SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Sovyetler Birliği

QHA - Kırım Haber Ajansı - Sovyetler Birliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sovyetler Birliği haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Sovyet zulmünün Türkistan'daki nükleer mirası: Semey Nükleer Test Sahası Haber

Sovyet zulmünün Türkistan'daki nükleer mirası: Semey Nükleer Test Sahası

Kazakistan'ın Semey bölgesindeki Semey (Semipalatinsk) Nükleer Deneme Sahası, Sovyetler Birliği'nin Türkistan coğrafyasında bıraktığı en ağır etkilerden biri olarak öne çıkıyor. On yıllar boyunca gerçekleştirilen nükleer denemeler, Kazak halkının sağlığını, çevresini ve gelecek nesillerini etkileyen derin yaralar bıraktı. Sovyetler Birliği, Türkistan coğrafyasını yalnızca siyasi ve ekonomik politikalarıyla değil, çevresel tahribat ve ağır insanlık maliyetleriyle de etkiledi. Kazakistan'daki Semey (Semipalatinsk) Nükleer Test Sahası, bu politikanın en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Sovyet yönetimi, 1949'dan itibaren Semey (Semipalatinsk) Nükleer Test Sahası’nda nükleer silah denemeleri gerçekleştirdi. Bölge halkının iradesi ve sağlığı göz ardı edilerek sürdürülen yüzlerce deneme sonucunda geniş bir coğrafya radyoaktif serpintiye maruz kaldı. Toprak ve su kaynakları kirlenirken, bölgedeki insanlar uzun yıllar boyunca radyasyonun etkileriyle yaşamak zorunda kaldı. KAZAK HALKI NÜKLEER DENEMELERİN BEDELİNİ ÖDEDİ Nükleer denemelerin sağlık üzerindeki etkileri nesiller boyunca devam etti. Bölgede kanser vakalarında artış görülürken, radyasyona maruz kalan topluluklarda çeşitli doğumsal ve genetik sorunların ortaya çıktığı bildirildi. Semey (Semipalatinsk) Nükleer Test Sahası’nın hikâyesi, Sovyet yönetiminin Türkistan'daki halkların yaşam alanlarını merkezî politikaların ve askerî hedeflerin uğruna feda ettiğini gösteren somut örneklerden biri haline geldi. HALKIN DİRENİŞİ SOVYET ZULMÜNÜ BOZDU Yıllarca devam eden nükleer denemelere karşı Kazak toplumunda güçlü bir tepki oluştu. Kazak Türkü şair ve toplum önderi Oljas Süleymenov'un 1989'da başlattığı girişim, kısa sürede Nevada-Semipalatinsk nükleer karşıtı hareketine dönüştü. Kazak halkının kitlesel tepkisi sonucunda 19 Ekim 1989'da Semey (Semipalatinsk) Nükleer Test Sahası’ndaki son nükleer deneme gerçekleştirildi. Ardından bağımsızlığını kazanan Kazakistan, dönemin Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in imzaladığı tarihî kararnameyle 29 Ağustos 1991'de sahayı resmen kapattı. SOVYET MİRASININ ACI BİR SEMBOLÜ Semey (Semipalatinsk) Nükleer Test Sahası’nın kapatılması, Kazakistan'ın Sovyet döneminden kalan ağır mirasla hesaplaşmasının önemli adımlarından biri oldu. Türkistan halklarının Sovyet döneminde maruz kaldığı baskı, zorunlu dönüşümler ve çevresel tahribatın izleri, Semey (Semipalatinsk) Nükleer Test Sahası örneğinde somut biçimde görülüyor. 29 Ağustos'un aynı zamanda Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Nükleer Denemelere Karşı Uluslararası Gün olarak kabul edilmişti.

Bişkek’te kapsamlı sokak düzenlemesi: Sovyet döneminden kalan isimler kaldırıldı Haber

