SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Altın Ordu

QHA - Kırım Haber Ajansı - Altın Ordu haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Altın Ordu haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Andriy Krasnojon QHA'ya konuştu: Arkeolojik kazılar Hocabey'in bilinmeyen tarihine ışık tutuyor Haber

Prof. Dr. Andriy Krasnojon QHA'ya konuştu: Arkeolojik kazılar Hocabey'in bilinmeyen tarihine ışık tutuyor

Ukrayna Arkeoloji Enstitüsü ve Uşınskıy Güney Ukrayna Ulusal Pedagoji Üniversitesi ortaklığıyla yürütülen ve dördüncü yılına giren Hocabey Kalesi arkeolojik kazı çalışmalarında, Karadeniz ve Karadeniz kuzeyi tarihine ışık tutacak son derece kritik bulgulara ulaşıldı. Uşınskıy Güney Ukrayna Ulusal Pedagoji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Andriy Krasnojon (Andrii Krasnozhon), Kırım Haber Ajansına (QHA) yaptığı açıklamada, Hocabey Kalesi'nin bulunduğu yerin daha önce tarihi kaynaklarda geçtiğini ancak 14. yüzyıla ait buluntuların bölgenin bilinmeyen dönemine ilişkin ilk arkeolojik kanıtları sunduğunu belirtti. Krasnojon, Hocabey Kalesi'nin günümüzde Prımorskıy Bulvarı'nın bulunduğu bölgede yer almasının yeni bir keşif olmadığını ifade ederek, kalenin burada bulunduğunun 18. yüzyıl kaynaklarından iyi bilindiğini vurguladı. Bu kaynaklar arasında, kaleyi Eylül 1789'da Ukraynalı Kazaklarla birlikte kuşatan Yosif Deribaş'ın raporlarının da bulunduğunu aktaran Dr. Krasnojon, Osmanlı Devleti ve Kırım Hanlığı tarihinin kaynaklar ve belgeler aracılığıyla kapsamlı biçimde araştırıldığını kaydederek, "Bugün yalnızca bu kaynakların arkeoloji tarafından doğrulandığını söyleyebiliriz." dedi. 14. YÜZYIL BÖLGENİN BİLİNMEYEN DÖNEMİYDİ Kazıların Ukrayna Arkeoloji Enstitüsü ve Uşınskıy Güney Ukrayna Ulusal Pedagoji Üniversitesi ile ortak yürütüldüğünü ve çalışmaların dördüncü yılına girdiğini belirten tarihçi Krasnojon, araştırmaların en önemli bulgularından birinin 14. yüzyıla ait kültürel tabakalar olduğunu bildirdi. "14. yüzyıl, tarafımızca ilk kez ortaya çıkarılan ve bugüne kadar bölge tarihinde adeta 'karanlık bir nokta' olarak kalan bilinmeyen bir dönemdir" diyen tarihçi, arkeolojik verilerin 1300'lü yıllardan 1390'lı yıllara kadar günümüzde Prımorskıy Bulvarı'nın bulunduğu bölgede bir yerleşimin varlığına işaret ettiğini belirtti. Söz konusu yerleşimde Altın Orda temsilcilerinin bulunmuş veya bölgenin Altın Orda tarafından kontrol edilmiş olabileceğini aktaran Krasnojon, kazılarda Altın Orda dönemine ait seramiklerin bulunduğunu söyledi. Bunun şaşırtıcı olmadığını ifade eden tarihçi, Pruto-Dnestrovskıy bölgesinde çok sayıda Altın Orda yerleşiminin bulunduğunu, deniz kıyısında da Altın Ordu halkının yerleştiği veya kontrol ettiği bir yerleşimin bulunmuş olabileceğini kaydetti. Prof. Dr. Krasnojon, bölgede Cenevizli denizcilerin de ticari faaliyet yürütmüş olabileceğini belirterek, akademisyen Pietro Visconti'ye ait bir kaynakta Ginesta adlı 1311 tarihli bir ticaret merkezinden söz edildiğini aktardı. ÇOKGEN TEMEL ÜZERİNE YUVARLAK KULE Andriy Krasnojon, kazılarda tahkimat yapısının temeline de ilişkin yeni bilgiler elde