
Köstence Ovidius Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Romanya Müslüman Tatar Türkleri Demokrat Birliği (UDTTMR) Bükreş Şube Başkanı Dr. Metin Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun tarihi üzerine yazdığı ve yakın zamanda yayımlanacak olan “Turcii și tătarii din România – O scurtă istorie” (Romanya’daki Türkler ve Tatarlar: Kısa Bir Tarih) isimli kitabı üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) açıklamalarda bulundu.
ROMANYA’DAKİ TÜRK-TATAR TOPLUMU, KENDİ KİMLİĞİNİ KORUYUP GELİŞTİRİYOR
Kitabının başlığını seçme nedeni üzerine “Aslında bu tercih, günümüzün gerçeklerinden kaynaklanıyor. Bugün Romanya devleti, Türkleri ve Tatarları iki ayrı azınlık olarak tanımakta. Bu iki toplumun her birinin kendi kurumu var. Bu kurumlar, Romanya devletinin sunduğu imkânlardan yararlanarak kendi kimliklerini koruma ve geliştirme fırsatı bulmaktadır.” şeklinde konuşan Ömer, bu durumun büyük ölçüde 1990’lı yılların başında, Romanya’daki komünist rejimin sona ermesinden sonra topluluk elitlerinin bir kısmının girişimi sonucu şekillendiğini kaydetti.
“İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE DOBRUCA, KIRIM TATAR MİLLÎ HAREKETİNİN MERKEZİ HÂLİNE GELMİŞTİR”
Ömer, “Ancak kitabımda da gösterdiğim gibi tarih boyunca durum çoğu zaman bundan farklı olmuştur. Türkler ve Tatarlar, çoğunlukla Türk veya bunun eş anlamlısı olan Müslüman kimliği altında değerlendirilmişlerdir. Buna rağmen her iki topluluk da kendi iç özelliklerini ve farklılıklarını belirli ölçüde korumayı başarmıştır. Örneğin iki savaş arası dönemde Dobruca, Kırım Tatar millî hareketinin merkezi hâline gelmiştir.” ifadelerini kullanarak bu hareketin amacının Kırım Tatarlarının ana vatanı olan Kırım’da bir Kırım Tatar devleti kurmak olduğunu belirtti.
“DOBRUCA’DAKİ TATARLAR, ESASEN KIRIM TATARLARIDIR”
Bu hareketin başında olan Kırım Tatar aydın Müstecib Ülküsal’ın eserlerinde bilinçli ve programlı bir şekilde Türk kimliğini de kullandığını, “Dobruca Türk Tatarları” kavramını ise öne çıkardığını dile getiren Ömer, “Ayrıca, başlıkla ilgili başka bir unsuru da netleştirmek istiyorum. Kitapta ‘Tatar’ dediğimde bunun otomatik olarak ‘Kırım Tatarı’ şeklinde anlaşılması gerekir çünkü Dobruca’daki Tatarlar, esasen Kırım Tatarlarıdır.” dedi.
Diğer Tatar gruplarını da kapsayan bir yaklaşımı savunan birtakım görüşlerin bulunmasına karşın bunların oldukça sınırlı olduğunu ifade eden Ömer, “Romanya’daki Tatarların büyük çoğunluğu, özellikle 1783’ten yani Kırım Hanlığı’nın ilhakından, özellikle Kırım Savaşı’nın sona ermesiyle 1856’dan sonra, Kırım’dan göç edenlerin torunları olduklarını bilmektedirler. ‘Kırım Tatarı’ şeklinde olan tanımlamaysa Romanya’daki diasporada henüz çok yaygın değildir. Bunun temel sebeplerinden biri, tarihsel koşullardır.” dedi.
ROMANYA TOPRAKLARINDAKİ TÜRK VARLIĞI ÇOK DAHA ESKİ DÖNEMLERE DAYANIYOR
Söz konusu tarihsel koşullar hakkında ise II. Dünya Savaşı’nın ardından Bükreş’te kurulan ve Moskova’nın etkisi altında olan komünist rejimin Kırım ile ilgili her türlü bağı sistematik olarak kestiğine ve kimlik bağlarının ifade edilmesine engel olduğuna dikkat çeken Ömer, şu değerlendirmelerde bulundu:
Romanya’daki Türk-Tatar varlığının başlangıcı genellikle 13. yüzyıla dayandırılır. Bu dönemde Tatarlar, Altın Orda Devleti’nin yayılmasıyla Karadeniz’in kuzeyinde, Dobruca’ya ulaşmış, Türkler ise Anadolu’da özellikle Sarı Saltuk’un önderliğindeki gruplar aracılığıyla bölgeye yerleşmiştir.
