Dr. Cezmi Karasu: Müstecib Bey'in Romanya'da yaptıkları düşündüğümüzden daha ileri işlerdir

Dr. Cezmi Karasu, Kırım Tatar halkının millî davasının büyük yolbaşçısı Avukat Müstecib Ülküsal’ın Romanya’daki faaliyetleri ve Emel dergisi aracılığıyla teşvik ettiği millî bilinç üzerine QHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

Haber Giriş Tarihi: 30.06.2026 11:18
Haber Güncellenme Tarihi: 30.06.2026 11:18
https://www.qha.com.tr/

Araştırmacı, tarihçi ve yazar Dr. Cezmi Karasu, Kırım Tatar halkının millî davasının büyük yolbaşçısı Avukat Müstecib Ülküsal’ın Romanya’daki teşkilatlanma faaliyetleri ve kuruluşuna öncülük ettiği, Kırım Tatarlarının Türkiye ve dünya kamuoyundaki sesi olacak olan Emel Dergisi aracılığıyla teşvik ettiği millî bilinç üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu.

“MÜSTECİB BEY'İN HAYATINDA İKİ BÜYÜK EVRE OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ”

Ülküsal’dan önce Dobruca'daki Türk-Tatarların durumu hakkında “Biz Müstecib Bey'in hayatında iki büyük evre olduğunu görüyoruz. Romanya'daki faaliyetleri, Emel'in ilk dönemindeki faaliyetleri ve Türkiye'ye göç ettikten sonra, özellikle Türkiye'de de Emel'i çıkarmaya başladıktan sonra Türkiye'deki Kırım'a yönelik faaliyetleri. Müstecip Bey, bir Kırım Tatarı olarak Romanya'da bu işin öncülerinden ve burada Emel'i bıraktığı yerden başladı.” değerlendirmesinde bulunan Dr. Karasu, Emel dergisinin ilk çıktığı dönemin başlangıcında Ülküsal’ın aslında doğrudan Kırım davasının sözcülüğünü yapan bir dergi çıkarma niyetinde olmadığını dile getirdi.

Dr. Karasu, “Emel dergisinin 133. sayısının başlığı altında ‘Kırım davasının millî organı yazar fakat bunun Kırım davasının millî organı hâline gelmesi adım adım gelişen, 5. sayıda Cafer Seydahmet Bey'in mektubuyla başlayan bir durum.” şeklinde konuşarak Ülküsal’ın Romanya’dayken Emel dergisinde 120'nin üzerinde yazı yazdığını ancak bu yazıların ancak 3-4 tanesinin doğrudan Kırım'la ilgili olduğunu belirtti. Bununla birlikte Dr. Karasu, Ülküsal’ın, Kırım Tatarlarının en önemli fikir ve siyasi önderlerinden olan Cafer Seydahmet’i kendisinden bu konuda çok daha yetkin gördüğünü belirtti.

ÜLKÜSAL, EN BAŞINDAN İTİBAREN MİLLÎ BİLİNÇ OLUŞTURMA GAYRETİ İÇİNDEYDİ

Bununla birlikte Ülküsal’ın, Emel dergisinin ilk sayısından itibaren bir milliyet davası ve bir millî bilinç oluşturma gayreti olduğuna dikkat çeken Dr. Karasu, Dobruca’daki Türk-Tatarların öncesinde dağınık, teşkilatsız bir halk olduğunu dile getirdi.

Hem 15. yüzyıldan itibaren Dobruca’ya Anadolu'dan göçürülmüş Evlad-ı Fatih Han’a hem de Kırım Hanlığı'nın Ruslar tarafından işgalinden sonra bölgeye göç etmiş olan Kırım Tatarlarının içerisinde millî bilinç ve millî kimlikten söz etmenin zor olduğuna değinen Dr. Karasu, şu ifadelere yer verdi:

Şunu ayırmakta yarar var: Milletlerin tarihi çok eskilerde dayanabilir, binlerce yıl eskiye gidebilir ama millî kimliğin inşası, Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan bir durum. Yani milletleri insan vücudu olarak kabul edersek millî kimlik de üzerine giydirdiğimiz kıyafettir ve o kıyafet, o vücuda ne kadar yakışırsa millî bünye ile millî kimlik de o derece uyumlu bir şekilde gider.

