Tatarları, sürgüne rağmen kendi kimliğini ve inancını muhafaza etmiştir

Doç. Dr. Ramazan Arıtürk, 1993 yılının sonbaharında gittiği Kırım’da yürüttüğü çalışmalar, vatanlarına geri dönmeye başlayan Kırım Tatarları hakkında edindiği gözlemler ve Sovyetler Birliği tarafından yetiştirilen kızıl mollaların hedefleri üzerine QHA’ya konuştu.

Haber Giriş Tarihi: 30.10.2026 16:52
Haber Güncellenme Tarihi: 30.10.2026 22:03
https://www.qha.com.tr/

İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi, Ekopolitik Düşünce Kuruluşu Başkanı ve AYA Sanat ve Düşünce Vakfı Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Ramazan Arıtürk, Kırım Tatarlarının manevi dünyasının gelişiminin Kırım’daki temelleri yeniden atılırken Kırım Tatarlarının yaşadığı zorluklar, verdiği mücadele, Kırım’da kaldığı süre boyunca edindiği izlenimler, Sovyetler Birliği tarafından yetiştirilen kızıl mollaların hedefleri ve Sovyetler’in dağılmasından sonra Kırım Tatarlarını Hristiyanlaştırma girişiminde bulunan misyoner teşkilatları hakkında Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu.

MİLLÎ LİDER KIRIMOĞLU’NUN ÇAĞRISIYLA, KIRIM TATARLARINA DESTEK İÇİN HAREKETE GEÇİLDİ

Kırım’a, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş'ın girişimi ve teşviki başta olmak üzere, Hüdayi Vakfı Başkanları Fahrettin Tivnikli, Osman Nuri Topbaş ve Musa Topbaş’ın da desteğiyle giden Doç. Dr. Ramazan Arıtürk, Kırım Tatar halkının millî lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’nun 1990’lı yıllarda Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında, “Türkiye’den insanların yardımına ihtiyacımız var çünkü bizim insanlarımız sürgünden dönüyor. Burada (Kırım’da) koordinasyon yapacak, dinî eğitim verecek, Türkçe öğretecek ve geçmişimizle bağımızı kuracak olan insanlar.” şeklinde konuştuğunu belirtti.

Hem Sovyetler Birliği’nin çökmesi, hem insanların yaklaşımı hem de dilsel açıdan farklılıklar olması nedeniyle Vakfın, Türkiye’den birini koordinasyonu sağlamak için görevlendirmeyi düşündüğünü kaydeden Arıtürk, “Tabii benim o zamanlar hiçbir şeyden haberim yok. Ben üniversitede öğrenci kulüpleri, dernekler, vs. yerlerde başkanlık yaptım. Birilerine beni önermişler, ‘Ramazan bu konuda çok mahirdir. Komitacıdır, organizasyon işi yapar, savaşçıdır. Öyle bir coğrafyada bekleyen birine değil de aksiyon alan bir adama ihtiyaç var’ diyerek beni önermişler.” ifadelerini kullandı.

Kendisini, telefonuna ulaşarak Üsküdar’daki Hüdayi Vakfına çağırdıklarını kaydeden Arıtürk, “Dediler ki biz, Kırım’a yardım etmek, yardım göndermek istiyoruz. Bu konuda orada bir genel koordinatöre ihtiyaç var. Ben o zamanlar 24 yaşındaydım. Tabii bir an 24 yaşında bir genç olarak düşünün ki yurt dışında, bilinmeyen bir coğrafyaya gideceksiniz ve bir hizmet amacıyla gideceksiniz.” değerlendirmesini yaptı.

ARITÜRK’ÜN KIRIM’A GİDİŞ KARARINDA AİLESİNİN TEŞVİKİ ETKİLİ OLDU

Kırım’a gitmeye karar verme aşamasında ise Arıtürk, dedesinin de müderrislik yapmış olması nedeniyle annesinin kendisini bu konuda teşvik ettiğini dile getirdi. Bir dedesinin Kurtuluş Savaşı gazisi olduğunu kaydeden Arıtürk, “Benim bir dedem, Birinci Dünya Savaşı’nda yaşlı olmasına rağmen okuryazar olması sebebiyle postacılık yapmış. Bundan dolayı annem, ‘Bizim ailemizde hep böyle bir hizmet varsa bize gitmek düşer, evladım. Sen 24 yaşındasın. Bir sene, 2 sene, 3 sene hizmet etmek, sana hiçbir şey kaybettirmez ama çok şey kazandırır. Bir de bizim oradaki kardeşlerimizin böyle bir ihtiyacı varsa da gitmen gerekiyor’ şeklinde daha çok teşvik etti.” ifadelerine yer verdi.

Öte yandan Arıtürk, “Hatta bana ilk Kırım’a gitmem teklif edildiğinde Kırım neresiydi, onu bile bilmiyordum. O zaman akademik olarak Kırım’ı biliyordum, hani tarihte okuyoruz ama Kırım’ı tanımıyordum. Daha sonra öğrendim.” dedi.

