SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Sovyetler Birliği

QHA - Kırım Haber Ajansı - Sovyetler Birliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sovyetler Birliği haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin banisi Resulzade vefatının 71. yılında anılıyor Haber

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin banisi Resulzade vefatının 71. yılında anılıyor

Odlar yurdu Azerbaycan’da alevlenen bağımsızlık ateşinin önderi, üç renkli bayrağı yükseltip bir daha inmeyeceğini gönüllere nakşeden mücadele adamı, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mehmet Emin Resulzade, 6 Mart 1955 tarihinde Ankara'da hayata gözlerini yumdu. Mehmet Emin Resulzade, Azerbaycan ve Türk dünyası sevdalıları tarafından rahmet ve minnetle anılmaya devam ediyor. Mehmet Emin Resulzade, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan ve 1991'e kadar kesintiye uğramaksızın devam eden Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesinde, dönüm noktalarından biri olarak tarihe geçti. Azerbaycan Türkleri için 1918'de yaşanan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti deneyimi, devletçilik fikri için yeni bir şiar oluşturdu. Meclise, orduya, polise ve bir çok devlet kurumuna sahip olan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği'nin baskısından kurtulup; bağımsızlığını kazanan Azerbaycan içinde kılavuz olma görevi görmüştür. 18 Ekim 1991’de Azerbaycan Parlamentosu tarafından kabul edilen anayasa kanunu, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin 28 Mayıs 1918’de kurulan cumhuriyetin devamı olduğunu vurguluyor. MEHMET EMİN RESULZADE'NİN HAYATI 31 Ocak 1884 tarihinde Bakü'nün Novhanı köyünde dünyaya gelen Resulzade, genç yaşlarından itibaren milletinin özgürlüğü yolunda çeşitli çalışmalarda bulundu. Gerçekleştirdiği teşkilatçılık faaliyetleri ve çeşitli dergilerde yer alan yazıları Çarlık Rusyası’nın dikkatini çekince 1909 yılında İran’a gitmek zorunda kaldı. İran’da bulunduğu yıllarda gazetecilik faaliyetlerinde bulunan Mehmet Emin Resulzade, İran demokratik hareketi ve basın tarihinde özel bir konuma sahip olan “Irani-Nov" gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 1910 yılı Eylül ayında Avrupa'da eğitim görmüş bir grup İranlı aydınla birlikte İran Demokrat Partisinin kuruluşunda yer alan Resulzade, İran’da meşrutiyet rejiminin feshedilmesi sonrasında Haziran 1911’de Çarlık Rusyası’nın İran'daki elçiliğinin baskısıyla ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Astara Lenkeran yolu üzerinden gizlice Bakü’ye giden Mehmet Emin Resulzade, sonrasında İstanbul’a geçti. Türkiye’de özellikle Türk Ocakları ve teşkilâtın yayın organı olan Türk Yurdu dergisi çatısı altında çalışmalar yürüttü. 1913’te Romanov Hanedanı'nın 300. yıl dönümü münasebetiyle ilan edilen genel affın ardından Bakü'ye dönen Resulzade, burada -kuruluşunda Türkiye’den yazdığı mektuplarda dile getirdiği fikirleriyle katkı sunduğu- Müsavat Partisinin faaliyetlerini güçlendirdi. 17 Haziran 1917 tarihinde Müsavat ve Türk Ademi Merkeziyet partilerinin birleşmesi sonrasında partinin liderliğini üstlenen Resulzade, önemli siyasi çalışmalar ve başarılar elde etti. Tarihler 28 Mayıs 1918’i gösterdiğinde ise Resulzade başkanlığındaki Azerbaycan Milli Şurası, kabul ettiği 6 maddelik İstiklal Beyannamesi ile Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilân etti. Azerbaycan ile Osmanlı Devleti arasında 4 Haziran 1918'de imzalanan dostluk ve işbirliği anlaşmasını Azerbaycan adına Dışişleri Bakanı Memmedhasan Hacınski ile birlikte imzalayan Resulzade, yeni kurulan devletin tanıtılması için 18 Haziran 1918'de İstanbul'da düzenlenen konferansa heyet başkanı olarak katıldı. Nuri Paşa komutasındaki Kafkas-İslâm Ordusu birlikleri ve birliklere dahil olan Azerbaycanlı gönüllülerden oluşan ordunun Bakü’yü kurtarması sonrasında Azerbaycan hükûmeti Gence'den Bakü'ye taşındı. 7 Aralık 1918’de ise devletin ilk parlamentosu toplandı. Mehmet Emin Resulzade, başta Azerbaycan olmak üzere bütün Türk dünyasında bir mottoya dönüşen o meşhur sözlerini burada yaptığı konuşmasında dile getirdi: Bir kere yükselen bayrak, bir daha yere inmez! 11. Kızıl Ordu birliklerinin 27 Nisan 1920’de Azerbaycan sınırını geçerek Bakü’yü işgal etmesi sonrasında 17 Ağustos 1920’de Göyçay ilçesinin Garamaryam köyünde Bolşevikler tarafından tutuklandı ve önce Bakü’ye ardından Stalin’in emriyle Moskova'ya götürüldü. Gözetim altında yaşadığı Moskova’da Stalin’in birlikte çalışma teklifini reddeden Resulzade, ülkeden ayrılarak ilk olarak Finlandiya’ya gitti. Kısa bir süre Helsinki’de yaşadıktan sonra burada pasaport ve vize işlemlerinin tamamlanmasıyla önce Fransa’ya oradan Berlin’e ve son olarak Türkiye’ye geldi. 1947 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Türk vatandaşlığı alan Resulzade, kurmuş olduğu Azerbaycan Kültür Derneği ve yapmış olduğu yayınlarla Azerbaycan’daki Sovyet işgalini anlatmaya, duyurmaya, bölgedeki durumu aktarmaya devam etti. Ömrünün sonuna kadar kalbi Azerbaycan için atan, ülkesinin bağımsızlığı için çalışan Mehmet Emin Resulzade, 6 Mart 1955'te Ankara’da vefat etti.

Bir millî hafıza merkezi olarak Türk Ocakları: 1949-1970 dönemi ve "Dış Türkler" vizyonu Haber

Bir millî hafıza merkezi olarak Türk Ocakları: 1949-1970 dönemi ve "Dış Türkler" vizyonu

