SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Sovyetler Birliği

QHA - Kırım Haber Ajansı - Sovyetler Birliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sovyetler Birliği haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Avrupa Parlamentosunda Sovyet sürgünlerinin kurbanları anıldı: "Cezalandırılmayan kötülük geri döndü" Haber

Avrupa Parlamentosunda Sovyet sürgünlerinin kurbanları anıldı: "Cezalandırılmayan kötülük geri döndü"

Avrupa Birliği’nin (AB) kalbi Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu (AP) binası önündeki meydanda, Sovyetler Birliği (SSCB) tarafından Orta ve Doğu Avrupa’dan sürgün edilen milyonlarca kurbanı anmak üzere üst düzey katılımlı resmî bir tören düzenlendi. Törene, Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Başkanı Refat Çubarov da katıldı. Törenin açılış konuşmasını gerçekleştiren Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, 1936-1952 yılları arasında totaliter Sovyet rejimi tarafından evlerinden, yurtlarından edilen insanların acılarına dikkat çekti. Metsola, konuşmasında şu ifadeleri kullandı: Bu, 1936 ile 1952 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Baltık kıyılarından Karadeniz’e kadar uzanan topraklarda evlerinden sürgün ettiği, binlerce kilometre doğuya, Sibirya’ya ve Orta Asya’ya gönderdiği 3 milyondan fazla insanın ortak kaderiydi. Kıtamızdaki bu yara hiçbir zaman tamamen kapanmadı. Sürgüne gönderilenler, onların çocukları ve torunları bu yara izlerini hâlâ kalplerinde taşıyor. SSCB’nin bu halkların isimlerini, evlerini, dillerini, inançlarını ve yaşam tarzlarını yeryüzünden tamamen silmeye çalıştığını belirten Metsola, Moskova'nın bu hain emellerinde başarısız olduğunu ve sürgün kurbanlarının aziz hatırasının bugün Avrupa'nın tam merkezinde yaşamaya devam ettiğini vurguladı. REFAT ÇUBAROV: KREMLİN ZAMANINDA CEZALANDIRSAYDI BU SAVAŞ OLMAZDI Anma törenine, Ukrayna’nın AB Temsilcisi Vsevolod Çentsov ve Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) Başkanı Refat Çubarov da katıldı. Çubarov, törende yaptığı konuşmada uluslararası topluma tarihi ve son derece ibretlik bir uyarıda bulunarak şunları kaydetti: Cezalandırılmayan kötülük, her zaman daha büyük ve daha korkunç suçlarla geri dönme eğilimindedir. Rusya’nın bugün Ukrayna’ya karşı başlattığı bu kanlı savaş, büyük ölçüde Moskova’nın, Kremlin’in ve eski SSCB’nin yönetici ile cellat organlarının zamanında insanlığa ve halklara karşı işledikleri suçlardan ötürü adaletten ve cezadan kaçabilmiş olmasının doğrudan bir sonucudur. 2023'TEN BERİ YAŞATILAN ANMA GELENEĞİ Orta ve Doğu Avrupa’daki Sovyet sürgünlerinin kurbanlarını anma girişimi, ilk olarak Avrupa hafızasını ve ortak değerlerini korumayı amaçlayan bir grup AP milletvekilinin gayriresmî önerisiyle başlamıştı. Kısa sürede kurumsallaşan bu girişim, 2023 yılından bu yana her yıl haziran ayında Avrupa Parlamentosu önünde düzenlenen resmî ve geleneksel bir törene dönüştü. 18 MAYIS 1944 KIRIM TATAR SÜRGÜNÜ VE SOYKIRIMI Kırım Tatar halkı, bir şafak vaktinde Sovyetler Birliği diktatörü Josef Stalin’in emriyle 18 Mayıs 1944 tarihinde topyekûn sürgüne tâbi tutuldu. Kırım’dan Türkistan, Urallar ve Sibirya bölgelerine hayvan vagonlarıyla sürgün edilen Kırım Tatar halkı; en temel insani haklardan mahrum bırakılarak günlerce süren zorunlu yolculuklar, açlık, susuzluk ve devamındaki perişanlık neticesinde nüfusunun yüzde 46’sını kaybetti. Sovyet yönetimi, soykırım niteliğindeki sürgünün hemen akabinde Kırım Yarımadası’nda, Kırım Tatarlarının varlığına işaret eden her şeyi ortadan kaldırmaya başladı. Köy, kasaba, ilçe ve şehirler başta olmak üzere yarımadadaki binden fazla yerleşim yerinin Kırım Tatarca olan adları değiştirildi. Kültürel soykırımın yaşandığı Kırım’da tarihi eserler tahrip edildi, mezarlıklar yok edildi ve yarımadanın demografik yapısı bilinçli şekilde dönüştürüldü. Sürgün edilen halk, bağrından koparıldığı o aziz vatanı, Kırım’ı hiçbir zaman unutmadı. Sürgünlük yollarında, sürgün edildikleri yerlerde vatana dönmek için çaba gösterdi. 1989’un sonuna kadar sürgün yerlerinde zorla tutuldu. O döneme değin gerçekleşen vatan Kırım’a geri dönme teşebbüsleri, hapisle ve yeni sürgünle cezalandırıldı. 1989’a gelindiğinde Kırım Tatarları, yavaş yavaş ata topraklarına dönmeye başladı. Sürgün mağdurları o tarihten itibaren yaşadıkları yokluklara rağmen vatanda kalma mücadelesini sürdürdü. Ancak yaklaşık 150 bin Kırım Tatarı maddi yetersizlik ve yasal engeller nedeniyle Türkistan bölgesinde kaldı. 2015 yılında Ukrayna Parlamentosu, Kırım Tatar Sürgünü’nü soykırım olarak kabul etti ve 18 Mayıs tarihini “Kırım Tatar Soykırım Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan etti. 2019 yılında Letonya ve Litvanya meclisleri, 2022’de Kanada Parlamentosunun alt kanadı olan Avam Kamarası, 2024'ün temmuz ayında Polonya Parlamentosunun alt kanadı olan Sejm, 2024'ün ekim ayında Estonya Parlamentosu (Riigikogu), 2024'ün aralık ayında Çekya Parlamentosunun üst kanadı olan Senato ve 2025’in haziran ayında Hollanda Krallığı Genel Meclisinin alt meclisi olan Hollanda Temsilciler Meclisi, 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü'nü soykırım olarak tanıdı.

Prof. Dr. Ruhi Ersoy QHA'ya konuştu: Bugünkü imkânların hangi bedellerle kazanıldığını unutmamalıyız Haber

Prof. Dr. Ruhi Ersoy QHA'ya konuştu: Bugünkü imkânların hangi bedellerle kazanıldığını unutmamalıyız