DR. KARASU, MİLLÎ KİMLİK İLE MİLLÎ COĞRAFYA ARASINDAKİ BAĞA VURGU YAPTI

Milli kimliğin kültür, gelenek, yeme, içme, kıyafet, dil, âdet, inanç gibi unsurların hepsini içine aldığını ve bu millî bilincin, bir millî coğrafya fikrini de beraberinde getirdiğini dile getiren Dr. Karasu, millî kimlik olmadığı takdirde milli coğrafya ve koruyacak bir yerin de olamayacağını ve buna dair örneklerin bugün yaşandığını kaydederek şu değerlendirmelerde bulundu:

Türkiye'nin güneyindeki toplumlarda henüz bir millî kimlik yok. Millî kimlik olmadığı için bir millî coğrafya da oluşmadı zihinlerinde. Dolayısıyla en kriz anlarında derhâl o coğrafyayı terk etmekte çare buluyorlar. Oysa mesela millî kimliğini oluşturmuş İran'da da bir savaş hâli var, tam tersini gördük. Oradan göç etmek yerine İran dışındaki İranlılar millî coğrafyamızı koruyalım, derler. Günümüzde en belirgin örnekleri söylüyorum. Dobruca’da durum nasıldı dersek evet; millet var, Türkler var, Yörükler var, Kırım Tatarları var ama bir millî bilinç teşkilatlı, bir millî bilinç, millî bilinci geliştirme durumu var mı? Yok.

MÜSTECİB ÜLKÜSAL, DOBRUCA’DAKİ MİLLÎ BİLİNÇ EKSİKLİĞİNİ GÖRMÜŞTÜ

1 Ocak 1930 tarihinde Emel’den önce çıkmaya başlayan diğer gazetelerde, diğer aydın yazarların bir teşkilatsızlık, bir dağınıklık ve cehalet hâlinden yazarların şikâyet ettiklerini belirten Dr. Karasu, bu durumun yalnızca şikâyette ya da “acı acı dövünmekte, hayıflanmakta” kaldığını ifade etti.

Emel dergisinin adını da koymuş olan Dobruca'nın en büyük düşünürü ve şairi Mehmet Niyazi’nin en ünlü şiiri olan “Tatar Barmı Dep Sorağanlarğa”ya atıf yapan Dr. Karasu, bu şiirin millî kimliğinin bilincinden yoksun olan insanlara bir hayıflanma ve bir eleştiri getirdiğini kaydederek Dr. Karasu, “Evet, bir millet var ama bir milli bilinçten söz etmek zor. İşte Müstecip Bey bunu görmüştür.” dedi.

AVUKAT OLAN ÜLKÜSAL, BİR SOSYOLOG GİBİ MİLLÎ KİMLİĞİ İNŞA ETMEYE BAŞLADI

Müstecip Bey'in, Emel'in 11 yıllık yazı hayatının 1934-1935'e kadarki ilk yarısında, Türkiye'de avukat olarak bilinmesine karşın bir sosyolog gibi yazılar yazdığının ve millî kimliği inşa etmeye başladığının görüldüğünü beyan eden Dr. Karasu, Ülküsal’ın ikinci yarıda, İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaya başladığı bir devirde uluslararası politikayı daha çok ilgilendiren yazılara yöneldiğini kaydederek “Mesela Emel'in ilk sayısındaki ilk yazısı ‘İnsaniyet ve Milliyet’tir.” dedi.

Bununla birlikte Dr. Karasu, “Yani anlaşılan odur ki Müstecib Bey, ki giriş yazısını da Müstecip Bey almıştır, ‘Biz milli kimliği, milliyeti iyice milletimize benimseterek Dobruca dışındaki Türklerle irtibatını sağlamak yolunda çalışacağız,’ der. Buna da ‘Bütün Türkçülük’ adını verir.” dedi.