"MİSYONER TEŞKİLATLARI KIRIM TATAR ÇOCUKLARINI HRİSTİYANLAŞTIRMAYI AMAÇLIYORDU"

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, özellikle misyoner teşkilatlarının Kırım’daki Müslüman ahaliyi Hristiyanlaştırmak için olağanüstü bir çaba sarf ettiğine dikkat çeken Arıtürk, “Bunu ben o zamanlar görmüştüm. Hatta o zaman bizim doğru dürüst bir arabamız yok. Onlar, 4 çekerli arazi arabalarıyla geziyorlardı.” şeklinde konuştu.

O yıllarda Kırım Tatarlarının genellikle kırsal alanlarda yaşadıklarını ve evlerini yeni kurduklarını kaydeden Arıtürk, yollarda genellikle asfaltın olmadığını ve çamurla kaplı olduğunu dile getirerek misyoner teşkilatlarının o şartlarda bile özel arabalarla gezdiğine dikkat çekti.

Misyoner teşkilatlarının çocukları, para karşılığı ayinlere katılmayı teşvik ettiğini kaydeden Arıtürk, şu ifadelere yer verdi:

Amaçları, çocukları Hristiyanlaştırmaktı. Ben bunu orada bizzat ve yakından gözlemledim. Kırım’a benden önce giden kişiler de bu durumu fark ettiklerinde, ‘Bizim bu çocukların dinî kimliklerini korumamız gerekiyor.’ diye düşünmüşler. Bunun için öncelikle çocuklara Müslüman olduklarının hatırlatılması gerektiğine inanmışlar. Peki, buna neden ihtiyaç duyuluyordu? Belki bugünün gençleri bunu anlamakta güçlük çekebilir. Ancak Sovyetler Birliği döneminde dinî eğitim yasaktı. Dinî hayatın yaşanması da çeşitli baskı ve kısıtlamalarla engelleniyordu. Buna rağmen din, temelde bir gönül meselesidir. İnsanların büyük bir kısmı da dinî kimliklerini ailelerinden öğrendikleri ve bu kültür içinde yetiştikleri için Müslüman olduklarının bilincindeydi.

"KIZIL MOLLALAR, DİNÎ İNANÇLARI ZAYIFLATMAK VE KGB İÇİN AJAN YETİŞTİRMEK AMACIYLA KULLANILDI"

Kırım’da o yıllarda kültürel olarak bir İslam anlayışı olduğunu fakat misyonerlerin yine de insanlarda kafa karışıklığına sebep olduğunu kaydeden Arıtürk, bu tür faaliyetlerin Rusya’nın devlet politikası kapsamına da girdiğini belirtti. Kırım Tatarlarının yapay olarak Hristiyanlaştırılmasının, kültürel asimilasyonu da mümkün hâle getireceğine dikkat çeken Arıtürk, “Kırım Tatarlarının zihinlerinde karışıklık oluşturulmasına yönelik girişimleri, benden önce Kırım’a giden kişilerden öğrenmiştim. Bizim oradaki temel amacımız ise insanlara atalarının dinini yeniden hatırlatmak ve kendi dinî kimlikleriyle bağ kurmalarını sağlamaktı.” dedi.

Sovyetler dönemindeki dinî baskılar sonucu Kırım Tatarlarının, örf ve adetlerini dinin bir parçası olarak algıladığını belirten Arıtürk, aslında Sovyet ajanı olup Kırım’da İslam dinini yanlış bir şekilde öğretmeye çalışan ve dışarıdan sıradan bir din adamı olarak görülen kızıl mollalara dikkat çekerek “Bazı ‘Kızıl mollalar’, rakının duadan önce mi yoksa sonra mı içilmesi gerektiği konusunda dahi yorumlar yapardı. Ben bu tür olaylara bizzat tanıklık ettim.” şeklinde konuştu.

Sovyetler’in, Türkistan coğrafyasında da birtakım kızıl medreseler açtığını kaydeden Arıtürk, şu değerlendirmelerde bulundu:

Bunların amacı dinî eğitim vermek değildi. Aksine, iki temel hedefleri vardı. Bunlardan ilki, Müslüman halkın dinî inançlarını zayıflatmak ve dini toplum nezdinde olumsuz göstermekti. Bu amaçla ‘Kızıl mollalar’ yetiştiriliyor, insanlarda dinî konularda şüphe uyandırmaya ve onları kendi inançlarına yabancılaştırmaya yönelik bir eğitim veriliyordu. İkinci amaç ise Taşkent’teki ‘Kızıl medreseler’ aracılığıyla KGB için ajan yetiştirmekti. Çünkü bu kişilerin Müslüman toplumlar içerisinde faaliyet gösterebilmeleri için dinî terminolojiye hâkim olmaları, gerektiğinde ibadet ediyormuş gibi görünmeleri ve böylece toplumun arasına kolaylıkla karışabilmeleri gerekiyordu.