1912 yılında bir grup Tıbbiyeli öğrencinin dönemin aydınlarına gönderdikleri mektuplara aldıkları olumlu geri dönüşler üzerine temelleri atılan Türk Ocakları, 1931 yılında kapatıldı ancak 1949 yılında ise yeniden faaliyete geçti. Türk Ocağının söz konusu ikinci dönemini doktora tezi olarak ele alan Dr. Özlem Seyhan, çalışmasını kitaplaştırarak hem Ocak tarihine hem de akademik literatüre önemli bir katkı sundu. Türk Ocaklarının ikinci dönemindeki faaliyetlerine ilişkin Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulunan Dr. Seyhan, Ocağın 1949 yılında yeniden açılmasıyla birlikte Türkiye dışında yaşayan Türklere yönelik ilginin kesintisiz biçimde sürdüğünü vurguladı. Seyhan, bu ilginin siyasi bir yayılmacılık hedefi taşımadığını özellikle belirterek şu değerlendirmede bulundu: Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmek Ocağın kendine görev edindiği bir konudur. Bunun siyasi açıdan ırkdaşlarını kendi devleti içine almak olmadığı hem Türk Ocağı Yasası’yla belirtilmiş hem de Türk Yurdu dergisinde her fırsatta dile getirilmiştir. Her Müslüman Türk aydın için Kırım, İdil-Ural, Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Türkistan gibi kendi vatanlarında mahkûm yaşayan milletleri tanımak önemli bir görev olarak kabul edilmiştir. Farklı devletlerin vatandaşı olarak cemaatler halinde bulunan Türklerin ve Müslümanların bütün sorunlarıyla ilgilenmek ve onlara millî şuur kazandırmak gerektiği savunulmuştur. Dışarıda bulunan ve toplu halde yaşayan Türklere karşı ortak duygular, ortak kültür bakımından sorumluluk taşındığı belirtilmiştir. Türkiye’nin Türkoloji çalışmalarının merkezi olması için çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Türkiye haricinde bulunan Türklerle irtibatın kesilmesi halinde Türk medeniyetinin ve Türklük şuurunun zayıflayabileceği, dolayısıyla da dış Türklerin benliklerini kaybedip asimile olma tehlikesiyle karşılaşacağı söylenmiştir. Siyasî sınırlar dışından gelen Türkler de ilk zamanlarda olduğu gibi bir aile olarak gördükleri Ocağın yardımlarına başvurmaktan çekinmemiştir. Türkiye dışında yaşayan Türklerle önemli bir temasın 1962 yılının temmuz ayında Sovyetler Birliğini Tanıma Enstitüsü üyelerinden Dr. Edilge Kırımal ve Mehmet Ali Emircan’ın Türkiye’ye gelerek Türk Ocaklarını ziyaret etmesi ile yaşandığını söyleyen Seyhan, bu ziyaretten haberdar olan Kırımlı, Azerbaycanlı, Kafkasyalı ve Türkistanlı Türklerin bu vesile ile yapılan görüşmelere katıldıklarını, Kırımal ile Emircan’ın Türk Ocağı salonunda yaptıkları basın toplantısında dış Türklere dair gelen soruları yanıtladıkları ve enstitünün çalışmaları hakkında konuştuklarını da ifade etti. HÜRRİYETTEN MAHRUM MİLLETLER SOVYETLER BİRLİĞİ'NİN TUTSAĞI HALİNE GELMİŞTİ Türk dünyası ile ilgili en çok tartışılan konunun Sovyetler Birliği’nin komünist rejimi doğrultusunda Türkistan Türklerinin milli şuurunu ortadan kaldırma çabası olduğunu ifade eden Seyhan, “20. yüzyılda Batı'nın yıkılan sömürgeciliği yerini komünist sömürgeciliğine bırakmıştır. Hürriyetten mahrum milletlerin çoğu Sovyetler Birliği’nin tutsağı haline gelmiştir. Türkiye’nin ise tutsak Türklerin bağımsızlığına kavuşuncaya kadar bazı çalışmalar yapması gerekli görülmüştür. Bu fikirler doğrultusunda Türk Yurdu dergisi, tutsak Türkler meselesinin büyük bir millî dava olduğunu anlatma çabasına girmiştir. Dış Türklerin esaretten kurtarılması için emperyalist zihniyetle mücadelenin önemi vurgulanmıştır. Buna göre Türklerin, Türklüklerini kaybettiği propagandası kafalardan silinmelidir. Azerbaycan’dan Doğu Türkistan’a dış Türklerin Türklük ruhu, pek çok Türkiye Türküne örnek olacak niteliktedir.” dedi. Diğer taraftan bu dönemde Sovyetler Birliği’nin tüm dünyaya kendi topraklarında Rusların yaşadığını ve Rus olmayanların ise hemen hemen Ruslaştığı yönündeki fikri kabul ettirme yönündeki faaliyetlerine dikkat çeken uzman, Türk Ocaklarının dış Türklere ve Rusya’ya karşı bakış açısı ile ilgili şu bilgileri verdi: Irk, dil, din ve kültür ayrılığı nedeniyle Rusya’nın ahenkli bir federasyon olmasının imkânsız olduğu vurgulanmıştır. Öyle ki Sovyetlerin içindeki Rus olmayan milletler emperyalizme karşı hürriyet, demokrasi ve medeniyeti muhafaza etmeye çalışmıştır. Rusya Türklerinin tarihin derinliklerinden gelen bir güçle yeniden refaha kavuşacaklarına inanılmıştır. TÜRK OCAKLARI “HALKA DOĞRU” YÖNELMİŞTİR Türk Ocaklarının halktan uzak bir hareket olmadığına da değinen Seyhan, kuruldukları bölgelerde yaşayan halk kitlesinin ekonomik durumu ve refah düzeyi ile yakından ilgilendiğini, özellikle kırsal kesimlerde geri kalmış muhitlerdeki yaşam şartlarının zorluğu, geçim kaynağı olarak yapılan mesleklerin çok fazla fiziki güç gerektirmesi, maddi imkansızlıklar nedeniyle tedavi olamayan kişilerin sorunlarına çözüm aradıklarına değindi. Seyhan, Türk Ocaklarının halka doktor ve ilaç temin etmeyi bir vazife bildiğini ve köylere doktorlar götürdüğü ve bazı yerlerde dispanserler açtığı bilgisini verdi. Hizmetlerinin amacı kendi muhitini kalkındırmak olan Türk Ocaklarının, maddi bir karşılık beklemeksizin çalıştığını ve maksadın halk ile Ocak ilişkilerini güçlendirmek olduğunu belirten Seyhan, “Ocak her anlamda müreffeh bir toplum yaratma amacına hizmet etmiştir. Ocakların, temel vazifesinin halkın refah seviyesini yükseltmek ve Türk milletini müreffeh bir seviyeye eriştirmek olduğu düşünüldüğünde, eğitim, sağlık, kültür, sanat gibi pek çok konuda aktif faaliyet gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.” değerlendirmesinde bulundu. TÜRK OCAKLARI SİYASET ÜSTÜ MİLLÎ BİR TEŞEKKÜLDÜR Türk Ocaklarının siyaset üstü bir kurum olduğuna da atıf yapan Seyhan, Türk Ocaklarının kurulduğu ilk andan itibaren Ocağı hiçbir şahsi ve siyasi ihtirasa alet etmeyecekleri kararında olduklarını, Ocak mensuplarının birçoğunun İttihat Terakki üyesi olmalarına rağmen cemiyetin particilikten tamamen uzak tutulması düşüncesinde olduklarını kaydetti. 1949 yılında yeniden faaliyete geçilmesiyle birlikte yayımlanan yasada da bu ilkenin açık biçimde vurgulandığını belirten Seyhan, şu değerlendirmeyi yaptı: Türk Ocaklarının herhangi bir siyasi partiyle bağlantısının olmayacağı açıkça belirtilmiştir. Ocak üyeleri bireysel olarak siyasî faaliyetlerde serbesttir; ancak Türk Ocakları, parti ve grup ayrımı gözetmeksizin siyaset üstü millî bir teşekküldür. Seyhan, her ne kadar siyasetten uzak durma ilkesi benimsenmiş olsa da, dönemin siyasî çalkantılarının Türk Ocaklarını yakından etkilediğini, kimi zaman Ocağın güç kazanmasına, kimi zaman ise varlığının tehlikeye girmesine yol açtığını belirtti. 1949-1970 döneminin, Türkiye’de çok partili hayata geçiş ve demokratikleşme süreciyle örtüştüğüne dikkat çekerek, Türk Ocaklarının bu süreçte millî duruşunu korumaya çalıştığını ifade etti.