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/ANKARA Ahmed Cevad Enstitüsü öncülüğünde, 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. yılı ve Türk devletlerinin bağımsızlıklarının 35. yılı dolayısıyla düzenlenen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”, Ankara’da yoğun katılımla gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanlığı 15 Temmuz Demokrasi Müzesi yerleşkesinde açılan sergi kapsamında Kırım Haber Ajansına (QHA) konuşan MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy, Sovyet döneminde Türk halklarına yönelik baskı ve zulüm politikalarının unutulmaması gerektiğini vurgulayarak, represiya hafızasının gelecek nesillere aktarılmasının tarihî bir sorumluluk olduğunu ifade etti. 1937-1938 yıllarında Sovyetler Birliği sınırları içerisinde yaşayan Türk halklarının aydınlarına, bilim insanlarına, sanatçılarına ve kanaat önderlerine yönelik yürütülen baskı politikalarının Türk dünyasının ortak hafızasında önemli bir yer tuttuğunu belirten Ersoy, söz konusu serginin bu hafızayı canlı tutmak amacıyla hazırlandığını söyledi. Ersoy, “Etkinliğimiz, 1937-1938 yıllarında Sovyet coğrafyasında uygulanan represiya hafızasını diri tutmak, Türkiye kamuoyunda, Türk gençliğinde ve Türk dünyasında yaşananları gelecek nesillere aktarmak amacıyla düzenlendi. Bugün sahip olduğumuz imkânların hangi bedeller ödenerek elde edildiğini hatırlatmak istiyoruz.” dedi. TÜRK DÜNYASININ TEMEL MESELELERİNİ GÜNDEMDE TUTMAYA ÇALIŞIYORUZ Ahmed Cevad Enstitüsünün Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) bünyesinde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin himayelerinde kurulduğunu hatırlatan Ersoy, enstitünün temel hedeflerinden birinin Türk dünyasının tarihî, kültürel ve toplumsal meselelerini gündemde tutmak olduğunu kaydetti. Ersoy, “Gündelik siyasi tartışmaların ötesinde Türk dünyasının temel meselelerini gündem alıyoruz. Sivil toplum kuruluşlarıyla ve kamu kurumlarıyla iş birliği içerisinde çeşitli faaliyetler yürütüyor, Türk dünyasının ortak meselelerinin unutulmaması için çalışıyoruz.” ifadelerini kullandı. Serginin, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), TÜRKSOY, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinin katkılarıyla hazırlandığını belirten Ersoy, farklı kurumların ortak çabasıyla önemli bir hafıza çalışmasının ortaya konulduğunu söyledi. AKADEMİK ÇALIŞMALAR TOPLUMLA BULUŞTURULUYOR Türkiye'de represiya konusunda önemli akademik çalışmalar yapıldığını hatırlatan Ersoy, bu çalışmaların daha geniş kitlelere ulaştırılması gerektiğine dikkat çekti. Prof. Dr. Ahmet Buran'ın "Kurşunlanan Türkoloji" adlı eserinden başlayarak Prof. Dr. İbrahim Dilek'in “Türk Dünyasında Repressiya Sovyetler Döneminde Türk Halklarına Yapılan Baskı ve Zulümler” başlıklı çalışması gibi birçok akademik araştırmanın ortaya konulduğunu ifade eden Ersoy, dönemin YTB Başkanı Abdullah Eren tarafından da represiya konusunda kapsamlı çalışmalar yayımlandığını anımsattı. Ancak bu çalışmaların çoğunlukla akademik çevrelerde kaldığını belirten Ersoy, "Biz bunları biraz daha stantlara indirerek sergilerde görünür hâle getirme, popülerliğini artıracak etkinliklerle farkındalık oluşturma gayreti içerisindeyiz." diye konuştu. "BU SERGİ ADETA BİR MÜZE" Ersoy, Bakü Türkoloji Kurultayı'nın 100. yılı öncesinde, 99. yıl kapsamında Ahmed Cevad Enstitüsü tarafından Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinde, represiyaya maruz kalan Türk aydınlarının akıbetlerinin ele alındığı kapsamlı bir çalıştay düzenlediklerini hatırlattı. O dönemde ortaya koydukları fikrin bugün somut bir etkinliğe dönüştüğünü belirten Ersoy, Türk devletlerinin bağımsızlıklarının 35. yılı ile Bakü Türkoloji Kurultayı'nın 100. yılı etkinliklerini bir araya getirerek Cumhurbaşkanlığı 15 Temmuz Demokrasi Müzesi yerleşkesinde söz konusu sergiyi hayata geçirdiklerini ifade etti. Serginin yoğun katılımla açıldığını kaydeden Ersoy, etkinliğin yaz boyunca ziyaretçilere açık kalacağını söyledi. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı ile iş birliği içerisinde öğrencilerin de sergiyi ziyaret etmelerine yönelik çalışmalar planladıklarını belirten Ersoy, sergiyi kısa süreli bir etkinlik olarak düşünmediklerini ve çeşitli faaliyetlerle canlı tutmayı hedeflediklerini dile getirdi. Serginin klasik bir fotoğraf sergisinden çok daha fazlası olduğunu vurgulayan Ersoy, ziyaretçilere adeta bir müze deneyimi sunduğunu belirtti. Ersoy, sergide hatıraları, tarihî olayları ve represiya dönemini anlatan çok sayıda materyal ve uygulamanın yer aldığını ifade etti. "KIRIM, TÜRK DÜNYASININ ORTAK HAFIZASIDIR" Sergide Kırım Tatarlarına özel bir bölüm ayrıldığını açıklayan Ersoy, Kırım'ın kendi hayatında da ayrı bir yere sahip olduğunu anlattı. 1992 yılında, Kırım Tatarlarının ana vatanlarına dönüş sürecinde genç bir üniversite öğrencisi olarak Kırım'ı ziyaret ettiğini ifade eden Ersoy, Kırım Tatarlarının millî lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile Kırım'da bir araya geldiğini hatırlattı. Bu nedenle sergide Kırımoğlu ve Kırım Tatar Türkolog Bekir Sıtkı Çobanzade gibi isimlerle Kırım Tatarlarının mücadelesine özel yer verdiklerini belirten Ersoy, Kırım Tatar Sürgünü'nü anlatan vagonlar ve sembolik figürlerle ziyaretçilere sürgünün acılarını aktarmaya çalıştıklarını kaydetti. Kırım meselesinin yalnızca Kırım Tatarlarının meselesi olarak değerlendirilemeyeceğini vurgulayan Ersoy, Kırım Tatarlarının yaşadığı sürgün ve Sovyet baskılarının bütün Türk dünyasının çektiği acıların sembollerinden biri hâline geldiğini ifade etti. QHA’nın sergiyi haberleştirmesinin ve Kırım Tatar camiasıyla paylaşmasının önemine değinen Ersoy, Kırım sürgününün acılarının hatırlanmasının yanı sıra geleceğe umutla bakılması gerektiğini ifade etti. Yaklaşan Tepreş etkinliklerini de hatırlatan Ersoy, Ankara ve çevresinde yaşayan soydaşları, Kırım Tatarlarını ve Türk dünyasına ilgi duyan herkesi sergiyi ziyaret etmeye davet etti. Ersoy, ayrıca QHA'nın Türk dünyası ve Kırım Tatar halkına ilişkin konuların kamuoyuna duyurulmasındaki çalışmalarını takdir ederek ajans çalışanlarına teşekkür etti.

