SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Hakas Türkçesi

QHA - Kırım Haber Ajansı - Hakas Türkçesi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Hakas Türkçesi haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Ekrem Arıkoğlu, Sibirya’daki Türk lehçelerinin yok olma tehlikesini ele aldı: “Bir dilin kaybı, bir kültürün kaybıdır” Haber

Prof. Dr. Ekrem Arıkoğlu, Sibirya’daki Türk lehçelerinin yok olma tehlikesini ele aldı: “Bir dilin kaybı, bir kültürün kaybıdır”

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/Ankara Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Ekrem Arıkoğlu Kırım Haber Ajansına (QHA) yaptığı değerlendirmede, Türklerin tarih boyunca geniş coğrafyalara yayılan siyasi ve kültürel varlığını, farklı medeniyetlerle etkileşimini ve Türk kimliğinin korunmasında dilin belirleyici rolünü ele aldı. Türklerin tarih boyunca dünya siyasetinde önemli bir güç olduğunu vurgulayan Arıkoğlu, farklı coğrafyalarda yaşayan Türk topluluklarının kültürel çeşitliliğine dikkati çekerek, bir milletin kimliğini korumasında en önemli unsurlardan birinin dil olduğunu ifade etti. “TÜRKLERİ TARİHTEN ÇIKARIRSANIZ YAZILACAK TARİH KALMAYACAKTIR” Türklerin tarihin farklı dönemlerinde geniş coğrafyalarda siyasi ve kültürel güç olarak öne çıktığını belirten Arıkoğlu, Türk tarihinin dünya tarihinden ayrı düşünülemeyeceğini söyledi. Arıkoğlu, Kırım Tatar asıllı merhum tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya atfedilen “Türkleri tarihten çıkarırsanız yazılacak tarih kalmayacaktır.” sözünü hatırlatarak Türklerin tarihsel etkisinin kapsamına işaret etti. Türk devletlerinin özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda dünyanın farklı bölgelerinde önemli siyasi güçler olarak varlık gösterdiğini belirten Arıkoğlu, Osmanlı Devleti ile Türkistan’daki Türk siyasi oluşumlarının bu tarihsel birikimin önemli örnekleri arasında bulunduğunu dile getirdi. Türklerin tarih sahnesindeki varlığının yalnızca Orta Çağ ve sonrasıyla sınırlandırılamayacağını kaydeden Arıkoğlu, milattan önceki dönemlerde Asya’da ve Avrupa’da görülen Hunları da bu geniş tarihsel çerçeve içinde değerlendirdi. Arıkoğlu, İskitlerin kökenine ilişkin tartışmalara da değinerek, bu topluluğun Türk tarihiyle ilişkilendirilmesini destekleyen çeşitli işaretler bulunduğunu belirtti. Özellikle Güney Sibirya, Tuva ve Altaylar çevresindeki arkeolojik buluntuların erken dönem bozkır kültürlerinin anlaşılması bakımından önem taşıdığını ifade etti. Tuva bölgesinde son yıllarda ortaya çıkarılan mezar yapıları ve bu alanlarda bulunan altın süs eşyalarının, söz konusu coğrafyanın eski dönemlerdeki kültürel zenginliğine işaret ettiğini kaydeden Arıkoğlu, bazı buluntuların milattan önceki ilk binyıla tarihlendirildiğini hatırlattı. Türk tarihinin coğrafi kapsamının genişliğine dikkat çeken Arıkoğlu, Sibirya'nın kuzeydoğusundan Türkistan'na, Çin sınırlarından Avrupa'ya kadar uzanan geniş alanlarda Türk topluluklarının tarihsel izlerinin görülebildiğini söyledi. Bu denli geniş bir coğrafyaya yayılan