Moldova, Rusya güdümündeki BDT’den ayrılma sürecini resmen başlattı Haber

Moldova, Rusya güdümündeki BDT’den ayrılma sürecini resmen başlattı

Moldova Dışişleri Bakanı Mihai Popșoi, 19 Ocak 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, ülkesinin Rusya öncülüğündeki Bağımsız Devletler Topluluğundan (BDT) resmen ayrılma sürecini başlattığını duyurdu. Radio Moldova’ya yaptığı açıklamada Popșoi, Moldova’nın BDT ile imzaladığı üç antlaşmanın feshedilmesinin onay sürecinde olduğunu belirterek, “Bu adım atıldığında artık bu bloğun bir üyesi olmayacağız.” dedi. Sürecin kısa süre önce başlatıldığını vurgulayan Popșoi, gerekli onay mekanizmalarının işletildiğini ifade etti. Ayrıca Popșoi, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik topyekûn işgal girişimini başlamasından bu yana Moldova’nın BDT kapsamında imzaladığı 71 anlaşmayı feshettiğini, 60 anlaşmanın daha fesih sürecinde olduğunu söyledi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulan BDT, eski Sovyet cumhuriyetleri arasında ekonomik ve diplomatik bağları sürdürmeyi amaçlayan bir yapı olarak biliniyor. Ukrayna ve Gürcistan gibi bazı ülkeler daha önce topluluktan ayrılmıştı. Moldova ise 2023 yılından bu yana faaliyetlere katılmamasına rağmen üyeliğini resmen sonlandırmamıştı. Kişinev’in BDT’den ayrılma kararını resmileştirmesi, Avrupa yanlısı Cumhurbaşkanı Maia Sandu’nun liderliğindeki Eylem ve Dayanışma Partisinin (PAS) Ekim 2025’te parlamentoda çoğunluğu elde etmesinden birkaç ay sonra geldi. BDT DAĞILIYOR MU? Öte yandan BDT, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik topyekûn işgal girişimi sonrasında ciddi bir çözülme süreciyle karşı karşıya kaldı. Azerbaycan ile Rusya arasındaki ilişkilerin gerilmesi de bu süreci hızlandırdı. 2024 yılının aralık ayında Azerbaycan yolcu uçağının Rus müdahalesi sonucunda düşmesi ve bu olaydan Rusya’nın sorumlu tutulması sonrası Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, BDT liderlerinin gayriresmî zirvesine katılmamıştı.

Kırım Tatarlarının yüreğinde yaşamaya devam eden kadın: Dr. Zampira Asanova Haber

Kırım Tatarlarının yüreğinde yaşamaya devam eden kadın: Dr. Zampira Asanova

Kırım Tatar millî hareketinin efsane isimlerinden Dr. Zampira Asanova, 16 Ocak 2014 tarihinde 72 yaşındayken hayata veda etmişti. Dr. Asanova, 1966 yılından itibaren Moskova’daki insan hakları savunucuları ile ilk teması sağlayan, Kırım Tatar millî hareketinin sesinin hür dünyaya ulaşması yolunda ilk teşebbüsü yapan kişi olarak hatırlanıyor. DR. ASANOVA'NIN KIRIM TATAR MİLLÎ HAREKETİNE KATKILARI VE YAŞAM ÖYKÜSÜ Dr. Zampira Asanova, 1941 yılında Kırım’ın Beykıyat köyünde doğdu. Ailesi, o doğduktan 3 yıl sonra, 1944 yılında her Kırım Tatar ailesi gibi, Kırım’dan sürgün edildi. Aile Özbekistan’a yerleştirildi. Dedesinin vasiyetini yerine getirerek, bölgenin en iyi okulundan mezun olan Zampira Asanova 1959 yılında Moskova Tıp Üniversitesi Stomotoloji Bölümüne girdi. Zampira Asanova, Kırım Tatar millî hareketine daha üniversite öğrencisiyken 1957 yılında katıldı. Eğitimini tamamlayıp Özbekistan’a döndükten sonra Zampira Asanova Kırım Tatar aydınları adına Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Nikita Hruşçev’e gönderdiği mektubun yayılması için uğraştı. Mektubun altında imza atanlar arasında Amet-han Sultan, Midat Selimov, Enver Ablayev gibi şahsiyetler de bulunuyordu. 1959 yılından itibaren Kırım Tatar tarihini öğrenmeye başlayan Zampira Asanova, 1965 yılında Fergana Bölgesi İnisiyatif Grubunun üyesi oldu. Sürdürdüğü aktif faaliyetinden dolayı Sovyet Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesine Kırım Tatar halkının problemlerini içeren mektubu göndermekle görevlendirilen 63 kişiden oluşan Sovyetler Birliği Geneli İnisiyatif Grubuna girdi. Yuriy Andropov’un kabul ettiği grupta bulunan Zampira Apte, 1967 yılında Moskova’dan döndükten sonra işinden uzaklaştırıldı. Onu akıl hastanesine yerleştirmeye çalıştılar. Ancak hastanenin doktorları Emilia Kâmileva ve Yagya Bekmambetov’un gösterdikleri çabalar sonucunda Zampira Asanova’yı akıl hastanesinden kurtardılar. Uzun yıllar süren mücadelelerinin akabinde Zampira Asanova, vatanı Kırım’a 1985 yılında gelmeyi başardı. 6 Haziran 1969’da Moskova’daki Mayakovskiy Meydanı’nda "Komünistler, Kırım'ı Kırım Tatarlarına geri verin" ve "Kırım Tatarlarına zulme son verin" pankartlarını açan Kırım Tatar aktivistler, büyük bir eyleme imza atmıştı. Eylem birkaç dakika sürmüş ve ardından hemen gözaltına alınmışlardı ancak bu cesur çıkış, Kırım Tatarlarının trajedisini dünya medyasına taşımıştı. Moskova’da ilk eylem düzenleyen Kırım Tatarları arasında Zampira Asanova da yer almıştı. Hayatını halkının yeniden dirilişine ve tarihi vatanına dönme mücadelesine adayan Zampira Asanova, uzun süre devam eden hastalığı neticesinde 16 Ocak 2014 tarihinde 72 yaşında yaşama veda etmişti. Zampira Asanova’yı son yolculuğa uğurlamak için Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) üyeleri, Kırım Tatar millî hareketi emektarları, Türkiye'den Kırım Tatar diasporasının temsilcileri, çeşitli toplum kuruluşlardan üyeler, bilim insanları, Zampira Asanova’nın akrabaları ve yakınları gelmişti.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün yıl dönümü: Türk dünyası için zincirlerin kırıldığı gün Haber

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün yıl dönümü: Türk dünyası için zincirlerin kırıldığı gün