MİLLÎ LİDER KIRIMOĞLU’NDAN SOVYET DÖNEMİNDE DİNÎ EĞİTİM ALDIĞINI SÖYLEYENLERE İLİŞKİN UYARI

Öte yandan Arıtürk, millî lider Kırımoğlu’nun kendisine, “Eğer bizim Kırım Tatarlarından veya başkalarından birisi gelir de Sovyetler Birliği zamanında iyi bir dinî eğitim gördüğünü söylerse bilmiş ol ki o aslında, KGB için yetiştirilmiş bir ajandır.” dediğini hatırlattı.

İslam dünyasında, entelektüel seviye bakımından Kırım Tatarlarının ileri bir seviyede olduğunu vurgulayan Arıtürk, büyük Kırım Tatar aydını İsmail Bey Gaspıralı’nın Tercüman dergisini çıkarması ve usûl-i cedîd mekteplerini açması gibi örneklere işaret ederek “Kırım Tatarlarındaki entelektüel varlık, o kimlik, sürgünden sonra da canlılığını koruyan o entelektüel birikim, aslında o insanların kişiliğinini ve kültürünü muhafaza etmesini sağlamış.” dedi.

Kırım Tatarlarının yanı sıra pek çok milletin de sürgüne maruz kaldığını belirten Arıtürk, bu toplulukların birçoğunun sürgünden döndükten sonra eski toplumsal yapılarını yeniden tesis edemediklerini, kültürel kimliklerini ve dillerini büyük ölçüde kaybettiklerini, toplumsal birlik ve beraberliklerini korumakta güçlük çektiklerini ifade etti. Buna karşılık Türkistan’daki sürgünden dönen Kırım Tatarlarının, açlık ve ağır yaşam koşullarına rağmen imanlarını cesaret ve fedakârlıkla muhafaza ettiklerini vurgulayan Arıtürk, onların dinî inançlarına, kültürel değerlerine ve kimliklerine olan samimi bağlılıklarını büyük ölçüde koruduklarının altını çizdi.

"KIRIM TATARLARI SÜRGÜNE RAĞMEN KİMLİKLERİNİ VE İNANÇLARINI KORUDU"

Öte yandan Arıtürk şu ifadelere yer verdi:

Kırım Tatarlarının evlerine misafir olduğumda kendi köy evimde hissettiğim samimiyetin aynısıyla karşılaştım. Kendi kültürel değerlerini yaşattıklarını ve geçmişten devraldıkları kültürel mirası gelecek nesillere aktarmaya devam ettiklerini gördüm. Kırım Tatarları sürgüne maruz bırakılmış, eğitim imkânlarından mahrum edilmiş, hatta Sovyetler Birliği döneminde belirli bölgelerin dışına çıkmaları dahi engellenmişti. Bütün bu zorluklara rağmen kimliklerini, kültürel değerlerini ve dinî inançlarını muhafaza etmeyi başarmışlardı.

Elbette bazı konularda eksiklikleri vardı ancak bunlar her toplumda karşılaşılabilecek türden eksikliklerdi. Bunlardan biri de dinî bilgi ve bilinç konusundaydı. Dinî inançları, büyük ölçüde kültürel gelenekler ve aileden aktarılan değerler üzerinden varlığını sürdürmüştü. Dolayısıyla dinlerini daha bilinçli bir şekilde yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyuyorlardı. Bizim yaptığımız da esasen onlara kendi dinlerini yeniden hatırlatmaktan ibaretti. Yoksa ‘Onlar her şeyi unutmuştu, biz de gidip dinî hayatlarını baştan inşa ettik.’ dememiz doğru olmaz.

"KIRIM TATARLARINA DAHA FAZLA DESTEK SAĞLANABİLSEYDİ BUGÜN DURUM FARKLI OLABİLİRDİ

Kırım Tatarlarının yaşadıkları ekonomik zorluklara rağmen aile bağlarını korumaya büyük önem verdiklerini belirten Arıtürk, o dönemde Türkiye’den Kırım’a gönderilen yardımları imkânlar ölçüsünde ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayı hedeflediklerini ifade etti. Bunun yanı sıra Kırım Tatarlarına rehberlik etmeyi, manevi destek sağlamayı, karşılaştıkları güçlükler karşısında ayakta kalmalarına yardımcı olmayı ve vatanlarına yeniden tutunmalarına katkıda bulunmayı amaçladıklarını kaydetti.

Doç. Dr. Ramazan Arıtürk, son olarak şu değerlendirmelerde bulundu:

Kırım Tatarları, yapılan yardımları fazlasıyla hak ediyordu. Hatta şunu da söyleyebilirim ki o dönemde Türkiye’den kendilerine çeşitli yardımlar ulaştırılmış olsa da aslında çok daha fazla desteği hak ediyorlardı. Keşke o günün şartlarında Kırım Tatarlarına daha kapsamlı yardımlar sağlanabilseydi. Belki o zaman Kırım, bugün içinde bulunduğu koşullardan çok daha farklı bir durumda olabilirdi.