toplulukların dil ve kültür bakımından tamamen aynı kalmasının beklenemeyeceğini belirten Arıkoğlu, farklılaşmanın tarihsel ve toplumsal etkileşimlerin doğal bir sonucu olduğunu ifade etti. Türk topluluklarının farklı coğrafyalarda ve farklı medeniyetlerle kurduğu ilişkilerin, dillerinin ve kültürlerinin gelişimini etkilediğini belirten Arıkoğlu, kültürel değişimin yalnızca Türk tarihine özgü olmadığını, toplumların birbirleriyle kurdukları ilişkiler sonucunda ortaya çıkan genel bir süreç olduğunu söyledi. Arıkoğlu, bir dilin başka dillerden etkilenmesinin o dilin veya topluluğun tarihsel kimliğini tek başına ortadan kaldırmadığını, ancak uzun süreli etkileşimlerin dilin söz varlığında ve kültürel yapısında önemli değişikliklere yol açabildiğini kaydetti. Türk topluluklarının İslamiyet'i kabul etmesiyle Arapça ve Farsçadan çok sayıda kelime ve kavramın Türkçeye girdiğini belirten Arıkoğlu, özellikle dinî terminolojinin bu etkileşimde önemli bir yer tuttuğunu ifade etti. Türklerin farklı dinlerle karşılaşmasının da benzer sonuçlar doğurduğunu belirten Arıkoğlu, Uygurların tarihsel süreçte Budizm ve Maniheizm gibi inanç sistemleriyle ilişki kurduğunu, bu dinlerin etkilerinin kültürel ve dilsel alanlara yansıdığını söyledi. Arıkoğlu, günümüzde Batı Türkçesinde Fransızca ve İngilizcenin, Rusya ve Sibirya'daki Türk topluluklarının dillerinde ise Rusçanın etkilerinin görülebildiğini belirterek, bu durumun farklı tarihsel dönemlerde yaşanan siyasi, ekonomik, dinî ve kültürel ilişkilerle bağlantılı olduğunu dile getirdi. Türk dünyasının kendi içindeki kültürel çeşitliliğin de bu tarihsel süreçler dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Arıkoğlu, farklı Türk topluluklarının aynı tarihsel köklerle ilişkilendirilmelerine rağmen yaşadıkları coğrafyalara ve temas kurdukları medeniyetlere bağlı olarak farklı kültürel özellikler geliştirdiklerini kaydetti. “TÜRK KÜLTÜRÜ FARKLI MEDENİYETLERLE ETKİLEŞİM İÇİNDE GELİŞTİ” Türk topluluklarının yaşadıkları bölgelerdeki kültürel ve dinî çevrelerden etkilendiğini belirten Arıkoğlu, Sibirya'daki Türk toplulukları ile Anadolu ve Türkistan'daki Türk toplulukları arasında görülen farklılıkların tarihsel koşullarla açıklanabileceğini söyledi. Arıkoğlu, Hakaslar, Altaylar ve Tuvalar gibi Sibirya Türk topluluklarının tarihsel süreçte Rus kültürü ve Hristiyanlıkla karşılaştığını, bazı topluluklarda ise eski inanç sistemlerinin etkilerinin devam ettiğini ifade etti. Anadolu Türkleri, Özbekler ve Uygurlar gibi toplulukların kültürel gelişiminde ise İslamiyet'in yanı sıra Fars kültürüyle kurulan ilişkilerin etkili olduğunu belirten Arıkoğlu, “Türkistan'da Kırgızların, Kazakların kültüründe ikisi birlikte var. Biraz eski kamlılık inancının, Gök Tanrı inancının yanı sıra, yerleşik hayata çok geçmedikleri için göçer hayatına ait bir Müslümanlık diyelim. Biraz farklı bir Müslümanlık. Bütün bunlar dışarıdan etkilenmelerine sebep oluyor.” dedi. Türk topluluklarının zaman zaman kendi inançlarını da değiştirdiğini hatırlatan Arıkoğlu, Uygurların tarihsel süreçte Budizm