Ülküsal’ın Emel’in ilk sayısından itibaren bu millî kimliği inşa işine başladığını, “Milliyet ve İnsaniyet” isimli yazısının ardından “Milliyet Amirleri” ve “Milliyetin Unsurları” şeklinde 4 yazılık bir serinin geldiğini ve Ülküsal’ın bu yazılarda ırk, tarih, dil ve din birliğiyle millî vicdan ve millî ideali ele aldığını belirten Dr. Karasu, “Ki, en son dördüncü yazının sonunda da millî ideal nedir ve bunun için neler yapılmalıdır, diye aslında kendi yol haritasını da orada çizer.” dedi.

Arkasından “Türk ve Türkçülük isminde dört yazılık bir serinin geldiğini kaydeden Dr. Karasu, Ülküsal’ın Türk tarihini Türkistan coğrafyasından, Çin sınırlarından itibaren aldığını; Cengiz Han, Altın Orda, Selçuklular ve Osmanlı dönemlerini de ele alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar getirdiğini beyan etti.

ÜLKÜSAL, YAZILARIYLA DOBRUCA’DAKİ MİLLÎ KİMLİĞİ İNŞA ETTİ

Ülküsal’ın bir yandan tarihi anlatırken aslında bir yandan da Türklerin tarihi coğrafyası yani millî kimliğin olmazsa olmaz unsurlarından birisini de ortaya koyduğuna işaret eden Dr. Karasu, Ülküsal’ın sonra bu milli kimlik inşa yazılarına devam ettiğini ve 1932 yılında “Teşkilat ve Biz” isminde bir yazı yazdığını kaydederek şu ifadelere yer verdi:

‘Teşkilat ve Biz’ yazısı, aslında milli kimliği inşa etmenin kuru kuru lafla değil ancak teşkilatlanmalarla olabileceğini ve mutlaka millî kimliği, şuur ve bilinci geliştirecek teşkilatlar kurulması gerektiğini söyler. Bu teşkilatlar siyasi teşkilatlar, sosyal teşkilatlar, ekonomik teşkilatlar, kültürel teşkilatlar olabilir ama kurulmalı, yayılmalı ve yaşatılmalıdır. Bu hangi döneme denk gelir biliyor musunuz? Atatürk'ün Türkiye'deki Türk millî bilincini geliştirmek üzere Türk Dil Kurumu (TDK) ve Türk Tarih Kurumunu (TTK) kurduğu döneme denk gelir. Yani Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'nde yaptığı millî bilinç oluşturma, millî kimliği inşa işini doğruca Türk Dil Kurumu arasında yapan kişi Müstecip Ülküsal'dır.

“ROMANYA BİR MİLLÎ DEVLET, GELEN GÖÇMENLER MİLLÎ KİMLİĞİNİ İNŞA ETMİŞ OLAN BİR MİLLET”

Müstecip Bey'in içinde yaşadığı toplumun durumunu ve nelerden esinlendiği üzerine Türkiye'de pek bilinmeyen noktalar olduğunu kaydeden Dr. Karasu, Dobruca’nın bir göç bölgesi olduğunu, Orta ve Kuzey Dobruca’nın Romanya sınırları içerisinde kaldığını ve bu bölgenin en eski sakinlerinin aslında 14-15. yüzyıldan itibaren Anadolu'dan göçürülmüş olan Yörükler, Türkmenler olduğunu dile getirdi.

Daha sonrasında buradan Kuzey'den II. Bayezid’in Kıpçak sahasına yani Altın Orda bölgesine gidip buraya (Dobruca’ya) yerleşin, diye davetiye çıkarmasından sonra yavaş yavaş oradan da göçlerin başladığını belirten Dr. Karasu, “Burada belki 15'ten fazla bir etnik grup var yani Türkler, Tatarlar'ın dışında. Türkler, Tatarlar diye ayırıyorum çünkü orada o hala devam eden bir ayırım var. Yani Makedonlarından, Ukrainlerine, Ruslarına kadar pek çok grubu burada bulabilirsiniz. Rumenlerin buraya yoğun olarak gelmeye başlamaları Dobruca'nın Romanya'ya katılmasından sonra. Bizim ‘93 Harbi’ olarak bildiğimiz 1877-1878 savaşından sonra 1878'de Dobruca, Romanya'ya katıldı.