Bişkek’te kapsamlı sokak düzenlemesi: Sovyet döneminden kalan isimler kaldırıldı

Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te gerçekleştirilen idari-bölgesel reformun ardından kentteki çok sayıda cadde ve sokağın adı değiştirildi. Bişkek Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından alınan kararla, farklı isimler taşıyan ancak aynı ulaşım güzergâhı üzerinde bulunan cadde ve sokaklar birleştirilerek daha sade bir kent adres sistemi oluşturuldu. Düzenlemenin temel amacı, idari reform sonrasında ortaya çıkan mükerrer cadde isimlerini ortadan kaldırmak ve ulaşım güzergâhlarını daha anlaşılır hâle getirmek olarak açıklandı. Reform kapsamında Bişkek’in idari sınırlarının genişlemesiyle kente dâhil edilen çevre yerleşimlerdeki sokakların mevcut merkezdeki isimlerle çakışmasının da önüne geçilmesi hedeflendi. SOVYET DÖNEMİNDEN KALAN İSİMLER DEĞİŞTİRİLDİ Yeni düzenlemede, Sovyetler Birliği döneminden kalan çok sayıda cadde ve sokak adının kullanılmaması dikkat çekti. Puteprovodnaya, Molodaya Gvardiya, Seleksionnaya, Muromskaya, Popeda, Vasilyevskiy Trakt, Maksim Gorkiy, Okrainnaya, Naberejnaya ve Tsentralnaya Beregovaya gibi isimler kaldırılarak yerlerine Kırgızistan’ın tarihî ve millî kimliğini yansıtan isimler getirildi. Ayrıca 7 Nisan 2010’da Kırgızistan’da meydana gelen halk devriminin ardından şehirdeki anayollardan birine verilen “7 Nisan” adı da yeni düzenleme kapsamında kaldırıldı. Bu değişikliklerle birlikte Bişkek’in ana ulaşım arterleri ve sokaklarında daha fazla Kırgızca ve millî karakter taşıyan isimlerin kullanılması sağlandı. ANA CADDELER KIRGIZ TARİHİNİN ÖNEMLİ İSİMLERİNİ TAŞIYACAK Yaklaşık 1,5 milyon kişinin yaşadığı Bişkek’in yeni ana cadde yapısında Çuy, Jibek Jolu, Cengiz Aytmatov ve Aalı Tokombayev isimleri öne çıktı. Çuy, Tanrı Dağları’nın kuzey eteklerindeki vadiye verilen tarihî adlardan biri olurken, Jibek Jolu ise bölgenin tarihî İpek Yolu bağlantısına atıfta bulunuyor. Kırgız edebiyatının önemli isimlerinden Cengiz Aytmatov ile yazar ve şair Aalı Tokombayev’in isimleri de kentin başlıca ulaşım güzergâhlarında kullanılacak. Şehrin ana sokakları arasında ise Kırgız destanının önemli kahramanlarından Manas, millî kahraman Şabdan Batır, devlet adamı Cusup Abdrahmanov, kadın kahraman Kurmancan Datka, devlet adamları İmanalı Aidarbekov ve Absamat Masaliyev’in isimleri yer aldı. ANKARA’NIN ADI KORUNDU Yeni isimlendirme yalnızca Kırgızistan’ın tarihî ve siyasi figürleriyle sınırlı kalmadı. Türkiye’nin başkenti Ankara, Hindistan’ın eski lideri Mahatma Gandi ve Çin’in eski lideri Deng Xiaoping’in isimleri de kentteki cadde ve sokaklarda kullanılmaya devam edecek. Maksim Gorkiy ve Ankara sokaklarının birleştirilmesiyle güzergâhın tamamı Ankara Sokağı olarak düzenlendi. Bişkek’te Ankara isminin korunması, kentin uluslararası nitelikteki cadde adları arasında Türkiye’nin başkentine verilen önemi de ortaya koydu. ÇOK SAYIDA GÜZERGÂH TEK İSİM ALTINDA BİRLEŞTİRİLDİ Düzenleme kapsamında aynı ulaşım hattı üzerinde bulunan çok sayıda cadde ve sokak tek bir isim altında toplandı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın bulunduğu Cengiz Aytmatov ve Manas caddeleri, Cengiz Aytmatov Caddesi adı altında birleştirildi. Mihail Frunze, Deng Xiaoping, Çuy ve Şabdan Batır sokakları ise şehrin doğusu ile batısını birbirine bağlayan güzergâh üzerinde Çuy Caddesi olarak düzenlendi. Çuy Caddesi ile Jibek Jolu ve Popeda caddeleri de Jibek Jolu Caddesi adı altında birleştirildi. Jayil Baatır, Absamat Masaliyev, Aalı Tokombayev ve Kayikov sokaklarının tamamı Aalı Tokombayev Caddesi çatısı altında toplandı. SOKAK İSİMLERİNDE DE KAPSAMLI DEĞİŞİKLİK İkincil güzergâhlarda da önemli isim değişiklikleri yapıldı. Anvarbek Çortekov ve Krivonosov sokakları Absamat Masaliyev Sokağı, Beregovaya, Okrainnaya, Kok-Sai, Kurmanaliyev ve Naberejnaya sokakları ise Deng Xiaoping Sokağı olarak yeniden düzenlendi. Baytik Batır, Cusup Abdrahmanov, Abdınasır Elebesov ve Tsentralnaya sokakları Cusup Abdrahmanov Sokağı adı altında birleştirildi. Lev Tolstoy, Puteprovodnaya ve Sarı Özön sokakları Şabdan Batır Sokağı olarak değiştirilirken, Julius Fucik ve Vasilyevskiy Trakt sokakları da havaalanına uzanan güzergâhın tamamında Manas Sokağı adını aldı. Genç Muhafız Bulvarı ile Mahatma Gandi Sokağı birleştirilerek İmanalı Aidarbekov Sokağı oluşturuldu. Seleksionnaya ve Muromskaya sokakları ise Mahatma Gandi Sokağı adı altında toplandı. İDARİ REFORM KENTİN SINIRLARINI GENİŞLETTİ Cadde ve sokaklardaki değişikliğin arkasında Bişkek’in idari sınırlarında gerçekleştirilen kapsamlı reform bulunuyor. Reform sonucunda kentin yüzölçümü yaklaşık üç kat büyüdü. Çevredeki bazı yerleşimlerin Bişkek’e dahil edilmesiyle kentin idari sınırları genişlerken, yeni bölgelerde bulunan sokakların isimleri merkezdeki mevcut isimlerle çakışmaya başladı. Belediye, bu mükerrerlikleri ortadan kaldırmak ve kent genelindeki adres sistemini standartlaştırmak amacıyla kapsamlı bir yeniden adlandırma süreci başlattı. DİJİTAL ADRES SİSTEMİ DE GÜNCELLENECEK Bişkek Belediyesi, isim değişikliklerinin yalnızca tabelalarla sınırlı kalmayacağını açıkladı. Teknik altyapı çalışmalarının tamamlanmasının ardından toplu taşıma güzergâhları, durak bilgileri ve kent altyapısına ilişkin veriler yeni adres sistemine göre güncellenecek. Bunun yanı sıra kentin kadastro sistemi ve dijital adres haritasının da yeniden düzenlenmesi planlanıyor. Böylece idari reformla genişleyen Bişkek’in yeni sınırları, cadde ve sokak isimleri ile dijital kent altyapısının birbirleriyle uyumlu hale getirilmesi hedefleniyor. Düzenleme, bir yandan kent yönetimini kolaylaştırırken diğer yandan Bişkek’in kamusal alanlarında Kırgızistan’ın tarihî, kültürel ve millî kimliğini daha görünür hâle getiriyor.