edildiğini belirterek, yuvarlak kulelerin altında çokgen temeller kullanılmasının tahkimat mimarisinde yaygın bir uygulama olduğunu ifade etti ve bunun özellikle Kuzeybatı Karadeniz'in kesimlerinde görüldüğünü vurguladı. Benzer bir uygulamanın Osmanlı kalelerinde de bulunduğunu belirten tarihçi Krasnojon, Aşağı Dinyester bölgesindeki 1538 tarihli Bender Kalesi'ni örnek göstererek, şu ifadelerini kullandı: Yuvarlak temeller üzerine inşa edilmiş yuvarlak kuleleri biliyoruz. Büyük olasılıkla burada da aynı durum söz konusuydu: çokgen bir temel ve bunun üzerine inşa edilmiş yuvarlak bir kule. Bu kuleleri 18. yüzyıl planlarından biliyoruz. Bu özelliğin beklenmedik bir keşif olmaktan ziyade tamamlayıcı nitelikte bir bilgi olduğunu ifade eden Krasnojon, kalenin diğer yapısal unsurlarının ise duvar örgüsü içerisinde ahşap destek kirişlerinin kullanıldığı dönemin tipik sistemine uygun olduğunu bildirerek, "Biz, aslında, bu kalenin nasıl göründüğünü biliyorduk." değerlendirmesinde bulundu. KALENİN KİM TARAFINDAN İNŞA EDİLDİĞİ BİLİNMİYOR Kalenin tarihine ilişkin sorunun ise henüz çözülemediğini belirten Krasnojon, yapının 16-18. yüzyıllarda Osmanlılar tarafından kullanıldığının bilindiğini ancak ilk olarak kim tarafından, nasıl ve hangi siyasi gücün talebiyle inşa edildiğinin bilinmediğini vurguladı. Tarihçi, kalenin Litvanyalılar, Cenevizliler veya Osmanlılar tarafından inşa edilmiş olabileceği ihtimallerini sıralarken, Kırım Tatarlarının da Osmanlıları bölgeye davet ederek tahkimatı yaptırmış olabileceğini ifade etti. Bunun Bender'de yaşanan sürece benzer olabileceğini belirten Krasnozhon, "Bunu, ne yazık ki, henüz bilmiyoruz. Bu sorulara yanıt verebilmek için önümüzde yalnızca yapılması gereken kazılar var." dedi. HOCABEY'İN TARİHSEL TOPOGRAFYASI ARAŞTIRILIYOR Prof. Dr. Krasnojon, kazılardan elde edilen sonuçların Orta Çağ'daki Hocabey'in tarihsel topografyasının anlaşılmasına katkı sağlayabileceğini açıklayarak, günümüz Odesa'sının tarihsel topografyasının ise büyük ölçüde Devolan Planı doğrultusunda şekillendiğini kaydetti ve şehrin tarihi bölümünün daha sonra bu plan temelinde geliştiğini vurguladı. Orta Çağ'daki Hocabey'in topografyasının ise arkeolojik çalışmalar sayesinde kalenin konumuna ilişkin bazı özelliklerin daha iyi anlaşılmasını sağladığını belirten Krasnojon, Hocabey'in topografyasının Çarlık Rusyası dönemindeki Odesa'nın şehir planlamasını etkilemediğini açıklayarak şu şeklinde konuştu: Bunlar kesinlikle birbiriyle bağlantılı şeyler değil. Çünkü Ruslar, her yerde olduğu gibi buraya geldiler ve alanı planladılar; kenti, Osmanlı döneminden kalan önceki kültürel yapıları, kaleyi ve diğer unsurları dikkate almadan planladılar. Hocabey'in tarihsel topografyasına ilişkin bilgilerin büyük ölçüde kartografik kaynaklardan elde edildiğini aktaran Prof. Dr. Krasnojon, 1766-1792 yılları arasına tarihlenen çok sayıda 18. yüzyıl planının Hocabey'in nerede ve nasıl konumlandığını gösterdiğini kaydetti. GELECEK KAZILARIN ODAĞINDA KALE'NİN ARKA BÖLÜMÜ OLACAK Tarihçi Krasnojon, Hocabey Kalesi'ndeki gelecek araştırmaların öncelikli olarak, planlara göre kalenin