SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Altın Orda

QHA - Kırım Haber Ajansı - Altın Orda haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Altın Orda haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Türkistan’da bin 500 yıllık antik kent gün yüzüne çıkıyor: Han sarayı aranıyor Haber

Türkistan’da bin 500 yıllık antik kent gün yüzüne çıkıyor: Han sarayı aranıyor

Kazakistan’ın Türkistan bölgesinde arkeologlar, yaklaşık bin 500 yıllık olduğu değerlendirilen bir antik yerleşim alanını araştırıyor. 24KZ’nin haberine göre, Birlik köyü yakınlarında yürütülen kazılarda eski bir yerleşime ait konut kalıntıları, çanak çömlek parçaları, demir aletler ve geleneksel bir ısıtma ocağı bulundu. Araştırmacılar ayrıca yerleşim alanındaki bir Orta Çağ kentinin temel bölümleri olan şehristanı (surlarla çevrili büyük iç şehir), kaleyi ve rabatı (tüccar ve zanaatkarların yaşadığı dış şehir) tespit etti. ANTİK YERLEŞİM İHA VE GIS TEKNOLOJİLERİYLE ARAŞTIRILIYOR Arkeologlar, yerleşim alanının yapısını daha ayrıntılı incelemek ve kazı yapılacak bölgeleri belirlemek için insansız hava araçları (İHA) ve coğrafi bilgi sistemi (GIS) teknolojilerinden yararlandı. Bu teknolojiler sayesinde arazide insan gözüyle fark edilmesi güç olan küçük yapısal farklılıklar tespit edilerek araştırma alanları belirlendi. Yerleşim, arkeologlar tarafından 1962 yılından bu yana biliniyor. Arkeolog Nikolai Podushkin, daha önce bölgede kısmi araştırmalar gerçekleştirmiş ve yerleşimi 8 ile 12. yüzyıllar arasına tarihlendirmişti. Ancak son kazılar, bölgenin çok daha eski dönemlerde de yerleşim alanı olarak kullanıldığını ortaya koydu. YERLEŞİMİN GEÇMİŞİ KANGJU DÖNEMİNE UZANIYOR El-Farabi Kazak Millî Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dosbol Baigunakov, araştırmaların yerleşimin geçmişinin antik Kangju dönemine kadar uzandığını gösterdiğini belirtti. Baigunakov, “Araştırmalarımız, şehrin antik Kangju döneminde zaten yerleşim yeri olduğunu gösteriyor. Şehir, Karahanlılar döneminde hızla gelişti ve Altın Orda döneminde de büyümeye devam etti.” dedi. Kazı alanlarından birinde konut kalıntıları, çömlekler ve demir aletlerin yanı sıra evleri ısıtmak için kullanılan geleneksel bir odun kömürü ocağı olan “sandali” ortaya çıkarıldı. Yerleşimin başka bir bölümünde ise yaklaşık 1 metre kalınlığındaki savunma duvarının ve bir kale kulesinin kalıntıları bulundu. HAN SARAYI İHTİMALİ ARAŞTIRILIYOR Kazı çalışmalarında önemli bir soru ise henüz yanıtlanmış değil. Araştırmacılar, bölgede geçmişte bir han sarayının bulunmuş olabileceğini değerlendiriyor ancak sarayın yeri henüz kesin olarak belirlenemedi. Kazılarda ortaya çıkarılan eserler, kesin yaşlarının ve kökenlerinin belirlenmesi amacıyla laboratuvar incelemesine gönderilecek. Arkeologların gelecek yıl da yerleşim alanındaki çalışmalarını sürdürmesi planlanıyor. Karatau’nun güneyinin, Kazakistan’ın en az araştırılmış arkeolojik alanlarından biri olduğu belirtiliyor. Şimdiye kadar bölgedeki kapsamlı kazı çalışmalarının büyük bölümü Otrar ve Türkistan çevresinde gerçekleştirildi.

Kazak fotoğraf arşivcisi Timurid: Kırım Tatarlarının tarihî fotoğraflarını korumak benim için kişisel bir görevdir Haber

Kazak fotoğraf arşivcisi Timurid: Kırım Tatarlarının tarihî fotoğraflarını korumak benim için kişisel bir görevdir

Dijitalleşen dünyada toplumsal hafızayı korumanın ve tarihi genç nesillere aktarmanın en etkili yollarından biri görsel arşivcilik haline geldi. Sosyal medyada "Tuka Timurid" mahlasıyla tanınan ve yürüttüğü titiz çalışmalarla özelde Kazak halkının ve genel anlamda Türkistan coğrafyasının görsel tarihini gün yüzüne çıkaran 1995 doğumlu araştırmacı, arşivcilik serüvenini ve Türk dünyasının ortak mirasına dair düşüncelerini Kırım Haber Ajansı (QHA) ile paylaştı. Batı Kazakistan'da doğan Timurid, tarih araştırmalarına duyduğu ilginin Kanada'ya taşındıktan sonra daha da güçlendiğini belirterek, tarihî fotoğrafları toplumun ortak hafızasını canlı tutan önemli belgeler olarak gördüğünü ifade etti. KANADA'DA BAŞLAYAN TARİH YOLCULUĞU Kazak halkının Alşın boyuna mensup olduğunu belirten Timurid, çocukluk yıllarında Avrupa tarihine ilgi duyduğunu ancak Kanada'da farklı milletlerden insanlarla tanışmasının bakış açısını değiştirdiğini söyledi. Farklı ülkelerden insanların kendi tarihlerini büyük bir gururla anlattıklarını gördüğünü dile getiren Timurid, buna karşılık kendisinin Kazak tarihini yeterince bilmediğini fark ettiğini belirtti. Bu eksiklik hissinin ardından 2011 yılında Türk ve Moğol halklarının tarihine ilişkin eserler okumaya başladığını anlatan Timurid, ilk olarak sosyal medya hesabında Altın Orda Devleti ve Kazak Hanlığı üzerine kapsamlı tarih yazıları paylaştığını kaydetti. Ancak Instagram'ın görsel odaklı yapısı nedeniyle 2024 yılında tarihî fotoğraf paylaşımına yöneldiğini belirten Timurid, böylece uzun metinler yerine tarihî görseller üzerinden geçmişi anlatmaya başladığını ifade etti. Tarih araştırmalarına yönelmesinde en büyük ilham kaynağının merhum dedesi ile anne tarafından teyzesi olduğunu da sözlerine ekledi. "ESKİ FOTOĞRAFLAR GEÇMİŞE AÇILAN GÖRÜNÜR BİR KAPIDIR" Tarihî fotoğrafların yalnızca görsel belge olmadığını, aynı zamanda geçmişi anlamanın en güçlü yollarından biri olduğunu söyleyen Timurid, "Benim için eski fotoğraflar, geçmişe açılan görünür bir kapıdır. Çoğu zaman uzun açıklamalara ihtiyaç duymadan bile bir dönemin hikâyesini anlatabilirler." dedi. Paylaştığı fotoğrafların büyük bölümünün Türkistan'ın Rus Çarlığı ve daha sonra Sovyet yönetimi altında bulunduğu dönemlere ait olduğunu belirten Timurid, şunları kaydetti: Bu yıllar halklarımız için son derece zorlu zamanlardı. Dilimizin, geleneklerimizin ve kültürümüzün önemli bir kısmı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Aynı zamanda Kazaklar, Özbekler, Türkmenler ve Kırgızlar tarafından yüzyıllar boyunca sürdürülen göçebe yaşam tarzı da Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesiyle büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Bu fotoğraflar aracılığıyla, ister zafer anlarını ister trajedileri yansıtsın, yalnızca Kazakların değil, bütün Türkistan Türkleri'nin de atalarının yaklaşık bir asır önce nasıl bir hayat yaşadıklarını daha iyi anlamalarına katkı sağlamayı amaçlıyorum. TARİHÎ FOTOĞRAFLARIN DOĞRULUĞUNU NASIL TEYİT EDİYOR? Yapay zekâ ile üretilen görsellerin yaygınlaşmasına rağmen tarihî fotoğrafların doğruluğunu ayırt edebildiğini söyleyen Timurid, özellikle görsellerdeki ayrıntılara dikkat ettiğini belirtti. Doğal olmayan hareketler, bozulmuş yüz hatları, döneme uymayan kıyafetler ve okunamayan yazıların sahte görselleri ele veren önemli işaretler olduğunu ifade etti. Araştırmalarında üniversite arşivleri, devlet koleksiyonları, uzman arşiv merkezleri ile satın aldığı tarihî fotoğraf albümleri ve kitaplardan yararlandığını söyledi. EN ÇOK ETKİLEYEN FOTOĞRAFLAR SAVAŞ ESİRLERİ VE ARALIK 1986 OLAYLARI Timurid'i en fazla etkileyen fotoğrafların başında İkinci Dünya Savaşı sırasında çekilen Asyalı Sovyet savaş esirlerine ait karelerin geldiğini belirtti. Bu insanların önemli bölümünün Türk kökenli olabileceğini ifade eden Timurid, fotoğraflarda savaşın yarattığı korku ve çaresizliğin açık biçimde görüldüğünü söyledi. Ayrıca Aralık 1986 olaylarına katılan Kazak gençlerine ait fotoğrafların da kendisini derinden etkilediğini dile getiren Timurid, bu olayların Kazakistan tarihindeki önemli kırılma noktalarından biri olduğunu dil getirdi. Timurid, "O günlerde yaklaşık 200 Kazak yaşanan olayların sonucunda yaşamını yitirmiştir. Oysa onların tek isteği, Moskova yönetiminin Kazak SSC’ye saygı göstermesi ve onu sıradan bir Rus eyaleti gibi görmemesiydi." ifadelerini kullandı. Doğu Türkistan'ın efsanevi liderlerinden Osman Batur'un fotoğraflarına da özel ilgi duyduğunu belirten Timurid, "Ben onu Türk dünyasının son büyük göçebe savaşçısı olarak görüyorum. Bana göre Osman Batur gerçek bir kahraman olarak yaşamış ve gerçek bir kahraman olarak şehit olmuştur." diye konuştu. "KIRIM TATARLARININ TARİHÎ MİRASINI KORUMAK KİŞİSEL GÖREVİM" Arşivinde zaman zaman Kırım Tatarları, Nogaylar, Karakalpaklar ve diğer Türk halklarına ait tarihî fotoğraflara da yer verdiğini belirten Timurid, "Kırım Tatarlarının günümüzde karşı karşıya olduğu durumu düşündüğümde derin bir üzüntü hissediyorum. Çok da uzak olmayan bir geçmişte Kırım Hanlığı, Altın Orda'nın en güçlü mirasçı devletlerinden biriydi. Moskova'yı kuşatabilecek kadar güçlüydü ve Doğu Avrupa'nın dört bir yanında savaşlar yürütüyordu. Bugün ise Kırım Tatarları, işgal altındaki ata yurtlarında artık nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyor." ifadelerini kullandı. "Kırım Tatarlarının, Nogayların, Karakalpakların ve Rusya, Ukrayna, Romanya, Çin, İran gibi farklı ülkelerde yaşayan diğer Türk dilli toplulukların tarihî fotoğraflarını korumak benim için adeta kişisel bir görevdir." diyen Timurid, bu çalışmalarla Kazaklar ile diğer Türk halkları arasındaki ortak tarihî ve kültürel bağları görünür kılmayı hedeflediğini söyledi. Özellikle Kırım Tatarlarının bozkır kesiminde yaşayan topluluklarını Kazaklara en yakın akraba halklardan biri olarak gördüğünü ifade eden ve ortak bozkır medeniyetinin iki halk arasındaki güçlü tarihî bağların temelini oluşturduğunu vurgulayan Timurid, son olarak "Kırım Tatarlarına ve tüm soydaş halklara gelecekte başarı, direnç, huzur ve refah diliyorum. Kimliklerini, kültürlerini ve tarihî miraslarını koruyarak daha güçlü yarınlara ulaşacaklarına inanıyorum." dedi.