Rusya'dan Japonya'ya karşı yeni güç gösterisi: İhtilaflı adalar yakınında füze tatbikatı Haber

Rusya'dan Japonya'ya karşı yeni güç gösterisi: İhtilaflı adalar yakınında füze tatbikatı

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Sovyetler Birliği tarafından işgal edilen ve bugün Rusya'nın fiili kontrolünde bulunan İturup Adası'nı ziyaret etmesinin ardından Moskova ile Tokyo arasındaki gerilim tırmanıyor. Rusya Pasifik Filosu, ihtilaflı adalar yakınında füze tatbikatı gerçekleştirdi. Rusya'nın askerî faaliyetinin, Putin'in 13 Ağustos'ta İturup'a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından gelmesi dikkat çekti. Japonya, Rusya'nın adalardaki askerî varlığını güçlendirmesine karşı çıkarken, Moskova ise bölgedeki egemenlik iddiasını sürdürerek askerî kapasitesini artırıyor. Rusya Pasifik Filosu tarafından yapılan açıklamaya göre tatbikatta İturup Adası'nda konuşlandırılan Bastion kıyı savunma füze sistemi kullanıldı. Pasifik Filosunun amiral gemisi Varyag füze kruvazörü ile nükleer enerjili Omsk denizaltısı da tatbikata katıldı. Rusya, tatbikat kapsamında düşman gemilerine yönelik saldırı senaryosunun uygulandığını ve 300 kilometreden daha uzak mesafedeki hedeflerin tamamının vurulduğunu açıkladı. MOSKOVA'DAN YENİ GÜÇ GÖSTERİSİ Rusya'nın füze sistemleri, savaş gemisi ve nükleer enerjili denizaltıyı aynı tatbikatta kullanması, faaliyetin yalnızca rutin bir eğitim olarak değil, Tokyo'ya yönelik bir güç gösterisi olarak da değerlendirilmesine neden oldu. