SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Doğu Türkistan

QHA - Kırım Haber Ajansı - Doğu Türkistan haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Doğu Türkistan haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Seyit Aydın, mağdur Türk topluluklarının Türkiye’ye iskanı üzerine konuştu Haber

Prof. Dr. Seyit Aydın, mağdur Türk topluluklarının Türkiye’ye iskanı üzerine konuştu

Akademisyen Prof. Dr. Seyit Aydın, Bengü Türk TV ekranlarında yayımlanan ve gazeteci Ahmet Deniz Ağca’nın hazırlayıp sunduğu Kızılelma programına katıldı. Dünyanın farklı ülkelerinde ağır şartlar altında yaşayan Türk topluluklarının Türkiye’ye iskan edilip kendilerine tarım ve hayvancılık alanında işler verilmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Aydın, Türkiye’nin gitgide zayıflayan tarım sektörünün bu sayede canlandırılabileceğini dile getirdi. “SOYDAŞLARIMIZIN MAĞDURİYETLERİNİN GİDERİLMESİ İÇİN BUNA İHTİYACIMIZ VAR” Türkiye’nin tarım sektöründe faaliyet gösteren nüfusunun gittikçe azaldığını kaydeden Prof. Dr. Aydın, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde özellikle küçükbaş hayvancılığın gerilediğini vurguladı. “Güneydoğu Anadolu ve güney bölgelerimizde zirai üretimin üst seviyede tutulması gerekiyor çünkü buralar bizim o manada üretim merkezlerimiz. Hem soydaşlarımızın mağduriyetlerinin giderilmesi için hem de tarım sektöründe arzu ettiğimiz seviyeyi bulabilmemiz için buna ihtiyacımız var.” şeklinde konuşan Prof. Dr. Aydın, Pamir Dağı eteklerinde ağır şartlar altında yaşayan, yoksulluk ve birçok hastalık ile mücadele eden ve nüfusu yok olma seviyesine gelen Pamir Türklerinin hayvancılıkla uğraşmaları dolayısıyla Türkiye’nin soğuk iklime sahip Güneydoğu yaylalarına yerleştirilmesini önerdi. “UYGUR TÜRKLERİNİN SINIR DIŞI EDİLMESİ VE TÜRKİYE’YE GETİRİLMESİ SAĞLANABİLİR” Afganistan’ın Sovyet işgalinden kurtarılması sonrası Afganistan’dan Suudi Arabistan’a göç eden Türklerin ise Şanlıurfa ve Diyarbakır gibi Güneydoğu’nun sıcak iklimli noktalarının tarım bölgelerine yerleştirilebileceğini ifade eden Prof. Dr. Aydın, şu ifadelere yer verdi: Bugün Çin ile kurulan ticari ilişkiler ve yatırımlar gelişti. Burada yapılabilecek anlaşmalarla beraber... Tutup da kılıcı, kalkanı alalım, Çin’e yürüyelim demiyoruz zaten. Kamplarda, gözaltı merkezlerinde ve hapishanelerdeki Uygur Türklerinin ve ailelerinden alınarak Çinlilere verilen çocukların (Çin’den) sınır dışı edilmesi ve Türkiye’ye getirilmesi sağlanabilir. İktidar ve muhalefet beraber çalışırsa bu işlerden netice alınabilir. Muhalefet bunu dile getirirse bu, iktidarın pazarlık gücünü yükseltir. PROF. DR. AYDIN, TÜRK TOPLULUKLARINA DESTEK OLUNMASI GEREKTİĞİNİ VURGULADI Dünyanın çeşitli bölgelerinde kötü şartlar altında yaşayan Uygur Türklerinin de Türkiye’ye getirilip kendilerine tarla, bahçe ve hayvancılık alanlarında işler verilebileceğini belirten Prof. Dr. Aydın, bu durumun karşılıklı fayda sağlayacağını ifade etti. Öte yandan dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan mağdur, mazlum, asimilasyona uğrayan Türk topluluklarına Türkiye’de daha emniyetli bir hayat kurmaları için destek olunması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Aydın, bu anlamda hem Türkiye hem de Türk dünyası açısından önemli bir kazanç elde edileceğini dile getirdi. “KIRIM BİR TÜRK YURDUDUR” Prof. Dr. Aydın, son olarak şu ifadelere yer verdi: Kırım Türkleri yerinde kalsın çünkü Kırım bir Türk yurdudur, 27 bin kilometrekarelik bu Türk yurdu Türklerindir. Oranın Türkleri yerinde kalsın.

Prof. Dr. Seyit Aydın, tehlike altındaki Türk topluluklarını anlattı Haber

Prof. Dr. Seyit Aydın, tehlike altındaki Türk topluluklarını anlattı

Akademisyen Prof. Dr. Seyit Aydın, Bengü Türk TV ekranlarında yayımlanan Kızılelma programına katıldı. Prof. Dr. Aydın, Estonya, Litvanya, Finlandiya ve Polonya’da yaşayan Türkler ile Pamir Dağları eteklerinde yaşayan Pamir Türkleri, Afganistan’ın Sovyet işgalinden kurtarılmasından sonra Suudi Arabistan’a göç eden Türkler ve Doğu Türkistan’da Çin tarafından ağır baskı, soykırım ve asimilasyona maruz kalan Uygur Türklerinin mevcut durumu üzerine açıklamalarda bulundu. DÜNYANIN ÇEŞİTLİ BÖLGELERİNDE NÜFUSU TEHLİKEDE OLAN TÜRKLER BULUNUYOR Prof. Dr. Aydın, dünyanın çeşitli bölgelerinde nüfusu tehlikede olan Türklerin olduğunu belirterek Estonya’da 5 bine yakın Azerbaycan ve Tatar Türkleri başta olmak üzere 5 bine yakın Türk’ün bulunduğunu, Litvanya’da yaklaşık 4 bin Tatar Türkü ile 250 bin ve 500 bin arası Karay Türkü'nün olduğunu kaydetti. Polonya’da ise 2 bin civarında Tatar Türkü'nün yaşadığını dile getiren Prof. Dr. Aydın, söz konusu topluluklar üzerine “Uzun zamandır küçük topluluklar olarak kalmaları sebebiyle millî hüviyetlerini kaybetme tehlikesi yaşıyorlar. Herhangi bir baskı veya şiddete lüzum olmuyor. Bulundukları bölgelerde nüfusları çok az ve ekseriyeti Müslüman. Bu mânâda sıkıntı yaşıyorlar. Finlandiya’da da bilhassa Tatar Türkleri var ama Finlandiya’dakiler çok daha rahat ve huzurlu oldukları için hayatları açısından bir tehlike görülmüyor.” ifadelerini kullandı. “PAMİR KIRGIZLARINDA 30 YAŞINDAN İTİBAREN ÖLÜMLER BAŞLIYOR” Bununla birlikte “dünyanın tavanı” olarak tarif ettiği, soğuk iklime sahip ve 5200 rakımlı Pamir Dağları eteklerinde yaşayan Pamir Kırgızlarından da bahseden Prof. Dr. Aydın, iklimin tarıma elverişsiz olduğunu dile getirerek “İklim ve tabiat şartlarından dolayı çocukları, 12 ve 13 yaşlarında çok yaşlı görünüyorlar. O yaşta evlendiriliyorlar ve 28 ile 30 yaşlarında ise ölümler başlıyor. Yaş ortalamasının 40 ve 45 arasında olduğunu söyleyebiliriz ama ekseriyetle 30 yaşından itibaren ölümler başlıyor.” dedi. Pamir Kırgızlarının eğitim, sağlık hizmeti ve medeniyetin getirdiğini ifade ettiği birçok nimetten faydanalamadığını kaydeden Prof. Dr. Aydın, Afganistan civarında bulunan Pamir bölgesinde sabit veya geçici seyyar ayakta tedavi tesisleri ile sağlık ocaklarının yer almadığına da dikkat çekti. PAMİR TÜRKLERİNİN 15 İLA 20 YIL İÇERİSİNDE KADEMELİ OLARAK YOK OLMASI BEKLENİYOR Pamir Kırgızlarının birçok yaygın enfeksiyona karşı bağışıklığının olmadığını dile getirerek yeni doğan 10 çocuktan 5 veya 6’sının doğum sırasında veya bebeklik döneminde hayatını kaybettiğini belirten Prof. Dr. Aydın, bu topluluğun kronik gıda yetersizliği ve vitamin ile mineral eksikliklerinden muzdarip olduğunu ve çocuklardan ancak 4 yaşında yürümeye başlayabilenlerin de bulunduğunu ifade etti. Prof. Dr. Aydın, Pamir Kırgızlarının nüfusunun yüzde 34’ünün kadın, yüzde 66’sının da erkek olduğunu belirterek nüfus azalmasında bu eşitsizliğin rolünü vurguladı. Pamir Kırgızlarının 2022 verilerine göre 2 bin civarı nüfusa sahip olduğunu dile getiren Prof. Dr. Aydın, nüfuslarında her yıl yüzde 6 ve 7 oranında azalma görüldüğünü kaydederek 15 ve 20 yıl içerisinde bu nüfusun kademeli olarak yok olacağının tahmin edildiğini belirtti. PAMİR TÜRKLERİNİN YÜZDE 86’SININ NÜFUS CÜZDANI BİLE BULUNMUYOR! Pamir bölgesinde Kırgız Türkçesini öğreten okulların da bulunmadığını ve okuma yazma oranının çok düşük olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aydın, “2 bin civarında Kırgız Türkünün sadece yüzde 14’ü nüfus cüzdanına sahip, gerisinin nüfus cüzdanı bile bulunmuyor. Yurt dışına seyahat etmeleri, hatta Afganistan toprakları içerisinde bile serbest gezmeleri bu yüzden mümkün olmuyor.” dedi. Pamir Kırgızlarının 2004 yılındaki ağır kış şartları sebebiyle en büyük servetleri olan hayvanlarının yüzde 30’unun telef olduğunu dile getiren Prof. Dr. Aydın, “Bir grup Pamir Türkü, 1980’li yıllarda Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’ye getirildi. Aksakallar'ın Türkiye’den ilk temel talebi, soğuk iklimde hayvancılık yapabilecekleri bir arazi oldu. Çünkü ondan evvel Pakistan’a geçenlerin çoğu, bir anda eksi 50 dereceden artı 50 dereceye geçmeleri sebebiyle ölmüştü. İklime adapte olamamışlardı. Erciş’teki Ulu Pamir köyü de bu şekilde kuruldu.” şeklinde konuştu. SUUDİ ARABİSTAN’DAKİ AFGANİSTAN MUHACİRİ TÜRKLER KİMLİĞİNİ KAYBEDİYOR Hâlihazırda Suudi Arabistan’da yaşayan Afganistan muhaciri Türklerin olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aydın, bu topluluğun Afganistan’ın Sovyet işgalinden kurtarılmasının ardından Suudi Arabistan’a göç ettiğini dile getirdi. Büyük kısmının Özbek Türkü, Türkmen, Uygur Türkü ve Hazaralardan oluştuğunu, aralarındaki Taciklerin de kendilerini Türk olarak tarif ettiğini ve nüfuslarının 50 bin civarında olduğunu belirtti. Söz konusu muhacirlerin 2017 yılına kadar Suudi Arabistan’da üniversitelere alınmadığını ve sonrasında çok sınırlı sayıda öğrencinin alındığını kaydedenProf. Dr. Aydın, bu nüfusun son derece olumsuz iktisadi şartlar altında yaşadığını ifade etti. Prof. Dr. Aydın, Suudi Arabistan’ın söz konusu Türk nüfusun artmasını önlemek için ciddi vergiler getirdiğine de dikkat çekti. Suudi Arabistan’daki Türk nüfusunun bu şekilde azaltıldığını ve yeni nesillerin kendi dilini bile bilmediğini vurgulayan Prof. Dr. Aydın, “Tamamen Arapça konuşuyorlar, kıyafetleri de tamamen Arap kıyafeti. Hatta Hanefilikten Hanbelîliğe dönüş var. Bu ciddi manada millî hüviyeti yok etmek demektir.” dedi. DOĞU TÜRKİSTAN’DA ÇİNLİ NÜFUS, 1949’DA YÜZDE 5 İKEN BUGÜN YÜZDE 40’LARA ULAŞTI Doğu Türkistan’ın 1949 yılında Çin tarafından işgal edilmesinden bu yana katliam, soykırım ve asimilasyon siyasetinin devam ettiğini dile getiren Prof. Dr. Aydın, “Doğu Türkistan’da 1949 yılında Çinli nüfus yüzde 5 iken bugün yüzde 40’lara ulaştı. (Uygur Türklerini) Sistemli bir şekilde yok etme siyaseti devam ediyor. Bölgenin tabii kaynakları bölgeye yerleştirilen Çinli iş adamlarına tahsis ediliyor. Kaşgar ve Hotan bölgelerinde hâlâ Türk nüfusu çoğunluk teşkil etse de gittikçe azalıyor.” ifadelerini kullandı. Bölgedeki zulüm, baskı ve asimilasyon devam ettiği için hapishane, gözaltı merkezlerinin özellikle Türk nüfusunun fazla olduğu Kaşgar, Aksu, Yarkent ve Hotan gibi bölgelerde devam ettiğine dikkat çeken Prof. Dr. Aydın, “İşsiz olan Uygur Türkleri, Çin’in iç bölgelerinde ucuz işçi olarak çalıştırılıyor. Bu çalışmalar, asimilasyonu kolaylaştırmak için hızlandırılıyor.” dedi. Bununla birlikte Cungarya bölgesinde Çinli nüfusun çoğunluğu oluşturmaya başladığını dile getiren ve “Nüfus artışı ve nüfustaki kompozisyon, devamlı Türkler aleyhine işliyor. Aileler parçalanıyor, kadınlar zorla kısırlaştırılıyor. Bilhassa kamplara alınan kadınlar ilaçlarla kısırlaştırılıyor, kabul etmeyenler ise cezalandırılıyor. Ebeveynleri ve aile büyükleri kampa götürülen çocuklar, Çinli ailelere veriliyor ve asimilasyon hızlandırılıyor” şeklinde konuşan Prof. Dr. Aydın, bugün yaklaşık 1 milyon 170 bin Türk çocuğunun birer Çinli olarak yetiştirildiğinin altını çizdi. ÇİN HAPİSHANELERİNDEN ÇIKAN UYGUR TÜRKLERİ KISA SÜREDE HAYATINI KAYBEDİYOR Çin işgal rejiminin kurduğu hapishaneler ve gözaltı merkezleri ve kamplardan da bahseden Prof. Dr. Aydın, toplamda bin 200 civarında toplama kampı bulunduğunu kaydetti. Öte yandan Prof. Dr. Aydın, yaklaşık 627 bin Uygur Türkünün 579 hapishane ve gözaltı merkezinde tutulduğunu belirterek “Her 40 Türk’ten birisi şu anda tutuklu. Hapishanelerden serbest bırakılanlar da maruz kaldıkları şartlardan ve tatbik edilen metotlardan dolayı çıktıktan sonra uzun yaşamıyorlar.” değerlendirmesini yaptı. Ayrıca Prof. Dr. Aydın, Çin’in Mart 2026’da çıkardığı “Etnik Birlik ve İlerleme Kanunu” ile Uygur Türklerinin millî hüviyetini tamamen ortadan kaldırılmasının hedeflendiğini vurguladı.

Bozkırdan Anadolu'ya: Kazakların ulu göçü kitap oldu! Haber

Bozkırdan Anadolu'ya: Kazakların ulu göçü kitap oldu!

Ömer Teyci tarafından kaleme alınan ve Kitap Okur yayınlarından çıkan “Ulu Göçün İzinde” adlı eser, yalnızca kronolojik bir tarih anlatısı sunmakla kalmıyor; bireysel hatıralarla toplumsal hafızayı muazzam bir şekilde harmanlayan tarihî ve edebî bir başyapıt olarak öne çıkıyor. Yazarın kendi ailesinin yaşanmışlıklarından ve arşivlerinden yola çıkarak şekillendirdiği kıymetli çalışma, 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanan süreçte, Kazak diasporasının yaşadığı büyük göç hareketlerini merkezine alıyor. Doğu Türkistan’dan başlayıp Altay bozkırlarına, Himalayalar’ın çetin coğrafyasından Keşmir çöllerine ve nihayetinde Anadolu’ya, Türkiye topraklarına uzanan bu zorlu yolculuk; fedakârlığın, direncin ve hayatta kalma mücadelesinin somut örnekleriyle gözler önüne seriliyor. Kitap, Alkembay ve Tölebay ile başlayan destansı bir yürüyüşün, sonraki kuşaklar üzerindeki sosyo-kültürel etkilerini sözlü tarih verileriyle destekleyerek derinlemesine inceliyor. Eserin bilimsel ve akademik yönünü değerlendiren Prof. Dr. Tekin Tuncer ve Tarihçi Asilbekov Yesbol Senbekoğlu gibi isimlerin de belirttiği üzere; çalışma sadece kuru bir olay aktarımının ötesine geçerek okuyucuya göçün insani boyutunu, kırılma anlarını ve bir topluluğun varlığını sürdürme çabasını adeta hissettiriyor. Ayrıca 20. yüzyılın ikinci yarısında Kazak diasporasının yeni neslinin oluşumunda büyük rol oynayan Mustafa Öztürk gibi sembol figürler üzerinden, göçmenlerin gittikleri coğrafyalarda eğitim, spor ve toplumsal hayat alanlarında gösterdikleri başarılar ve kimliklerini koruma mücadeleleri de çok yönlü bir perspektifle tasvir ediliyor. Yazar Ömer Teyci, Hüseyin Teyci’nin şahsında somutlaşan liderlik ve sorumluluk bilincini aktarırken, bu eserin temel amacının geçmişi unutmamak ve gelecek nesillere köklerini hatırlatmak olduğunu vurguluyor. Ataların mirasına, milli kimliğe, dile ve geleneğe bir saygı duruşu niteliğinde olan bu kitap; hem gelecekteki araştırmacılar için kıymetli bir kaynak hem de geniş okuyucu kitlesi için ulusal bilinci canlandıran rehber bir yapıt özelliği taşıyor.

Uygur Soykırımı'nın habercisi: 5 Temmuz Ürümçi Katliamı Haber

Uygur Soykırımı'nın habercisi: 5 Temmuz Ürümçi Katliamı

5 Temmuz 2009 tarihi Doğu Türkistan için zulmün peyderpey soykırıma doğru evrildiğinin habercisiydi. 26 Haziran’da Çin’in Şavguan şehrine zorla işçi olarak götürülen Uygur Türkü kızların kaldığı işçi yurdu Çinliler tarafından basılmış, binlerce Uygur Türkü genç, Çinliler tarafından katledilmişti. ÇİN YÖNETİMİNİN KİRLİ OYUNU Katledilen Uygur Türkü gençlerin cesetleri üzerine sandalye koyarak poz veren Çinlilerin sosyal medya hesaplarında servis ettiği görüntüler kısa sürede bütün internet sayfa ve medyalardan kaldırıldı. Bunun üzerine Ürümçi’de Çin yönetimi tarafından bir oyun planlandı. ÇİN HÜKÛMETİNİN İZİN VERDİĞİ BARIŞÇIL PROTESTO Çoğunluğunu Uygur Türkü üniversite öğrencilerinin oluşturduğu kalabalık bir grup, 5 Temmuz 2009'da Uygur Türklerine yönelik baskı, ayrımcılık, ortadan kaybolma, kaçırılma ve fabrikalarda zorla çalıştırmaları protesto amacıyla, yerel hükûmetin izin vermesiyle Ürümçi'de gösteri düzenledi. SOYKIRIMIN HABERCİSİ KATLİAMA DÖNÜŞEN 5 TEMMUZ Ancak Çin’in Doğu Türkistan’daki yerel hükûmeti verdikleri izni geri aldı. Barışçıl eylemleri otoriteye başkaldırı ve isyan olarak ellerinde sopa dahi olmayan öğrenciler, ağır silahlı Çinli polisler tarafından kurşuna dizildi. Katliamın başlaması ile birlikte Ürümçi başta olmak üzere Doğu Türkistan’ın bütün şehirlerinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Tüm sınırlar kapatıldı. Yurtdışından gelenlerin derhal ülkeyi terk etmeleri istendi. Bununla da yetinmeyen ÇKP bölge yönetimi, tüm iletişim araçlarını yasakladı. İnternet ve telefon hatları kesilerek Doğu Türkistan’ın bir nevi dünya ile irtibatı koparıldı. Doğu Türkistan adeta karanlığa gömüldü, hiçbir şekilde bölge ile iletişim kurulamadı. ÇKP'NİN KANLI OYUNU Soykırımın devam ettiği geceler tüm elektrikler kesildi polis, asker ve sivil Çinli paramiliter güçler resmî üniformalı askerlerle beraber katliam gerçekleştirdi. Görgü tanıkları, göstericilerin ÇKP tarafından bilinçli olarak tahrik edildiğini, sivil görünümlü kişilerin eylemcilerin arasına girerek gösterilerini hedefinden saptırmaya çalıştığını belirtti. 10 BİNLERCE UYGUR TÜRKÜ KATLEDİLDİ Bağımsız uluslararası sivil toplum kuruşları, Ürümçi Katliamı'nda 10 binlerce Doğu Türkistanlının Çin yönetimi tarafından katledildiğini açıkladı. Katliamın yaşandığı gün ve sonrasında Çin polisi tarafından tutuklanan binlerce kişi kayboldu. Aradan geçen 17 yıllık süre zarfında, Doğu Türkistanlılar 5 Temmuz Ürümçi Katliamı'nda şehit edilen kardeşlerini unutmuyor, Çin yönetiminin bu insanlık suçunu her sene anlatmaya ve anmaya devam ediyor.

Çin’in susturamadığı avaz: Uygur ozan Küreş Küsen Haber

Çin’in susturamadığı avaz: Uygur ozan Küreş Küsen

Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın özgürlük mücadelesinin önemli isimlerinden, usta halk ozanı Küreş Küsen’in eşi Bahtinur Hanım; Küsen’in mücadelesini, şarkılarını, eserlerini ve sürgündeki hayatını Kırım Haber Ajansına (QHA) anlattı. Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’de üniversitede öğretim görevlisi olarak uzun yıllar çalıştığını ancak vatanından ayrılıp İsveç’e yerleştiğinde sürgünde olan Küreş Küsen ile tanıştığını belirten Bahtinur Hanım, “Küreş ile 2004 yılında evlendik. O, benim gelmemden birkaç yıl önce İsveç’e yerleşmiş, 1999’da sığınma hakkı almıştı. Ben buraya geldiğimde ise benim en büyük dayanağım oldu. Yeni bir ülkeye uyum sağlama sürecinde birbirimize omuz verdik. Dil öğrenmenin zorluklarıyla, yabancı bir kültürü anlamaya çalışmanın ağırlığıyla ve geride bıraktığımız Doğu Türkistan’a ve ailelerimize duyduğumuz derin hasretle mücadele ettik.” dedi. Küreş’in sürgünde müzik öğretmeni olarak çalışmaya başladığını aktaran Bahtinur Hanım, birlikte çok az zaman geçirebildiklerini Küsen’in evliliklerinden 2 yıl sonra ani bir kalp krizi nedeniyle vefat ettiğini belirtti. “BİNDEN FAZLA KONSER VERDİ” “O, bir vizyoner ve halkın gerçek sesiydi.” diyen Bahtinur Hanım, Küsen’in 1987 ile 1992 yılları arasında kurduğu müzik grubuyla Doğu Türkistan’ın dört bir yanında 5 milyondan fazla insana ulaştığı, binden fazla konser verdiğini 11 büyük müzik ödülü kazandığını ifade etti. Hasret ve Eçiniş (Üzüntü) gibi kasetlerinin dönemin en çok dinlenen eserleri arasında yer aldığına dikkati çeken Bahtinur Hanım, “O bir müzisyendi, güçlü bir besteciydi, derinlikli bir şairdi ve adanmış bir öğretmendi. Ancak her şeyden önce, sarsılmaz bir adalet duygusuna sahipti ve hayatını insan hakları mücadelesine adamıştı. Vefatının 20. Yılında onun kim olduğunu, hangi değerler uğruna mücadele ettiğini anlatmalıyız.” diye konuştu. “VATANINDAN AYRILMAK ZORUNDA KALDI” “Yurdunu Satma” gibi şarkıları nedeniyle Çin rejiminin hedefi hâline geldiğini ancak onun susmayı asla kabul etmediğini vurgulayan Bahtinur Hanım, Küsen’in 1993 yılında şarkıları nedeniyle tutuklanacağını öğrendiği bu nedenle vatanını terk etmek zorunda kalarak Avrupa’ya göç ettiğini aktardı. Bahtinur Hanım, Küsen’in vatan hasretinin hiç bitmediğini, 1997 yılında 10 bin kasetten oluşan müzik arşiviyle Kırgızistan’a gittiğini ve bunları Doğu Türkistan’a ulaştırarak halkına umut olmayı amaçladığını ancak tutuklanarak 9 ay boyunca ağır şartlar altında hapis yattığını kaydetti. “YOLCULUĞUM ENGELLERLE DOLUYDU” Avrupa’ya olan yolculuklarının da oldukça zorlu geçtiğini belirten Bahtinur Hanım, şu ifadeleri kullandı: Benim yolculuğum ise bekleyiş, kaygı ve bürokratik engellerle doluydu. Onunla bağlantılı olmam nedeniyle pasaport almak bile başlı başına bir sınavdı; bir yıl boyunca büyük bir stres altında beklemek zorunda kaldım. Avrupa’ya ulaşabilmek için sıkı kontrolleri, uzun süreçleri ve yorucu engelleri aşmam gerekti. Ama sonunda eşime kavuşacak olmak, özgürce konuşabileceğimiz bir hayata ulaşma umudu, tüm zorlukları anlamlı kıldı. Küsen’in sanat mirasının genç nesiller için güçlü bir ilham kaynağı olduğunu söyleyen Bahtinur Hanım, “Kültürümüz bizim en güçlü silahımızdır. Onun şarkıları yaşadığı sürece Doğu Türkistan’ın ruhu yok edilemez.” dedi. “MÜCADELENİZDE YALNIZ DEĞİLSİNİZ” Kırım Tatarlarına bir mesaj ileten Bahtinur Hanım, Kırım Tatarlarının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine olan tutkusuyla Uygurlara benzediğini hem Kırım Tatarlarının hem de Uygurların sürgüne, işgale ve asimilasyon politikalarına rağmen mücadeleden bir an bile geri durmadıklarını ifade etti. Küsen’in “adalet uğruna mücadele eden Türk halkları arasındaki bağın kutsal olduğuna” inandığını belirten Bahtinur Hanım, Kırım Tatarlarının dilini, tarihini, geleneklerini korumaktan bir an bile olsa vazgeçmemesi gerektiğini belirterek, “Diktatörlükler geçicidir; ancak özgürlük arzusuyla yaşayan halkların ruhu ebedidir. Dimdik durun, umudunuzu kaybetmeyin ve bu mücadelede asla yalnız olmadığınızı unutmayın.” şeklinde konuştu.

Mehmet Emin Buğra, vefatının 61. yılında saygı ve rahmetle anılıyor. Haber

Mehmet Emin Buğra, vefatının 61. yılında saygı ve rahmetle anılıyor.