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara 25 Aralık 1991 tarihinde Mihail Gorbaçov, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) liderliğinden istifa etti. Bir gün sonra ülkenin parlamentosu, 15 devletin bağımsızlığını tanıdı ve Sovyetler Birliği resmen çöktü. Kremlin'de, insanlık tarihinin en büyük baskı rejimlerinden biri olan SSCB'nin orak ve çekiç sembollü kırmızı bayrağı indirildi. Bu tarih, yalnızca bir devletin dağılması değil; Türk dünyası için ideolojik, siyasî ve kültürel esaret zincirlerinin kırıldığı bir dönüm noktası olarak hafızalara kazındı. 70 YILLIK ZULMÜN SONU 1917 Bolşevik İhtilali ile temelleri atılan ve Türk coğrafyasını yıllarca demir yumrukla yöneten komünist rejim, Türk halklarını kimliklerinden, dillerinden ve inançlarından koparmaya çalıştı. Kırım’dan Kazan’a, Türkistan’dan Kafkasya’ya kadar milyonlarca Türk, sürgünlere, asimilasyon politikalarına ve baskılara maruz kaldı. Sovyet rejimi, onlarca yıl boyunca Türk halklarını kimliksizleştirmeye, tarihinden koparmaya ve tek tip “Sovyet insanı” kalıbına sokmaya çalıştı. Türk yurtlarında Türk dili baskılandı, millî hafıza tahrip edildi, dinî ve kültürel değerler sistematik biçimde yok edilmeye çalışıldı. Ancak baskı, zulüm ve sürgünlere rağmen Türk halkları kimliğini, dilini ve özgürlük idealini korumayı başardı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte, Türk dünyası uzun bir aradan sonra yeniden nefes aldı. Ortak tarih, ortak dil ve ortak gelecek fikri, Sovyet ideolojisinin yıkıntıları arasından yeniden yükseldi. Bugün Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) başta olmak üzere bölgesel iş birliği mekanizmaları, bu tarihî kırılmanın somut sonuçları olarak dikkat çekiyor. Sovyetler Birliği’nin ardında bıraktığı derin travmalar hâlâ tam olarak silinmiş değil. Rusya’nın günümüzde izlediği yayılmacı ve baskıcı politikalar, Sovyet zihniyetinin farklı bir biçimde varlığını sürdürdüğünü de gözler önüne seriyor. Bu nedenle bu yıl dönümü, yalnızca bir geçmiş muhasebesi değil; Türk dünyası için uyanık olma, birlik olma ve ortak geleceğe daha sıkı sarılma çağrısı niteliği taşıyor.

Sovyet emperyalizmine karşı Kazakistan'ın uyanışı: Jeltoksan Olayları'nın yıl dönümü Haber

Sovyet emperyalizmine karşı Kazakistan'ın uyanışı: Jeltoksan Olayları'nın yıl dönümü

Dönemin Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov'un Kazakistan Komünist Partisi Genel Sekreterliğine Kazak Türkü Dinmuhammet Kunayev yerine Rus kökenli Genadi Kolbin’i ataması büyük bir tepkiye yol açtı. 16 Aralık 1986’da, Kazakistan’ın o dönem başkenti olan Almatı’da olaylar patlak verdi. Jeltoksan, ayrıca Kazakça “Aralık” ayına verilen bir isimdir. 16 Aralık’ta 200-300 kadar öğrenci Almatı’daki Brejnev Meydanı’nda toplandı. Buradaki Komünist Partisi önüne gelen öğrenciler, daha sonra halkın da kendilerine dahil olmasıyla bin-bin 500 kişiye ulaştılar. Kalabalık, parti binasına girerek binayı ele geçirdi. Sovyet Rus emperyalizminin yayın organı TASS “Milliyetçilerin kışkırttığı bir grup öğrenci sokakları işgal etti. Polise saldırdı. Yiyecek deposunu ateşe verdi ve yöre halkına saldırdı.” şeklinde asparagas haberler ile olayları saptırmaya çalıştı. 16 ARALIK: KAZAKİSTAN’IN BAĞIMSIZLIK GÜNÜ Meydanı çembere alan güvenlik güçlerine müdahale emri verilse de olaylar yatıştırılamadı. Olaylar bir isyana dönüştü ve Çimkent, Karağandı gibi şehirlere de yayıldı. Olaylar ancak üç gün sonra 19 Aralık akşamında bastırılabildi. Çeşitli rakamlara göre olaylara 5 bin ile 15 bin arasında gösterici katılmıştı. Birçok kaynağa göre 200’ü aşkın kişi öldürüldü. Bunların birçoğu OMON güçleri tarafından infaz edildi. Tutuklananların sayılarının ise en az bin civarında olduğu belirtiliyor. Jeltoksan Olaylarına karışan kişilerin cezaları Kazakistan bağımsızlığını kazandıktan sonra derhal affedildi. Jeltoksan Olayları, bugün “Kazakistan Bağımsızlık Günü” adı altında halen anılıyor.