Biz yine tırnak içerisinde ‘Hristiyanların elinde, kafirlerin elinde mi kalacağız?’ diye insanlar bu defa Dobruca'dan göç etmeye başladılar Türkiye'ye. O göç edenlerin boşalttıkları evlere, köylere Romanya'nın diğer bölgelerinden-Romanya'da kolonistler denir bunlara- göçmen getirip yerleştirmeye başladı Romanya. Tabii artık Romanya bir millî devlet, gelen göçmenler millî kimliğini inşa etmiş olan bir millet.” dedi.

DOBRUCA’DA GÖÇLERDE GİDEREK ZAYIFLAMIŞ BİR MÜSLÜMAN TOPLUMU GÖRÜYORUZ”

Gelen göçmenlerin karşısında Dobruca'da uzun zamanlar, uzun yüzyıllardır kalan Müslümanlar, Türkler ve Tatarların birden kendilerini silahsız hissettiğini yani fikrî bakımdan bir milletler olarak varlığı ama o milleti tanımlayacak bir millî bilinçten yoksun olduklarını hissedip gördüğünü kaydeden Dr. Karasu, “Romanya, bir taraftan insanları getirirken bir taraftan da kendi kültürlerini bölgeye yerleştirmek üzere yoğun bir okul faaliyeti de yaptı burada. Müslümanlar arasında ise dedi ki, sizin eğitim ve uzun bir süre adalet ve din işlerinize ben karışmayayım, her bir yerleşim biriminde Cemaat-i İslamiye adıyla bir teşekkül oluşturuldu, siz bunları kendiniz görün. Tabii uzun süre bu Cemaat-i İslamiyeler eğitimi ve adalet duygusunu çağın gereklerine uygun şekilde geliştiremediler. Dolayısıyla 1930'lara yani Emel'in çıktığı zamana geldiğimizde biz millî bilinçten yoksun, göçlerde giderek zayıflamış olan bir Müslüman toplum görüyoruz Dobruca’da. dedi.

ÜLKÜSAL’I EMEL DERGİSİ ETRAFINDA BİR ÇEVRE OLUŞTURMAYA İTEN ETKEN NE OLDU ?

1920-1930 yılları arasında Köstence'de “Dobruca Yıllığı” anlamına gelen Analele Dobrogei adıyla bir derginin çıktığını ve içinde öğretmenler, okumuş insanların olduğu Romanya'nın diğer tarafından gelen Rumen aydınların Dobruca'nın her konusunu çok ince ayrıntılarına kadar araştırıp yazdığına işaret eden Dr. Karasu, “Analele Dobrogei’de bir tek Türk yazarın yazısı yoktur. Yani bu dışarıdan gelen kolonistlerle Dobruca'da oluşturulan güçlü bir Roman kimliğini ortaya koyuyor.” şeklinde konuştu.

Ülküsal’ı Emel dergisinin etrafında bir çevre oluşturmaya iten sebeplerden birisinin bu durum olduğunu belirten Dr. Karasu, “Yani Türkler arasında okumuş, yazmış insanlar var. Düşünün, Müstecip Bey 1926'da Bükreş Hukuk Fakültesini bitirdi. Romanya'daki toplumun içerisinde ikinci avukattı. Birincisi Selim Abdülhâkim'dir. Zayıf bir topluluktan söz ediyoruz. Müstecib Bey'in muhtemelen içini acıtan, dışarıdan sonradan gelenlerin bu kadar güçlü bir millî bilince sahipken, yüzyıllardır burada bölgenin gerçek sahibi konumunda olan insanların millî bilinçten yoksul bulunmaları, teşkilatsız bulunmaları ve hazırlıksız yakalanmaları olgusudur.” değerlendirmesini yaptı.