ve Maniheizm gibi inanç sistemlerini benimsediğini, Karahanlılar döneminde ise İslamiyet'in kabulüyle önemli bir kültürel dönüşüm yaşandığını belirtti. Arıkoğlu, Türklerin farklı kültürlere açık olmasının başka toplumlarla bir arada yaşamalarını kolaylaştırdığını ancak bu durumun kendi kültürel değerlerini koruma konusunda bazı riskleri de beraberinde getirdiğini dile getirdi. Kültürel etkileşimin olumlu yönleri bulunduğunu belirten Arıkoğlu, şu ifadeleri kullandı: Türklerin yok ettiği herhangi bir kültürü hatırlamıyoruz biz. Herhangi bir dini de hatırlamıyoruz. Fakat kendileri kolayca dinlerini değiştirebiliyorlar. Mesela Uygurlar zamanında Budizme, Maniheizme girdiler. Karahanlılar zamanında Satuk Buğra Han, hakan Müslüman olunca onun hükmettiği toplum da Müslüman oluyor. Başka bir deyişle Müslümanlık da aslında bizim bir kültür ve medeniyet değiştirmemiz. Başka kültürlere açığız fakat kendi kültürümüzü koruma konusunda o kadar da tutucu değiliz. Bu, başka toplumlar içinde yaşamamızı sağlayan iyi bir özellik olduğu gibi kendi kültürümüzü kaybetmek gibi kötü bir yanı da olan bir şey. İngilizler böyle yapmıyor. Bir vali gönderiyor, koca Hindistan kıtasını İngilizce konuşturuyor. Avustralya'da, bugün Güney Afrika'da, Yeni Zelanda'da resmî dil İngilizce. Oraları sadece hükmettikleri için, bir kültür politikası vasıtasıyla İngilizce konuşur hâle getirdiler. Bizim buna benzer bir misyonumuz, görevimiz veya kültürümüzden gelen bir özelliğimiz yoktu. “TÜRKÇE YAŞADIĞI SÜRECE KIRIM TATARLARI VAR OLACAK” Tatarların, özellikle Kazan Hanlığı'nın yıkılmasının ardından uzun süre Rus siyasi ve kültürel hâkimiyeti altında yaşamalarına rağmen kimliklerini korumalarını önemli bir kazanım olarak nitelendiren Arıkoğlu, Balkanlar'a göç eden veya bu bölgelerde yaşayan bazı tarihsel Türk topluluklarının ise zamanla dil değişimi ve Slavlaşma süreçlerinden etkilendiğini belirtti. Bulgarların tarihsel kökenlerine ilişkin tartışmalara da değinen Arıkoğlu, dil kaybının toplulukların kimliklerinin dönüşümünde etkili olabileceğine işaret ederek şu şekilde konuştu: Temel olarak burada kaybetme konusunda birinci unsuru dil olarak görmek lazım. Çünkü kültür, dille yaşayan bir şey. Dininizi değiştirince kültürünüzü yaşayabiliyorsunuz. Gagavuzlar yaşatıyor. Bugünkü Tuvalar, Hakaslar, Altaylar Müslüman değiller ama kültürlerini yaşatıyorlar. Fakat Bulgarlar gibi dillerini kaybederlerse o zaman milliyetinizi de kaybetmiş oluyorsunuz, mensubiyetinizi kaybetmiş oluyorsunuz. Bu demek oluyor ki Türkçe yaşadığı sürece Kırımlılar var olacak, Tatarlar var olacak, Başkurtlar var olacak. Fakat dillerini tümüyle kaybetselerdi. Mesela bugünkü Hakaslar dillerini hemen hemen kaybetmek üzereler. Hakas Türkçesi konuşan kalmayınca Hakas diye bir toplum da ortadan kalkmış olacak. “BİR DİLİN ÖLMESİ, KONUŞURUNUN KALMAMASI DEMEKTİR” Arıkoğlu, Hakas Türkçesinin karşı karşıya olduğu tehlikeler üzerinden dil kaybı ve dilin gelecek kuşaklara aktarılması konusunu değerlendirdi. Bir dilin yaşayabilmesi için konuşurlarının bulunması gerektiğini