donjonu, yani arka bölümüyle bağlantılı olması gereken alanlarda yürütülecek klasik arkeolojik kazılara odaklanacağını söyledi. Bu bölümün kalenin savunma kompleksi açısından en ilgi çekici alan olabileceğini bildiren Andriy Krasnojon, kalenin kesin kuruluş tarihi ile savunma sisteminin zaman içerisindeki gelişiminin halen yanıt bekleyen sorular arasında bulunduğunu ifade etti. Kalenin planlama açısından çok katmanlı ve çok yapılı olabileceğini açıklayan Krasnojon, yapının tek seferde değil, belirli bir dönem boyunca aşamalı olarak geliştirilmiş olabileceğini kaydetti ve tarihçiye göre kale merkezden dış bölümlere, batıdan doğuya ve arka kuleden giriş kulesine doğru gelişmiş olabilir. JEORADAR ARAŞTIRMALARI TAMAMLANDI Yeni modern arkeolojik yöntemlerin kullanılmasının şu aşamada planlanmadığını bildiren Krasnojon, jeoradar araştırması, tarihlendirme ve benzeri yöntemlere ihtiyaç bulunmadığını söyledi. "Burada çok şükür artık seramik, eserler ve tahkimattan elde edilen tarihlendirmelerin bu açıdan oldukça net olduğu bir aşamadayız." diyen Krasnojon, daha önce gerçekleştirilen jeoradar çalışmalarının araştırmacıların planladığı ve elde edebileceği tüm bilgileri sağladığını belirtti. Bundan sonraki süreçte eski planlar ve gerçekleştirilen kazılardan elde edilen sonuçların kullanılacağını aktaran Krasnojon, önceki sezonların verilerinin tarihi planlarla karşılaştırılması sayesinde kalenin araştırılması gereken bölümünün belirlenmesinin hedeflendiğini vurguladı. Bununla birlikte buluntuların kayıt altına alınmasında modern yöntemlerden yararlanıldığını belirten tarihçi, ortaya çıkarılan yapı kalıntılarının belgelenmesi için 3D tarayıcı kullanıldığını ifade etti. Arkeolojik belgelemede ayrıca eski bir optik cihaz olan takeometreyle yapılan ölçüm çalışmalarından yararlanıldığını kaydetti. ARKEOLOJİ, ÖNGÖRÜLEMEYEN GEÇMİŞİN BİLİMİDİR Prof. Dr. Andriy Krasnojon, gelecekteki kazılarda hangi bilimsel sonuçların elde edileceğini önceden tahmin etmenin mümkün olmadığını belirterek, "Gelecekteki kazılardan hangi yeni bilimsel sonuçların çıkacağını öngöremiyorum çünkü arkeoloji öngörülemeyen bir şey. Bu, öngörülemeyen geçmişin bilimidir." dedi. Arkeologların belirli bir sonucu önceden hesaplayamayacağını ifade eden Krasnojon, çalışmalar sırasında çoğu zaman aranan şeyden farklı bulgularla veya planlanan yerden farklı bir noktada karşılaşılabildiğini şu şekilde söyledi: Aradığın şeyden tamamen farklı bir şey buluyorsun ya da planladığın yerden tamamen farklı bir yerde buluyorsun. Bu nedenle artık burada peşin hüküm vermenin boşuna olduğunu öğrendim. Öte yandan, Krasnojon, modern kentleşmenin de araştırmaları zorlaştıran önemli bir unsur olduğunu belirterek, kazı alanında yüksek düzeyde antropojenik etki bulunduğunu kaydetti. Kültürel tabakaların daha sonraki altyapı çalışmaları ve kazılar nedeniyle yer değiştirmiş veya tahrip edilmiş olabileceğini ifade eden tarihçi, bunun arkeolojik araştırmaların sonuçlarını etkileyebileceğini vurguladı. Bu nedenle gelecek sezonlarda tam olarak neyin ortaya çıkarılacağına ilişkin beklentilerin önceden dile getirilmemesi gerektiğini belirtti.