“ARTIK TOPLUMUMUZ TEŞKİLATLANMALIDIR”

Bu sebeple Ülküsal’ın ilk sayıdan itibaren bu konuya eğilerek daha önceki durumdan şikâyet eden yazarların aksine başka bir adım attığını dile getiren ve 1932'nin sonlarında Teşkilat ve Biz“ yazısında “Artık toplumumuz teşkilatlanmalıdır ve bu teşkilatlanmaları her yaşadıkları her yere, köylere yaymalıdır.” ifadelerini kullandığını, “Can Çekişiyor muyuz, Ayırıyor muyuz” yazısında da Dobruca'da Türkler arasında egemen olan millî kimlik konusunda iki zıt görüşü anlattığını kaydeden Dr. Karasu, “Birisi kötümser, pesimist düşünce. Biz işte yüzyıllardır burada yaşadık ama artık kimliğimiz burada varlığımızı sürdürmemize engel duruma geliyor. O yüzden biz buradan göç etmeliyiz. Romanya'dan gösterilen çoğun altında bu var.” dedi.

Ülküsal’ın ilimsel görüşüne de dikkat çeken Dr. Karasu, Ülküsal’ın “Evet şu anda okumuş yazmışımız az ama 150 kadar genciz diye rakamda biri fakat bu gelişecek. Bu kadar genç, idealist insanla biz millî kimliğimizi rahatlıkla Dobruca'dan oluşturarak geleceğimizi güven içerisinde sağlayabileceğiz, geliştirebileceğiz.“ düşüncesinde olduğuna işaret etti.

Öte yandan Ülküsal’ın “Teşkilat ve Biz“ yazısından sonra, 1933 ve 1934 yıllarında artık teşkilatlanmaya ağırlık verdiğini, her bir köyde şubesi olacak şekilde Dobruca Millî Hars (kültür) Teşkilatını kurduğunu ve Emel dergisine abone olan gençlerin eliyle bu teşkilatı bütün köylere yaymayı planladığını hatırlattı.

Daha sonra 1935'te büyük bir toplantı yapıldığını ve bu bütün teşkilatlardan, 120 köyün 80’inden katılımcıların geldiğini ve Cafer Seydahmet ile beraber büyük bir konferansın tertip edildiğini dile getiren Dr. Karasu, “Peki bu teşkilatı nasıl ve kimler eliyle geliştirecek? Onları da yazıyor. İlk yazı, ‘Gençlerimizin Borcu’ yazısıdır.“ dedi.

ÜLKÜSAL, EĞİTİMLİ GENÇLERİN MİLLÎ KİMLİK İNŞASI SÜRECİNE KATILMALARINI TALEP ETTİ

Ülküsal’ın, gençlerin özellikle eğitimli gençlerin bu milli kimliği inşa sürecine katılmalarını talep ettiğini ve onların içinde yaşadıkları topluma olan borçları olduğunu söylediğini hatırlatan Dr. Karasu, ardından “Köylü Öncüleri” yazısının geldiğini, bu şekilde tabir edilen topluluğun ise köylerdeki öğretmenler, imamlar, hocalar, eğitimli insanlar, özellikle gençler ve onların yapacakları faaliyete de maddi destek sağlayacak olan zenginler olduğunu dile getirdi.

Ülküsal’ın söz konusu kişilerin neleri, nasıl yapacaklarını ve karşılaşabilecekleri sorunları da sonraki “Köy Öncülerin Vazifeleri” başlıklı yazısında anlattığını kaydeden Dr. Karasu, Ülküsal’ın ardından kasabalarda ve şehirlerde de yaşayan okumuş insanların da konuya dâhil olmasını istemek üzere “Münevverlerin Vazifeleri” başlıklı bir yazı yazdığını ve onların da neler yapabileceklerini, bu oluşuma nasıl katkı sunacaklarını anlattığını ifade etti.