vurgulayan Arıkoğlu, Hakas Türkçesinin özellikle Rusçanın baskın hâle gelmesi ve Hakas nüfusunun azınlıkta kalması nedeniyle ciddi bir risk altında olduğunu belirtti. Dillerin, son konuşurlarının da hayatını kaybetmesiyle birlikte günlük iletişimde kullanılmaz hâle geldiğini ifade eden Arıkoğlu, ölü dillerin yeniden canlandırılması konusunda İbraniceyi istisnai bir örnek olarak gösterdi. İbranicenin yazılı kaynaklardan yararlanılarak 20. yüzyılda yeniden canlandırıldığını hatırlatan Arıkoğlu, Sümerce ve Latince gibi dillerin ise tarihsel metinler aracılığıyla varlığını sürdürmesine rağmen yeniden geniş bir ana dil konuşurları topluluğuna kavuşmadığına dikkat çekti. HAKAS TÜRKÇESİ NEDEN TEHLİKE ALTINDA? Hakas Türkçesinin durumunu örnek gösteren Arıkoğlu, Güney Sibirya'da, Rusya Federasyonu'na bağlı Hakasya Cumhuriyeti'nin Türk tarihi açısından önemli bir coğrafyada bulunduğunu belirtti. Bölgede çok sayıda eski mezar yapısı ve arkeolojik kalıntı bulunduğunu ifade eden Arıkoğlu, Hakasya'nın Türk topluluklarının tarihsel geçmişinin araştırılması bakımından önem taşıdığını söyledi. Arıkoğlu, Hakasya'nın yaklaşık 60 bin kilometrekarelik bir alanı kapsadığını ve bölgede yüz bini aşkın kurgan bulunduğunun ifade edildiğini aktardı. Günümüzde cumhuriyette yaşayan nüfusun yaklaşık 600 bin olduğunu, Hakas Türklerinin ise bunun yaklaşık 60 binini oluşturduğunu belirten Arıkoğlu, Hakasların kendi yurtlarında nüfus bakımından azınlıkta kaldığına işaret etti. Hakas nüfusunun özellikle şehirlerde daha az yoğunlaşmasının, Hakas Türkçesinin günlük yaşamda kullanılmasını zorlaştırdığını kaydeden Arıkoğlu, dilin daha çok belirli köylerde ve sınırlı topluluklar arasında varlığını sürdürebildiğini ifade etti. Bir toplumda çoğunluğun başka bir dili konuşmasının, azınlıkta kalan topluluğun kendi dilini kullanma imkânlarını daraltabileceğini belirten Arıkoğlu, Hakasya'daki durumu Rusça ile Hakas Türkçesi arasındaki ilişki üzerinden açıkladı. Rusçanın gündelik iletişimde baskın olması nedeniyle Hakasların da farklı topluluklarla iletişim kurabilmek için Rusça kullanmak zorunda kaldığını dile getirdi. SOVYET DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE RUSÇANIN ETKİSİ Hakas Türkçesinin kullanım alanlarının daralmasında tarihsel ve siyasi koşulların etkili olduğunu belirten Arıkoğlu, 20. yüzyıl boyunca bölgedeki demografik değişimlerin ve Rusçanın kamusal alandaki ağırlığının dilin geleceğini etkilediğini söyledi. Arıkoğlu, 1930'lu yıllarda Hakas nüfusunun bölgedeki payının daha yüksek olduğunu, sonraki dönemlerde ise Rus nüfusunun artmasıyla demografik dengenin değiştiğini ifade etti. Sovyetler Birliği döneminde Rusçanın ortak iletişim dili ve kamusal yaşamın temel dillerinden biri hâline gelmesinin, Rusça dışındaki ana dillerin kullanımını da etkilediğini belirtti. Sovyet coğrafyasında Rusçayı iyi bilmenin eğitim, çalışma hayatı ve toplumsal ilişkiler bakımından önemli bir avantaj sağladığını kaydeden Arıkoğlu, bu durumun ana dili Rusça olmayan topluluklarda Rusçanın daha yaygın kullanılmasına