KTMM Başkanı: Ukrayna’nın zaferi insan haklarının zaferi olacaktır Haber

KTMM Başkanı: Ukrayna’nın zaferi insan haklarının zaferi olacaktır

Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Başkanı Refat Çubarov, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünün 77. yılında dünya genelinde insan onuru, özgürlük ve eşitliğin temel değerlerinin yeniden tehdit altında olduğunu vurguladı. Tarihsel hatırlatmaların yer aldığı açıklamada, 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen beyannameye Sovyetler Birliği'ni -Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ve Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti- ile birlikte “çekimser” oy kullandığını belirten Çubarov, “Bu tutum, Sovyet yetkililerinin savaştan sonra da işlediği kitlesel suçların uluslararası incelemeye alınması ve totaliter rejimin gerçek doğasının açığa çıkması korkusundan kaynaklanıyordu.” dedi. SOVYET DÖNEMİNDE TOPLU İHLALLER VE SÜRGÜN KTMM Başkanı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabul edildiği günlerde milyonlarca insanın Sovyet baskı mekanizmasının hedefi olduğunu anımsatarak şu ifadeleri kullandı: Birleşmiş Milletler kürsüsünden evrensel değerler ve insan hakları ilan edilirken, Kırım Tatar halkı 18 Mayıs 1944'te zorla sürgün edildikleri özel yerleşim yerlerinde dört yılı aşkın bir süredir yok oluyordu. Öyle ki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin kabulünden sadece iki hafta önce, 26 Kasım 1948'de, SSCB Yüksek Konsey Başkanlığı, 'keyfi ayrılma', yani özel yerleşim yerlerinden kaçma girişimleri için 20 yıl ağır çalışma cezası öngören bir kararname yayınladı. Kırım Tatarları gibi anavatanlarından sürgün edilen Koreliler, Almanlar, İngriya Finleri, Karaçaylar, Kalmıklar, Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar ve Ahıska Türkleri gibi diğer halklar da aynı koşullar altındaydı. Birçoğu için sürgün, sadece vatanlarından kovulma değil, aynı zamanda milli özerkliklerinin de yok edilmesi anlamına geliyordu. Bu durum, özellikle Kırım Tatar halkının özerkliği olan Kırım Özerkliği için de geçerliydi. MİLLİ MÜCADELESİNDE BEYANNAMENİN ROLÜ KTMM Başkanı, Kırım Tatar millî hareketinin gücünü büyük ölçüde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan insan hakları ilkelerinden aldığını, bu ilkelerin halkın anavatanına dönüş hakkının ve milli-bölgesel özerkliğinin temel dayanağı olduğunu kaydetti. Ayrıca Çubarov, 1991’de toplanan II. Kırım Tatar Millî Kurultayı tarafından kabul edilen belgelerin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilkeleri üzerine inşa edildiği hatırlattı. RUS İŞGALİ ALTINDAKİ GÜNCEL HAK İHLALLERİ Çubarov, Rusya’nın 2014’te Kırım’ı işgaliyle başlayan ve 2022’de geniş çaplı saldırıyla derinleşen savaşın, işgal altındaki topraklarda kitlesel katliamlar, sistematik ve zulümlerle birlikte sürdüğü vurgulayarak şunları kaydetti: Rusya Federasyonu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni ve insan hakları ile milletlerin hakları alanındaki diğer tüm uluslararası belgeleri kabaca hiçe sayan bir terör devletine dönüşmüştür. Yalnızca işgal altındaki Kırım'da, büyük çoğunluğu Kırım Tatarları olmak üzere yüzlerce insan yasa dışı bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılıyor. “UKRAYNA’NIN ZAFERİ, EVRENSEL İNSAN HAKLARININ YENİDEN TESİSİ OLACAK” Açıklamasının sonunda KTMM Başkanı Ukrayna’nın özgürlüğü için verilen mücadelenin aynı zamanda insanlığın evrensel değerlerini savunma mücadelesi olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: İnsan onurunu ve millelerin eşitliğini tesis etmeye yönelik insan hakları aktivistlerinin, siyasetçilerin ve diplomatların devasa çabalarının yeniden tehdit altına atıldığını ve 20. yüzyılın ortalarındaki gerçeklere geri döndürüldüğünü görmek acı vericidir. Ancak tam da bugün, Ukrayna'nın özgürlük mücadelesinin ön saflarında yer aldığı bu zamanda, demokratik ve özgürlüğü seven ulusların onun etrafında birleşmesi umudu geri getiriyor. Ukrayna'nın zaferi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde belirlenen uluslararası ilkelerin yeniden tesis edilmesine giden yolu açacak ve insan haklarının en yüksek değere sahip olduğu bir dünyaya olan inancı güçlendirecektir.