Doğu Türkistan davasının sembol isimlerinden Mehmet Emin Buğra, Doğu Türkistan’ın Çin esaretinden kurtulması gerektiğine ve bağımsızlık için Çin’e karşı silahlı bir direnişin şart olduğuna kanaat getirdi. Buğra, 1931 yılında çıktığı 6 aylık Türkistan gezisinden Eylül 1932’de Hoten’e döndüğünde Millî İnkilap Teşkilatını kurdu. 20 Şubat 1932 tarihinde, Hoten'in Karakaş nahiyesinde Geçici Hoten Hükûmeti’nin teşkili kararlaştırıldığında ise bu hükûmetin Başkomutanı olarak Buğra belirlendi. DOĞU TÜRKİSTAN İSLAM CUMHURİYETİ’NİN İLK CUMHURBAŞKANI OLDU Buğra, 12 Kasım 1933 tarihinde Kaşgar'da ilan edilen ve ilk Cumhurbaşkanı olduğu Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti'nin tesisine de büyük katkılarda bulundu. Cumhuriyetin kısa süre içerisinde yıkılması dolayısıyla Buğra, vatan ve millet davasını yürütmek için 1934 yılında Hindistan’a hicret etmek zorunda kaldı. Hindistan ve Afganistan’ın Doğu Türkistan’a sınırı olan Pamir ve Vahan yörelerinde tekrar birlik kurmaya çalıştı. MESUT SABRİ BAYKOZİ, İSA YUSUF ALPTEKİN VE KADİR EFENDİ İLE YURTTAŞLAR CEMİYETİNİ KURDU 1942 yılında Afganistan’dan Hindistan’a geçen Buğra, o sırada bölgeyi elinde bulunduran İngilizler tarafından Peşâver’de altı ay boyunca hapiste tutuldu. 8 Ocak 1943 tarihinde Çin’e gitmek şartıyla serbest bırakılan Buğra, 4 Nisan 1943 tarihinde Çin’in II. Dünya Savaşı yıllarındaki başkenti Çongçing’e (Chongqing) giderek burada Dr. Mesut Sabri Baykozi, İsa Yusuf Alptekin ve Kadir Efendi ile Yurttaşlar Cemiyetini kurdu. Öte yandan Doğu Türkistan’ın siyasi, iktisadi ve kültürel sorunlarına çözümler sunmak üzere hazırlanan, Xinjiang (Sincan) adının Doğu Türkistan olarak değiştirilmesi ve Doğu Türkistan halkının Türk kimliğinin tescili gibi önemli teklifler içeren on dokuz maddelik taslak metin, o dönemde yazılmakta olan yeni Çin anayasasında yer almak üzere Yurttaşlar Cemiyeti tarafından 13 Ekim’de ilgili komisyona sunuldu Hemen ardından, Buğra’nın hükûmet gazetesi Congyang Ribao’nun 21 Ekim 1944 tarihli sayısında yayımlanan “Şinjiang/Sincan Değil Doğu Türkistan” ve “Doğu Türkistanlılar Türk’tür” başlıklı yazıları, Çin’de büyük yankı uyandırdı. Buğra ve arkadaşları tarafından yürütülen bütün bu lobi çalışmaları, Doğu Türkistan meselesine daha ılımlı yaklaşılmasına önemli katkılar sağladı. DOĞU TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ TEKRAR İLAN EDİLDİ Doğu Türkistan’ın kuzeyinde bulunan Gulca, Tarbağatay ve Altay illerinde yürütülen ve Üç Vilayet İnkılabı adıyla bilinen millî mücadele hareketi sonuç verdi. 12 Kasım 1944 tarihinde Ali Han Töre Sağuni liderliğinde, merkezi Gulca olan Şarkî Türkistan Cumhuriyeti ilan edildi. Bu gelişme sonucunda Doğu Türkistan mücadelesine dair umutları güçlenen Mehmet Emin Buğra, aralarında Dr. Mesut Sabri Baykozi ve İsa Yusuf Alptekin’in de bulunduğu bazı dava arkadaşlarıyla birlikte 17 Ekim 1945 tarihinde Urumçi’ye döndü. Ahmet Can Kasımî başkanlığındaki Gulca heyetiyle yapılan görüşmeler neticesinde, 6 Haziran 1946 tarihinde farklı siyasi grupların temsil edildiği Birleşik Eyalet Hükûmeti kuruldu. Bu hükumette önemli görevler üstlenen Buğra, Temmuz 1946’da İmar Bakanı, 29 Aralık 1948 tarihinde de Başkan Yardımcısı oldu. Buğra, Aynı yıllarda İsa Yusuf Alptekin ile birlikte çıkardıkları aylık Altay Dergisi ve günlük Erk Gazetesi ile de mücadelesini sürdürdü. Yine İsa Yusuf Alptekin ile birlikte kurduğu Bilim Cemiyeti çerçevesinde bilimsel çalışmalar yaptı ve Türkistan Türk Milliyetçi Partisinin temelini oluşturma girişimlerinde bulundu. MEHMET EMİN BUĞRA’NIN TÜRKİYE’DEKİ GÜNLERİ Doğu Türkistan lideri, Aralık 1951’de arkadaşları ve bir grup hemşehrisiyle Türkiye’ye geldi. Buğra; Başbakan Adnan Menderes, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan, Dışişleri Bakanı Mehmed Fuad Köprülü ve bazı siyasilerle yaptığı görüşmelerin ardından 13 Mart 1952 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Hindistan ve Pakistan’da bekleyen bin 850 Doğu Türkistanlı mültecinin Türkiye’ye getirilmesine yardımcı oldu. 1953 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçen Buğra, Türkiye’deki sivil toplum örgütleriyle, bilhassa Batı Türkistanlı, Kafkasyalı, İdil-Ural ve Azerbaycanlı akraba toplulukların liderleriyle ortaklık yollarını aradı. Bu kapsamda Türk Birliği ve Türk Ortak Cephesi gibi isimler altında Sovyet Rusya ve Komünist Çin’e karşı bir dizi siyasi çalışma yürüttü. Zorlu ve çetin olan bu kutlu yolda, yokluk ve imkânsızlıklara rağmen yılmadan mücadelesini sürdüren Mehmet Emin Buğra, Doğu Türkistan ve Turan sevdalılarının örnek aldığı, mümtaz bir şahsiyet hâline geldi. 14 Haziran 1965 tarihinde Ankara'da hayata gözlerini yumdu.