Ukraynalı tarihçi Dr. Vladıslav Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin tarihi üzerine QHA’ya konuştu Haber

Ukraynalı tarihçi Dr. Vladıslav Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin tarihi üzerine QHA’ya konuştu

Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi M. S. Hruşevski Ukrayna Arkeografyası ve Kaynak Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Vladıslav Hrıbovskıy (Vladyslav Hrybovskyi), Nogay Türklerinin tarihi ve İslam dini ile olan bağlantıları üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) açıklamalarda bulundu. “NOGAY ORDASI’NA İLİŞKİN TARİHÎ HAFIZA, NOGAYLARIN KİMLİĞİNİN TEMELİNİ OLUŞTURMUŞTUR” Nogay Türklerinin, ayrı bir halk olarak 14. ve 15. yüzyıl civarında İdil Nehri (Volga) ile Aral Denizi arasındaki bozkırlarda ortaya çıktığını hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, bu toplumun etnogenetik atasının Mangıt boyunun lideri olan Edige (Edige Mirza Bahadır) olduğunu belirtti. Edige’nin Cuci ulusunda (Ulus-ı Cuci) bir beylerbeyi (beglerbeg) olarak siyasi hayatta son derece önemli bir rol oynadığını kaydeden Dr. Hrıbovskıy, bu göçebe devleti kimin yöneteceğinin büyük ölçüde Edige’nin iradesine bağlı bulunduğunu dile getirdi. 1419 yılında hayatını kaybeden Edige’nin Nogay Ordası'nın kurucusu olarak kabul edildiğini beyan eden Dr. Hrıbovskıy, “Edige Destanı, Nogay kültürünün temel taşlarından biri hâline gelmiş, bir zamanlar birleşik olan Nogay Ordası'na ilişkin tarihî hafıza ise Nogayların siyasi geleneği ile kimliğinin temelini oluşturmuştur.” ifadelerini kullandı. ALTIN ORDA DEVLETİ DAĞILDI, NOGAY ORDASI DÂHİL BİRÇOK DEVLET ORTAYA ÇIKTI Nogay Türklerinin, Deşt-i Kıpçak'ın (Kıpçak Bozkırı) başlıca göçebe nüfusunu oluşturan Kıpçakların torunları olduğunu ve Mangıt boyu etrafında şekillendiğini dile getiren Dr. Hrıbovskıy, Mangıt boyunun batı kolu olan Mansur kolunun, Dnipro (Dinyeper) ile Don nehirleri arasındaki bozkırlarda göçebe bir yaşam sürdüğünü kaydetti. “Mansur, Edige'nin oğullarından biriydi ve Mangıt boyunun liderliği üzerinde hak iddia ediyordu ancak Nogay Ordası'ndaki en yüksek makam, Edige'nin büyük oğlu Nureddin’in (Nur al-Din) soyundan gelenlerin eline geçti.” şeklinde konuşan Dr. Hrıbovskıy, bununla birlikte 1502 yılında Kırım Hanı Mengli Giray’ın Büyük Orda (Altın Orda'nın devamı kabul edilen devletin) Hanı Şeyh Ahmed'i mağlup ettiğini hatırlattı. Dr. Hrıbovskıy, 1502 yılının bu nedenle Altın Orda'nın sonu ve Cuci ulusunun dağılması sonucunda ortaya çıkan devletlerin; Kırım, Kazan, Astrahan ve Sibir Hanlıkları ile Nogay Ordası'nın kesin olarak teşekkül ettiği tarih olarak kabul edildiğini belirtti. Öte yandan Mangıt boyunun batı kolu olan Mansur soyunun Kırım Hanlığı'na bağlı olmasının önemine vurgu yapan Dr. Hrıbovskıy, “Bunu hatırlamakta fayda var çünkü daha sonra Nogayların Karadeniz'in kuzey bozkırlarına göçleri başladığında bu göçmenler, Kırım'daki Mansur koluna yani Batı Mangıtlarına dâhil edildiler.” dedi. NOGAY ORDASI NASIL İKİYE AYRILDI? 16. yüzyılın ortalarında Moskova Knezliği'nin Kazan ve Astrahan'ı ele geçirmesinin, Deşti Kıpçak'ın Türk halklarına ağır bir darbe vurduğunu dile getiren Dr. Hrıbovskıy, bu fetih sayesinde Moskova’nın, Mâverâünnehir'den (Transoksiyana) Mekke'ye gitmek isteyen Sünni hacıların, Şiî İran'ı dolaşmadan Astrahan üzerinden kullandıkları güzergâhı kontrol altına aldığını kaydetti. Bununla birlikte Nogay Ordası'nın hükümdarı İsmail Bey’in Astrahan'ın ele geçirilmesinde Moskova'ya yardım ettiğini de beyan eden Dr. Hrıbovskıy “Bunun karşılığında, Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti ile ittifak hâlindeki akrabası ve başlıca rakibi Gazi Mirza'ya (Gazi bin Uraq) karşı Moskova'nın desteğini almayı umuyordu.” dedi. Öte yandan Dr. Hrıbovskıy, bunun sonucunda Nogay Ordası’nın İsmail Bey'in liderliğindeki Büyük Nogay Ordası ve Gazi Mirza'nın liderliğindeki Küçük Nogay Ordası şeklinde ikiye ayrıldığını hatırlattı. Aynı dönemde meydana gelen doğal felaketlerin Nogayların hayvan varlığının önemli bir bölümünü kaybetmesine yol açtığını, bunun sonucu olarak yaşanan büyük kıtlıktan dolayı çok sayıda göçebenin hayatını kaybettiğini de belirten Dr. Hrıbovskıy, “Nogay halkının hafızasında ve destan geleneğinde bu olaylar, bir zamanlar büyük olan Nogay dünyasını yok eden evrensel bir felaket olarak yer etti.” dedi. İKİNCİ BÜYÜK GÖÇ GALGASI, ASTRAHAN ÜZERİNE DÜZENLENEN BÜYÜK SEFERLE BAŞLADI 16. yüzyılın ortalarından itibaren Nogayların Kuzey Kafkasya'ya ve Karadeniz'in kuzeybatısındaki bölgelere, özellikle Prut, Tuna ve Dnister (Dinyester) nehirleri arasındaki Bucak bozkırına kitlesel göçlerinin başladığını kaydeden Dr. Hrıbovskıy, bu göçebe toplulukların ikinci büyük göç dalgasının ise 1569 ve sonraki yıllarda, Osmanlı ve Kırım Tatar kuvvetlerinin Astrahan üzerine düzenlediği büyük sefer sonucunda gerçekleştiğine işaret etti. Kale ele geçirilemese de çok sayıda Nogay Türkünün başka yerlere nakledildiğini dile getiren Dr. Hrıbovskıy, 16. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Nogay Ordası'nın ana kitlesinin İdil, Ural ve Emba (Cembe/Zhemba) nehirleri arasındaki bozkırlarda yaşadığını, daha sonra ise Orda’nın yeniden parçalandığını ifade etti. “İlk ayrılan topluluklardan biri, Emba Nehri çevresinde dolaşan ve adını bu nehirden alan Cemboyluk (Dzhembuyluk) Nogaylarıydı. Bu grup, Kazaklarla olan yakın ilişkilerini sürdürdü.” şeklinde konuşan Dr. Hrıbovskıy, Büyük Nogay Ordası'nın ana kitlesinden ise Yedişkul topluluğunun ortaya çıktığını kaydetti. Bununla birlikte 18. yüzyılın sonlarında bile Yedişkul mirzalarının kendilerini, diğer bütün Nogaylardan daha yüksek statülü bir "biy soyu" olarak gördüğüne dikkat çeken Dr. Hrıbovskıy, Büyük Nogay Ordası'nın en kalabalık topluluğunun ise Yedisanlar olduğunu belirtti. “Bu ad, ‘yetmiş bin’ ifadesine gönderme yapmaktadır. Elbette, o dönemde göçebe nüfusun sayımı yapılmıyordu; dolayısıyla bu isim, yalnızca ‘çok büyük bir topluluk’ anlamına geliyordu. Küçük Nogay Ordası ise Azak