yol açtığını dile getirdi. Rusçanın etkisinin Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından da tamamen ortadan kalkmadığını belirten Arıkoğlu, Kazakistan ve Kırgızistan gibi ülkelerde Rusçanın toplumsal ve dilsel etkilerinin devam ettiğine dikkat çekti. “OĞLUMA HAKASÇA ÖĞRETSEM BİLE KONUŞACAĞI KİMSE OLMAYACAK” 1990'lı yıllarda doktora tezi çalışmaları için Hakasya ve Tuva'da iki yıl yaşadığını belirten Arıkoğlu, o dönemde karşılaştığı bir olayın Hakas Türkçesinin geleceğine ilişkin kaygıları somut biçimde ortaya koyduğunu anlattı. Hakasça bilen bir arkadaşının on yaşındaki oğluna neden ana dilini öğretmediğini sorduğunu aktaran Arıkoğlu, arkadaşının verdiği yanıtın dilin yaşatılması konusunda yaşanan çaresizliği gösterdiğini ifade etti. Arıkoğlu, arkadaşının kendisine, “Oğluma Hakasça öğretsem bile konuşacağı kimse olmayacak. Oysa çarşıda pazarda Rusçasıyla herkesle anlaşıyor.” dediğini aktardı. Bu yanıtın, Hakas Türkçesinin gündelik yaşamda kullanım alanlarının daralmasının ailelerin dil aktarımına ilişkin kararlarını da etkilediğini gösterdiğini belirten Arıkoğlu, söz konusu yaklaşımın bir yönüyle çaresizliği, diğer yönüyle ise ana dilin korunmasına yönelik duyarlılığın zayıflamasını yansıtabileceğini söyledi. “DİLİNİ KORUYACAK TOPLUMSAL BİLİNÇ DE ÖNEMLİ” Arıkoğlu, Türk topluluklarının tamamında millî kimliği ve ana dili koruma bilincinin aynı düzeyde gelişmediğini ifade ederek Tatar topluluklarında görülen kimlik bilincinin diğer topluluklarda da aynı ölçüde bulunmayabileceğine işaret etti. Bir dilin yaşatılabilmesi için yalnızca konuşurların bulunmasının yeterli olmadığını belirten Arıkoğlu, topluluğun kendi dilini korumaya yönelik iradesinin ve bunu destekleyecek toplumsal imkânların da önemli olduğunu vurguladı. Hakas Türkçesi örneğinde ailelerin çocuklarına dili öğretme konusunda yaşadığı tereddütlerin, ana dilin kuşaklar arasındaki aktarımını zayıflatabileceğini kaydetti. 1990'lı yıllarda Hakasya, Tuva ve Altay gibi bölgelerde yerel kültürlerin geliştirilmesi ve yerel dillerin korunması amacıyla çeşitli kaynaklar ayrıldığını ifade eden Arıkoğlu, bu dönemde yerel dillere yönelik desteğin arttığını söyledi. Öte yandan 2000'li yıllardan itibaren Rusya'nın siyasi yaklaşımında yaşanan değişimlerin ve bölgedeki özgürlük hareketlerinin zayıflamasının, yerel kültürlere sağlanan desteği de etkilediğini belirten Arıkoğlu, özellikle Güney Sibirya'daki Türk topluluklarının ana dillerini korumaya yönelik imkânlarının daraldığına dikkat çekti. “TUVALILAR NÜFUS ÇOĞUNLUĞU SAYESİNDE DİLLERİNİ VE KÜLTÜRLERİNİ KORUYABİLİYOR” Arıkoğlu, Güney Sibirya'daki Türk topluluklarının dillerini koruma koşullarını değerlendirerek Tuvalıların Hakaslara kıyasla ana dillerini yaşatma konusunda daha avantajlı bir konumda bulunduğunu belirtti. Tuva Cumhuriyeti'nde Tuvalıların nüfus bakımından çoğunlukta olmasının ve kendi aralarında dili kullanabilmelerinin kültürel devamlılığı desteklediğini ifade eden Arıkoğlu, coğrafi koşulların da bu süreçte etkili olduğunu söyledi. Tuva Cumhuriyeti'nin yaklaşık 