ÜLKÜSAL, KÖYLERDE MUTLAKA MÜSLÜMAN BİR BAKKALIN OLMASINI İSTEDİ

Öte yandan Ülküsal’ın “Köylerimizin Vaziyeti” diye bir yazı kaleme alarak köylerin genel durumunu anlattığını ve hiç dikkat edilmeyen bir ayrıntıya önem verdiğini vurgulayan Dr. Karasu, “(Ülküsal ) Der ki köylerimizde mutlaka bir Müslüman bakkal olmalı. Çünkü bakkallar sadece mal satan insanlar değil, zor zamanlarda köyün bankacılık işlerini, yani kışın özellikle köylülerin para ihtiyacını gören insanlar ve köylülerimiz yabancı, gayrimüslim bankerlere, tefecilere muhtaç olmasın diye mutlaka bir Müslüman bakkal olmasını ister. Daha ilginci bakkallar, köylerin dışarıyla iletişimini sağlayan aracı kurumlar gibi çalışıyorlar çünkü hükûmetten gelen bildirler vesaireler, dışarıdan gelen abone gazeteleri, dergileri hep bakkallar üzerinden dağıtılır. Böyle önemli bir millî görevi olduğundan da söz eder. Mesela normalde çok dikkat çekmeyen küçük bir ayrıntıdır.” şeklinde konuştu.

ÜLKÜSAL, BAYRAM ŞENLİĞİ OYUNUNDA AYDINLARA ÇAĞRIDA BULUNDU

Daha sonra Ülküsal’ın “Üç Yazlık Köylerde Neler Gördük?” şeklinde bir yazı serisi çıkardığını kaydeden Dr. Karasu, “Dergiler, abone paralarını toplamak amacıyla ama daha çok köylerde yaptıkları işleri, teşkilatlanmaları yerinde görmek amacıyla doğrusu da köylerini dolaşır. Sonra bir ihtiyaç hisseder. Tabi teşkilatlar kuruldu köylerde, milyar teşkilatları. Bu teşkilatlar ne yapacak? Toplantı yapacak, pafrazlar verecek falan ama insanlar merakını çekecek, tiyatrolarda oynasın der. Aydınlara der ki teşkilatlarımızda oynanacak milli tiyatrolar yazın. Kendisi bir örnek olmak üzere 'Bayram Şenliği' adıyla iki perdelik bir oyun yazar ve bu oyun Emel'de çıkar. ” ifadelerini kullandı.

Bayram Senliği'ndeki karakterlerden Ahmet’in aslında bizzat Ülküsal'ın kendisi olduğunu, yani bayram günü kahvede oturan insanların kâğıt oynamak yerine zamanlarını geçirmeklerine, millî işlerde geleneği göreneği ortaya çıkaracak ve yaşatacak işlerde harcamaları gerektiğine ilişkin bir ana fikri savunduğunu belirten Dr. Karasu, “Aydınlara yönelik çağrıya ilk karşılık cevap veren, kardeşi Necip Hacı Fazıl'dır. dedi.

EMEL ÇEVRESİNDE YER ALAN İSTİSNASIZ HERKES, SECURİTATE’NİN TAKİBİNE UĞRADI

Onun yaptıkları karşılık buldukça eğitimli insanlardan, aydınlardan oluşan kitle Emel Dergisi tarafından toplanmaya başladı. Aynı biraz önce söz ünlettiğimiz Annali Dobruce (Dobruca Yıllığı) dergisi Rumenler için nasıl bir kültürel çevre meydana getirmişse, Emel dergisinin de aynı etkiyi Müslüman Tatar-Türkler için de yapmaya başladığını kaydeden Dr. Karasu, şu değerlendirmelerde bulundu:

O yüzden ben çok iddialı bir şekilde söylüyorum ki, bugün biz ve Romanya'da yaşayanlar, ben Türküm, ben Tatarım diye göğsümüzü gere gere konuşuyorsak bunun tek inşa edicisi Müstecip Bey ve Emel çevresinde meydana gelen topluluktur.

Niye bu kadar eminsin, diye söyleyecek olursanız, Romanya'yı iyi bilenler, Romanya'da Securitate adıyla bir gezide örgütü kurulduğunu bilirler. Bu KGB benzeri bir örgüttür ve Sosyalist dönemde, 1948'de kuruldu. İlk şehidi de Securitate'nin gözaltı sorgulamasında şehit olan Necip Hacı Fazıl'dır.

“SECURITATE'NİN EN YOĞUNLUKLA TAKİP ETTİĞİ KİŞİLER BİZİM TOPLUMUMUZ İÇERİSİNDE EMEL ÇEVRESİNDE OLANLARDIR”

Securitate'nin en yoğunlukla takip ettiği kişiler bizim toplumumuz içerisinde Emel çevresinde olanlardır.” şeklinde konuşan Dr. Karasu, bunun nedeninin Romanya'daki sosyalist düzenin, Komünist düzenlerin karakterinin din karşılığı değil, milliyet karşılığı üzerine olduğuna işaret ederek sadece Türklerin değil, diğer bütün toplumların millî düşünce öncülerinin Securitate'nin takibine uğradığını vurguladı.