Türk dünyasının sorunları Gazi Üniversitesinde konuşuldu Haber

Türk dünyasının sorunları Gazi Üniversitesinde konuşuldu

Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜRKDAM), Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Gençlik Topluluğu ile Kızılelma Kadın, Gençlik ve Çocuk Derneği tarafından 8 Aralık 2025 tarihinde “Türk Dünyası Sorunları ve Sorunlu Bölgeler” başlığıyla kapsamlı bir panel düzenlendi. Gazi Üniversitesi Rektörlük binasındaki Mimar Kemaleddin Salonu’nda tertip edilen program saygı duruşu ve İstiklâl Marşı ile başladı. "TÜM ATALARIMIZI HÜRMETLE YÂD EDİYORUZ" “Türk dünyasının ata yurdundan bugüne, adı bilinen veya bilinmeyen tüm büyüklerimize; Alp Er Tunga’dan Tonyukuk’a, Korkut Ata’dan Kaşgarlı Mahmud’a, Cengiz Aytmatov’dan İsmail Bey Gaspıralı’ya kadar fikirleriyle, kalemiyle, mücadelesiyle yolumuzu aydınlatan bütün değerlerimizi hürmetle yâd ediyoruz.” diyerek programın sunumunu yapan TBMM ve TRT program yapımcısı ve aunucusu Yasemin Aras açılış konuşmaları için protokol isimlerini takdim etti. TÜRK DÜNYASININ DERTLERİYLE DERTLENMEYİ BORÇ BİLEN NESİLLER Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Gençlik Topluluğu Başkanı Seyfullah Kaya, katılımcıların programa iştirak ederek, Türk dünyasının dertleriyle dertlenmeyi bir borç olarak bildiğini gösterdiğini vurguladı. Kaya, panelde sorunlu bölgeler başlığıyla toplanılmış olsa da buraya yalnızca coğrafî problemle bakılamayacağını kaydetti. Kaya, “Çünkü bizim için Kırım yalnızca haritada bir yarımada değil, sürgüne direnen bir toplumun vatanı. Ahıska, vatana duyulan bitmeyen bir hasret. Kerkük, Türkmeneli hoyratlarda dile gelen bizi biz yapan, öz mayamızdır. Kıbrıs, vazgeçemeyeceğimiz egemenliğimiz; Karabağ ise sabrın kutlu zaferidir.” ifadelerini kullandı. Kaya, bu bölgelerdeki soydaşların tarih boyunca bedeller ödediğini belirtti. Yalnızca problemlerin konuşulduğu bir program olmaması gerektiğini kaydeden Türk Dünyası Topluluğu Başkanı, “Yolumuz İsmail Bey Gaspıralı’nın da dediği gibi ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ sloganını bir slogan olmaktan çıkarıp yaşantımıza dökmektir.” dedi. "AYNI KANDAN AYNI CANDAN MİLLETİN EVLATLARIYIZ" Ardından Kızılema Kadın, Gençlik ve Çocuk Derneği Başkanı Dr. Yasemin Meydan ise programın yalnızca toplantıdan ibaret olmadığının altını çizdiği açılış konuşmasında, “Bugün burada aynı kandan aynı candan aynı tarihten gelen bir milletin evlatları olarak omuz omuzayız, omuz omuza olmak zorundayız. Her birimizin yüreğinde vatandan uzak, haksızlığa uğramış, sesi kısılmaya çalışılmış Türk yurtlarının hüznü, acısı ve umudu var.” cümlelerini sarf etti. Doğu Türkistan’daki toplama kamplarından, Rus işgali altındaki Kırım’da yapılan baskılardan örnek veren Meydan, yayılmacı güçlerin sistematik bir baskı, asimilasyon politikası ve korku yaratma hedeflerinin olduğunu söyledi. Ayrıca Azerbaycan’da memleketlerinden koparılan insanların acılarının devam ettiğini, Ahıska Türklerinin ise hâlâ vatan hasreti çektiğini sözlerine ekleyen Meydan, Türkmeneli’nde varoluş, Kıbrıs’ta ise eşitlik mücadelesi olduğunu dile getirdi. "BİR ÇOCUĞUN DİLİ SUSTURULDUĞUNDA BİR MİLLETİN SESİ KISILIR" Meydan konuşmasında, “Türk dünyasının farklı bölgelerindeki acılar yalnızca istatistik bir rapor ya da yalnızca tarih değildir. Bunlar kadınlarımızın gözyaşı, gençlerimizin feryadı, çocuklarımızın sessizliği, yaşlılarımızın kırılmış yüreğidir. Bir annenin çocuğuna sarılamadığı yerde huzur olmaz. Bir gencin kimliği elinden alınmaya çalışıldığı yerde gelecek olmaz. Bir çocuğun dili susturulduğunda bir milletin sesi kesilir. Bir yaşlının vatan toprağından hasretle ölmesi bir tarihin koparılmasıdır. Biz biliyoruz ki Türk dünyasının bir yerinde zulüm varsa o zulüm hepimize yapılmış demektir.” ifadelerine yer verdi. TÜRK DÜNYASI GENİŞ COĞRAFYAYA HÂKİM TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy ise Türk dünyasını derinliği olan, değerli ve önemli bir kavram olarak nitelendirerek başladığı konuşmasında, Türk nüfusunun derin bir coğrafyaya hâkim olduğunu ifade etti. Bağımsız olarak yaşayan, otonom olarak yaşayan ve başka ülkelerde azınlık halinde kimlik mücadelesi vererek yaşayan Türklerin büyük bir alana yayıldığını aktaran Aksoy, “İşte bu derin coğrafya içerisinde ekonomiden siyasete, sosyo-kültürel meselelerden güvenliğe kadar çok çeşitli alanlarda birtakım sorunların olduğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte yeni fırsat yeni siyasi konjonktür ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Türk milleti için birtakım fırsatları beraberinde getirirken diğer taraftan da aşılması gereken zaman içerisinde çözümlenmesi gereken sorunları beraberinde getirmiştir.” diyerek toplantının konusuna işaret etti. Programda farkındalık oluşturmayı amaçladıklarını kaydeden Aksoy sözlerine Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın “Ağıt” şiiriyle son verdi. TÜRKİSTAN HASSAS BİR DENGE KURMAK ZORUNDA Açılış konuşmaları Gazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Necdet Hayta’nın konuşmasıyla son buldu. Prof. Dr. Hayta, Türk dünyasının Kafkasya, Türkistan, Balkanlar ve Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada olduğunun altını çizdi. Bu nedenle Türklerin farklı siyasî yapıların, farklı ekonomik şartların ve çok çeşitli kültürel ortamlara sahip olduğunu aktaran Hayta, “Türk dünyası hem büyük bir potansiyel hem de ciddi sorunlar barındırabiliyor.” dedi. Türk dünyasının, özellikle Türkistan coğrafyasındaki ülkelerin Rusya, Çin, ABD ve asgari düzeyde bölgede tehdit haline gelen İran gibi ülkelere karşı güvenlik, enerji, ekonomik gibi alanlarda hassas bir denge kurmak zorunda olduğunu belirtti. Türk dili ve alfabesine dikkat çeken Hayta, farklı alfabelerin uzun vadede kültürel etkileşimi zorlaştırdığını söyledi. Hayta, “Ortak bir müfredat, ortak eğitim politikaları ya da gençler arası güçlü bir kültürel etkileşim gerekmektedir. Öyle ki bazı ülkelerde Türk kimliğine yönelik baskılar ve asimilasyon politikaları ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.” ifadelerini kullandı. Türk dünyasındaki sorunların devam ettiğini vurgulayan Hayta, “Bu sorunların aşılabilmesi için Türk devletlerinin daha güçlü bir iş birliği, daha fazla ekonomik entegrasyon ve ortak sosyo-kültürel politikalar geliştirilmesi son derece önemlidir.” diyerek Türk dünyasına çağrıda bulundu. TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy’un moderatörlüğünü yaptığı panelde; Dünya Uygur Kurultayı (DUK) Sözcüsü Prof. Dr. Erkin Emet, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yıldız Deveci Bozkuş, Araştırmacı-Yazar Dr. Azad Dedeoğlu, Türkmeneli Dernekler Federasyonu Başkanı Mehmet Tütüncü, Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mehmet Balyemez ve Kırım Ailesi Gençlik Kolları Üyesi Zevri Kömürcü konuşmacı olarak yer aldı. ÇİN YAYILMACI BİR SİYASET GÜDÜYOR Prof. Dr. Emet, Doğu Türkistan sorununu anlamak için öncelikle Çin’i bilmek gerektiğini vurgulayarak başladığı konuşmasında, Çin’in tarihî sürecini ve coğrafî konumunu kısaca ele aldı. Çin’in özellikle Türk dünyası başta olmak üzere geniş bir alana yayıldığını ifade eden Emet, Japonya ile ipleri geren Çin’in yayılmacı bir politika güttüğünü söyledi. KARDEŞLERİNİN HEPSİ TOPLAMA KAMPINDA Öte yandan Türkiye’de oluşturulan algının tam tersine Doğu Türkistan’da insanlık suçlarının işlendiğini aktaran Emet, kardeşlerinin hepsinin toplama kampında olduğunu dile getirdi. 2017 yılı itibarıyla hayata geçirilen toplama kampları için artık sadece Uygurların değil Özbek, Kırgız, Kazak, Tatar gibi Türk soyluların da millî kimliği nedeniyle hedef alındığını kaydetti. Emet, “Uydu görüntüleri aracılığıyla bin 200 tane toplama kampı tespit edildi. Korkunç derecede insanlık dışı uygulamalar var burada. Kampa girmek için akrabanızı ziyaret etmeniz bile yeterli. Ayrıca çok sayıda yazar, akademisyen, gazeteci de toplama kamplarına alındı.” dedi. Çin kaynaklarında Uygurların Türk olarak tarihe kaydedildiğini anımsatan Emet, şimdi ise bunun inkâr edildiğini, Uygurların Çinli olduğu yalanını ortaya koyduklarını sözlerine ekledi. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Doğu Türkistan ziyaretinin ardından asimilasyon talimatı vermesi üzerine Uygurların yok edilmeye çalışıldığının altını çizen Emet, “Çünkü Doğu Türkistan onlar için stratejik öneme sahip bir bölge.” yorumunda bulundu. Emet ayrıca dünyadaki Doğu Türkistan diasporasına da değindiği konuşmasında, Uygurların oluşturduğu teşkilâtların tek çatı altında toplandığı Dünya Uygur Kurultayından söz etti. Emet, Uygur Türklerinin kimliğini korumak, gelecek nesillere aktarmak için müzikleri, dansları ve ana dili ile kültürel çalışmalar yaptıklarını ifadelerine ekledi. Emet, “Bugün Doğu Türkistan sorununu sık sık gündeme getirmeye çalışıyoruz.” dedi. Ayrıca DUK Sözcüsü, 9 Aralık’ın Doğu Türkistan Soykırım Günü olarak kabul edilmesine işaret ederek, bunun kritik bir önem taşıdığını ve önemli bir gelişme olduğunun altını çizdi. AZERBAYCAN JEOPOLİTİK REKABETTE ÖNE ÇIKIYOR Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bozkuş ise Azerbaycan’daki soruna işaret ederek etnik yapısı, coğrafî konumu, bölgesel gelişmeler ve enerji sevkiyatının geçiş güzergâhı üzerinde olması nedeniyle Azerbaycan’ın önemli bir konumda olduğunun altını çizdi. Azerbaycan’ın 1918’de bağımsızlığını ilan edene dek Rusya’nın baskılarını sürdürdüğünü aktaran Bozkuş, iki yıl sonra Sovyetler Birliği'nin bir parçası haline geldiğini hatırlattı. Bozkuş, “Bu süreçte Türklerin bölgedeki varlığının izlerinin