350 bin nüfusa sahip olduğunu, bunun yaklaşık 250 binini Tuvalıların oluşturduğunu belirten Arıkoğlu, nüfus yoğunluğunun bir dilin yaşaması ve gelecek kuşaklara aktarılması açısından belirleyici unsurlardan biri olduğunu vurguladı. Hakasya'da Hakasların toplam nüfus içindeki payının düşük olması nedeniyle ana dilin günlük yaşamda kullanımının zorlaştığını hatırlatan Arıkoğlu, Tuva'da ise durumun farklı olduğunu kaydetti. Tuvalıların kendi bölgelerinde çoğunluğu oluşturmasının, dili günlük iletişimde kullanmalarını ve kültürel geleneklerini sürdürmelerini kolaylaştırdığını ifade etti. Arıkoğlu, Tuva'da insanların kendi aralarında Tuva Türkçesini konuşabildiğini, şiir ve edebiyat gibi kültürel üretim alanlarının da Hakaslara kıyasla daha yaygın olduğunu belirtti. Arıkoğlu, bu durumun, dilin yalnızca aile içinde değil, toplumsal yaşamda da varlığını sürdürmesine katkı sağladığını dile getirdi. DEMİRYOLU BAĞLANTISININ BULUNMAMASI VE COĞRAFİ KOŞULLAR Tuva'nın kültürel yapısını etkileyen unsurlardan birinin de coğrafi konumu olduğunu belirten Arıkoğlu, cumhuriyete demiryolu bağlantısının ulaşmamasının bölgenin dış dünyayla ilişkilerini etkilediğine dikkat çekti. Arıkoğlu, Tuva'nın dağlarla çevrili coğrafyasının ve demiryolu bağlantısının bulunmamasının, bölgenin dış etkilerle karşılaşma biçimini şekillendiren faktörleri arasında yer aldığına vurgu yaptı. Tuva'nın güneyinde Tannu-Ola, kuzeyinde ise Sayan Dağları'nın bulunduğunu hatırlatan Arıkoğlu, bu coğrafi yapının bölgenin tarihsel gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ifade etti. Sayan Dağları'nın Türk tarihinin eski dönemlerinde de çeşitli toplulukların hareketliliği ve siyasi ilişkileri bakımından önem taşıdığına işaret etti. Arıkoğlu, Rusya'nın Sibirya ve Türkistan'da geliştirdiği ulaşım ağlarının ekonomik ve toplumsal yaşamı dönüştürdüğünü belirtti. Bu süreçte ham maddelerin farklı bölgelere taşınması, sanayi faaliyetlerinin gelişmesi ve yeni ekonomik ilişkilerin kurulmasıyla birlikte Rusçanın ve Rus kültürünün etkisinin de arttığını ifade etti. TUVA KÜLTÜRÜ VE GELENEKSEL İNANÇLAR VARLIĞINI SÜRDÜRÜYOR Tuvalıların kendi dillerini günlük yaşamda yaygın biçimde kullanmalarının kültürel devamlılığı desteklediğini belirten Arıkoğlu, Tuva'da geleneksel inanç unsurları ile Budizmin bir arada yaşatıldığına dikkat çekti. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bölgede yerel kimlik ve kültürlere yönelik ilginin arttığını ifade eden Arıkoğlu, bu dönemde özgürlük hareketlerinin ve kültürel canlanma çabalarının da etkili olduğunu söyledi. Tuvalıların Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşamalarına rağmen kendi dillerini ve kültürel özelliklerini koruyabildiklerini belirten Arıkoğlu, Tuva örneğinin dilin geleceğinde nüfus çoğunluğunun, toplumsal kullanımın ve kültürel aktarımın önemini gösterdiğini dile getirdi. Bununla birlikte Altay Türklerinin nüfusuna ve kültürel yapısına değinen Arıkoğlu, bölgede eski Türk inançlarından kalan unsurların günümüzde de yaşatıldığını belirtti. Hristiyanlığın etkisine