Denizi'nin doğusundan başlayarak güneyde Kuban Nehri'nin sağ kıyısına ve Maniç bozkırlarına kadar uzanan sahayı kapsıyordu.” değerlendirmesini yapan Dr. Hrıbovskıy, 17. yüzyılda Kuzey Kafkasya'nın etek bozkırlarında Küçük Nogay Ordası'ndan Kasay-Ulu, Kospulat-Ulu ve Sultan-Ulu şeklinde üç büyük etnik grubun ortaya çıktığını dile getirdi. Bu etnik grupların yanında Kıpçak adıyla bilinen göçebe toplulukların da bulunduğunu ve bu göçebe toplulukların Nogay Türkleriyle akraba olma ihtimaline işaret eden ve buna karşın 18. yüzyılın sonlarına kadar ayrı kimliklerini koruduğunu kaydeden Dr. Hrıbovskıy, “18. yüzyılda Dağıstan'ın bozkır kesiminde topluca Karanoğay adı verilen bir Nogay grubu bulunuyordu. Bu ad, kalıtsal mirzalara sahip olmamaları ve erken dönemde Rus hâkimiyetine girmelerinden kaynaklanıyordu. Karadeniz'in kuzeybatısındaki Bucak bölgesinde ise Nogay göçleri sonucunda, Bucak Nogayları adı verilen ayrı bir etnik kol oluştu. Daha önce bölgede yaşayan ve genel olarak ‘Tatar’ diye adlandırılan nüfusun bir bölümü Nogaylar tarafından asimile edildi; bir bölümü Osmanlı kaleleri çevresinde yoğunlaştı; diğer bir bölümü ise Dobruca'ya iskân edildi.” dedi. OSMANLI DEVLETİ, AZAK KALESİ’Nİ NASIL KAYBETTİ? 17. yüzyılın başlarında Bucak'ta, Batı Mangıtları olarak da bilinen Mansur hanedan kolundan Kantemir (Can Temir) önderliğinde güçlü bir Nogay askerî ve siyasi teşekkülünün ortaya çıktığını beyan eden Dr. Hrıbovskıy; Kantemir’in, Mansur boyunun lideri Dev Mirza'nın torunu olduğuna, kendi nüfuzunu artırmak amacıyla Bucak'a Nogay göçlerini teşvik ettiğine ve doğudan Nogay göçmenlerini Bucak'a yerleştirmek için bizzat Azak Denizi'nin kuzey kıyılarına kadar gittiğine işaret etti. Bununla birlikte Dr. Hrıbovskıy, 1620’li yıllarda Kantemir’in Kırım hanlarıyla çatışmaya girdiğini ve Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti altında bağımsız bir devlet kurmaya çalıştığını hatırlatarak “O sırada ayrılıkçı eğilimler gösteren Kırım Hanlığı hükümdarları Mehmed Giray ile Kalgay Şahin Giray'a karşı olduğu için Bab-ı Âli, Kantemir'i destekledi. Bu mücadele sırasında Osmanlı Devleti, Don Kazakları ile Zaporojya Kazaklarının 1537 yılında ele geçirdiği Azak Kalesi'ni kaybetti.” dedi. “OSMANLI YÖNETİMİ, KIRIM HANLIĞI'NI GÜÇLENDİRME SİYASETİ İZLEDİ” Bu ve başka nedenlerle Bab-ı Âli'nin emri üzerine Kırım Hanı İnayet Giray’ın idam edildiğini belirten Dr. Hrıbovskıy, Kantemir’in Bucak Nogayları üzerindeki hâkimiyetini kaybettiğine ve daha sonra onun da idam edildiğine işaret etti. “Bundan sonra Osmanlı yönetimi, Kırım Hanlığı'nı güçlendirme, Bucak Ordası'nı ise zayıflatma siyaseti izledi. 17. yüzyılın ikinci yarısında Bucak Nogayları, yerleşik hayata geçirildi.” şeklinde konuşan Ukraynalı Nogay tarihçisi, 1600-1630 yılları civarında İdil ile Yayık (Ural) Nehri arasındaki bozkırların, Batı Moğolistan kökenli Oyratlardan oluşan Kalmıklar tarafından fethedildiğini ve Kalmık baskısı nedeniyle birçok Nogay Türkünün batıya göç ettiğini ifade etti. Dr. Hrıbovskıy, buna rağmen Nogay Türklerinin Yedişkul, Yedisan ve Cemboyluk topluluklarının büyük çoğunluğunun Kalmıklara tâbi olduğunu ve Kalmık Hanlığı'na katıldığını kaydederek “1630'lu yıllarda Büyük Nogay Ordası tamamen ortadan kalktı. Aynı dönemde bey (biy), nureddin, keykubat (keykuvat) ve taybuğa gibi başlıca yönetim unvanları da tarihe karıştı.” dedi. OSMANLI-RUS SAVAŞI, DOĞU AVRUPA'DAKİ SİYASİ DENGELERİ ALTÜST ETTİ 1768-1774 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı’nın Doğu Avrupa'daki siyasi dengeleri köklü biçimde değiştirdiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, “Savaş sırasında II. Katerina yönetiminin Nogayların önemli bir bölümünü zorla Kırım Hanlığı'ndan koparması; Rusya'nın daha sonra Kırım'ı, Kuzeybatı Kafkasya'yı, Osmanlı Devleti'nin Karadeniz'in kuzeyindeki topraklarını ele geçirmesi ile Kazak Ukraynası ve Lehistan-Litvanya Birliği'ni ortadan kaldırmasının önünü açtı.” ifadelerini kullandı. Bunun doğrudan sonucu olarak Kuban Nehri'nin sağ kıyısında, Kuzey Kafkasya'nın orta kesiminde, Kuzey Azak bölgesinde ve Dağıstan'da Nogaylara ait "rezervasyonların" ortaya çıktığına işaret eden Ukraynalı Nogay tarihçisi, bu “rezervasyonların” topraklarının daraltılması ve nüfuslarının azaltılmasının her bölgede farklı biçimlerde gerçekleştiyse de Nogay Türklerinin ya tamamen ortadan kalktığını ya da yok olmanın eşiğine sürüklendiğini beyan etti. 1770 yılının Mart ayında II. Katerina'nın sarayındaki Devlet Konseyinin savaşın temel hedefini belirlediğini kaydeden Dr. Hrıbovskıy, bu savaşla birlikte Kırım'ın Osmanlı Devleti'nden ayrılması, görünüşte bağımsız bir devlet hâline getirilmesi, bazı kalelerinin Rus garnizonlarının konuşlandırılması amacıyla "gönüllü" olarak Rusya'ya verilmesi ve Rus donanmasının Karadeniz'e çıkışını güvence altına alacak bir limanın Rusya'ya bırakılmasının amaçlandığını dile getirdi. “RUSLARIN BU PLANI UYGULARKEN İLK HEDEFİ NOGAYLAR OLDU” Rusların bu planı uygularken ilk hedefinin Nogay Türkleri olduğunu belirten Dr. Hrıbovskıy, “Rus birlikleri, Zaporojya ve Don Kazaklarının yardımıyla çok sayıda Yedisan ve Bucak Nogay ailesini, özellikle kadın ve çocukları esir aldı. Onlara karşı misilleme tehdidinde bulunarak Nogay mirzalarını, Rus İmparatorluğu ile sözde bir ittifak antlaşması imzalamaya zorladı.” şeklinde konuştu. Bu ittifakın 1770 Eylül’ünün başında imzalandığını dile getiren Dr. Hrıbovskıy, II. Katerina’nın Nogay Türklerini bağımsız bir halk olarak tanıdığını ve başlarına bir yönetici seçilmesini sağladığını kaydetti. Yedisan mirzası Can Mambet’in böylelikle, bütün Nogay Türklerinin lideri ilan edildiğini ve 1630'lu yıllardan beri kullanılmayan "bey" unvanını aldığını hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, şu değerlendirmelere yer verdi: Elbette Rusların bunu Nogay Ordası'nın bağımsızlığını ve birliğini yeniden kurmak amacıyla değil, Kırım Hanlığı'nı yıkmak ve Osmanlı Devleti'ne darbe vurmak amacıyla yaptı. Rus yönetimi, Nogayları örnek göstererek