Dr. Nariye Seydametova QHA'ya konuştu: "Kırım Tatarca, Türk dünyasının tarihî ve kültürel hafızasını yaşatıyor" Haber

Dr. Nariye Seydametova QHA'ya konuştu: "Kırım Tatarca, Türk dünyasının tarihî ve kültürel hafızasını yaşatıyor"

Kırım Tatarca İmlasını Geliştirme Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Kırım Tatar dili araştırmacısı Dr. Nariye Seydametova, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği röportajda Kırım Tatarcanın Türk dünyasındaki tarihî, dilbilimsel ve kültürel konumunu, dilin karşı karşıya olduğu tehditleri, korunması için atılması gereken adımları, Türk halkları arasındaki kültürel, bilimsel ve eğitim iş birliğine sağlayabileceği katkıları değerlendirdi. Nariye Seydametova, Kırım Tatarcanın Türk dünyasında kendine özgü bir yere sahip olduğunu belirterek bunun dilin tarihî gelişimi, dilbilimsel özellikleri, kültürel mirasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ifade etti. “Kırım Tatarca, Türk dünyasının hem köprüsü hem de tarihî bir aynası olması bakımından eşsiz bir yere sahiptir.” diyen Seydametova, dilin özel konumunu özellikle Kıpçak ve Oğuz gruplarının özelliklerini bir arada taşımasıyla açıkladı. Kırım Tatarcanın Türk dillerinin iki büyük kolu olan Kıpçak ve Oğuz gruplarının özelliklerini bünyesinde birleştirdiğini belirten Dr. Seydametova, dilin kuzey, orta, güney olmak üzere üç farklı ağız yapısına sahip olduğunu kaydetti. Seydametova, “Kuzey (Çöl), orta (Bahçesaray), güney (Yalıboyu) ağızları bulunmaktadır. Güney ağzı Türkiye Türkçesine çok yakınken, kuzey ağzı Kıpçak karakterini, Kazak, Kırgız, Nogay dillerine olan yakınlığını korumaktadır.” ifadelerini kullandı. Modern edebî Kırım Tatarcanın bu iki büyük dil kolu arasındaki denge üzerine kurulduğunu belirten Seydametova, Kırım Tatarcanın tarihî gelişiminde farklı Türk dil, kültür çevrelerinin etkili olduğunu söyledi. “Kırım Tatar Türkçesi Eski Türkçenin devamı olarak Karahanlı Türkçesi, Kıpçak dili, Altın Orda, Çağatay Türkçesi, Osmanlı Türkçesi dönemlerinden geçip günümüzdeki şeklini almıştır.” diyen Nariye Seydametova, Kırım Tatarcanın tarihî Türk lehçeleriyle ortak, benzer, farklı özellikler taşıdığını ifade etti. Kırım Tatar Türkçesinin tarihî gelişimi boyunca uzun süre Altın Orda'nın Kıpçak kültürel ortamında, ardından da 300 yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu'nun Oğuz kültürel ortamında bulunduğuna dikkati çeken Seydametova, “Bu nedenle çok özel bir yazı dili şekillenmiştir.” dedi. Nariye Seydametova, Kırım Tatar dilinin ağızlarının ses, gramer yapılarıyla Kıpçak, Oğuz grubu dillerine benzediğini belirterek tarihî Türk lehçelerinin izlerinin incelenmesinin dilin özelliklerinin daha iyi anlaşılması açısından önem taşıdığını şu ifadelerle kaydetti: Türk dillerinin tarihî gelişimi sürecinde birbirlerinin üzerinde bıraktıkları etkileri anlamak için Kırım Tatar Türkçesindeki tarihî Türk lehçelerinin izlerinin öğrenilmesi önemlidir. Kırım Tatarlarının millet olarak Kırım'da şekillendiğini belirten Seydametova, Kırım Yarımadası'nın tarih boyunca çeşitli kavimlerin sığınağı olduğunu söyledi. “Kırım Tatarları millet olarak Kırım'da şekillenmişler, Kırım'da çok eski zamanlardan beri yaşamakta olan çeşitli halkların nesilleridir. Kırım Yarımadası tarih boyunca çeşitli kavimlerin sığınağı olmuştur.” diyen Dr. Seydametova, Kırım Tatarlarının şekillenmesinde rol oynayan başlıca etnik gruplar arasında Kimmerler, Tavrlar, İskitler, Sarmatlar, Alanlar, Bulgarlar, Yunanlar, Gotlar, Hunlar, Hazarlar, Oğuzlar, Peçenekler, Polovetsler (Kumanlar), Cenevizliler, Çerkesler, Selçuklu Türklerinin bulunduğunu aktardı. Bölgenin ilk sakinlerinin Kimmerler ve Tavrlar olduğunun ileri sürüldüğünü aktaran