rağmen geleneksel inançların toplumsal yaşamda varlığını sürdürdüğünü ifade eden Arıkoğlu, özellikle kamlık geleneğinin önemine işaret etti. Altay Türklerinin geleneksel inanç önderleri için “kam” kelimesini kullandığını belirten Arıkoğlu, Türk kültüründe yaygın biçimde kullanılan “şaman” kelimesinin Türkçe kökenli olmadığını ve kamlık ile şamanlık kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi. Arıkoğlu, kamlığı eski Türk inançlarının günümüze ulaşan biçimlerinden biri olarak değerlendirerek Altay Türklerinde kamların yanı sıra geleneksel ezgilerin, duaların ve sözlü kültür ürünlerinin de varlığını sürdürdüğünü ifade etti. Bu kültürel unsurların Hakaslara kıyasla daha güçlü biçimde korunabildiğini belirten Arıkoğlu, geleneksel kültürün yaşatılmasında sözlü aktarımın önemini vurguladı. “HAKASÇANIN YOK OLMASI, BİR KÜLTÜRÜN YOK OLMASI DEMEK” Hakasçanın tehlike altındaki diller arasında bulunduğuna dikkat çeken Arıkoğlu, kendi akademik çalışmalarından da örnek verdi. Hakas Türkçesi üzerine bilimsel araştırmalar yürüttüğü dönemde Hakaslarla iletişim kurarken dili bildiği için şaşkınlıkla karşılandığını anlatan Arıkoğlu, bazı Hakas Türklerinin kendi dillerini yeterince bilmediğini veya konuşamadığını gözlemlediğini söyledi. Bu deneyimin, dil kaybının ulaştığı boyutu ortaya koyduğunu belirten Arıkoğlu, Hakasçanın kaybolmasının yalnızca bir iletişim aracının ortadan kalkması anlamına gelmediğini vurguladı. Arıkoğlu, dilin içinde yaşayan tarihsel hafızanın, geleneklerin, anlatıların ve dünyayı algılama biçimlerinin de bu süreçten etkilendiğini ifade etti ve şu ifadeleri kullandı: Hakasçanın yok olması ne demek? Kültürün yok olması, dünyanın yok olması demek yani. Öyle düşünmek gerekiyor. Yaşatacak imkân yok. Ne yapılabilir? İlmî çalışmalarla... Eskiden destanları ve destan gelenekleri çok meşhurmuş. Kırgızlarda olduğu gibi, milattan öncesinden kalan belki sözlü gelenekler var. Epeyce destanı derlemişler. Kahramanlık destanları diyelim. Metinleri kıymetli çünkü Rusçanın etkisinde değil. Bugünkü Hakasçada kod kaydırma dediğimiz bir şey var. Kod kaydırma, yüklemle nesnenin yerini değiştirmek. Yani dilinizi Rusçaya benzetiyorsunuz yazarken. Önce yüklemi, sonra nesneyi yazıyorsunuz. Oysa destan metinlerinde daha saf Hakasça var. Tarihten gelen bir özellik olduğu için mitolojik özellikler var. Hakas destanlarında kadın kahramanlar var. Kadın kahramanlar, erkek kahramanlarını yeniyor yani. Başka Türk topluluklarında olmayan bir zenginlik bu. Yaşatılmalıydı ama diğer Türk topluluklarında olduğu gibi, o destan anlatıcılarına Haycı deniyordu. Onlar da yok oldular. Hakas Türkçesi kendi içindeki çeşitliliğine de değinen Arıkoğlu, Şor, Çulım, Kızıl ve Koybal gibi Hakas Türkçesi ağızların da konuşuru olmadığı için unutulduğunu kaydetti. “SİBİRYA’DAKİ TÜRK KÜLTÜRLERİNİN YOK OLMASI, KÖKLERİMİZİN EN ESKİ BİÇİMLERİNİN ANLAMINA GELİYOR” Sibirya’daki Türk topluluklarının Türk dünyası açısından öneminin yalnızca günümüzde konuşulan lehçelerle sınırlı olmadığını vurgulayan Arıkoğlu, bölgenin Türk tarihinin