
Ünlü Kırım Tatar roman yazarı, eserlerinde Kırım Tatarlarının var olma mücadelesini, Rusların zulmü altındaki hayatını ele alan, sadece Kırım için değil yazdığı 30’a yakın eserle Türk edebiyatı içerisinde çok önemli bir yeri olan Cengiz Dağcı’nın hayatına, edebî kişiliğine ve eserlerine odaklanan "Cengiz Dağcı" eseri, Prof. İbrahim Şahin'in editörlüğünde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayımlandı.
Dağcı’nın anlatılarını tematik, sosyolojik, psikolojik ve kültürel açılardan ele alan ve geniş bir yazar kadrosu ile dikkat çeken eserde Yapımcı, Yönetmen ve Metin Yazarı Neşe Sarısoy Karatay da “Cengiz Dağcı’nın Evinde Zamanın Halleri” adında okuyucuyu, o zamanda ve o mekanda hissettiren çok etkileyici bir yazı kale aldı. Sarısoy Karatay kitap bölümünün detaylarını Kırım Haber Ajansına (QHA) açıkladı.
Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Prof. İbrahim Şahin Editörlüğünde hazırlanan “Cengiz Dağcı” kitabı için, “Cengiz Dağcı’nın Evinde Zamanın Halleri” adında okuyucuyu, o zamanda ve o mekanda hissettiren çok etkileyici bir yazı kaleme aldınız. Bu yazı Londra’daki evin, bir mekânın anlatısının çok ötesine geçiyor, zamanı, anıları ve Kırım hasretini birlikte okuyoruz. Bu metnin çıkış noktası neydi?
Aslında bu metnin çıkış noktası bir yazı fikrinden çok, bende kalan görüntülerdi. Bir yönetmen olarak hikâyeleri çoğunlukla imgelerle, seslerle ve sessizliklerle düşünürüm. Cengiz Dağcı’nın Londra’daki evinde geçirdiğim anlar da yıllar boyunca zihnimde hiç silinmeyen görüntüler olarak kaldı. O ev, sıradan bir yaşam alanı değildi; geçmişin, şimdinin, hayallerin ve Kırım’ın aynı anda var olduğu bir zaman mekânıydı. Yazı, tanıklığımın gecikmiş ama zorunlu bir ifadesi oldu.
Yazınızda “zamanın halleri” kavramını merkez alıyorsunuz. Bu kavram sizin için neyi karşılıyor?
Cengiz Dağcı’nın evinde "zaman" tek bir doğrusal çizgide akmıyordu. Orada geçmiş zamanın farklı kipleri, şimdiki zamanın acı gerçekliği ve hayalle gerçek arasında asılı kalan bir “araf zaman” vardı. Evde dolaşırken bunu somut olarak hissediyordunuz. Regina’nın eşyaları, yazı masası, daktilo, bahçe, mutfaktaki ilaçlar... Her biri farklı bir zaman kipini temsil ediyordu. Bu yüzden yazının başlığını “zamanın halleri” olarak kurdum; çünkü orada zaman sadece geçmiyor, hâl değiştiriyordu.
Bu zaman katmanlarının merkezinde Kırım var. Cengiz Dağcı için Kırım neyi temsil ediyordu?
Kırım, Cengiz Dağcı için yalnızca bir coğrafya değildi; anne kucağıydı, korunma duygusuydu, başlangıçtı. Çocukluğunun geçtiği Kızıltaş, onun için hayatın henüz kötülükle kirlenmediği tek zamandı. Sürgün, savaş, esaret ve kayıplarla dolu bir hayattan sonra Dağcı, Londra’daki evinde Kırım’ı yeniden kurdu. Bahçesindeki badem ağacı, Ayı Dağı’nın resimleri, Kırım köşesi… Bunların hepsi bir nostalji değil, hayatta kalma biçimiydi.
Yazınızda ev ve bahçenin “Londra’daki Kızıltaş” olarak yeniden kurulduğunu söylüyorsunuz. Bu sizin gözünüzde nasıl bir anlam taşıyor? Bu çok bilinçli bir yeniden inşa. Cengiz Dağcı, elinden zorla alınmış bir vatanın yerine hayali bir vatan kuruyor. Bahçesini temizleyip çiçekler ekmesi, badem ağacı dikmesi, duvarlara çocukluğunun manzaralarını asması; bunların hiçbiri dekoratif değil. Bunlar, vatandan ayrı kalışıyla, Kırım tatar Halkının dört bir tarafa dağılışının yarattığı parçalanmaya karşı verilen sessiz bir direniş. O evde yaşamak, Kırım’da yaşamaya devam etmenin bir yoluydu.
“REGİNA’NIN YOKLUĞU, EVDE KALAN ZAMAN”
Eşi Regina’nın varlığı yazıda çok güçlü bir şekilde hissediliyor. Regina’nın bu evdeki ve Dağcı’nın hayatındaki yeri neydi?
Regina, Cengiz Dağcı’nın hayatındaki en büyük dayanak noktasıydı. Sürgün hayatının, yokluğun, yabancılığın içinde birlikte tutunmuşlardı hayata. Regina’nın ölümünden sonra evde hiçbir şeyin yerinin değiştirilmemesi, eşyaların olduğu gibi korunması, bir yas hali olduğu kadar bir sadakat biçimiydi. Dağcı, bir ayrılığı daha kaldıramayacak kadar yorgundu. Regina’nın gözlüğünü bile yerinden almamıştı. O evde Regina hâlâ yaşıyordu.
“ARAF ZAMAN: KAPI EŞİĞİNDE BEKLEMEK”
Metinde geçen “araf zaman” özellikle dikkat çekici. Bu kavramı biraz açabilir misiniz?
Araf zaman, ne geçmiş ne şimdi ne de gelecek olan bir zaman. Hayalle gerçekliğin, iç dünya ile dış dünyanın arasında asılı kalmış bir hâl. Cengiz Dağcı’nın kapı eşiğinde yaşadığı tereddütler, kapı çaldığında beklemesi, dışarıdan gelen dünyaya karşı duyduğu mesafe bu arafın somut göstergeleriydi. İç dünyasında Kırım’da, Regina ile birlikteyken; dış dünya ona yabancı, soğuk ve tehditkârdı.
“GELECEK ZAMAN O EVDE DEĞİLDİ”
Yazıda geleceğe dair umudun evde bulunamadığını, ama sonradan Kızıltaş’ta ortaya çıktığını söylüyorsunuz. Bu sizin için nasıl bir farkındalıktı?
Gençliğin verdiği bir refleksle, geleceğe dair bir iz arıyordum o evde. Ama orada gelecek yoktu; orada sadece geçmiş ve şimdinin ağırlığı vardı. Yıllar sonra Cengiz Dağcı’nın bedeninin Kırım’a, Kızıltaş’a gömülmesiyle fark ettim ki, gelecek zaman o evde değil, onun hayalinde saklıydı. Gelecek, ölümden sonra vatanına dönebilme umuduydu. Ve bu umut, mucizevi bir şekilde gerçekleşti.
Cengiz Dağcı’nın eserleriyle bu ev arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
Bu ev, onun eserlerinin mekânsal karşılığıydı. Romanlarında okuduğumuz nesneler, duygular, zaman kırılmaları, hepsi bu evde somutlaşmıştı. Daktilosu, yazı köşesi, bahçeye bakan pencere… Hepsi romanların sessiz tanıklarıydı. Dağcı’nın metinleri hayal ürünü değil; kendi bedeninden, kendi acısından, kendi sürgünlüğünden doğmuş metinlerdi. Yazınızda evin farklı köşelerini zaman kipleriyle ilişkilendiriyorsunuz. Peki bu evde sizi en çok etkileyen köşe hangisiydi?
BİR EVİN İÇİNDE EN ÇOK SUSAN KÖŞE
Cengiz Dağcı’nın Londra’daki evinde her köşe bir zamana açılır. Regina’nın eşyaları yakın geçmişin yasını taşır, mutfak masasında dizili ilaçlar şimdiki zamanın acı gerçekliğini hatırlatır, bahçe ise Kırım’dan koparılmış bir coğrafyanın sevinçli taklididir. Ancak bu evde beni en çok etkileyen köşe, bunların hiçbirini tek başına temsil etmeyen; tam tersine hepsini birbirine bağlayan bir eşik mekândır: bahçeye açılan yazı köşesi.
“YAZI MASASINDA ASKIYA ALINMIŞ HAYAT”
Bu köşe, yalnızca bir çalışma alanı değildir. Orası Cengiz Dağcı’nın bedeninin Londra’da, ruhunun Kırım’da yaşadığı yerdi. Yazı masası, bir yazarın üretim nesnesi olmanın ötesinde, sürgünün, hafızanın ve direncin merkezine dönüşmüştür. Masanın başında oturan Dağcı, bir taraftan bahçedeki ağaçlara bakarken, diğer taraftan duvarda asılı Gurzuf fotoğrafına gözlerini diker. Bu iki bakış arasında, geçmiş ile şimdi, hayal ile gerçek, yurt ile sürgün sürekli yer değiştirir.
Daktilonun suskunluğu bu köşeyi daha da ağırlaştırır. Bir zamanlar acının, tanıklığın ve itirazın tuşlara vura vura döküldüğü bu makine, son yıllarda yazamayan gözlerle birlikte sessizliğe gömülmüştür. Bu sessizlik bir eksiklik değil, bir yorgunluk hâlidir. Daktilo da Dağcı gibi, uzun bir savaşın ardından içine kapanmış gibidir. Bu suskunluk, eşyaların diliyle konuşan bir zamanın varlığını hissettirir.
Bir yönetmen olarak bu köşenin beni etkilemesinin nedeni belki de budur: Burada her şey kadraj içindedir. Işık, pencere, masa, bahçe, fotoğraf… Ama asıl güçlü olan, görünmeyendir. Yazı köşesinde zaman doğrusal değildir; bükülür, geri döner, askıda kalır. Cengiz Dağcı’nın romanlarında sezdiğimiz zaman kırılmaları, bu köşede somutlaşır. Bahçe sevinci temsil eder, ama bu sevinç doğrudan yaşanmaz; yazı köşesinden süzülerek gelir. Kırım bir hayal olarak değil, yazının içinden geçerek gerçeklik kazanır. Bu nedenle yazı köşesi, evdeki en sessiz ama en gürültülü yerdir. Konuşmaz, fakat her şeyi anlatır. Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, beni en çok etkileyen şey bir nesne ya da bir hatıra değil; acının yazıya, sürgünün mekâna, zamanın edebiyata dönüştüğü anın kendisidir.
Bugünden baktığınızda, bu yazının sizin için anlamı nedir?
Bu yazı benim için bir borcun ödenmesi. Hem Cengiz Dağcı’ya, hem Kırım Tatarlarının yaşadığı büyük trajediye, hem de tanıklığımın sorumluluğuna dair bir borç. Bu metinle, bir yazarın evinde zamanın nasıl durduğunu, nasıl büküldüğünü ve nasıl yeniden anlam kazandığını görünür kılmak istedim.
Son olarak, Cengiz Dağcı bugün bu söyleşiyi okusaydı sizce ne hissederdi?
Sanırım bütün mütevaziliğiyle sessizce gülümserdi. Çünkü onun için önemli olan hatırlanmaktı; ama bir anıt gibi değil, bir insan gibi. Acılarıyla, özlemleriyle, Kırım’a duyduğu bitmeyen sevgiyle... Ve belki de bahçesindeki badem ağacına bakar gibi, uzaklardan Kızıltaş’a bakardı.