Emel'de yazı yazmış olan, Emel çevresinde yer almış olan istisnasız herkesin, Necip Hacı Fazıl’ın eşi Sultaniye Hanım da dâhil olmak üzere Securitate'nin takibine uğradığını ve hapislerde yattıklarını, sürgünlere gittiklerini ve takip edilip tutuklandıklarını dile getiren Dr. Karasu, “Yani bu, orada yapılmış olan işin aslında ne kadar kıymetli olduğunu gösteren, biraz negatif bir örnek ama amacına ulaşmış olduğunu gösteren bir örnek olarak kayda geçmelidir. ” dedi.

Ülküsal’ın yapmak istediği bir millî kimlik şu anda mevcut olduğunu kaydeden Dr. Karasu, şu ifadelere yer verdi:

Müstecib Bey'in Müstecib Bey'in Romanya'da yaptıkları düşündüğümüzden daha ileri işlerdir. Şimdi Rus siyasetini burada iyi anlamamız gerekiyor. Rusların özellikle pazarlık masası için 1800'lü yıllardan itibaren yaptıkları politikanın özü, ‘Biz fiilî olarak silah kuvvetiyle sahada büyük bir yeri, elimizde tutmamız gereken yeri de içine alacak şekilde işgal edelim. Sonra masada çok baskıya maruz kalırsak bir kısmını taviz olarak verebiliriz.’ şeklindedir.

“KIRIM MİLLÎ HAREKETİNİN EDİLGEN BİR DİL KULLANMAKTAN VAZGEÇMELERİ GEREKİR”

Dr. Karasu, Rusların Karadeniz Donanması’ndaki olmazsa olmaz üssün, Kırım Savaşı’nın da çıkma sebebi olan Sivastopol (Akyar) Üssü olduğunu dile getirdi. Öte yandan Dr. Karasu, Rusların uluslararası kamuoyundan baskı görüp Doğu Ukrayna’dan geri çekilse bile Kırım’ı elde tutma arzusunda olduğuna işaret ederek Buna karşın Kırım millî hareketinin söyleminde bence uluslararası kamuoyunu bu işe çağırırken edilgen bir dil kullanmaktan vazgeçmeleri gerekir, diye düşünüyorum. Kırım boşaltılsın, şu yapılsın, bu edilsin dersek bunun bir karşılığı yok. Bunu kim yapacak? Soru bu olur. Dolayısıyla Kırım davasını öne süren kişilerin öncelikli olarak kim ne yapacak ve bu işler için ne yapabilirim, sorularının cevabının bulunması lazım, Müstecib Bey böyle yapardı. Ben bu soruların sorulduğu ve cevaplarının alındığı kanaatinde değilim.” şeklinde konuştu.

“BİZ BU SEN, BEN KAVGASINDAN KIRIM HANLIĞIMIZI KAYBETTİK”

Bununla birlikte, bu plan içerisinde Rusya’ya, Ukrayna’ya, Türkiye’ye şu yapılmalı; Karadeniz İşbirliği Teşkilatı şöyle harekete geçmeli; Birleşmiş Milletler (BM), NATO şöyle olmalı, şeklinde en azından zihinde bir görev taksimi yaparak gerekli çağrılarda bulunulabileceğini ifade eden Dr. Karasu, son olarak şu değerlendirmelerde bulundu:

Şunu da söylemek lazım: Arkamızdaki duvarlarda, panolarda hep ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ yazıyor fakat kafalarımızda ‘Dilde, fikirde, işte benlik’ var. Biz bu sen, ben kavgasından Kırım Hanlığımızı kaybettik, maalesef diaspora olarak da, Kırım’da yaşayanlar arasında da biz bir araya gelip birlikte bir fikir üretemiyoruz, yan yana duramıyoruz. İçimizdeki sen, ben kavgası hâlâ devam ediyor.