Seydametova, milattan önce 6-8. yüzyıllarda Yarımada'nın bozkır bölgelerinde İskit göçebe kavimlerinin iskân edildiğini, daha önce ise Kimmerlerin bölgeye geldiğinin belirtildiğini ifade etti. Ayrıca, Milattan önce 700 yıllarından itibaren Kırım'ın Karadeniz sahilleri boyunca Antik Yunan kolonilerinin kurulmaya başladığını, bu yerleşimlerin milattan önce 100'lü yıllarda Roma hâkimiyetine girdiğini vurgulayan Seydametova, milattan sonra 4. yüzyıla kadar Yarımada'ya Gotlar ve Hunların geldiğini söyledi. Nariye Seydametova, Hun akınlarıyla birlikte bölgenin Türklerin yerleşim alanı hâline geldiğini belirterek Avarlar, Hazarlar, Göktürk kavimleri gibi Türk boylarının da bölgede yerleşim sahası oluşturduğunu kaydetti. Türklerin en eski, en kalabalık kavimlerinden Kıpçaklar ile Oğuzların eski yurtlarındaki komşuluklarını milattan sonra 2. binde Karadeniz merkezli olarak sürdürdüğünü belirten Seydametova, bu yerleşim sürecinin doğal bir dil oluşumuna da zemin hazırladığını söyleyerek, "Bu dil oluşumu kopuk tarzda meydana gelmemiştir. Karadeniz'in güney ve batı sahilindeki Türk ağızları üzerinde Kıpçak etkisi; kuzey ve doğu sahilinde yaygın Kıpçak ağızları üzerinde de Oğuz etkisi görülmektedir." dedi. KIRIM TATARCANIN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU TEHDİTLER Kırım Tatarcanın korunması, gelecek nesillere aktarılmasının yalnızca Kırım Tatar halkı için değil, bütün Türk dünyası için önem taşıdığını belirten Dr. Seydametova, dilin karşı karşıya olduğu temel tehditlerin başında, Sovyet rejimi tarafından haksızca uygulanan 18 Mayıs 1944 Sürgünü, asimilasyon, göç, nesiller arası kopukluğun geldiğini söyledi. Nariye Seydametova, 18 Mayıs 1944'te Kırım Tatarlarının tamamının Türkistan'a ve Sibirya'ya sürülmesinin dilin doğal coğrafyasındaki aktarım zincirini kırdığını vurgulayarak, "Sürgünde Rusça ve Özbekçe baskın dil hâline gelmiştir." dedi. Kırım'a dönüş sonrasında da dilin karşı karşıya kaldığı sorunların devam ettiğini belirten Nariye Seydametova, Ukrayna döneminde (1991-2014) okullaşma oranının düşük kalmasının, ardından gelen 2014 işgalinin Kırım Tatarca eğitim veren kurumlar üzerindeki baskıyı artırdığını ifade etti. Seydametova, günümüzde dilin özellikle yaşlı nüfus tarafından daha akıcı konuşulduğunu, yeni nesil arasında ise ev içi konuşma dili olmaktan çıktığını, yerini Rusçaya bıraktığını şöyle aktardı: Kırım Tatarlarının Kırım'dan 1944'te tamamen sürülmesi sonucunda Kırım Tatar Türkçesinin toplumsal fonksiyonları, kullanım alanı daraldı, söz varlığından geleneksel yaşam tarzı, kültürü, esnaflar, ziraatçılık, benzeri alanlarla ilgili söz katmanları kayboldu. Ayrıca, Kırım Tatarcanın UNESCO'nun Tehlike Altındaki Diller Atlası'nda “ciddi tehlike altında” kategorisinde yer aldığını belirten Nariye Seydametova, bu aşamadaki bir dilin yalnızca büyükanne, büyükbabalar tarafından konuşulabileceğini ifade ederek, “Anne ve baba nesli dili anlayabilse bile kendi aralarında ya da çocuklarıyla konuşurken bu dili kullanmaz.” değerlendirmesinde bulundu. Bunun yanında, Kırım Tatarlarının büyük çoğunluğunun iki dilli olduğunu, günlük hayatlarında yaygın olarak Rusçayı kullandığını belirten Dr. Seydametova, özellikle yetişkin, genç nesiller arasında Kırım Tatarcanın kullanımında büyük bir düşüş yaşandığını belirterek, "Çocuklukta ana dillerini öğrenen ve kullanan Kırım Tatarları yetişkinlikte ana dillerini kullanmayı bırakmakta, sosyal çevre içerisinde prestijli dil konumundaki Rusçayı tercih etmektedirler." ifadelerini kullandı. Kırım Tatarcanın hem Türk yazı dilleri arasındaki özel konumu hem de sahip olduğu geniş söz varlığı nedeniyle alan uzmanları için önemli bir kaynak olduğunu belirten Nariye Seydametova, dilin ağızlarının