Kırım aristokrasisini de benzer bir ‘ittifak’ yapmaya zorlamayı ve böylece onları tamamen Rusya'ya bağımlı hâle getirmeyi planlıyordu. Ancak Kırım Hanlığı, yaklaşık bir yıl daha Rus işgalcilerine karşı umutsuz da olsa direnişini sürdürdü. Rus askerî komutanlığı, Nogayları Kırım Hanı'ndan tecrit etmek amacıyla onları Karadeniz'in kuzey bozkırlarından Kuzeybatı Kafkasya'ya, Kuban Nehri'nin sağ kıyısındaki bozkırlara zorla iskân etti. Bu süreç, 1771 yazının sonlarında gerçekleşti. NOGAY TÜRKLERİ, RUSLARIN BASKISIYLA ŞAHİN GİRAY’IN OTORİTESİNİ TANIMAYA MECBUR BIRAKILDI Rusların Nogay Türklerini resmen bağımsız bir halk ilan ettiğini ve bu noktada bilinçli olarak "devlet" kavramını kullanmadığına dikkat çeken Dr. Hrıbovskıy, “Başlarında görünüşte bağımsız bir hükümdar olan Can Mambet Bey bulunuyordu ancak onu denetlemek amacıyla küçük bir askerî birlik ve Kazaklardan oluşan müfrezeyle birlikte bir Rus subayı görevlendirildi.” dedi. 1771 yazında Rus ordusunun Kırım'ı ilk kez işgal ettiğini ve 27 Temmuz 1771 tarihinde Karasuvbazar'da Kırım'ın ileri gelenlerinin kurultayının toplandığını hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, bu kurultayda Nogayların örneğinin izlenerek Rusya ile dostluk ve Osmanlı Devleti'nden ayrılmayı öngören bir ön anlaşma imzalandığını belirtti. “Selim Giray' Hanı tahttan indirmeyi ve ‘kadim geleneklere’ uygun olarak yeni bir han seçilmesini kararlaştırdılar. Kırım Hanlığı'nın ikinci en yüksek makamı olan kalgay görevine ise Şahin Giray getirildi. Kardeşi Saint Petersburg'a gönderilerek II. Katerina ile sözde ‘ittifak antlaşmasını’ müzakere etmesi istendi.” şeklinde konuşan Dr. Hrıbovskıy, bununla birlikte Kırım'da Rus egemenliğine karşı güçlü bir direnişin başladığını ve Kırım aristokrasisinin, sözde bağımsızlık fikrini Rusya'nın bir manipülasyonu olarak gördüğü için buna kesin biçimde karşı çıktığını kaydetti. Şahin Giray’ın ise bağımsızlığı kelime anlamıyla yorumladığını, Rus desteğiyle Kırım Hanlığı'nı Rus İmparatorluğu'ndan bağımsız hâle getirmeyi amaçladığını, bu nedenle de Kırım'da II. Katerina'nın "kuklası" olarak görüldüğünü belirten Dr. Hrıbovskıy, “Kırım ileri gelenlerinin direnişi üzerine Şahin Giray, 1773 yazının başlarında Kırım'dan ayrılarak Poltava'ya gitmek zorunda kaldı. Bunun üzerine II. Katerina, onu Kırım Hanlığı'nın ikinci devlet adamı sıfatıyla Kuban'daki Nogaylara göndermeye karar verdi. Rus askerî komutanlığının baskısıyla Nogaylar, onun otoritesini tanımaya mecbur bırakıldı.” değerlendirmesini yaptı. “NOGAYLARA RUS SİYASİ MANEVRALARINI MEŞRULAŞTIRACAK ZORAKİ BİR UNSUR ROLÜ BİÇİLDİ” 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı’nın uluslararası alanda bağımsız bir devlet olarak tanındığını, Antlaşma’nın Fransa'nın aracılığıyla imzalandığını, Kuban Nehri'nin sağ kıyısı Kırım Hanlığı'nın parçası olarak kaldığından burada yaşayan Nogay Türklerinin de bağımsız Kırım Hanlığı'nın tebaası kabul edildiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, buna karşın II. Katerina idaresinin, Kırım Hanlığı'nı bütünüyle hâkimiyeti altına almak amacıyla Şahin Giray ve Nogay Türklerini araç olarak kullanmaya devam ettiğini kaydetti. Rusya ile Kırım Hanlığı arasındaki resmî sınır olan Yeya Nehri üzerinde Rus askerî komutanlığının Yeysk tahkimatını inşa ettiğini belirten Dr. Hrıbovskıy, şu ifadelere yer verdi: Şahin Giray'ın karargâhı burada bulunuyor, ayrıca onun için bir saray inşa ediliyordu. Aynı yerde Yarbay Leşkeviç komutasında bir Rus garnizonu konuşlandırılmıştı, bu birlik hem Şahin Giray'ı hem de Can Mambet Bey'i denetliyordu. Rus subaylarının gözetiminde Şahin Giray, Nogaylardan beşli (beşly) adı verilen askerî birlikler oluşturmaya başladı. Bu birliklere alınan Nogaylar, Rus üniformaları giyiyor ve Tula'da üretilen Rus tüfekleriyle silahlandırılıyordu. Resmî olarak bunlar Kırım Hanlığı'nın ikinci adamı olan kalganın birlikleri sayılıyordu. Şahin Giray aynı zamanda Kuban'da Kırım Hanı'na bağlı olmayan, Rusya'nın denetimindeki kendi idari teşkilatını kurmaya başladı. Can Mambet’in 1776 yılında hayatını kaybettiğini, Nogay Türkleri ayaklandıysa da Rus birliklerinin isyanı büyük bir sertlikle bastırdığını ve Nogay Türklerinin ileri gelenlerinin sindirildiğini kaydeden Dr. Hrıbovskıy, “Nogaylara, yabancı bir devleti içeriden çökertmeye ve daha sonra onu ilhak etmeye yönelik Rus siyasi manevralarını meşrulaştıracak zoraki bir unsur rolü biçildi.” dedi. ŞAHİN GİRAY'IN KUVVETLERİNİN ARASINDA RUSLARIN BULUNMASI KRİZE YOL AÇTI 1777 yılının ocak ayı başlarında Kırım Hanı Şahin Giray’ın, Kuban'daki Kırım seraskerlerinin eski merkezi olan ve küçük bir Osmanlı garnizonunun bulunduğu Kopıl'ı çatışma yaşanmadan ele geçirdiğini ve burada yaklaşık 30 topa el koyarak kendi komutanını tayin ettiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, “Ancak 21 Ocak'ta Temrük'e yaptığı saldırı başarısız oldu. Yeniçeriler, düzensiz biçimde saldıran beşli birliklerini püskürttüler. Ayrıca Şahin Giray'ın kuvvetleri arasında Rus askerlerinin bulunduğu ortaya çıkınca uluslararası bir kriz doğdu.” dedi. Siyasi sonuçları önlemek amacıyla Rus birliklerinin hızla Orkapı (Perekop) tarafından Kırım'ı abluka altına aldığını ve 30 Ocak'ta yalnızca 200 yeniçeriden oluşan Osmanlı garnizonunu Temrük'ten çıkardığını belirten Dr. Hrıbovskıy, böylelikle Şahin Giray'ın Kırım Yarımadası'na geçişinin güvence altına alındığını dile getirdi. 