Tayland’da Çin etkisi: Uygur Türklerine idam cezası verildi Haber

Tayland’da Çin etkisi: Uygur Türklerine idam cezası verildi

Çin’in Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine uyguladığı soykırım politikaları gün geçtikçe artıyor. Bunun yanı sıra Uygur Türkleri, sığındıkları ülkelerde de Çin’in baskıları sebebiyle mağdur ediliyor. SANIK AVUKATLARI, DAVANIN TEMYİZE GÖTÜRÜLMESİ İÇİN BAŞVURU HAZIRLIĞINDA Tayland’ın başkenti Bangkok’un merkezinde, turistlerin yoğun olarak bulunduğu bir ibadethane yakınında 17 Ağustos 2015 tarihinde gerçekleştirilen, 20 kişinin hayatını kaybetmesi ve 120’den fazla kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan saldırıda Uygur Türkü sanıkların irtibatları olduğuna hükmedildi. Saldırıya ilişkin davada Yusufu Mieraili ve Bilal Mohammed isimli 2 Uygur Türkü sanık, 11 Haziran 2026 tarihinde tekrar toplanan mahkemede idam cezasına çarptırıldı. Sanık avukatları, idam kararını temyize götürmek üzere başvuru hazırlığında olduklarını açıklarken sözde terör yargılaması, insan hakları ihlalleri ve Çin’in bölgedeki etkisi bağlamındaki tartışmaları alevlendirdi. YARGILAMA SÜRECİNDE USUL VE İNSAN HAKLARI İHLALLERİ Uygur Haber internet sayfasının 12 Haziran 2026 tarihinde gündeme taşıdığı habere göre dava sürecinde, usul ihlalleri ve insan hakları ihlalleri yaşandığı bildirildi. Sanıklar, gözaltında işkenceye maruz kaldıklarını ve bu şekilde ifade vermeye zorlandıklarını belirtmelerine rağmen daha sonra bu ifadelerini geri çektiler. Uluslararası hukuk çevreleri tarafından sürecin adil yargılanma ilkeleriyle bağdaşmadığı kaydedildi. Uluslararası Hukukçular Komisyonu ise soruşturma ve kovuşturma sürecinin ciddi insan hakları ihlalleri içerdiğini ve Tayland ceza adalet sistemindeki yapısal sorunları ortaya koyduğunu dile getirildi. Bununla birlikte davanın 10 yılı aşkın süreye yayılması ve özellikle tercüman eksikliği gibi gerekçelerle sürekli ertelenmesi nedeniyle yargılamanın güvenilirliğinin sorgulandığı aktarıldı. Mahkeme kararında telefon kayıtlarının temel deliller arasında gösterilmesine karşın bağımsız gözlemcilere göre, bu delillerin tek başına idam cezasını gerektirecek kesinlikte olup olmadığı soru işaretleri barındırıyor. UYGUR TÜRKLERİNİN İADESİ İLE SALDIRI ARASINDA BAĞLANTI OLABİLİR Saldırının, Tayland’ın 2015 yılında 100’den fazla Uygur Türkü mülteciyi Çin’e zorla iade etmesinden kısa süre sonra gerçekleşmesi ise dikkat çekti. Uygur Türkleri, başta Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği olmak üzere uluslararası kuruluşların itirazlarına rağmen zorla gerçekleştirilmişti. İade edilen Uygur Türklerinin önemli bir kısmının Çin’de ağır cezalara, hatta idama çarptırıldığı yönündeki tanıklıklar ise Uygur Türklerinin iadesi ile saldırı arasındaki muhtemel bağlantıyı gündeme getirdi. DÖNEMİN SİYASİ KOŞULLARINA DİKKAT ÇEKİYOR Öte yandan uzmanlar, kararın yalnızca hukuki bir süreç olarak değerlendirilemeyeceğini ve dönemin siyasi koşullarının da dikkate alınması gerektiğini ifade ediyor. 2014 darbesi sonrası iktidara gelen ve Prayut Chan-o-cha liderliğinde yönetilen askerî hükûmet döneminde, Tayland’ın Çin ile ilişkilerinde belirgin bir yakınlaşma yaşanmıştı. Güvenlik iş birliklerinin artırıldığı, ekonomik ve altyapı projelerinin ivme kazandığı ve “Kuşak ve Yol Girişimi” kapsamında ortak projeler geliştirilen bu yakınlaşmanın sonucunda, Tayland’ın özellikle hassas siyasi ve hukuki kararlarında Çin Komünist Partisinin (ÇKP) etkisini artırdığı yönünde değerlendirmeler yapılmıştı. Dava, yalnızca Bangkok saldırısının faillerine ilişkin bir yargılama olmanın ötesinde; Uygur meselesi, zorla geri göndermeler ve bölgesel güç dengeleri bağlamında uluslararası kamuoyunun dikkatle izlediği bir dosya olmaya devam ediyor.