şekillenmesinde tarihî koşullar, edebî dilin “düzeltici” etkisi, sosyoekonomik, bölgesel faktörler ile küreselleşme sürecinin etkili olduğunu söyledi. Dr. Seydametova, Türk lehçelerinin tarih boyunca birbirleriyle sıkı bağlar içinde bulunduğunu belirterek tarihî yazı dillerinde karışık dilliliğin her zaman var olduğunu ifade etti. “Tarihî yazı dilinde karışık dillilik daima olmuştur, fakat böylesine siyasi ve sosyal istikrarsızlık devrelerinde lehçeler arasındaki geçişler, lehçe alıntıları daha da artmış görünmektedir.” diyen Seydametova, Kıpçak edebî geleneğinin parçalanmasının ardından Deşt-i Kıpçak sahasındaki yazı dilinde Çağatayca, Osmanlıca unsurların arttığını kaydetti. Bu nedenle bugünkü Kıpçak lehçelerinin, Kırım Tatarca dâhil, tarihî geleneğinde Eski Kıpçak Türkçesinin yanı sıra Çağatay, Osmanlı Türkçelerinin payının da dikkate alınması gerektiğini belirtti. KIRIM TATARCA İLE TÜRKİYE TÜRKÇESİ ARASINDAKİ İLİŞKİ Kırım Tatarcanın Türkiye Türkçesiyle yakın ilişkisine de değinen Nariye Seydametova, Türkiye Türkçesinin Oğuz grubuna dâhil olduğunu, standart Kırım Tatarcanın ise Kıpçak-Oğuz sentezi niteliği taşıdığını ifade etti. Yalıboyu ağzının Türkiye Türkçesine en yakın ağız olduğunu belirten Dr. Seydametova, bu ağzın Karadeniz kıyısında konuşulduğunu, özellikle Rumeli ile Doğu Karadeniz ağızlarıyla paralellik gösterdiğini şu şekilde söyledi: Yalıboyu ağzı, Türkiye Türkçesine neredeyse tamamen paraleldir. Yüzyıllarca süren Osmanlı idaresi nedeniyle doğrudan Oğuz Türkçesinin etkisi altında kalmıştır. Çöl ağzının ise Kırım Tatarcanın en uzak, en belirgin Kıpçak karakterli ağzı olduğunu bildiren Seydametova, “Çöl ağzı tamamen Kıpçak karakterlidir; Nogay Türkçesine, Kazak Türkçesine çok yakındır.” ifadelerini kullandı. Bu nedenle, Kırım Tatarcanın yok olması hâlinde Türk dil ailesinin tarihî gelişimi açısından önemli bir boşluk oluşacağını vurgulayan Seydametova, diyalektoloji, etimoloji, söz varlığı, lehçeler arası geçiş süreçlerinin araştırılmasının bu durumdan ciddi şekilde etkileneceğini aktardı. KIRIM TATARCANIN TÜRK DÜNYASI İŞ BİRLİĞİNE KATKISI Dr. Nariye Seydametova, Kırım Tatarcanın Türk devletleri, toplulukları arasındaki kültürel, bilimsel, eğitim işbirliğinin geliştirilmesinde önemli bir rol üstlenebileceğini vurguladı. “İsmail Bey Gaspıralı'nın ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ ilkesinin doğduğu dil olan Kırım Tatarca, çağdaş Türk devletleri, toplulukları arasındaki kültürel, bilimsel, eğitimsel iş birliğine çok boyutlu katkılar sağlayabilir.” diyen Dr. Seydametova, bunun ilk olarak dilbilimsel, tipolojik özelliklerle bağlantılı olduğunu söyledi. Kırım Tatarcanın Oğuz, Kıpçak grupları arasında doğal bir geçiş niteliği taşıdığını belirten Seydametova, bunun farklı Türk halkları arasında karşılıklı anlaşılabilirliği, lehçeler arası çalışmaları kolaylaştırabileceğini kaydederek, “Kırım Tatarca, Oğuz ve Kıpçak lehçeleri arasında bir ‘kod dönüştürücü’ zemin olarak kullanılabilir.” ifadelerini kullanan Seydametova, ortak gramer, söz varlığı zemininden yararlanılarak karşılaştırmalı çalışmalar yapılabileceğini belirtti. Kırım Tatarcanın 20. yüzyılın başındaki modernleşme tecrübesi, Latin alfabesine geçiş sürecinin ortak Türk alfabesi çalışmalarında da örnek oluşturabileceğini açıklayan Nariye Seydametova, Türk Devletleri Teşkilatının (TDT) üzerinde çalıştığı 34 harfli Ortak Türk Alfabesi projesine şu ifadelerle değindi: Kırım Tatarcanın Latin esaslı alfabesi, hem sesçil (fonetik) uyumu hem de diğer Türk lehçelerindeki ses karşılıklarını yüksek derecede temsil etme kapasitesine sahiptir. Ortak terminoloji, terim birliği oluşturma süreçlerinde bu tecrübenin akademik kurullara örnek teşkil edebilecek