kasıtlı bir şekilde yok edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Geçmişin her dönemindeki Kafkasya’daki, Azerbaycan’daki, tarihî kültürel mirasa yönelik saldırılar bölgenin demografik yapısını önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu, Batılı kaynaklara dâhi yansımıştır.” değerlendirmesini yaptı. Ermeni kaynaklarında da Revan Hanlığından söz edildiğini belirten Bozkuş tarihî kalıntılara günümüzde ulaşıldığını belirtti. “Bu toprakların aslî sakinlerinin Azerbaycan Türklerine ait olduğunu görebiliyoruz.” ifadesine yer veren Bozkuş, aynı zamanda bölgeye gelen Ermenilerin kentlerin isimlerini değiştirdiğini ve ciddi bölgenin demografik değişime uğradığını kaydetti. Bozkuş, “Bölgeye gelen Ermeniler Müslüman halkı göçe zorlamış ve 20. yüzyıla kadar zorunlu göç devam etmiştir.” bilgisini verdi. Kültürel kimliğe yönelik tehdidin Sovyetler Birliği’nde de devam ettiğini vurgulayan Öğretim Üyesi, “Karabağ Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yeni dönemde Azerbaycan’ın Kafkasya’daki tarihî mirası araştırma ve gelecek nesillere aktarma konusunda hepimize önemli bir görev düşüyor.” şeklinde konuştu. Bozkuş bu hususta birlik ve dayanışma çağrısı yaparak diasporanın kültürel kimlik konusunda çalışmalar yapması gerektiğinin altını çizdi. AHISKA TÜRKLERİNİN SORUNU ELE ALINDI Ardından konuşmasına şiirle başlayan Araştırmacı-Yazar Dedeoğlu, Ahıska Türklerinin yaşadığı problemleri ele aldı. Ahıska Sürgünü’nün bu yıl 81. yılı olduğunu kaydeden Dedeoğlu, Ahıska’nın Türk yurdu olduğunu belirterek, tarihinden ve coğrafî konumundan söz etti. “Bölgede kara bulutlar eksik olmamış” diyen Dedeoğlu, 1828’den sonra Anadolu’ya göçlerin başladığını belirtti. Dedeoğlu, “Ahıska bölgede hem kültürün hem de irfanın ışığı olmuştur. Coğrafyada da söz sahibi olan bir vilayet konumunda olmuştur.” diyerek 19. yüzyıldaki duruma işaret etti. Dedeoğlu, Ahıska’nın 1900’lerde Sovyet sınırları içerisinde kaldığını ve bu süre zarfında kıyımlara maruz kaldığını da ifade etti. AHISKA TÜRKLERİ YAŞAM MÜCADELESİNE DEVAM EDİYOR Öte yandan Dedeoğlu, 14 Kasım 1944’te Ahıska Türklerinin hayvan vagonlarına bindirilip SSCB tarafından vatanlarından koparılarak Türkistan’a sürüldüğünü sözlerine ekledi. Ahıska Türklerinin hâlâ vatan hasreti çektiğini belirten konuşmacı, “1944’ten 1956 yılına kadar tam anlamıyla açık hava hapishanesi diyebileceğimiz bir yaşam sürdürmüşlerdir." dedi. Türk dünyası halklarının SSCB döneminde sürgüne uğradıklarını sözlerine ekleyen Dedeoğlu, “Bunların tamamına yakını geri dönüyor ancak Ahıska Türkleri olarak dünyanın dört bir yanında ABD dâhil dağınık bir şekilde yaşıyoruz. Ve yaşam mücadelesi veriyoruz.” ifadelerini kullandı. TÜRKMENELİN'DEKİ SORUNLAR KONUŞULDU Türkmeneli’ndeki sorunları masaya yatıran Türkmeneli Dernekleri Federasyonu Başkanı Tütüncü ise Türk dünyasındaki sorunlara bakıldığı zaman toplumların farklı milletlerin baskısı altında yaşadığını belirtti. Irak’taki meselenin Türkiye ile iç içe bir mesele olduğunu kaydeden Tütüncü, “Çünkü Türkmenler sınırın öte tarafındadır. Hem Irak’taki hem de Suriye’deki Türkmenler bölgeye yerleşen ilk Türklerdir. O bölge, Anadolu’nun Türkleşmesinden önce Türkleşiyor.” dedi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgedeki Türkmenlerin kaderinin değiştiğini vurgulayan Tütüncü, büyük bir varoluş mücadelesi verildiğini ifadelerine ekledi. "IRAK TÜRKLÜĞÜ HER ŞEYE RAĞMEN ÖZÜNÜ KORUYOR" Tütüncü, Musul’un Misak-ı Millî sınırları içinde olduğu için son derece önemli olduğunun altını çizerek, kaybedilen bir toprak olduğunu belirtti. Günümüzde devletin pek çok kademesinde ve bununla birlikte aydınların siyasî baskıya maruz kaldığını aktaran Tütüncü, “Türkmenler asimilasyona uğratılmak istendi, katliam gören, kendilerine ait binalarının tahrip edilmesine, pek çok yöntemle hunharca soykırıma uğramasına rağmen Irak Türklüğü bugün büyük ölçüde özünü korumaktadır.” şeklinde konuştu. Ayrıca dil ve kültürel açıdan asimile edilmeye çalışıldıklarının ve insanlık dışı muameleye maruz bırakıldıklarının altını çizen Tütüncü, “Siyasî Türkmen kuruluşları, Irak Türkmen Cephesi ve onun yanındaki diğer Türkmen partiler olmak üzere bütün bu Türkmenler coğrafyasında Irak Türkmenleri varlığını, kültürünü, siyasî ve kültürel haklarını savunmaya devam etmektedir. Bu konudaki en büyük desteğimiz elbette ki anavatanımız Türkiye’dir. Bütün Türk dünyasından da bu konuda destek bekliyoruz.” dedi. "KIBRIS'TAKİ TÜRK VARLIĞI 400 YILI AŞKINDIR MEVCUT" Panelistlerden Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Balyemez, bölgedeki sorunları masaya yatırdı. “Türk dünyasına selam olsun” diyerek konuşmasına başlayan Balyemez, Kıbrıs’taki Türk varlığının 4 asırdan bu yana var olduğuna dikkat çekti. Balyemez, Kıbrıs Türklerinin Osmanlı'nın fethiyle Kıbrıs Adası’nda var olduğunu ve yakın tarihte var olma mücadelesi verdiğini kaydetti. Balyemez, “Bu varoluş mücadelesi bundan 42 yıl önce kurulan bir devlet olarak varlığını devam ettiriyor.” diyerek bölgedeki soruna da işaret etti. Balyemez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ısrarla Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir ülke tarafından tanınmadığını aktardı. "TÜRKİYE 75 YILDIR KIBRIS TÜRKLERİNİN UĞRADIĞI HAKSIZLIĞI GİDERMEK İÇİN ÇABALIYOR" Tarihî süreci anlatan Balyemez, 1931’de İngiliz hükûmeti tarafından Türklerin millî kimliğinin reddedildiğini, Müslüman azınlığı olarak tanınma yönünde baskıya maruz kaldığını ifade etti. Balyemez, Kıbrıs Türklerinin o tarih itibarıyla Türklük mücadelesine başladığını kaydetti. 1960’lı yıllara gelindiğinde katliamlara uğradıklarını anımsatan Balyemez, daha sonra KKTC’nin kurulmasıyla güvenlik sorunun yaşanmadığını belirtti. Balyemez konuşmasında, “Türkiye yetmiş beş yıldır ana gündem maddesi olan dış politikasında Kıbrıs Türklerinin uğradığı haksızlığı gidermek için çabalamaktadır.” cümlesini sarf etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı tarafından Türk dünyasının şekillendirilmeye çalışıldığının altını çizen Balyemez, bunun yeniden hayata geçirilmeye çalışıldığını dile getirdi. Son olarak işgal altındaki Kırım, Kırım Tatarları, Rus saldırıları altındaki Ukrayna’da var olan mevcut durum ve bu bağlamda faaliyette olan Kırım Ailesini anlatan kısa bir video kesit gösterildi. "RUS ORDUSUNA GİRMEMEK, UKRAYNA'YA KARŞI SAVAŞMAMAK İÇİN TÜRKİYE'YE GELDİM" Panelde konuşmacı olarak yer alan Kırım Ailesi Gençlik Kolları Üyesi Zevri Kömürcü ise Rus işgali altındaki Kırım’ın tarihî serüvenini ve Kırım Tatarlarını katılımcılara anlattı. 2022 yılı itibarıyla Anadolu topraklarına adım attığını belirterek konuşmasına başlayan Kömürcü, “Türkiye’ye gelmemin sebebi Rus ordusuna girmemek, Ukrayna’ya karşı savaşmamak, milletim için çalışmaktı. Biliyorsunuz Kırım, Türk dünyasının hassas ve sorunu olan bölgelerinden biri.” diyerek Kırım Tatarlarının anavatanı Kırım Yarımadası’nın yüzyıllardır maruz kaldığı asimilasyon ve baskı politikalarına değindi. Kırım Hanlığı bağlamında yarımadanın tarihini ele alan Kömürcü, tarihî şahsiyetlerden biri olan İsmail Bey Gaspıralı’nın Türk dünyasına yeni bir soluk kazandırdığını vurguladı. Ayrıca 1917 senesinde Numan Çelebicihan başkanlığında Kırım Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu da sözlerine ekleyen Kömürcü kısa süreli cumhuriyetin ardından aydınların Ruslar tarafından katledildiğine dikkat çekti. Kömürcü, “Bu yetmeyince Kırım Hanlığı'ndan miras kalan yapılarımızı da yok etmeye çalıştılar.” dedi. Kömürcü, 1944’te ise Kırım Tatarlarının SSCB tarafından hayvan vagonlarına bindirilerek ana yurtlarından sürgüne gönderildiğini anımsattı. 1960’lı yılların sonunda Kırım’a geri dönüşlerin başladığını ancak gidenlerin zorlu şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini aktaran Zevri Komürcü, SSCB’nin dağıldığı 1991 yılı itibarıyla Kırım’ın Ukrayna topraklarına dâhil olduğunu belirtti. Kömürcü, böylelikle Kırım Tatarlarının anavatanına döndüğü, asimilasyona karşı verdiği kimlik mücadelesinin sonuç verdiği dönemin ortasında 2014 yılında Kırım’ın yeniden Rusya tarafından işgal edildiğini dile getirdi. MOSKOVA TÜRKİYE'NİN YARDIMLARINDAN SONRA TEDİRGİN OLDU Türkiye Cumhuriyeti’nin Kırım’a her zaman destek verdiğini, bununla birlikte Türk İşbirliği Koordinasyon Ajansı Başkanlığının (TİKA) işgalden önce Kırım’da türlü faaliyetler yürüttüğünü ifade eden Kömürcü, “Türkiye’nin Kırım’a yaptığı yardımları gören Moskova Türk dünyasının yeniden kurulmasına izin vermedi.” yorumunda bulundu. İşgal altındaki Kırım’da şu anda 200’ü aşkın siyasî tutsak olduğunu aktaran Kömürcü, işgalcilerin Kırım’daki Türklüğü susturmak istediğini vurguladı. Bu nedenle Kıyiv’de faaliyet gösteren Kırım Ailesinin 2022’de topyekûn Rus saldırılarının başlamasıyla birlikte Eskişehir’e geldiğini dile getiren Kömürcü, “Savaştan hemen önce Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, ‘Savaş başlayacak biliyoruz ama sizin yanınızda olacağız’ diyerek bize teminat vermişti. Öyle de oldu. Savaşın başladığı gün Türkiye'nin Kıyiv Büyükelçiliği otobüslerle çocukların Türkiye’ye getirilmesini sağladı.” dedi. CUMHURBAŞKANI, FIRST LADY VE TİKA BAŞKANINA TEŞEKKÜR Kömürcü, desteklerinden dolayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, First Lady Emine Erdoğan ve TİKA Başkanı Abdullah Eren’e teşekkür etti. Panelin ardından programın organizatörleri tarafından panelistlere bozkurt temalı plaket, Teşekkür Belgesi ve Kızılelma Ziya Gökalp Onur Ödülü Belgesi takdim edildi. Program, toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.