ve kültürünün eski dönemlerini anlamak bakımından önemli bir yere sahip olduğunu kaydetti. Arıkoğlu, “Sibirya’daki koskoca bir coğrafyada yaşayan Türklerin konuştuğu diller niçin Türkler için bu kadar önemli? Çünkü Türkler dünyaya tarihsel olarak büyük ihtimalle oradan çıktılar. Göktürklerin, eski Kırgızların ve İskitlerin yurtları orası. Kültürün ve tarihin çıktığı yerlerden biri orası.” ifadelerini kullandı. Bölgedeki dillerin, Türkçenin tarihî gelişimini takip etmek için önemli veriler sunduğunu belirten Arıkoğlu, bugün Türkiye Türkçesinde “ayak” olarak kullanılan kelimenin Tuva Türkçesinde “adak” biçiminde yaşadığını söyledi. Aynı kelimenin Köktürkçede de bulunduğunu hatırlatan Arıkoğlu, bu tür örneklerin Türk dillerinin geçmişten günümüze geçirdiği değişimleri anlamaya yardımcı olduğunu dile getirdi. Arıkoğlu, “Türkçenin en eski biçimlerini, Türklerin kültürlerinin en eski katmanlarını görmek için Sibirya arkeolojisi ve buradan çıkarılan kültür değerleri önemli.” dedi. Sibirya’nın yalnızca dil araştırmaları bakımından değil, tarihî yazıtları ve arkeolojik buluntuları açısından da önem taşıdığını belirten Arıkoğlu, Türk tarihi araştırmalarında çoğunlukla Moğolistan’daki Köktürk yazıtlarının öne çıktığını, ancak daha geniş bir coğrafyada çok sayıda yazılı taşın bulunduğunu ifade etti. Arıkoğlu, Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk Yazıtlarının Türk tarihinin bilinen başlıca kaynakları arasında yer aldığını belirterek Sibirya ve özellikle Yenisey çevresindeki yazıtların da dikkate alınması gerektiğini söyledi. “Biz bugün yalnızca Moğolistan’da bulunan Orhun Yazıtları’nı biliyoruz. Oysa Sibirya başta olmak üzere o coğrafyada 700’den fazla yazılı taş var. Yenisey boylarında da Köktürk yazısıyla yazılmış yüzlerce taş bulunuyor.” diyen Arıkoğlu, bu kaynakların Türklerin geçmişine ilişkin bilgilerin genişletilmesine katkı sunduğunu kaydetti. Tuva ve Hakas topluluklarının kültürel değerlerinin yalnızca dil ve edebiyatla sınırlı olmadığını belirten Arıkoğlu, bu toplulukların geleneklerinde doğaya, hayvanlara ve canlıların yaşam hakkına ilişkin güçlü kabullerin bulunduğunu anlattı. Arıkoğlu, yaş ağaçların kesilmemesi, su kaynaklarının kirletilmemesi ve hayvanların gelişigüzel avlanmaması gibi uygulamaların bu kültürlerdeki doğa anlayışını yansıttığını söyledi. İhtiyaç kadar tüketme düşüncesinin de geleneksel yaşam biçiminde önemli bir yer tuttuğunu belirten Arıkoğlu, hayvanların nesillerini sürdürebilmeleri için dişi hayvanların korunmasına yönelik kuralların bulunduğunu ifade etti. Geleneksel inançlarda doğadaki varlıkların birer sahibi veya koruyucu ruhu olduğuna ilişkin düşüncelerin de yer aldığını kaydeden Arıkoğlu, bu anlayışların insanların çevreleriyle kurdukları ilişkiyi şekillendirdiğini dile getirdi. Arıkoğlu, “Bütün bu kültür ögeleri oradaki insanların inançlarında yaşıyor ve yaşatılıyor. Onların kültürlerinin yok olması, bizim değerlerimizin en eski biçimlerinin de yok olması demek.” ifadelerini kullandı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.