Ukrayna hükümetinin resmî desteğiyle Kiril alfabesinden Kırım Tatarcanın ses yapısına uyumlu Latin alfabesine geçiş çalışmalarının hızlandırıldığını vurgulayan Seydametova, bu sürecin ortak alfabe çalışmalarına katkı sağlayabileceğini ifade etti. TARİHÎ VE FİLOLOJİK ARAŞTIRMALARDA KIRIM TATARCA Kırım'ın Altın Orda'dan Osmanlı'ya, Çarlık döneminden modern zamanlara kadar Türk dünyasının kültürel, siyasi kesişim noktası olduğunu belirten Seydametova, Kırım Tatarcanın tarihî araştırmalarda birincil kaynak niteliği taşıdığını söyleyerek “Kırım Tatarca ve onun tarihsel varyantları; Karadeniz, Doğu Avrupa, Kafkasya Türk tarihi üzerine yapılan araştırmalarda birincil kaynak niteliğindedir.” şeklinde konuştu. Dr. Nariye Seydametova, Kırım Tatarcanın etimoloji, diyalektoloji alanlarında da zengin materyal sunduğunu belirterek, “Doğu Avrupa ve Kıpçak sahası söz varlığının korunması, etimolojik sözlüklerin hazırlanması, tarihî diyalektlerin karşılaştırmalı analizi için Kırım Tatarca zengin bir materyal sunar.” ifadelerini kullandı. Bunun yanı sıra, ortak terminolojinin bilim, diplomasi, ticaret, eğitim alanlarında karşılıklı anlaşılabilirliği güçlendireceğini vurgulayan Seydametova, Kırım Tatarcanın Oğuzca ve Kıpçakça arasında doğal bir geçiş formu sunması nedeniyle ortak kelime türetimlerinde, diyalektler arası terim eşleştirmelerinde kaynak işlevi görebileceğini kaydetti. Kırım Tatarı şair, akademisyen, dil bilimci ve Türkolog Bekir Çobanzade'nin çalışmalarına da değinen Nariye Seydametova, Çobanzade'nin Kırım, Azerbaycan, Özbekistan, Türkiye, Kazakistan gibi geniş bir coğrafyada Türkoloji çalışmalarına katkı sağladığını belirterek şöyle devam etti: Ulu bilim insanı Bekir Çobanzade, Türk lehçelerinde ortak terminoloji oluşturma çabalarını rastgele kelime toplama sürecinden çıkarıp çağdaş dil bilimi ilkelerine dayalı metodolojik bir disipline dönüştürmüştür. Çobanzade'nin 1920'li, 30'lu yıllarda ortaya koyduğu ilke, kuralların bugün TDT, Türk Akademisi bünyesinde yürütülen ortak terim, alfabe çalışmalarına ilham veriyor. Bunu dikkate alarak, tek bir Türk lehçesinin baskın hâle gelmesi yerine, tüm Türk lehçelerinin zenginliklerini yansıtan ortak ve güçlü bir iletişim dilinin geliştirilmesi hedeflendi. DİJİTALLEŞME VE EĞİTİM VURGUSU Öte yandan, Rus işgali öncesi kurulan ilk Kırım Tatarca yayın yapan ATR televizyonu, çocuk kanalı Lâle'nin (şuan kapalı) dilin çocuklara ulaştırılması açısından dijital dünyada önemli rol oynadığını vurgulayan Dr. Seydametova, internet tabanlı sözlükler, mobil dil öğrenme uygulamalarının da geliştirilmekte olduğunu söyledi. “Kırım Tatar Dili Ulusal Külliyatı (National Corpus) projesi, dilin yapay zekâya entegrasyonu da değerli deneyimlerden biri olabilir.” diyen Nariye Seydametova, dijital araçların dilin geleceği açısından önemine dikkati çekti. Türkoloji müfredatında Kırım Tatarcaya daha fazla yer verilmesi gerektiğini belirten Dr. Seydametova, üniversitelerin Türkoloji bölümlerinde Kırım Tatarca öğretiminin öğrencilerin Türk dünyası coğrafyasını bütüncül bir perspektifle anlamalarına katkı sağlayacağını ifade etti. Kırım Tatar edebiyatı, sözlü kültürü, halk bilimi unsurlarının diğer Türk dillerine aktarılmasının ortak edebiyat, kültür mirasını zenginleştireceğini aktaran Seydametova, TÜRKSOY, Türk Akademisi, Türk Dil Kurumu, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), TDT bünyesinde yürütülen eğitim projelerinde Kırım Tatarcanın entegrasyonunun kültürel çeşitliliği ve kapsayıcılığı artırabileceğini söyledi. “DİL DİJİTAL DÜNYANIN, POPÜLER KÜLTÜRÜN VE GÜNLÜK İLETİŞİMİN PARÇASI OLMALI” Kırım Tatarcanın korunması konusunda aktivistlerin, sivil toplum kuruluşlarının çabalarının önemli olduğunu belirten