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli” Haber

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/ANKARA Ahmed Cevad Enstitüsü öncülüğünde, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile TÜRKSOY’un katkılarıyla düzenlenen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”, 5 Haziran Cuma günü Ankara’daki 15 Temmuz Demokrasi Müzesi’nde gerçekleştirildi. “1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. Yılı ve Türk Devletlerinin Bağımsızlığının 35. Yılı”na atfen düzenlenen etkinlikte, Sovyet dönemi baskıları ve Türk dünyasının yaşadığı acılar ele alındı. Program kapsamında, Türk halklarının maruz kaldığı siyasi baskılar, sürgünler ve aydın kıyımları sergi ve panel aracılığıyla katılımcılara aktarıldı. Panelin açılış konuşmaları panelin moderatörlüğünü üstlenen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Edebiyat Fakültesi Öğr. Üyesi ve Ahmed Cevad Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İbrahim Dilek tarafından gerçekleştirildi. Dilek, repressiya çalışmalarının yaklaşık çeyrek asırlık bir geçmişe sahip olduğunu belirterek, konunun bugün geniş katılımlı bir etkinlikle ele alınmasının uzun yıllara dayanan akademik ve kurumsal çabaların sonucu olduğunu söyledi. “Türk Dünyasında Repressiya Sovyetler Döneminde Türk Halklarına Yapılan Baskı ve Zulümler” başlıklı çalışmasına değinen Dilek, dönemin Yurtdışı Akrabalar ve Topluluklar Başkanlığı (YTB) Başkanı Abdullah Eren ile yapılan görüşmeler sonucunda çalışmaların başladığını anlattı. Eren’in konuya sahip çıkmasının ardından çeşitli alanlardan uzmanların katkılarıyla repressiya üzerine önemli çalışmaların ve yayınların ortaya çıktığını belirten Dilek, bu süreçte hazırlanan eserlerin konunun görünürlüğünü artırdığını kaydetti. Konunun yalnızca kitap sayfaları arasında kalan bir tarih olmaktan çıkarıldığını vurgulayan Dilek, özellikle sonraki yıllarda düzenlenen etkinlikler, akademik çalışmalar ve kamuoyu faaliyetleri sayesinde repressiyanın daha geniş kitlelere ulaştığını söyledi. Ayrıca Dilek, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy’un konuyu sahiplenmesiyle bu etkinliğin gerçekleştiğini ifade etti. Konuşmasında 19. ve 20. yüzyılın insanlık tarihinin en acı dönemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Dilek, savaşlar, sürgünler ve katliamların milyonlarca insanı etkilediğini belirtti. Repressiyanın da bu trajedilerden biri olduğunu söyleyen Dilek, Sovyet yönetimi altında çok sayıda Türk aydınının, devlet adamının, sanatçının ve sıradan vatandaşın baskılara maruz kaldığını hatırlattı. Repressiya mağdurlarının sayısına ilişkin kesin verilerin bulunmadığını belirten Dilek, resmi kaynakların net bilgiler sunmadığını ancak yüz binlerce kişinin bu süreçte infaz edildiğinin veya çeşitli şekillerde mağdur edildiğinin tahmin edildiğini söyledi. Dilek, hayatını kaybedenleri rahmetle andıklarını ifade ederek, yaşananların unutulmaması gerektiğini vurguladı. Önümüzdeki yıl repressiyanın yüzüncü yılına ulaşılacağını hatırlatan Dilek, yaklaşık bir asır önce yaşanan olayların bugün hâlâ Türk dünyasının ortak hafızasında canlılığını koruduğunu belirtti. “REPRESSİYA SİBİRYA TÜRKLERİNİN AYDIN KADROLARINI HEDEF ALDI” Açılış konuşmasının ardından panel, Ankara Üniversitesi DTCF Öğr. Üyesi Prof. Dr. Gülsüm Killi Yılmaz’ın “Sibirya’daki Türk Boy ve Topluluklarının Repressiya Süreci” konulu sunumuyla devam etti. Sibirya’daki Türk topluluklarının Sovyet dönemi baskı politikalarından nasıl etkilendiğini ele alan Killi Yılmaz, repressiya sürecinin özellikle az nüfuslu halklar üzerinde çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurduğunu belirtti. Sibirya halklarının kültürel yaşamları, inanç sistemleri, edebiyatları ve toplumsal gelişimlerinin bu süreçten ciddi şekilde etkilendiğini ifade eden Killi Yılmaz, 1920’li yılların sonlarından 1950’lere kadar uzanan dönemin bölgedeki Türk toplulukları açısından kırılma noktası olduğunu söyledi. Sovyet yönetiminin ilk yıllarında Sibirya halklarının kültürel gelişimine yönelik çeşitli çalışmalar yürütüldüğünü anlatan Killi Yılmaz, bu dönemde alfabelerin oluşturulduğunu, yazılı edebiyatların geliştirilmeye başlandığını ve yerel aydın kadrolarının yetiştirildiğini kaydetti. Ancak Stalin döneminde merkeziyetçi politikaların güç kazanmasıyla birlikte bu sürecin tersine döndüğünü belirten Yılmaz, daha önce kültürel gelişimin öncüsü olarak görülen aydınların devlet tarafından tehdit olarak algılanmaya başlandığını ifade etti. Repressiya sürecinin özellikle 1937-1938 yıllarında yoğunlaştığını dile getiren Killi Yılmaz, farklı kaynaklarda değişen rakamlar bulunmakla birlikte milyonlarca insanın bu politikaların mağduru olduğunu söyledi. Resmî verilere göre 1918-1953 yılları arasında yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiğini aktaran Killi Yılmaz, bazı araştırmalarda repressiyadan etkilenenlerin sayısının 20 milyona kadar ulaştığının belirtildiğini kaydetti. Sovyet yönetiminin “karşı devrimcilik” suçlamasını oldukça geniş yorumladığını vurgulayan Killi Yılmaz, yalnızca siyasi muhaliflerin değil, zengin köylülerin, ailelerinin, savaş esirlerinin ve devlet tarafından tehdit olarak görülen çeşitli toplulukların da baskılara maruz kaldığını anlattı. Bazı halkların ise topluca sürgün edilerek yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırıldığını belirtti. 1934 yılında Sovyet siyasetçi Sergey Kirov’un öldürülmesinin ardından baskıların daha da arttığını ifade eden Killi Yılmaz, bu tarihten sonra yargılama süreçlerinin hızlandırıldığını ve birçok kişinin adil yargılanma hakkı olmaksızın infaz edildiğini söyledi. Bu uygulamaların özellikle nüfusları az olan Sibirya halkları üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu kaydeden Killi Yılmaz, birçok Türk topluluğunun hem demografik hem de kültürel açıdan büyük kayıplar yaşadığını dile getirdi. Killi Yılmaz, Sovyetler Birliği döneminde Oyrat (Oyrot) Özerk Bölgesi olarak adlandırılan Altay bölgesinde yaklaşık 10 bin kişinin repressiyadan etkilendiğinin tahmin edildiğini söyledi. Bu kişiler arasında çocuklar ve ileri yaştaki bireylerin de bulunduğunu belirten Yılmaz, baskıların toplumun hemen her kesimini hedef aldığını ifade etti. Repressiya sürecinde yalnızca Altay Türklerinin değil, bölgede yaşayan Kazaklar ve diğer toplulukların da mağdur edildiğini kaydeden Killi Yılmaz, dönemin yönetimi tarafından birçok kişinin “milliyetçilik”, “karşı devrimcilik”, “Japon veya Alman istihbaratıyla iş birliği yapmak”, “Türkçülük faaliyetlerinde bulunmak” ya da “halk düşmanlarıyla yeterince mücadele etmemek” gibi suçlamalarla yargılandığını belirtti. Killi Yılmaz, baskılardan yerel yöneticiler, din adamları, öğretmenler, tüccarlar, sanatçılar ve kültür insanlarının da etkilendiğini vurgulayarak, özellikle geleneksel toplum yapısında önemli rol üstlenen kişilerin hedef alındığını söyledi. Kamlar, yerel liderler ve kanaat önderlerinin çeşitli gerekçelerle suçlandığını ifade eden Killi Yılmaz, kültür ve sanat alanında faaliyet gösteren birçok ismin de milliyetçi düşünceler taşıdıkları iddiasıyla cezalandırıldığını dile getirdi. 