Doğu Türkistan'daki zulmü anlatan isimler açıkça hedef alındı Haber

Doğu Türkistan'daki zulmü anlatan isimler açıkça hedef alındı

Aydınlık gazetesi yazarı Ali Erdem Köz imzasıyla gazetenin internet sayfasında yayımlanan 2 Haziran tarihli “‘Doğu Türkistan’ yalanlarının Türkiye’deki yeni taşıyıcıları” başlıklı haber Uygur diasporasında üzüntü ve kızgınlık yarattı. Sorumlu gazetecilik örneğinden uzak olduğu değerlendirilen yazıda, Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine yönelik sürdürdüğü asimilasyon ve soykırım politikalarını kamuoyunda anlatan siyasetçi ve gazetecilerin söz ve yazıları “sahte anlatının farklı mecralardaki yansımaları” olarak ifade edildi. Bu “anlatının” ise Batı merkezli olduğu öne sürüldü. Aydınlık gazetesinde yer alan bu iddialar, Çin bağlantılı medya platformları tarafından da gecikmeksizin dolaşıma sokuldu. CGTN Türk ilgili yazıyı “Türkiye'deki "Doğu Türkistan" yalanları ve gerçek Xinjiang” ismiyle sundu. Medyada ve siyaset sahnesinde konuşulan acı hakikatleri “Yalan kampanyası” diye nitelendiren yazar, kendisinin “Sinciang Uygur Özerk Bölgesi’ni” ziyaret ettiğini anlatılanların aksine bölgedeki hayatın günlük akışı içinde çalıştığını iddia etti. HANGİ HABER YALAN? Yazar, Türkiye'deki bu sözde yalan haber kampanyasının merkezinde ise Dünya Uygur Kurultayının olduğunu ileri sürdü. Yaşanan bu gelişme, Pekin yönetiminin Türkiye'deki medya ve akademi dünyası üzerindeki nüfuz faaliyetlerini yeniden tartışmaya açtı. Çin'in Ankara Büyükelçiliğinin Türkiye’deki çeşitli medya kuruluşlarıyla ve bazı gazetecilerle yakın ilişkiler içerisinde olduğu kamuoyunda uzun zamandır biliniyor. Büyükelçilik, son olarak 30 Nisan’da açıkladığı “Çin ile Tanıştım Haber Ödülleri” projesiyle 3 farklı kategoride en iyi içeriği ödüllendireceğini duyurmuştu. Ayrıca Çin’in diplomatik misyonlar aracılığıyla dikkatle seçilen bazı isimleri önceden kurgulanan bir mizanseni tecrübe etmesi amacıyla Doğu Türkistan’a götürdüğü iddiaları kamuoyunda zaman zaman yer buluyor. Türkçe yayın yapan ve Doğu Türkistan’daki zulmü anlatan Uygur Haber internet sayfası da yazıda adı geçen gazeteci, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile siyasetçilerin açıkça hedef gösterildiği değerlendirmesinde bulundu. Konuyla ilgili yorum yapan diaspora çevreleri yazının komprador bir yaklaşımla kaleme alındığını ifade etti.

Çin’in Doğu Türkistan’daki zulmü devam ediyor: Toplama kamplarının kapasitesi 600 bini aştı! Haber

Çin’in Doğu Türkistan’daki zulmü devam ediyor: Toplama kamplarının kapasitesi 600 bini aştı!

Çin’in Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik baskıları her geçen gün yeni bir boyut kazanıyor. Doğu Türkistan’da sıkı bir gözetim ve kontrol sistemiyle asimilasyon politikaları uygulayan Çin’in bölgede toplam 579 toplama kampı kurması ve bu kampların kapasitesinin 600 bini aşması skandal olarak tarihe geçti. ÇİN, UYGUR TÜRKLERİNE ZULMETTİĞİ 579 ESARET MERKEZİ KURDU Çin, kadim Türk yurdu Doğu Türkistan’da toplam 579 toplama kampı kurdu. “Uygur Haber” haber sitesinin Birleşik Krallık merkezli "Financial Times" gazetesinin 29 Mayıs 2026 tarihli raporuna dayandırdığı habere göre; söz konusu tesisler arasında cezaevleri, alıkoyma merkezleri, yeniden eğitim kampları ve farklı türde tutma alanlarının yer alması dikkat çekti. Bölgeden elde edilen uydu görüntüleri, Çin’e ait resmî belgeler, yerel medya haberleri ve tanık ifadelerinden elde edilen bulgulara göre sistemin geniş bir bölgeye yayılmasının yanında aynı zamanda merkezî bir şekilde yönetildiği de aktarıldı. UYGUR TÜRKLERİ, ÇİN’İN TOPLAMA KAMPLARINDA ESARET ALTINDA TUTULUYOR Rapora göre Doğu Türkistan’daki esaret merkezlerinin toplam kapasitesi yaklaşık 627 bin kişiye ulaşıyor. Bu rakamın ise bölgedeki her 40 kişiden birinin aynı anda tutulabileceği bir altyapının mevcut olduğunu gösterdiği ifade edildi. Çin’in Uygur Türkü çocukları devlet yatılı okullarına yönlendirerek ailelerinden ayırdığı belirtilirken aynı zamanda çalışma çağındaki bireyleri zorla farklı bölgelere sevk ederek zorunlu iş gücü programlarını sistematik biçimde uyguladığı da kaydedildi. Öte yandan tesislerin özellikle Kaşgar ve Hoten gibi Uygur Türklerinin nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde kümelenmiş olduğu bildirildi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.