1777 yılının Mart ayında Şahin Giray’ın, Rus desteğiyle Kerç yakınlarına çıkarma yaptığını ve Devlet Giray’ın bu ilerlemeyi durdurmaya yönelik birkaç başarısız girişimin ardından 29 Mart'ta Bahçesaray'dan ayrılarak İstanbul'a gittiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, “Ertesi gün Kırım beyleri ve mirzaları, ‘bütün Tatar halkının ortak isteğiyle en yüksek iktidarı üstlenmesini talep ettiklerini’ bildiren bir heyeti Şahin Giray'a gönderdiler. Yeni Han’a bağlılık yemini ise 22 Nisan'da gerçekleştirildi.” dedi. Öte yandan Şahin Giray'ın Kırım tahtına çıkmasından sonra Rus yönetiminin, Kuban Nehri'nin sağ kıyısında yeni bir tahkimat hattı inşa etmeye başladığına, böylece Kuzeybatı Kafkasya üzerindeki denetimini güçlendirerek bölgenin hukuken "bağımsız" Kırım Hanlığı'na ait olmasını tamamen göz ardı ettiğine dikkat çeken Ukraynalı Nogay tarihçisi, “Bu bölgede yaşayan Nogaylar, hem Şahin Giray'ın idaresine hem de Rus askerî komutanlığına tâbi tutuldu. Rus subayı Leşkeviç, Nogaylar üzerindeki denetimini giderek artırırken Şahin Giray'ın yönetiminin otoritesini sistematik biçimde zayıflattı.” şeklinde konuştu. NOGAY TÜRKLERİNİN İSLAM DİNİNE GEÇİŞ SÜRECİ NASIL GERÇEKLEŞTİ? Ayrıca yakın zamanda “İslam Dini ve Azak Denizi’nin Kuzey Kıyısındaki Nogay Toplumu” (Islam and Society of the Nogais of the Northern Coast of the Sea of Azov, 1770–1860) isimli kitabı yayımlanacak olan Dr. Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin İslam dinine geçişini de ele aldı. Nogay Türklerinin İslam dinini benimsemesinin birkaç yüzyıla yayılan kademeli bir süreç olduğunu ifade eden Dr. Hrıbovskıy, İslam'ı ilk benimseyenlerin Altın Orda'nın son dönemlerindeki yönetici seçkinler olduğunu kaydetti. Buna karşın Dr. Hrıbovskıy, eski bozkır geleneklerine ait birçok unsurun halk arasında uzun süre varlığını koruduğunu ancak 16. ve 17. yüzyıllara gelindiğinde özellikle Kırım Hanlığı, Osmanlı Devleti ve tasavvufî (Sufî) dinî ağların etkisiyle İslam’ın Nogay topluluklarının büyük çoğunluğu arasında köklendiğini dile getirdi. Evliya Çelebi’nin Nogay Türkleri hakkında aktardıklarının, birçok Nogay topluluğunun Hanefî veya Şafiî fıkıh gelenekleriyle ilişkilendirildiğini göstermekte olduğunu fakat bu durumun katı veya yeknesak bir mezhep kimliği olarak değerlendirilmemesi gerektiğini beyan eden Dr. Hrıbovskıy, şu değerlendirmelere yer verdi: Uygulamada dinî hayat; yerel şartlar, göçebe yaşam tarzı ve Kırım ile Osmanlı İslam kurumlarıyla kurulan ilişkiler tarafından şekillendirilen esnek bir yapıya sahipti. Genel olarak Nogaylar, Sünni İslam dünyasının ayrılmaz bir parçasıydı. Bununla birlikte, dinî uygulamaları farklı kabile grupları arasında çeşitlilik gösteriyor ve yalnızca sınırlı ölçüde standartlaşmış bulunuyordu. Dolayısıyla Ulu Nogay, Şıdak Nogay, Urumbet Nogay, Geçdi Nogay, Mansurlu, Sincivitli, Mangıt, Çobaneli, Nevruzeli ve Deveyli gibi Nogay toplulukları, dinî aidiyet temelinde tanımlanmıyordu. Bunlar, Nogay halkı içerisinde yer alan alt etnik veya kabilevi bölünmelerdi. Nogayların büyük çoğunluğu ise Hanefî mezhebine bağlı Sünni Müslümanlardan oluşuyordu. Bunun tek istisnasını, Dağıstan bozkırlarında ve Kafkasya'nın birtakım bölgelerinde yaşayan küçük bir Nogay topluluğu oluşturuyordu. NOGAY TÜRKLERİ ARASINDA ESKİ İNANÇ SİSTEMLERİNİN İZLERİ DE GÖRÜLÜYORDU Evliya (aulya) olarak adlandırılan kutsal mekânların varlığı ve kutsal kabul edilen kişilerin mezarlarının ziyaret edilmesiyle Nogay Türkleri arasında eski dinî inanç sistemlerinin izlerinin izlerinin görüldüğünü belirten Dr. Hrıbovskıy, “Bu mekânlarda, cami merkezli İslam anlayışından farklı ritüeller uygulanıyordu. Nogayların efsanevi atası kabul edilen Baba Tukles, Müslüman bir veli özelliklerine sahip olmakla birlikte, Moğol öncesi dönemde göçebe Kıpçakların güçlü bir şamanı ve diğer şamanların (baksıların) koruyucusu olarak kabul ediliyordu. Benzer unsurlar, Karadeniz'in kuzey bozkırlarında yaşayan Nogayların din anlayışında da izlenebilmektedir.” ifadelerine yer verdi. Evliya Çelebi’nin, Dnister kıyısında bulunan ve "Tereyağı Baba" anlamına gelen Mıyak Baba adlı kutsal bir mekândan söz ettiğine ve bu kutsal yerin, eski çobanlık ve hayvancılık kültleriyle ilişkilendirildiğine işaret eden Dr. Hrıbovskıy, “Atalar kültünün zayıflamış bir biçimini temsil eden evliya kültünün yanı sıra, Nogaylar arasında totemik inançların kalıntıları da gözlemlenmektedir.” dedi. Bununla beraber Dr. Hrıbovskıy, Nogayların Hanefi mezhebine bağlı Sünni İslam anlayışını benimsemelerinin ise başlangıçta Nogay Ordası üzerinde etkili olan dinî merkezlerden kaynaklandığını dile getirerek 16. yüzyılın ortalarına kadar İdil'den Aral Denizi'ne kadar uzanan bozkırlarda hüküm süren birleşik Nogay Ordası üzerinde özellikle Mâverâünnehir, Buhara, Bulgar ve Bağdat’ın önemli dinî nüfuz merkezleri olduğunu kaydetti. Nogay Türklerinin 16. yüzyılın ikinci yarısından 17. yüzyılın ilk yarısına kadar olan süre içerisinde Osmanlı Devleti ve Kırım Hanlığı'nın siyasi nüfuz alanına girmeye başlamalarıyla birlikte dinî, manevî ve kültürel yaşamlarının başlıca merkezlerinin Akkerman, Kefe ve Bahçesaray hâline geldiğini beyan eden Dr. Hrıbovskıy, “Rus İmparatorluğu Kırım'ı ele geçirinceye kadar Karadeniz'in kuzeyi, dinî ve kültürel açıdan Nogayları da kapsayan ortak ‘Kırım kültür ve din alanı’ niteliğini korumuştur.” dedi. NOGAYLAR, CAMİYE SIK GİTMEMELERİNE RAĞMEN İBADETLERİNİ YERİNE GETİRİRDİ Bununla beraber Dr. Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin dinî faaliyetleri hakkında şu ifadelere yer verdi: 19. yüzyılda Kırım Tatarları, Nogayları küçümseyici bir ifadeyle ‘hayatında cami görmemiş fakir Müslümanlar’ olarak nitelendiriyordu. Gerçekten de Nogaylar, camilere sık gitmezlerdi; ancak buna rağmen günde beş vakit namaz kılmaları ve bozkır şartlarında İslam'ın bütün ibadet düzenini yerine getirmeleri beklenirdi. Öte yandan Nogay Türkleri için özellikle kıblenin, yani Mekke'de bulunan Kâbe'nin yönünü bilmenin büyük önem taşıdığına ve bunun için kıblanâme (qıblama) adı verilen basit bir pusulanın kullanıldığına işaret eden Dr. Hrıbovskıy, “Bu pusula, kişinin yaşamı boyunca Sünni İslam'a bağlılığının bir sembolü olarak mezar taşlarına da işlenirdi. Nogay Türkçesinde ‘kıble’ kelimesi, aynı zamanda güney yönünü ifade etmek için de kullanılıyordu.” değerlendirmesini yaptı. Dr. Hrıbovskıy, ayrıca 1820'li yıllarda Nogay Türklerinin gündelik yaşamını gözlemleyen İsviçreli misyoner Daniel Schlatter’in, Nogay Türklerinin dinlerine olan derin bağlılığını ve Sünni İslam'ın kurallarına titizlikle riayet ettiklerini özellikle vurguladığına da dikkat çekti.