1934 yılında açılan ve “Karşı Devrimci Oyrot Milliyetçileri Örgütü” davası olarak bilinen yargılamaya da değinen Killi Yılmaz, davada çok sayıda kişinin Sovyet yönetimine karşı faaliyet yürütmek, yabancı istihbarat servisleriyle bağlantı kurmak ve bağımsız bir devlet oluşturmayı hedeflemekle suçlandığını söyledi. Yargılananlar arasında Altay kültür hayatının önemli isimlerinin de bulunduğunu belirten Killi Yılmaz, ünlü Altay Türkü ressam ve Türkolog Çoros-Gurkin’in de repressiya mağdurları arasında yer aldığını hatırlattı. Repressiya sürecinin yalnızca yerli halkları değil, bölgeye sürgün edilen farklı etnik toplulukları da etkilediğini ifade eden Killi Yılmaz, Tatarlar, Almanlar, Koreliler, Gürcüler, Yahudiler ve diğer birçok halkın çeşitli gerekçelerle baskılara maruz kaldığını söyledi. Özellikle Korelilerin Japon yanlısı olmakla suçlandığını belirten Killi Yılmaz, sıradan işçilerin dahi infaz edildiği örneklerin bulunduğunu kaydetti. Baskıların kültürel hayatta büyük yıkıma neden olduğunu vurgulayan Killi Yılmaz, repressiya mağdurları arasında edebiyatın öncü isimleri, ders kitabı yazarları, gazeteciler ve aydınların bulunduğunu belirtti. Bu nedenle birçok Türk topluluğunun kültürel gelişiminin kesintiye uğradığını ifade eden Killi Yılmaz, repressiyanın yalnızca bireyleri değil, halkların kolektif hafızasını ve kültürel mirasını da hedef aldığını söyledi. 1950'li yıllardan itibaren repressiya mağdurlarının bir kısmının itibarlarının iade edildiğini belirten Killi Yılmaz, buna rağmen uzun yıllar boyunca bu kişilerin eserlerinin yayımlanamadığını ve isimlerinin dahi anılmasının sakıncalı görüldüğünü kaydetti. Günümüzde ise Sibirya'daki Türk toplulukları arasında repressiya mağdurlarının hatırasını yaşatmaya yönelik müzelerin, araştırma merkezlerinin ve dijital arşivlerin oluşturulduğunu ifade etti. “SİBİRYA’DAKİ TÜRK VARLIĞI STRATEJİK ÖNEME SAHİP” Killi Yılmaz’ın ardından tekrar söz alan Dilek, Sibirya coğrafyasının tarih boyunca Türk varlığının önemli merkezlerinden biri olduğunu belirterek, Rusya'nın bölgeye yönelik yayılmacı politikalarının 16. yüzyılda Kazan, Astrahan ve Sibir hanlıklarının ele geçirilmesiyle hız kazandığını söyledi. Rusya'nın Sibirya'ya yönelmesinde bölgenin zengin doğal kaynaklarının etkili olduğunu ifade eden Dilek, özellikle tuz madenleri ve geniş ormanlık alanların dönemin ekonomik şartlarında büyük önem taşıdığını kaydetti. Bu süreçte Rusların yaklaşık iki yüzyıl içerisinde Sibirya'yı aşarak Bering Boğazı'na kadar ulaştığını belirten Dilek, bölgenin tarihsel olduğu kadar jeopolitik açıdan da dikkat çekici bir konuma sahip olduğunu vurguladı. Sibirya'nın günümüzde dünyanın en önemli doğal kaynak rezervlerinden birini barındırdığına dikkat çeken Dilek, dünya tatlı su rezervlerinin önemli bir bölümünün, ayrıca doğal gaz, elmas, altın ve diğer stratejik madenlerin büyük kısmının bu coğrafyada bulunduğunu söyledi. Bölgede çok sayıda etnik topluluğun yaşadığını ifade eden Dilek, bunların arasında önemli Türk topluluklarının da yer aldığını belirterek Altay, Şor, Tofa ve Saha (Yakut) Türkleri başta olmak üzere Sibirya'daki Türk halklarının tarihî ve kültürel mirasının Türk dünyasının ortak değeri olduğunu dile getirdi. Sibirya'daki Türk topluluklarının tarih boyunca çeşitli baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldığını kaydeden Dilek, “O yüzden Sibirya'yı konuşmak, Sibirya'yla başlamak, Sibirya'daki Türk varlığını gündemde tutmak, Sibirya'nın Türk yüzyıllarını gündemde tutmak, Türk aydınlığının ileriki vizyonlar için önemli olduğu kanaatindeyim.” ifadelerini kullandı. “AMAÇ YALNIZCA MUHALİFLERİ DEĞİL, TOPLUMLARIN HAFIZASINI DA YOK ETMEKTİ” Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Hukuk Fakültesi Öğr. Üyesi Doç Dr. Rıdvan Değirmenci, repressiyanın insan hakları ve hukuk boyutunu değerlendirdi. Konuşmasında repressiyanın yalnızca siyasi bir tasfiye süreci olarak ele alınamayacağını vurgulayan Değirmenci, yaşananların modern devlet mekanizmasının ürettiği sistematik ve gayrimeşru şiddetin en dikkat çekici örneklerinden biri olduğunu söyledi. Repressiya döneminde yaşanan hak ihlallerinin insan hakları literatüründe yeterince incelenmediğine dikkat çeken Değirmenci, konunun çoğu zaman yalnızca Sovyetler Birliği içerisindeki iktidar mücadeleleri veya siyasi tasfiyeler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Repressiyanın bu dar çerçevenin ötesinde ele alınması gerektiğini belirten Değirmenci, süreç boyunca çok sayıda aydının, bilim insanının, sanatçının ve sıradan vatandaşın hukuki güvencelerden mahrum bırakılarak cezalandırıldığını kaydetti. Bu nedenle yaşananların yalnızca siyasi baskı değil, aynı zamanda sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Dönemin uygulamalarının biçimsel olarak yasal düzenlemelere dayandırılmış olmasının onları meşru kılmadığını ifade eden Değirmenci, insan onurunu ve temel hakları korumayan yasaların gerçek anlamda hukuk olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Repressiya sürecinde uygulanan birçok kararın dönemin mevzuatına dayanmasına rağmen hukukun evrensel ilkeleri bakımından meşruiyet taşımadığını belirten Değirmenci, bu nedenle söz konusu uygulamaların “yasal haksızlık” örnekleri olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi. Repressiyanın tarihsel ve ideolojik arka planına da değinen Değirmenci, farklı kimliklerin, kültürlerin ve düşüncelerin baskı altına alınmasının modern dönemde ortaya çıkan tek tip toplum anlayışıyla ilişkili olduğunu ifade etti. Türk tarihindeki çok kültürlü devlet geleneğinin farklı toplulukların bir arada yaşamasını mümkün kıldığını belirten Değirmenci, bu nedenle Türk dünyasının repressiya benzeri uygulamaları anlamlandırmakta zorlandığını söyledi. Değirmenci, insan hakları perspektifinden bakıldığında repressiyanın yalnızca belirli grupları hedef alan bir siyasi operasyon değil, insan onurunu, düşünce özgürlüğünü ve yaşam hakkını ihlal eden sistematik bir baskı mekanizması olduğunu vurgulayarak, bu tür olayların insanlık tarihinin ortak hafızasında yer alması gerektiğini ifade etti. Repressiyanın yalnızca bir tutuklama veya yargılama süreci olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Değirmenci, burada esas amacın toplumların önder kadrolarını ve entelektüel birikimini ortadan kaldırmak olduğunu söyledi. Türk topluluklarının önde gelen aydınlarının, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve kanaat önderlerinin sistematik biçimde tasfiye edildiğini belirten Değirmenci, bunun yalnızca bireyleri değil toplumların geleceğini de hedef alan bir politika olduğunu dile getirdi. SOVYET BASKILARININ KADIN KURBANLARI ALJİR’DE ANILIYOR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi "ALJİR" Müdürü Dr. Dauletkerey Kapuli, “ALJİR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi’nin Kuruluşu ve Tarihî Önemi” başlıklı sunumunda Sovyet döneminde yaşanan siyasi baskıların Kazakistan'daki izlerini ve ALJİR Müze Kompleksi'nin bu hafızayı yaşatma misyonunu anlattı. Kapuli, ALJİR yerleşkesinde bugün hâlâ dönemin izlerini taşıyan barakaların bulunduğunu belirterek, kampta kalan kadınların son derece ağır şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini söyledi. Kampta kalanların saz ve kamışlardan yapılmış barakalarda yaşadığını, her gün ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığını ifade eden Kapuli, kadınların kanal kazma, tarımsal faaliyetler ve çeşitli zorunlu işlerde çalıştırıldığını kaydetti. ALJİR’ın yalnızca bir çalışma kampı değil, aynı zamanda Sovyet siyasi baskılarının sembollerinden biri olduğunu vurgulayan Kapuli, burada tutulan kadınların büyük bölümünün herhangi bir suç işlememelerine rağmen “halk düşmanı” ilan edilen kişilerin eşleri veya yakınları oldukları gerekçesiyle cezalandırıldığını belirtti. ALJİR’ın yalnızca geçmişi anlatan bir müze olmadığını vurgulayan Kapuli, aynı zamanda insan hakları, adalet ve tarihî hafızanın korunması konusunda farkındalık oluşturan bir merkez olarak faaliyet gösterdiğini kaydetti. Sovyet baskıları sırasında yaşanan acıların unutulmaması gerektiğini belirten Kapuli, bu tür trajedilerin gelecek nesillere aktarılmasının tarihî sorumluluk olduğunu ifade etti. Konuşmasının sonunda ALJİR’ın, Kazakistan’ın tarihî hafızasını koruyan en önemli kurumlardan biri olduğunu söyleyen Kapuli, müzenin siyasi baskı mağdurlarının anısını yaşatırken aynı zamanda insan hakları ve adalet kavramlarının önemini hatırlatan bir eğitim ve araştırma merkezi işlevi gördüğünü belirtti. ÖZBEKİSTAN'DA ULEMA SINIFINA YÖNELİK REPRESSİYA ANLATILDI Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Prof. Dr. Bahtiyor Hasanov, “Günümüz Özbekistan'da Sovyetler Döneminde Siyasi Baskılara Maruz Kalan Aydınların Hatırasının Ebedileştirilmesi İçin Yapılan Çalışmalar” başlıklı sunumunda, Özbekistan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet dönemi siyasi baskılarının mağduru olan aydınların hatırasını yaşatmak amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdür Yardımcısı Murod Zikrullayev ise, “Sovyetler Döneminde Özbekistan'da Ulema Sınıfına Yapılan Siyasi Baskılar (1917-1930'lu yıllar)” başlıklı sunumunda Sovyet yönetiminin Özbekistan'daki din âlimlerine ve geleneksel dinî eğitim kurumlarına yönelik baskı politikalarını ele aldı. Zikrullayev, 1917 Devrimi sonrasında Sovyet yönetiminin dinî yapıları devlet kontrolü altına almaya çalıştığını, özellikle 1920'li ve 1930'lu yıllarda ulema sınıfının sistematik baskılara maruz bırakıldığını belirtti. Bu süreçte çok sayıda din âliminin “karşı devrimcilik”, “milliyetçilik” ve “Sovyet karşıtı faaliyetlerde bulunmak” gibi suçlamalarla tutuklandığını, sürgüne gönderildiğini veya idam edildiğini ifade etti. Sunumunda dönemin önde gelen din âlimlerinden Miyan Büzrük Salihov ve Nasırhan Töre gibi isimlerin yaşadıkları mağduriyetlere de değinen Zikrullayev, bu şahsiyetlerin Özbekistan'ın dinî ve kültürel hayatında önemli roller üstlenmelerine rağmen Sovyet baskı politikalarının hedefi hâline geldiklerini söyledi. KARLAG'IN HAFIZASI GELECEK NESİLLERE AKTARILIYOR Dolinka Köyü Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Güldana Beysengalieva, “Tarihî Eserler: Karlag'ın Yaşayan Hatırası” başlıklı konuşmasında Sovyetler Birliği döneminin en büyük çalışma kampı sistemlerinden biri olan Karlag'ın tarihî mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Müzede sergilenen eserlerin, siyasi baskı mağdurlarının günlük yaşamlarına ve karşı karşıya kaldıkları zorluklara ışık tuttuğunu kaydeden Beysengalieva, her bir objenin bireysel hikâyeler taşıdığını ve bu yönüyle Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturduğunu söyledi. Beysengalieva, Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturan tarihî eserler arasında repressiya mağduru Kazak Türkü aydınlar Amanbey Kaspağbayev ve Kayyum Muhamedhanov gibi isimlere ait belge ve materyallerin de bulunduğunu belirtti. ERSOY'DAN TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ VE TARİHÎ HAFIZA VURGUSU Panelin kapanış konuşmaları, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy tarafından gerçekleştirildi. Türk dünyasında repressiya çalışmalarına katkı sunan akademisyenlerin uzun yıllardır önemli bir fikrî ve bilimsel birikim ortaya koyduğunu belirten Ersoy, bu çalışmalar sayesinde Türk dünyasının ortak hafızasında yer alan acıların daha görünür hâle geldiğini söyledi. Türk dünyasının birlik fikrinin tarih boyunca önemli aşamalardan geçerek bugünlere ulaştığını ifade eden Ersoy, yeni nesillere ortak tarih, kültür ve hafıza bilincinin aktarılmasının büyük önem taşıdığını vurguladı. Akademik çalışmaların bu süreçte önemli bir rol üstlendiğini kaydeden Ersoy, Türk dünyasının ortak meselelerinin bilimsel zeminde ele alınmaya devam edilmesi gerektiğini belirtti. Etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen akademisyenlere ve kurum temsilcilerine teşekkür eden Ersoy, serginin hazırlanmasında, eserlerin temin edilmesinde ve bilimsel programın oluşturulmasında görev alan isimlerin önemli katkılar sunduğunu belirtti. Özellikle Türk dünyasının farklı ülkelerinden programa katılan müze yöneticileri, araştırmacılar ve uzmanların etkinliğe uluslararası bir boyut kazandırdığını ifade eden Ersoy, Özbekistan, Kazakistan ve diğer Türk devletlerinden gelen katılımcıların paylaşımlarının büyük değer taşıdığını söyledi. Program kapsamında sunulan bildirilerin, sergi materyallerinin ve etkinlik boyunca ortaya konulan çalışmaların kitaplaştırılması yönünde hazırlık yapılacağını açıklayan Ersoy, böylece panelde ele alınan konuların daha geniş kitlelere ulaştırılmasının hedeflendiğini söyledi. Repressiya mağdurlarının anısının yaşatılmasının yanında Türk dünyasının yaşayan insan hazinelerini korumanın da önemli olduğunu vurgulayan Ersoy, kültür, sanat ve bilim alanlarında emek veren isimlerin desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Türk dünyasının ortak tarihini ve kültürel değerlerini geleceğe taşıyacak çalışmaların önemine dikkat çeken Ersoy, bu alanda kurumlar arası iş birliğinin artırılmasının gerekliliğini dile getirdi. Ersoy, konuşmasının sonunda etkinliğe katkı sunan tüm kurumlara, konuşmacılara ve katılımcılara saygılarını iletti. Panel toplu fotoğraf çekimi ile son buldu. TÜRK DÜNYASININ ORTAK ACILARI SERGİDE HAYAT BULDU Öte yandan “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi” ziyaretçilere yalnızca görsel materyaller sunan bir sergi olmanın ötesine geçti. Sergide repressiya mağdurlarına ait bilgi panoları, dönemi yansıtan maketler, anlatım metinleri ve arşiv materyalleri yer aldı. Kapsamlı sergide Sovyet baskılarından etkilenen Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri gibi halkların çektiği zulümler gözler önüne serildi. Sergide, Sovyet döneminin baskı mekanizmalarını yansıtan Gulag kampı maketleri, siyasi baskılara maruz kalan Türk dünyası aydınlarına ilişkin bilgi panoları ve döneme ait görsel materyaller yer aldı. Sergide, Kırım Tatarlarının önde gelen aydınlarından Türkolog Bekir Sıtkı Çobanzade gibi baskıya uğrayan Türk dünyası aydınlarına özel bir köşe verildi. Aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) hakkında da kapsamlı bilgiler sunuldu. Ziyaretçiler, farklı Türk topluluklarının yaşadığı trajedileri ve ortak tarihî hafızayı interaktif ve bütüncül bir anlatımla deneyimleme imkânı buldu.