Kitabımda şunun da altını çiziyorum: Bu tarih aslında bir başlangıç değildir, daha ziyade yoğunlaşmanın ve kalıcılaşmanın dönüm noktasıdır çünkü bugünkü Romanya topraklarında Türk kökenli toplulukların varlığı; Hun, Avar, Peçenek, Uz ve Kumanlardan itibaren çok daha eski dönemlere dayanmaktadır. Sonraki yüzyıllarda Osmanlı hâkimiyeti, bölgedeki Türk ve Müslüman nüfusunun en belirgin unsur hâline gelmesini sağlamıştır; Dobruca’yı hem demografik hem de kurumsal olarak şekillendirmiştir.
Bununla birlikte Ömer, Dobruca’nın 1878 yılında Romanya’ya bağlanmasıyla birlikte yeni bir dönemin başlayıp önemli göç hareketlerinin yaşandığını, buna rağmen Türk ve Tatar topluluklarının varlıklarını sürdürdüğünü ve bugüne kadar geldiğini kaydetti.
TÜRK-TATAR TOPLUMUNUN DURUMU İKİLİ İLİŞKİLERDE BELİRLEYİCİ ROL OYNADI
Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun Türkiye-Romanya ilişkileri açısından hayati bir öneme sahip olduğunu ve bir köprü işlevi gördüğünü dile getiren Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun Osmanlı’dan bugüne uzanan ortak bir tarihî mirasın taşıyıcısı olduğunu ifade etti.
Ömer, Dobruca’daki Müslüman nüfusunun hem Osmanlı Devleti hem de daha sonraki Türkiye Cumhuriyeti ile kurduğu bağlar sayesinde iki ülke arasında sürekliliğin sağlandığını beyan ederek “Aynı zamanda 19. ve 20. yüzyıllarda gerçekleşen büyük göçler sonucunda, ‘büyük göçler’ dediğimizde daha kolay anlaşılması için 1878’den I. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 200 bin kadar Türk-Tatar, Osmanlı’ya göç etmiştir. Cumhuriyet döneminde ise sadece II. Dünya Savaşı’na kadar benim tahminlerime göre 115 bin kadar Türk-Tatar, Türkiye’ye göç etmiştir. Bu göçlerin neticesinde Türkiye’de önemli bir Dobruca kökenli nüfustan bahsedebiliriz. Bu nüfus, ilişkilerin demografik ve duygusal boyutunu daha da güçlendirmektedir.” şeklinde konuştu.
Öte yandan Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun durumunun tarih boyunca devamlı hem Osmanlı Devleti hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin odağında olduğunu vurgulayan Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun içinde bulunduğu durumun çoğu zaman iki ülke arasındaki seviyeyi yansıttığını belirtti.
“ROMANYA’DAKİ TÜRK-TATAR TOPLUMU SADECE BİR AZINLIK DEĞİLDİR”
Bu duruma örnek olarak Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun en zor dönemlerinden biri olan komünist dönemin aynı zamanda Ankara ile Bükreş arasındaki ilişkilerin en düşük seviyede olduğu dönem olduğunu hatırlatan Ömer, söz konusu yıllarda sadece diplomatik ilişkilerin sınırlı kalmadığını, aynı zamanda toplumun Türkiye ile kültürel bağlarının da ciddi şekilde kısıtlandığını kaydetti.
Öte yandan Ömer, “Buna karşın günümüzde durum tamamen farklıdır. Bugün, Romanya’daki Türk-Tatar toplumu, tarihleri boyunca belki de en elverişli koşullara sahiptir; kimlik koruma, geliştirme ve görünürlük açısından geniş imkânlardan yararlanmaktadır. Aynı şekilde Romanya ile Türkiye arasındaki ilişkiler de tarihteki en yüksek noktadadır. Dolayısıyla Romanya’daki Türk-Tatar toplumu sadece bir azınlık değildir, aynı zamanda iki ülke arasındaki ilişkilerin canlı bir göstergesi ve dinamik bir unsurudur.” değerlendirmesini yaptı.
TÜRK-TATAR TOPLUMUNUN BİRÇOK HATIRATI RUMENCEYE ÇEVRİLMEMİŞ DURUMDA
Romanya’daki Türk-Tatar toplumuna dair Rumence yayımlanan eserlerin Türkçeye çevrilmesi noktasında ise en büyük eksikliğin Rumenceden Türkçeye ve Türkçeden Rumenceye birçok eserin çevrilmemiş olduğunu dile getiren Ömer, Romanya’da yaşayan Türk-Tatar toplumunun tarihi yazıldığında Romanya’daki ve Türkiye’deki tarihçilerin ve araştırmacıların genelde kendi ülkelerindeki kaynaklar, arşivler ve gazetelerden istifade ettiğini belirtti.