Eski Kırım Başbakanının kaçırdığı 7 binden fazla eser Ukrayna Milli Tarih Müzesine devredildi Haber

Eski Kırım Başbakanının kaçırdığı 7 binden fazla eser Ukrayna Milli Tarih Müzesine devredildi

Eski Ukrayna Milletvekili, 2000’li yıllarda Kırım Özerk Cumhuriyeti Başbakanlığı görevini yapan Valeriy Gorbatov, Kırım’dan yasa dışı yollarla elde edilmiş büyük bir kültürel miras koleksiyonunu Ukrayna Milli Tarih Müzesine iade etti. Devlet Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen soruşturma çerçevesinde 2022’de Gorbatov’un evinde yapılan arama sırasında 7 binden fazla arkeolojik eser ele geçirilmişti. Horbatov, 2000’li yılların başında Kırım Bakanlar Kuruluna başkanlık etmiş, öncesinde ise Ukrayna Cumhurbaşkanının Kırım Daimi Temsilcisi olarak görev yapmıştı. 1994-2006 yılları arasında Ukrayna Parlamentosunda milletvekilliği yapan Horbatov, ayrıca Ukrayna Sendikalar Federasyonunun ilk başkan yardımcılığını yürütmüştü. Horbatov soruşturma kapsamında suçu kabul ederek devletle anlaşma yaptı. Koleksiyonunun tamamını, aramalarda bulunmayan parçalar da dâhil olmak üzere devlete devretmeyi kabul etti. Kaynaklara göre, eski siyasetçi şu anda Kıbrıs’ta yaşıyor ve sağlık sorunları nedeniyle koleksiyonun iadesi "kendi rızasıyla" gerçekleşti. Ukrayna Başsavcılığının açıklamasına göre, soruşturma sırasında ele geçirilen 7 binden fazla eşsiz eser, Ukrayna Milli Tarih Müzesine devredildi. Bu devir, müze fonuna bağımsızlık tarihindeki en büyük katkı olarak kayıtlara geçti. EŞSİZ HAZİNELER MİLLİ TARİH MÜZESİNDE Başsavcılık, eserlerin bir kısmının Ukrayna için benzersiz olduğunu ve müze fonlarında bile benzerinin bulunmadığını vurguladı. Devlete devredilen paha biçilmez eserler arasında şunlar bulunuyor: 5 binden fazla antik sikke: Kırım'daki Yunan şehir devletleri, Bizans, Kıyiv Knezliği ve Altın Orda dönemlerine ait sikkeler. Antik Seramikler: 3 bin ile 4 bin yıllık Antik Yunan seramikleri ve cam kaplar. Silahlar ve Zırhlar: İskit, Bizans, İskandinav ve Yakın Doğu menşeli silahlar. Koleksiyonda Ukrayna'da bulunan tek Bizans kılıcı da yer alıyor. Çeşitli Eserler: Antik miğferler, zırh gömlekleri (zırhlar), takılar ve günlük yaşam eşyaları. Nadir Ateşli Silah Koleksiyonu. Savcılık, söz konusu eserlerin iadesinin ulusal kültürel mirasın korunmasında istisnai bir adım olduğunu belirtti. Arkeolojik eserlerin bir kısmı şimdiden Milli Tarih Müzesinde sergilenmeye başlandı ve ziyaretçilerin erişimine açıldı.

Kırım Hanlığı'nda suç ve ceza sistemi nasıl işliyordu? Haber

Kırım Hanlığı'nda suç ve ceza sistemi nasıl işliyordu?

Kırım tarihçisi, Kırım Derneği Köklüce Şubesi Başkan Yardımcısı ve Emel Kırım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Doktorant Büşra Kayar, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği özel röportajda Kırım Hanlığı’ndaki suç ve ceza sistemi, hukuk sistemi ve şer’iye sicillerinin tarihsel önemi üzerine dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Büşra Kayar, “Osmanlı arşivlerinde Kırım’a ilişkin müstakil belgeler bulunmakla birlikte, sosyal tarih araştırmaları açısından Kırım Hanlığı’na dair başvurulabilecek yegâne kaynak şer‘iye sicilleridir. Bu bağlamda, “Kırım Hanlığı Kadı Sicilleri Kataloğu”, 17. ve 18. yüzyıllara ait sicillerin anlaşılmasına rehberlik edecek önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır.” dedi. Kayar, Kırım Hanlığı’nda en çok rastlanan suçun ise at hırsızlığı olduğunu belirtti. “KIRIM KADISI İLE OSMANLI KADISI FARKLIDIR” Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti’nin kadılık sisteminin farklı olduğuna vurgu yapan Kayar, “Kırım Hanlığı’nda Osmanlı Devleti’nden önce de kadılık sistemi olduğunu İbni Bîbî’den görüyoruz. Kırım Hanlığı bir İslâm devletidir ve diğer İslâm devletlerine baktığımızda aynı sistem, Altın Orda’dan yani Cengiz Yasası’ndan gelen farklılıklarla birlikte Kırım Hanlığı’nda da mevcut. 13. yüzyıldan itibaren Kırım’da kadılık sistemi olduğunu İbn Bîbî’nin söylemiyle tespit ettim. Kırım’ın hukuk sistemi içerisinde en aktif rol oynayan kişi kadıdır. Kırım’daki kadılık sistemi, Osmanlı’daki kadılık sisteminden etkilense de iki kadılık sistemi arasında farklar mevcut. Osmanlı’da kadılar üç yılda bir değişiyor ancak Kırım Hanlığı Kadı Sicilleri Kataloğu’nu incelediğimizde Kırım’daki kadıların farklı görev sürelerinin olduğunu ve farklı atamaların yapıldığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. “ŞER’İYE SİCİLLERİ, KIRIM HANLIĞI’NDAKİ YAŞAMI ANLATIYOR” Doktora araştırmaları boyunca Kırım Hanlığı’ndaki şer’iye sicillerini inceleyen Kayar, “Kadıların tuttuğu şer’iye sicilleri, Kırım Hanlığı’nda olan olayların kayıtlarını içeriyor; şer’iye sicilleri için bir nevi mahkeme tutanağı diyebiliriz. Kırım Hanlığı’ndaki cezalar, suçlar, noter kayıtları, vakıf kayıtları, Kırım Hanlığı’nın mahalle ve ev yapısı bu kayıtlarda mevcuttur. Evlerin tariflerinin yapıldığı satış kayıtlarından ise bir mahallenin tanımı çıkarılabilir. Bu kayıtlarda evlere dair iki veya üç katlı olduğu, sokak başında bulunduğu, yanında camii olduğu gibi detaylar yer alıyor. Şer’iye sicilleri sosyal tarih alanında en önemli kayıtlardan biridir ve hukuk alanında da bize çok değerli ipuçları verir. Ben 17. yüzyıla ait şer’iye sicillerini incelediğimde suçla ilgili 2 bin 50 kayıt çıktı. Bu suçlar arasında cinayet, darp, küfür, hırsızlık ve ağırlıklı olarak da at hırsızlığı vardı. Edilen küfürler bile kadı tarafından kaydedilmişti. İslam hukukunda ceza; hat, tazir ve kısas olarak üç grupta incelenir. İdam cezası da kısas başlığı altındadır fakat yaptığım incelemelerde idam cezasının genellikle paraya çevrildiğini gördüm.” değerlendirmesini yaptı. “KIRIM HANLIĞI’NDAKİ BÜTÜN ARZ VE TAYİNLER, HAN TARAFINDAN YAPILIRDI” Kayar, Kırım Hanlığı’ndaki atama sistemi konusunda “Benim gözlemlerim Osmanlı’nın, Kırım Hanlığı’nın iç işlerine genel olarak dokunmadığı yönünde. Hanlığın kendi kadısını, subaşısını vs. atadığı görülüyor. Ki, Evliya Çelebi de Kırım’ı anlatırken hanlıktaki bütün arz ve tayinlerin Han tarafından yapıldığını dile getiriyor. Hanlıkta Aristokrat beylerin etkisi de mevcut. Kırım Hanlığı’nda etkili bir yapı olan Aristokrat beyler, Altın Orda’dan gelen bir gelenek. Benim tahminime göre kadıların seçimi, kadı ve kadıasker olarak iki farklı şekilde gerçekleşiyordu. Kadılar, daha çok yerel halkın davalarıyla ilgilenirken kadıaskerler, hanlıktaki üst düzey yöneticilerin davalarını takip ediyordu. Aristokrat beylerin kadıaskerlerin atamasında büyük rol oynadıkları, bir nevi referans görevi gördükleri söylenebilir." ifadelerine yer verdi. Gayrimüslimlerle yaşanan husumetlerin nasıl çözüldüğü konusunda ise Kayar, “Gayrimüslimler de aynı şekilde kendi cemaatleriyle davalarını görebiliyordu fakat Kırım kadısı ile davalarını çözmek istedikleri zaman alınan kayıtlar da elimizde mevcut. Gayrimüslim ve gayrimüslim arasında veya gayrimüslim ile Müslüman arasındaki davaların Müslüman Kırım kadısı tarafından çözüldüğü kayıtlarda bulunuyor.” açıklamasını yaptı. "KIRIM HANLIĞI’NIN KENDİNE ÖZGÜ BİR HUKUK YAPISI VAR" Kayar, Kırım Hanlığı hukuk sistemindeki kısas ve diyet uygulamasından “Şer’iye sicilinde cezalar net olarak gözükmüyor, bu kayıtlar da çok nadir. Benim çıkardığım kayıtların çoğu suç ile ilgili, ceza ile ilgili ise elimde 150 civarı kayıt ya vardır ya da yoktur çünkü cezalar genellikle şer’iye sicillerine yansımıyor. Nadir kayıtlar içindeki kısas ve diyet cezası ise şöyle örneklendirilebilir: 21 Haziran 1613 tarihinde gerçekleşen bir cinayet olayında ölen kişinin vekili geliyor, vekiller ise genellikle aileden oluyor. Normalde kısas cezası verilmesi gerekiyor fakat gerçekleşen olay, nefsimüdafaa olduğu için ve kasıtlı olarak yapılmadığı için kadı, bunu diyete çeviriyor.“ şeklinde bahsetti. Kayar, Kırım Hanlığı’nın şer’iye sicillerini incelerken denk geldiği sıra dışı bir hadiseyi şöyle aktardı: Benim incelediğim ilginç bir hadise oldu, genellikle diyet cezasının miktarı sabittir fakat söz konusu hadisede ceza, dört suçlunun maddi durumuna göre verilmişti. En yoksul suçlu en az miktarda diyet öderken en zengini ise en fazla miktarda diyet ödemişti. Altın Orda Hukuku isimli kitapta, Altın Orda’da verilen cezaların kişilerin maddi durumlarına göre verildiği ifade ediliyor; benim tahminime göre de bu ceza, Altın Orda kökenliydi. Gözlemlediğim bir başka hadise ise Kırım Hanlığı’nda Altın Orda’dan gelen bir geleneğe örnek teşkil etmesi açısından çok mühim: Hanlık divanına üç mezhep kadısı da katılıyor, Osmanlı’da ise genellikle böyle bir durum yok. Kırım Hanlığı’nın, İslâm hukukunun ve Altın Orda hukukunun örneklerinin bulunduğu, kendine özgü bir hukuk yapısı olduğu söylenebilir.