Kazakistan’ın siyasi baskı, sürgün ve açlık kurbanları rahmetle anılıyor Haber

Kazakistan’ın siyasi baskı, sürgün ve açlık kurbanları rahmetle anılıyor

Kazakistan'da “Siyasi Baskı, Sürgün ve Açlık Kurbanlarını Anma Günü” olarak kabul edilen 31 Mayıs, özellikle 1930'lu yıllarda Josef Stalin diktatörlüğündeki Sovyet rejiminin Kazak halkına yönelik yürüttüğü baskı politikalarını, Kazak halkına ve tüm dünyaya hatırlatma amacı taşıyor. MİLYONLARCA KAZAK TÜRKÜ KITLIK, SÜRGÜN VE İNFAZLAR SONUCU HAYATTAN KOPARILDI Kazakistan, 20. yüzyılın ilk yarısında Sovyetler Birliği’nin toplumsal mühendislik politikalarının yoğun şekilde uygulandığı bölgelerden biri oldu. Stalin’in diktatörlüğünde yürütülen “kolektifleştirme” ve “Sovyetleştirme” politikaları, Kazak halkının göçebe yaşam tarzı süren toplumsal yapısını şiddetle dönüştürdü. Bu süreçte halkın hayvanlarına ve mülklerine el konuldu ve Kazak halkı, yerleşik düzene zorlandı. Bu süreçte milyonlarca insan kıtlık, sürgün ve infazlar sonucu hayattan koparıldı. KAZAKİSTAN’DA YAŞANAN KİTLESEL AÇLIK FELÂKETİ VE “BÜYÜK TASFİYE” DÖNEMİ 1931-1933 yılları arasında yaşanan kitlesel açlık felâketinde, bir milyondan fazla Kazak yaşamını yitirdi. Kazakistan’da açlık felaketinin baş göstermesinde başlıca kuraklık etkili oldu ve bu kuraklık, beraberinde açlık tehlikesinin de ortaya çıkmasına sebep oldu. Kuraklık ve açlık sadece Kazakistan’da değil, Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerinde, özellikle de İç Rusya’da hissedilmekteydi. Tüm Sovyetler boyunca 20 milyondan fazla insan açlık çekse de en zor durumda olanlar Kazak Türkleri oldu. 17 Temmuz 1921 tarihinde Rusya Komünist Partisi Merkezî Komitesi, tüm üyelerine açlığın sebeplerini açıklayan bir bildiri gönderdi. Bu bildiride açlığın sebebi olarak sadece kuraklık gösterilmedi; bununla birlikte köy işleri sektörünün geri kalmışlığı, tarım alanında çalışanların bilgi düzeyinin düşük oluşu ve Çarlık döneminde tarım ve köy işlerini yöneten idarecilerin yetersizliği gibi nedenler sıralandı. Sovyet yönetiminin çok sert politikalarla yürüttüğü “askerî komünizm” uygulamaları da tarım ve hayvancılığın gerilemesine yol açtı ve açlık felaketinin bir diğer sebebi oldu. Açlık ve beraberinde ortaya çıkan hastalıklarda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Açlığın yoğun olarak yaşandığı bölgelerdeki halk, hayatta kalabilmek için gıda ürünlerini bulabilecekleri başka ülkelere göç etti. Buna bağlı olarak ülke nüfusunda önemli bir azalma meydana geldi. Açlık felaketi ile birlikte tifüs, kolera ve veba gibi hastalıklar da baş gösterdi. Bulaşıcı hastalık taşıyan insanların sayısı, ülkenin sağlık kurumlarının imkânlarının yetersiz bırakılması dolayısıyla arttı. Ekonomik açıdan geri kalmışlık, hastalıkların salgın haline gelmesi ve hastanelerin yetersizliğinden dolayı çok sayıda insan hayatını kaybetti. Bu ölümleri ise 1937 ve 1938 yılları arasında gerçekleşen “Büyük Tasfiye” yani “Repressiya” dönemi takip etti. “Büyük Tasfiye” eyleminin temel ideolojisi, Sovyet rejiminin potansiyel olarak tehlikeli olduğunu düşündüğü nüfus gruplarının temizlenmesi veya izole edilmesi oldu. Bu dönemde Sovyet gizli polis teşkilatları aracılığıyla binlerce Kazak aydın, siyasetçi, din adamı ve yurttaş tutuklandı; zulme uğradı, kurşuna dizildi ve çalışma kamplarına gönderildi. KAZAKİSTAN’IN YERALTI VE YERÜSTÜ KAYNAKLARININ SÖMÜRÜLMESİ AMAÇLANDI “Yeni Ekonomik Siyaset”in uygulanması ile planlı sanayileşme dönemine girildi ve aynı zamanda madencilik, tarım ve ticaret gelişmeye başladı. Bu çalışmaların amacı, Kazakistan’ın zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının sömürülmesiydi. Kazakistan’da girişilen tarım topraklarının zoraki devletleştirilmesi politikası (kolhozların ve sovhozların kurulması) ile ise istenilen verim elde edilememişti. Sovyet yönetimi, bu politikalara karşı çıkan Kazak halkına karşı son derece acımasız davrandı ve Kazak Türkleri büyük kayıplar verdi. Ayrıca birçok Kazak yurtdışına, Çin’e ve Afganistan’a göç etmek zorunda kaldı. Halkın mallarına el konulmasına, zulümlere ve katliamlara karşı çıkan Kazak aydınları ise ağır cezalarla karşı karşıya kaldı; Kazak Türklerinin haklarını korumak istemeleri büyük suç sayılarak hapis, sürgün ve idam gibi cezalar uygulandı. 1991 yılına kadar yaklaşık 70 yıl devam eden Sovyet yönetimi, Kazak Türklerini asimile etmeye büyük gayret gösterdi. Kırım Haber Ajansı (QHA) olarak Sovyet rejiminin Türk kimliğini hedef alan zalim uygulamaları sonucu hayatını kaybeden Kazak soydaşlarımızı saygı ve rahmetle anıyoruz.

Kazakistan ile Rusya arasında tehlikeli imza: Rusya nükleerle geri dönüyor! Haber

Kazakistan ile Rusya arasında tehlikeli imza: Rusya nükleerle geri dönüyor!

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kazakistan’ın ilk nükleer enerji santralini inşa etmek için yaklaşık 16,5 milyar dolarlık anlaşmaya imza attı. Projeye ilişkin en dikkat çeken detaylardan biri ise finansmanın önemli bölümünün Moskova tarafından sağlanacak kredilerle karşılanacak olması oldu. Bu durum, Kazakistan’ın enerji alanında Rusya’ya daha fazla bağımlı hâle gelebileceği yönündeki tartışmaları yeniden alevlendirdi. SOVYET TESTLERİNİN İZLERİ HÂLÂ SİLİNMEDİ Dünyanın en büyük uranyum üreticisi olan Kazakistan, Sovyetler Birliği döneminde gerçekleştirilen nükleer denemelerin en ağır sonuçlarını yaşayan ülkeler arasında yer alıyor. Özellikle Semipalatinsk bölgesinde yapılan yüzlerce nükleer testin ardından ortaya çıkan sağlık sorunları ve çevresel tahribat, ülkede hâlâ toplumsal hafızadaki yerini koruyor. Bu nedenle Rusya ile imzalanan yeni nükleer anlaşma, kamuoyunda yalnızca enerji yatırımı olarak değil, tarihsel travmalar açısından da değerlendiriliyor. MOSKOVA’NIN ETKİSİ TARTIŞILIYOR Uzun yıllardır nükleer enerji seçeneğini tartışan Kazakistan’ın, projede yeniden Rusya’yı tercih etmesi dikkat çekti. Uzmanlar, projenin sadece ekonomik değil, jeopolitik etkiler de doğurabileceğini belirtiyor. Özellikle büyük ölçekli Rus kredilerinin, Astana yönetiminin enerji politikalarında Moskova’ya bağımlılığı artırabileceği yorumları yapılıyor. Anlaşma, Türkistan coğrafyasındaki en büyük ülkelerinden biri olan Kazakistan için stratejik bir dönüm noktası olarak görülüyor. Ancak Sovyet döneminin nükleer mirası hâlâ hafızalardayken, Rusya öncülüğünde kurulacak ilk nükleer santral projesinin toplumda uzun süre tartışılmaya devam etmesi bekleniyor.

Dinmeyen sızı: 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı'nın 82. yılı Haber

Dinmeyen sızı: 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı'nın 82. yılı

Bugün, Kırım Tatar halkının katil Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) rejimi tarafından, Kırım Yarımadası'nda sürgün edilerek uğradığı soykırımın 82. yıl dönümü. 18 Mayıs 1944 günü bir şafak vaktinde, milletler hapishanesi Sovyetler Birliği’nin diktatörü Stalin’in emriyle Kırım Tatar halkı öz vatanlarından koparıldı. 82 yıldır dinmeyen acı: Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı İnsanlık tarihinin en karanlık ve utanç verici sayfalarından biri olan 18 Mayıs 1944 tarihinde, Kırım Tatarları topyekûn vatanlarından sürülerek SSCB tarafından soykırıma uğradı. pic.twitter.com/mxqlqc5weL — QHA - Kırım Haber Ajansı (@qha_kirimhaber) May 17, 2026 Kırım’dan Türkistan, Urallar ve Sibirya bölgelerine hayvan vagonlarıyla sürgün edilen Kırım Tatar halkı; en temel insani haklardan mahrum bırakılarak günlerce süren zorunlu yolculuklar, açlık, susuzluk ve devamındaki perişanlık neticesinde nüfusunun yüzde 46’sını kaybetti. HARİTADAN SİLİNEN KIRIM TATARCA ADLAR VE DEMOGRAFİK YIKIM Sovyet yönetimi, sürgünden sonra yarımadada başlattığı kültürel soykırım ile birlikte Kırım Tatarlarının varlığına işaret eden her şeyi ortadan kaldırmaya başladı. Köy, kasaba, ilçe ve şehirler başta olmak üzere yarımadadaki binden fazla yerleşim yerinin Kırım Tatarca olan adları değiştirildi. Kırım’ın demografik yapısının dönüştürüldüğü sürgün sonrasında başta Rus etnik kimliği olmak üzere çeşitli milletlerden insanlar kitleler hâlinde yerleştirildi. 30 Temmuz 1945’te ise Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ortadan kaldırılarak Rusya Federasyonuna bağlı Kırım bölgesine çevrildi. VATANA DÖNÜŞ MÜCADELESİ Buna karşın Kırım Tatarları, bağrından zorla koparıldıkları o aziz vatanı, Kırım’ı hiçbir zaman unutmadı. Sürgünlük yollarında, sürgün edildikleri yerlerde vatana dönmek için çaba gösterdi. Ancak vatan Kırım’a geri dönme teşebbüsleri, hapisle ve yeni sürgünle cezalandırıldı. Kırım Tatar millî hareketi, özellikle 1960’ların ikinci yarısından sonra sürgün günü olan 18 Mayıs’ın ve Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluş günü olan 18 Ekim’in yıl dönümlerinde düzenledikleri geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşen mitinglerle, gösterilerle vatanlarına dönme talebini açıkça dile getirdi. Ayrıca aktivistler seslerini dünyaya duyurabilmek için Moskova’daki insan hakları savunucularıyla irtibata geçti. Sovyet idaresi, 5 Eylül 1967’de bir kararname yayımlayarak Kırım Tatarlarına haksızlık yaptığını kabul etti ancak Kırım Tatarlarının vatan Kırım’a dönmelerine izin vermedi. Her türlü baskıya rağmen 1970’li yıllarda Kırım Tatarlarının millî davası, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun liderliğinde devam etti. Özellikle Kırımoğlu’nun 303 gün süren açlık grevi, dünya basınının dikkatini ve ilgisini Kırım Tatarlarının üzerine çekti. Daha önce Sovyet rejimi, Kırım Tatarlarının vatan Kırım’a dönmelerine her türlü engeli çıkarırken 1980’li yıllarda Rusya’da değişim rüzgârlarının esmesiyle 1987 yılında Kızıl Meydan’da iki bine yakın Kırım Tatarının başlattığı protesto gösterileri olumlu netice verdi ve Kırım Tatarlarının şartlı ve sayıca az olsa da Kırım’a dönmelerine izin verildi. 2 Mayıs 1989’da özel bir tüzüğü ve faaliyet programı olan Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilatının kuruluşu ve başkanlığına Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu'nun seçilmesi ise bir milat oldu. Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilatı, kurulduğu andan itibaren çadır şehirler kurarak Kırım’a geriye dönüşleri hıızlandırdı. Sürgün mağdurları o tarihten itibaren yaşadıkları yokluklara rağmen vatanda kalma mücadelesini sürdürdü. Ancak yaklaşık 150 bin Kırım Tatarı maddi yetersizlik ve yasal engeller nedeniyle Türkistan bölgesinde kaldı. GÜNÜMÜZDE 8 DEVLET SÜRGÜNÜ SOYKIRIM OLARAK KABUL EDİYOR 2015 yılında Ukrayna Parlamentosu, Kırım Tatar Sürgünü’nü soykırım olarak kabul etti ve 18 Mayıs tarihini “Kırım Tatar Soykırım Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan etti. 2019 yılında Letonya ve Litvanya meclisleri, 2022’de Kanada Parlamentosunun alt kanadı olan Avam Kamarası, 2024'ün temmuz ayında Polonya Parlamentosunun alt kanadı olan Sejm, 2024'ün ekim ayında Estonya Parlamentosu (Riigikogu), 2024'ün aralık ayında Çekya Parlamentosunun üst kanadı olan Senato ve 2025’in haziran ayında Hollanda Krallığı Genel Meclisinin alt meclisi olan Hollanda Temsilciler Meclisi, 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü'nü soykırım olarak tanıdı.

Muhakeme youtube kanalında Moskova’yı fetihten sürgüne Kırım Tatarları konuşuldu Haber

Muhakeme youtube kanalında Moskova’yı fetihten sürgüne Kırım Tatarları konuşuldu

YouTube’da yayın yapan Muhakeme kanalında Türk dünyası meselelerinin konuşulduğu “Türk Yurtlarından Notlar” programında “Moskova’yı Fetihten Sürgüne Kırım Türklüğü” başlıklı bir içerik yayınlandı. Emre Kartal tarafından hazırlanan programda 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı’nda Kırım Tatarlarının yaşadığı acılar, 2014’te Rusya’nın gerçekleştirdiği işgal ve hukuksuzluklarla birlikte Kırım Tatarlarının zaferlerle dolu tarihine de değinildi. Yaklaşık 6 ay önce yayın hayatına başlayan Muhakeme YouTube kanalı pek çok konseptte çalışmalarını gerçekleştiriyor. Bu konseptlerden biri olan “Türk Yurtlarından Notlar” programını hazırlayan Emre Kartal her programda farklı Türk coğrafyasının gündemini ve meselelerini ele alıyor. 18 Mayıs 1944 tarihinde gerçekleşen Kırım Sürgünü ve Soykırımı’nın yıl dönümü olması sebebiyle de bu haftaki programlarında Kırım konuşuldu. MOSKOVA’YI FETHEDEN KIRIM HANLIĞI Programda Kırım Tatarlarının ve Kırım coğrafyasının tarihine değinilerek özellikle Kırım Hanlığının zaferlerle dolu tarihinden örnekler anlatıldı. Kırım Hanı Devlet Giray komutasındaki orduların Moskova’yı fethi ve büyük Moskova yangını çevresinde gelişen olayları anlatan Kartal, Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasındaki değerli ve güçlü ilişkiye de yoğun atıf yaptı. İKİ YUMRUK ARASINDA KIRIM TATARLARI İkinci Dünya Savaşı ikliminde Nazi ve Sovyetler Birliği işgallerini gören Kırım’ın yaşadığı dramatik gelişmelere değinen Kartal, iki güç arasında Kırım Tatarlarının aradıkları bağımsızlık ve özgürlüğü ve bu bağlamda yaşadıkları acı hadiseleri örneklerle incelendi. Hitler ve Stalin’in ayrı ayrı sürgün hareketlerine değinilerek II. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordusu yanında savaşan Kırım Tatarlarının dahi Stalin tarafından nasıl sürgün edildiğini örnekleriyle anlatıldı. ARABAT FACİASI HATIRLANDI Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı sırasında unutulan ve gemilere doldurularak batırılan Kırım Tatarlarının acı kaderlerini hatırlatan Kartal, Araba faciasının asla unutulmaması gerektiğini vurguladı. Bununla birlikte sürgüne dair bilgiler paylaşılan programda sürgünün soykırım olduğu vurgulandı. SOVYET SÜRGÜNÜNDEN RUS İŞGALİNE KIRIM Sürgünden sonra 2014 yılından Rus işgal kuvvetlerince gerçekleşen saldırıları gündemine alan Kartal, hukuksuz referandum ve işgalin tanınmaması gerektiğini işaret etti. Rusya’nın Kırım’dan sonra Ukrayna’nın başka bölgelerinde de işgal ve katliam yürüttüğünün işaret edildiği programda Türk dünyasının tamamının büyük siyasi bağlamların dışına çıkarak sade ve sadece Kırım Tatarlarından yana olması gerektiği vurgulandı. Programda “Aluştadan Esen Yeller” ve Kırım Tatar Millî Marşı olan “Ant Etkenmen” de okunarak Kırım Tatarlarının bağımsızlık ruhuna ve edebi gücüne atıf yapıldı. Programda ayrıca Antlı Şehit Numan Çelebicihan, Kırım Tatarlarının millî lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Abülcemil Kırımoğlu gibi abide şahsiyetin mücadelelerine de atıf yapıldı. EMRE KARTAL KİMDİR? Muhakeme YouTube kanalında “Türk Yurtlarından Notlar” programını hazırlayan Emre Kartal, Gazi Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında lisans ve yüksek lisans derecesine sahip. Halihazırda da Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında doktora eğitimine devam ediyor. Uzun yıllardır çeşitli sivil toplum kuruluşlarında özellikle Türklük ve Türk dünyası üzerine çalışmalar yürüten, pek çok yayın organında uluslararası ilişkiler alanında çalışmaları yayınlanan Kartal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde danışman olarak görev yapmaktadır. Kartal özellikle Çin Halk Cumhuriyeti dış politikasına ve Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine yönelik akademik çalışmalarda bulunuyor.