Öte yandan Ömer, hem Romanya hem de Türkiye’deki kaynaklara karşı eşit mesafede durulması gerektiğini kaydederek daha anlaşılır ve derin bir bakış açısına sahip olunabileceğini ifade etti.
“Romanya’da yaşayan Türk ve Tatarların açısından ise bana göre en büyük eksikliklerden birisi, birçok önemli hatıratın Rumenceye çevrilmemiş olmasıdır. Toplumdaki çoğu kişinin hatıratı yalnızca Türkçe yayımlanmıştır. Örneğin Müstecib Hacı Fâzıl’ın (Ülküsal) hatıratı henüz Rumenceye çevrilmemiştir. Mehmet Vâni Yurtsever, Saim Osman Karahan, Piraye Kadrizade ve Kemal Karpat’ın bazı anı ve topluluk odaklı çalışmaları ile Dobruca Türk basınındaki dergiler (Teşvik, Işık, Mektep ve Aile vb.) henüz Rumenceye çevrilmemiştir. Bu da hem Romanya’da yaşayan Türk-Tatar toplumu hem de Rumen araştırmacılar ve kamuoyunun bu toplumu daha iyi anlayabilmeleri için çok büyük bir eksikliktir.” şeklinde konuşan Ömer, ayrıca Tatar kimliğinin iç çeşitliliği (Kırım, Nogay vb.), komünist dönemde kimliğin zorla yeniden şekillendirilmesi, günlük yaşam, hafıza ve diaspora ilişkileri ile Türk ve Tatar kimliklerinin kesişimi ve ayrışması konularının Türkçe literatürde yeterince aydınlatılmadığını dile getirdi.
KİMLİK, DİL, DEMOGRAFİK YAPI VE KÜLTÜREL GÖRÜNÜRLÜK TEHDİT ALTINDA
Ayrıca konular açısından ise komünist rejimin Romanya’daki Türk-Tatar toplumuna etkilerinin ve toplumun günlük yaşamının henüz çok iyi bir şekilde araştırılmadığını da birer örnek olarak sunan Ömer, toplumun karşı karşıya olduğu sorunların ise başlıca; asimilasyon ve genç kuşaklarda dil kullanımının azalması kaynaklı kimlik ve dil kaybı riski, Türk-Tatar ayrımı ile tarihsel ve kurumsal bölünmeler kaynaklı iç parçalanma, göç ve düşük nüfus artışı kaynaklı demografik küçülme, kültürel görünürlük eksikliği ile kaynak ve eğitim sorunları olduğunu belirtti.
Öte yandan “Maalesef çok fazla problem var. Başlıca sorunlara değinecek olursak kimlik ve dil kaybı, toplumda hem Türkçe hem de Tatarca günlük hayatta çok az konuşuluyor. Demografik küçülme de başka bir sorun. Romanya’da yapılan son genel nüfus sayımı bunu çok net bir şekilde gösteriyor. Aynı zamanda Dobruca bölgesi için bu o kadar büyük bir sorun değil fakat Romanya genelinde kültürel görünürlük eksikliği bir sorun olarak değerlendirilebilir. Romanya’nın birçok bölgesinde Türk-Tatar toplumu o kadar iyi tanınmıyor.” ifadelerini kullanan Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun karşılaştığı sorunların çözümü için YTB (Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı), TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı), Yunus Emre Enstitüsü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Romanya’daki diplomatik temsilciliklerinin faaliyetlerinin öneminin altını çizdi.
Ayrıca Ömer; eğitim sisteminde Türkçe ve Tatarcaya daha çok yatırım yapılması, dernekler, yayınlar ve araştırma merkezleri aracılığıyla kültürel kurumların güçlendirilmesi, Türkiye ile akademik ve kültürel iş birliğinin artırılması, ortak Türk-Tatar mirası üzerinde uzlaşmacı bir yaklaşıma sahip olunması ile dil, tarih ve kimlik bilinci üzerinden genç kuşaklara yönelik projeler yürütülmesinin gerekliliğine vurgu yaptı.
Ömer, son olarak şu ifadelere yer verdi:
YTB’nin yayınlarıyla benim Filiz Tutku Aydın Bezikoğlu ve Burak Atmaca hoca ile hazırladığımız albümü (Bir Zamanlar Dobruca) örnek olarak gösterebiliriz. Onun dışında Yunus Emre Ensitütüsünün Türkçe derslerini ve TİKA’nın birçok projesini, örneğin camilerin onarımını da örnek gösterebiliriz. Ayrıca Romanya’daki iki toplumu temsil eden dernekler, Romanya devletinin sağladığı birçok imkândan faydalanabiliyor. Belki bu imkânları daha iyi kullanarak ve sorunları daha iyi tespit ederek birçok katkı sağlanabilir.