Seydametova, mevcut desteğin dilin karşı karşıya olduğu sorunların büyüklüğü karşısında yeterli olmadığını söyleyerek, “Yani sorun aktivistlerin ya da kuruluşların isteksizliği değil; imkânların kısıtlılığı, politik baskılar, diasporadaki dağınıklık, küreselleşmenin getirdiği dilsel asimilasyon baskısıdır.” ifadelerini kullandı. Kırım'ın mevcut durumunun dilin okullarda, kamu alanlarında, resmî kurumlarda kullanımını sınırlandırdığını bildiren Nariye Seydametova, anadilde eğitim imkânlarının her geçen yıl azaldığını vurguladı. Seydametova ayrıca, diasporadaki Türkiye, Romanya, Ukrayna, diğer ülkelerdeki kuruluşlar arasında ortak, uzun vadeli bir dil stratejisinin eksikliğine dikkati çekerek, kurumlar arası koordinasyonun güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Güncel içerik ve dijitalleşme konusunda da eksiklikler bulunduğunu belirten Seydametova, “Aktivistlerin çalışmaları genellikle tarihsel, edebî veya anma etkinlikleri çerçevesinde kalmakta; genç nesle hitap edecek dijital içerik, popüler kültür, teknoloji entegrasyonu henüz istenen seviyeye ulaşamamaktadır.” dedi. Latin alfabesine geçiş sürecinde de standartlaşmanın tamamlanması gerektiğini aktaran Dr. Seydametova, ortak bir Latin alfabesi, imla kılavuzunun bütün kurumlar, medya organları, yayıncılar tarafından uygulanmasının önemini vurguladı. KIRIM TATARCANIN GELİŞTİRİLMESİ İÇİN ATILMASI GEREKEN ADIMLAR Dr. Nariye Seydametova, Kırım Tatarcanın günlük yaşamda yeniden güçlü bir sosyal prestij kazanması, gelecek nesillere aktarılması için somut, stratejik adımlara ihtiyaç olduğunu belirterek, “Kırım Tatarca veri kümesi genişletilmeli; sesli asistanlar, otomatik çeviri araçları, klavye yazılımları geliştirilmelidir.” ifadelerini kullandı. Çocuklar ve gençler için daha fazla içerik üretilmesi gerektiğini savunan Nariye Seydametova, “Çizgi filmler, dijital oyunlar, mobil dil öğrenme uygulamaları, YouTube/TikTok gibi platformlarda ilgi çekici içerikler üretilmelidir.” şeklinde konuştu. Ayrıca, Nariye Seydametova, dilin aile içinde kullanılmasının teşvik edilmesi gerektiğini de bildirerek, “Anadilin ailede öğrenilmesi en önemli savunma hattıdır.” dedi. Öte yandan iş hayatında ve sosyal hayatta Kırım Tatarcanın görünürlüğünün artırılması gerektiğini ifade eden Dr. Seydametova, işletmelerin, sosyal medya fenomenlerinin, sanatsal projelerin Kırım Tatarca isim ve içerik kullanmasının özendirilmesini önerirken, uluslararası fonların kullanılmasının da önemli olduğunu ve profesyonel dil projelerinin finanse edilmesi gerektiğini söyledi. Türkiye, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Kırım Tatar diasporalarının güçlerinin ortak projelerde birleştirilmesi gerektiğini vurgulayan Nariye Seydametova, “Diasporanın finansal ve entelektüel gücü, dil odaklı teknoloji ile yayıncılık projelerine yönlendirilmelidir.” ifadelerini kullandı. Kırım Tatarcanın geleceğinin yalnızca dilin sembolik olarak korunmasına değil, günlük yaşamda aktif şekilde kullanılmasına bağlı olduğunu belirten Nariye Seydametova sözlerini şöyle tamamladı: Kırım Tatar aktivistleri, kuruluşları bir niyet eksikliği değil, kaynak, stratejik odaklanma ihtiyacı içerisindedir. Dili sadece sembolik bir kimlik unsuru olarak anmaktan ziyade; onu dijital dünyanın, popüler kültürün ve günlük iletişimin doğal bir parçası hâline getirecek pratik ve modern adımlara öncelik verilmelidir. Dr. Nariye Seydametova, son olarak, "Kırım Tatarcayı korumak; ortak Türk dili ağacının hayati bir dalını beslemek, Gaspıralı'nın fikrî mirasına sahip çıkmak, Doğu Avrupa-Kafkasya-Anadolu hattındaki kültürel sürekliliği muhafaza etmek demektir.” değerlendirmesinde bulundu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.