Asker bulamayan Rusya mahkûmları cepheye gönderiyor Haber

Asker bulamayan Rusya mahkûmları cepheye gönderiyor

Rusya Federal Cezaevi Servisi Başkanı Arkadi Gostev, ülkedeki mahkûm sayısının son beş yılda 180 binden fazla azaldığını açıkladı. Azalışın nedenlerinden biri olarak, hükümlülerin Ukrayna’daki savaşa gönderilmesi gösterildi. Rus propoganda ajansı TASS'a konuşan Gostev, ülkedeki cezaevi nüfusunun 2021 yılı sonunda 465 bin seviyesinde olduğunu, bugün ise yaklaşık 282 bine düştüğünü belirtti. Böylece mahkûm sayısında yaklaşık yüzde 40’lık bir azalma yaşandığı kaydedildi. Dünyanın en büyük cezaevi sistemlerinden birine sahip olan Rusya’da, mevcut sistemin büyük bölümünün Sovyetler Birliği dönemindeki çalışma kampı ağından miras kaldığı biliniyor. Ancak son yirmi yılda cezaevi nüfusunda kademeli bir düşüş gözleniyordu. RUSYA MAHKÛMLARI CEPHEYE GÖNDERİYOR Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı işgal girişiminin ardından Moskova yönetimi, mahkûmlara askerî sözleşme teklif etmeye başladı. Buna göre hükümlüler, savaşta görev almaları ve hayatta kalmaları hâlinde cezalarının silinmesi karşılığında cepheye gönderiliyor. Gostev ayrıca mevcut cezaevi nüfusunun yaklaşık 85 bininin tutuklu statüsünde olduğunu söyledi. Rus yetkili, cezaevi iş gücünün savaş ekonomisi için de kullanıldığını ifade ederek, yalnızca savaş için yaklaşık 5,5 milyar ruble (75 milyon dolar) değerinde üretim yaptıklarını kaydetti. Öte yandan 2025 yılı itibarıyla cezaevlerindeki toplam üretim hacminin 47 milyar rubleye (642 milyon dolar) ulaştığını belirten Gostev, bunun ne kadarının doğrudan askerî ihtiyaçlar için üretildiğine dair ayrıntı vermedi. Savaş nedeniyle Rusya’da iş gücü açığının da derinleştiği belirtiliyor. Yüz binlerce erkeğin cepheye gönderilmesi ve seferberlik ilanının ardından çok sayıda kişinin ülkeyi terk etmesi nedeniyle ülkede ciddi personel eksikliği oluştuğu ifade ediliyor. RUSYA'DA İŞ GÜCÜ AÇIĞI GENİŞLİYOR Birleşik Krallık merkezli Reuters haber ajansının şubat ayında yayımladığı habere göre Rusya’nın iş gücü açığını kapatabilmesi için en az 2,3 milyon çalışana ihtiyaç duyduğu belirtilmişti. Moskova yönetimi, cezaevi iş gücünün yanı sıra yabancı işçi sayısını artırmaya da yöneldi. Bu kapsamda Kuzey Kore’den işçi getirildiği iddiaları gündeme geldi. Güney Kore istihbarat yetkililerinin 2025 yılında parlamentoya verdiği bilgilere göre, Kuzey Kore’nin Rusya’ya yaklaşık 15 bin işçi gönderdiği gündeme geldi.

Müstecib Ülküsal’ın mücadelesi Ankara’da yeniden gündeme taşındı Haber

Müstecib Ülküsal’ın mücadelesi Ankara’da yeniden gündeme taşındı

Kırım Vakfı tarafından 2 Mayıs 2026 tarihinde düzenlenen, Müstecib Ülküsal’ın hayatını ve mücadelesini konu alan “Yazılarıyla Müstecip Hacı Fazıl (Ülküsal) ve Emel Muhiti (1928-1940)” kitap tanıtımı ile yazar Dr. Cezmi Karasu’nun konferansı, katılımcıların yoğun ilgisiyle gerçekleştirildi. Programda, Kırım Tatar halkının önde gelen aydınlarından Müstecib Ülküsal’ın hayatı, düşünce dünyası ve milli mücadeledeki rolü kapsamlı biçimde değerlendirildi. “EMEL” DERGİSİ VE MİLLİ UYANIŞ Konferansta konuşan Dr. Cezmi Karasu, Ülküsal’ın özellikle Romanya’da yayımladığı “Emel” dergisi aracılığıyla Kırım Tatar toplumunda güçlü bir milli bilinç oluşturduğunu vurguladı. Karasu, “Emel’in tek başına binlerce sayfaya ulaşan içeriği, sadece bir yayın organı değil, aynı zamanda bir fikir ve kültür hareketidir. Bu dergi, bulunduğu coğrafyada milli kimlik inşasının temel taşı olmuştur.” ifadelerini kullandı. ZOR ŞARTLAR ALTINDA MÜCADELE Konferansta, Ülküsal’ın 1930’lu ve 1940’lı yıllarda siyasi istikrarsızlık, ekonomik zorluklar ve baskıcı yönetim koşulları altında mücadelesini sürdürdüğü belirtildi. Romanya’daki değişken siyasi ortam, Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilişkileri ve dönemin uluslararası dengelerinin, Ülküsal’ın fikir mücadelesini zorlaştırdığı ifade edildi. Buna rağmen Ülküsal’ın, savunduğu çizgiden taviz vermeden çalışmalarını sürdürdüğü ve özellikle milli kimlik, dil ve kültür konularında önemli bir entelektüel miras bıraktığı kaydedildi. Bunun yanında, konferansta öne çıkan başlıklardan biri de “milli kimlik inşası” oldu. Konuşmalarda, Ülküsal’ın yalnızca yazılarıyla değil, köylerde kurulan kültür heyetleri, tiyatro faaliyetleri ve aydınların teşvik edilmesi gibi çalışmalarla toplumsal bir uyanışa öncülük ettiği dile getirildi. TARİHİ MİRAS GELECEĞE AKTARILIYOR Programda konuşan Kırım Vakfı Başkanı Tuncer Kalkay ise, Kırım Tatar kültürünün korunması ve gelecek nesillere aktarılmasının hayati önem taşıdığını vurgulayarak, Müstecib Ülküsal’ın ortaya koyduğu fikirlerin günümüzde de geçerliliğini koruduğunu ve kültürel hafızanın yaşatılmasında önemli bir rehber niteliği taşıdığını ifade etti. Kalkay ayrıca, Türkiye’deki Kırım Tatar diasporasının Ülküsal gibi milli liderlerin mirasına dayanarak Kırım Tatar davasını yaşatmaya kararlılıkla devam edeceğini belirtti. Program, soru-cevap bölümünün ardından yazara plaket takdimi, Kırım Derneği Genel Merkezinin tarihini konu alan eserin hediye edilmesi ve Dr. Cezmi Karasu’nun kaleme aldığı “Yazılarıyla Müstecip Hacı Fazıl (Ülküsal) ve Emel Muhiti (1928-1940)” isimli eserin okuyucular için imzalanmasıyla sona erdi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.