"Han Sultan: Altın Orda Operası" İstanbul'da Haber

"Han Sultan: Altın Orda Operası" İstanbul'da

"Han Sultan: Altın Orda Operası" Türk tarihinin önde gelen kadın figürü, destansı bir anlatım ve 300 kişilik büyük kadroyla 15-16 Aralık 2024 tarihlerinde İstanbul Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu'nda izleyicisiyle buluşacak. ALTIN ORDA'NIN KURULUŞUNA UZANAN DESTANSI BİR HİKAYE Kazakistan Kültür ve Enformasyon Bakanlığı, Abay Kazak Devlet Akademik Opera ve Balesi ve Uluslararası Türk Kültür Teşkilatı (TÜRKSOY) iş birliğiyle sahnelenen bu operada; Altın Orda Devleti'nin kaderini değiştiren, bir annenin zekası, gücü ve iradesiyle tarihe yön veren kahraman Han Sultan'ın hikayesi, Cengiz Han'ın Harezm'i fethetmesiyle başlayan ve Altın Orda'nın kuruluşuna kadar uzanan yolculuğu izleyiciye aktarılacak. Gerçekleştirilecek olan bu epik operada Cengiz Han, Cuci Han ve Berke Han gibi Türk tarihinin önemli şahsiyetleri ele alınacak.  ALTIN ORDA'NIN MİRASI CANLANDIRILIYOR Anadolu Ajansının (AA) haberine göre, Abay Kazak Ulusal Opera ve Bale Tiyatrosu Direktörü ve operanın fikir sahibi Aynur Köpbasarova; gerçekleşecek operanın yalnızca tarihin zengin dokusunu aktarmadığını, ortak değerleri ve kültürü sanat yoluyla geleceğe taşıyan bir köprü niteliğinde olduğunu belirtti. Direktör, yaptığı açıklamada operada sadece güçlü bir kadının liderlik vizyonunu ve diplomatik yeteneklerinin anlatılmadığını ve Altın Orda'nın mirasının da canlandırıldığını kaydetti.  ORTAK TARİHİ ONURLANDIRAN BİR ESER Aynı zamanda Köpbasarova, operayla ilgili açıklamasında, "Büyük Bozkır'ın cesur kadınlarının hikayelerini, onların tarihimize yazdığı izleri, opera gibi görkemli sanat eserleriyle dünyaya tanıtabildiğimiz için ve ülkemizin dışındaki ilk adımı İstanbul'dan attığımız için çok mutluyuz. Bu eser, ortak geçmişimizi onurlandırırken gelecek nesillere bir ilham kaynağı olacaktır." ifadelerini kullanarak; Türk dünyasında ortak tarihe de vurgu yaptı. TÜRK DÜNYASININ ORTAK TARİHİNE VE KÜLTÜREL MİRASINA IŞIK TUTAN BİR SANAT ESERİ TÜRKSOY Genel Sekreteri Sultan Raev de Han Sultan Operası'nı, "Türk dünyasının ortak tarihine ve kültürel mirasına ışık tutan son derece önemli bir sanat eseri" olarak tanımladı. Raev, "Ortak kültürümüzden beslenen bu opera, Türk halklarının zengin geçmişini ve değerlerini günümüze taşırken, sadece sanatsal bir eser olmanın ötesinde, bizleri sanatla bir araya getiren, kültürel bağlarımızı güçlendiren bir köprü işlevi görmektedir. Eserin İstanbul'daki prömiyeri son derece anlamlı bir adım olmuştur. Eserin Kazakistan prömiyerine Almatı'da katıldım ve bu harika eserin, İstanbulluları da büyüleyeceğine eminim." ifadelerini kullandı. Ayrıca Raev, bu tür yapımların çoğalmasının Türk dünyasının sanatsal gücünün dünyaya tanıtılması bakımından büyük önem taşıdığını kaydetti. 

Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, tarihi Altın Orda şehri Saraycık’ı anlattı Haber

Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, tarihi Altın Orda şehri Saraycık’ı anlattı