6 Aralık Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Günü Haber

6 Aralık Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Günü

Ukrayna’da bugün, 6 Aralık Silahlı Kuvvetleri Günü olarak kaydediliyor. Sovyetler Birliği dönemi sonrasında, 34 yıl önce kurulan Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, bugün işgalci Rusya’nın yoğun saldırılarına karşı güçlü bir direniş göstererek devletin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve özgür geleceği için mücadele ediyor. Ukrayna Parlamentosu, 6 Aralık 1991’de “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Yasası” ve “Ukrayna Savunması Yasası” olmak üzere iki yasa kabul etti. Bu iki yasa Ukrayna ordusunun oluşturulması için ana ilkeleri ve temel prensipleri belirledi. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, nükleer silahlarla, dönemin modern silah ve askerî teçhizat örnekleriyle donatılmış Avrupa’daki en büyük ordusu, Ukrayna sınırları içerisinde kaldı. Öte yandan Moskova’nın müdahalesiyle 20 yıl içinde Ukrayna ordusu neredeyse tamamen yok edildi. Yıllar içinde askerî personel sayısı önemli ölçüde azaldı. 2013-2014 yılları; Haysiyet Devrimi, Kırım’ın işgali ve Rusya’nın Donbas’ta başlattığı askerî saldırganlığı modern Ukrayna ordusunun tarihindeki dönüm noktası oldu. Ordudaki yıkıma, ihanete, kayıplara, büyük baskıya ve düşman saldırılarına rağmen Ukrayna askerleri vatanlarının bağımsızlığı için mücadele etmeyi kendisinden çok daha güçlü düşmana karşı koymaya başardı. Üç yıldır, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Günü terör devleti Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı topyekûn işgal saldırısı şartları altında geçiriliyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, 24 Şubat 2022’den sonra günümüzde dünyanın en güçlü orduları sıralamasında ikinci sırada yer alan Rus ordusuna karşı koyabileceğini gösterdi. Bununla birlikte Global Firepower tarafından yayımlanan güncel raporda Ukrayna Silahlı Kuvvetlerine dünyanın en iyi 20 ordusu arasında yer verildi. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy 2024 yılı başında yaptığı açıklamada Ukrayna ordusunun bünyesinde 880 bin kişi olduğunu belirtmişti. Ayrıca ordu bünyesinde 48 bini askeri personel olmak üzere 68 bin kadının yer aldığı biliniyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.