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Türk dünyasında gerçekleştirdiği arkeoloji çalışmalarıyla tanınan, alanının duayen isimlerinden Kazak arkeolog Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği özel röportajında; arkeolojik çalışmalar ışığında Altın Orda döneminin önemli şehirlerinden Saraycık’ı anlattı. Kazakistan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı A. Margulan Arkeoloji Enstitüsü Astana Şubesinin başaraştırmacısı, Kazakistan Cumhuriyeti “Onurlu Çalışanı” ve bağımsız “Platin Tarlan” ödülünün sahibi olan Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, Saraycık şehrinin kısa tarihi hakkında bilgiler verirken ayrıca şehrin Türk dünyasının tarihi açısından önemini değerlendirdi. "ALTIN ORDA TARİHİ KAYNAKLARDA ULU ULUS OLARAK YER ALIR" Günümüzde Kazakistan’ın Atırau bölgesinde yer alan Saraycık şehrinin yazılı kaynaklarda Saraycuk, Saraycik veya Küçük Saray gibi farklı isimlerle yer aldığını belirten Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, şehrin ortaya çıkış dönemi ve şehrin jeopolitik konumu hakkında farklı görüşler bulunduğunu söyledi. "Bazı tarihçiler Saraycık’ın hiçbir zaman Altın Orda’nın merkezi bir başşehir olmadığını ve buranın Saray Batu ve Saray Berke şehirlerinin etrafında şekillendiği görüşünü savunuyorlar." diyen Prof. Dr. Samaşev, "Saraycık, 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyıl arasında Altın Orda devletinin, -elbette bilimsel literatürde her ne kadar Altın Orda adlandırması kullanılıyor olsa da esasında bu devletin tarihi kaynaklardaki adlandırması Ulu Ulus olarak biliniyordu- bu tarihi merkezin, Cuci Han’ın yönetimi döneminde ortaya çıkan bir şehir olduğu söylenebilir. Saraycık şehrinin, 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyılın başlarında Altın Orda devletinin doğu bölümlerini yönetmek amacıyla kurulmuş olabileceği görüşünü kabul ediyoruz" ifadelerini kullandı. "SARAYCIK’IN ALTIN ORDA DEVLETİNİN BÜYÜK BİR DİNİ MERKEZİ OLMA İHTİMALİ VAR" Saraycık'ın özellikle Doğu ülkeleri ile kurulan ilişkilerde, özellikle ticari ilişkilerin yönetildiği büyük bir merkez olarak ortaya çıktığını kaydeden Samaşev, şehrin daha sonraları dini ideolojik bir merkeze dönüşmüş olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirtti. Bu görüşe dair birçok tarihi ve arkeolojik veriler bulunduğunu vurgulayan duayen arkeolog, "Özbek Han döneminde Saraycık’ın, İslam dininin bütün Altın Orda devleti içerisinde yayılmasında etkili olan bir dini merkeze dönüştüğü anlaşılıyor. Yine Altın Orda hanlarının burada ilk defa İslamiyet’i resmî türde Saraycık gibi merkezlerde kabul ettikleri biliniyor. Öyle ki, bazı tarihi kaynaklarda Saraycık şehrinde Altın Orda döneminin büyük hanlarının burada meftun olduğu ve şehir içerisinde büyük bir han mezarlığı (panteon) bulunduğu aktarılıyor. Şayet bu görüş doğru ise, Saraycık’ın, bütün Altın Orda yani Ulu Ulus devletinin büyük bir dini merkezi olma ihtimali ortaya çıkıyor" dedi. "ALTIN ORDA HANLARININ, ŞEHRİ KURDURDUKLARI ANLAŞILIYOR" Şehrin tarihi konumu incelendiğinde dini bir merkez olmasının yanı sıra İran, Hindistan, Çin hatta Japonya’dan gelen kervan yollarının geçtiği ticaret merkezi olan büyük ekonomik bir merkez olduğunun anlaşıldığını aktaran Samaşev, "Saraycık’ın sosyoekonomik konumu itibariyle en gelişmiş devrinin 14. yüzyılda ortaya çıktığına dair genel bir görüş bulunuyor. Şehrin kuruluşunda dönemin Altın Orda hanlarının ülkenin farklı bölgelerindeki mimar, usta ve uzmanları getirterek burada (Kuzey Hazar Denizi üzerinde) kısa sürede bu şehri kurdurdukları anlaşılıyor. Saraycık’ın mimari üslubu incelendiğinde farklı sanat anlayışlarının örnekleri bulunuyor. Örneğin, saray ve ibadethaneler ön plana çıkıyor" şeklinde konuştu. "KIRIM HANLARINA AİT ALTIN MADENİ PARALAR VE GÜMÜŞ SİKKELER FAZLACA TESPİT EDİLMİŞTİR" Tarihi kaynaklara göre 1333 yılında bölgeden geçen seyyah İbn-i Battuta'nın Saraycık’ta bulunduğu sırada şehir hakkında önemli bilgiler verdiğini kaydeden Kazak arkeolog, "Battuta, Saraycık’ı Yayık Nehri’nin sahilinde yer alan, içerisinde ibadethane ve zaviyeleri bulunan, nehir yatağında güçlendirilmiş kaleleri ve büyük köprüsü olan bir merkez olarak tanımlıyor. Altın Orda döneminde Saraycık şehrinin en çok geliştiği dönem 14. yüzyıldaki Özbek Han dönemi olmuştur" dedi. "Bu dönemde Saraycık, Altın Orda’nın sosyoekonomik ve manevi-ideolojik bir merkeze dönüşmesinin yanı sıra şehirde sikke darbının da başlandığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor." diyen Samaşev, "Bu sikkelerde, farklı bölgelerden, özellikle Hindistan, Çin ve İran’ın yanı sıra batıda Kırım hanlarına ait altın madeni paralarla birlikte yine Altın Orda’nın çeşitli hanları adına kestirilen gümüş sikkeler fazlaca tespit edilmiştir. Ele geçirilen madeni paraların bazıları araştırılmış kalanların ise tetkikleri günümüzde dahi devam etmektedir" ifadelerine yer verdi. "15. YÜZYILDA NOGAY HANLARININ SİYASİ İDARİ MERKEZİNE DÖNÜŞTÜ" Samaşev, Saraycık’ın Kazak milli tarihi açısından önemini ise şu sözleriyle açıkladı: "Şehir, tarihte Cuci ulusunun siyasi ve ekonomik anlamda büyük bir merkezi olmasının yanı sıra şehrin mimari üslubu ve sanat anlayışında Batı ve Doğu kültürlerinin derin etkisini barındıran büyük bir ideoloji üzerine kurulmuş olmasıydı. Bu merkeze özellikle Yayık Nehri’nin doğu kesimindeki göçebe bozkır kabilelerinin kendi folklorik ve kültür ögelerini taşıdıklarını görmekteyiz. Sonuç olarak 14. yüzyılda en gelişmiş devrini yaşayan bu merkez, daha sonraları Altın Orda Devleti’nin dağılmasıyla eski konumunu kaybederek zamanla gerilemeye başladı. Burası 15. yüzyılda Nogay kabilelerinin, Nogay hanlarının siyasi idari merkezine dönüştü.Sonrasında şehir Kasım Han ve Han Berdibek dönemlerinde Kazak Hanlığı’nın merkezi şehirlerinden birisine dönüştü. Yani Altın Orda Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan bu merkezin, daha sonraları Nogay ve Kazak hanlıklarının kuruluşlarında da önemli bir rol oynadığı görülmektedir." "Saraycık’ın 16. yüzyılın ortasında; 1581 yılında Rus yayılmacılığı Yayık Nehri’ne ulaştığı sırada, nehir yoluyla şehre ulaşan Ruslarca tahrip edildiğini (yakıldığını) biliyoruz" bilgisini paylaşan arkeolog, Bu hadiseye dair tarihi kaynakların tanıklık ettiğinin altını çizdi. Saraycık'ın Çarlık Rus hâkimiyetine girmesi sonrasında ise şehir kalıntıları üzerinde büyük bir askeri garnizon oluşturulduğu bilgisini paylaştı. "BÜTÜN BU HAN MEZARLARI, ÇARLIK RUSYASI DÖNEMİNDE TAHRİP EDİLDİ" Genel itibariyle şehrin her bir arkeolojik katmanı incelendiğinde, o döneme ait önemli olayları yansıtan bulgulara ulaşmanın mümkün olduğunu kaydeden Samaşev, "Saraycık’ın Kazak tarihi için en önemli vasfı, Kazak Hanlığı’nın en önemli temsilcilerinden olan Kasım Han’ın burada gömüldüğüne dair görüşlerin bulunuyor olmasıdır. Bu hususta da günümüzde han mezarlığının tespitine dair arkeolojik kazı çalışmalar sürdürülmektedir. Sonrasında bu merkezde (Saraycık’ta), Nogay devletinin merkezi olduğu için kendilerini 'Mirza' olarak adlandıran bütün Nogay mirzalarının burada gömüldüğü görülüyor. Bütün bu han mezarlarının Çarlık Rusyası döneminde tahrip edilmiş olması sebebiyle Altın Orda ve sonrasındaki döneme ait bütün yapılar yok olmuştur. Geriye kalan bazı yapılar geçmiş asırda 1930’lu yıllara kadar ulaşabilmiş fakat bu kalıntılar da günümüze kadar ulaşamadan yok olmuştur" dedi. "ÖZELLİKLE ALTIN ORDA TARİHİ ARAŞTIRMALARINDA SARAYCIK ŞEHRİNİN YERİ OLDUKÇA ÖNEMLİ" Samaşev, tarihi Altın Orda şehri Saraycık hakkındaki değerlendirmelerini şu cümlelerle tamamladı: "Saraycık’ta özellikle Kasım Han’ın naaşının bulunduğu bölgelerde arkeolojik kazılar yürütülse de yazılı kaynaklar her ne kadar Kasım Han’ın burada gömüldüğünü doğruluyor olsa da Çarlık Rusyası döneminde bu mezar alanının yok edilmiş olma ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Genel itibariyle bu şehir, iki nehir merkezinde ada gibi bulunması sebebiyle zamanla yaşanan su baskınları sebebiyle kültürel katmanların da bozulduğunu belirtmeliyiz. Özellikle şehrin tam olarak tahrip olmasından sonra Nogay mirzalarının mezar alanına dönüştüğü görülüyor. Daha sonraki Kazak Hanlığı döneminde de burasının ruhani bir mezar alanına dönüşmesi sebebiyle kültürel katmanlarının iyice bozulduğu anlaşılıyor. Böylelikle bizim ulusal tarihimizde özellikle Altın Orda tarihi araştırmalarında Saraycık şehrinin yeri oldukça önemli olup araştırmacılara önemli bilgiler sunduğunu söyleyebiliriz."

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.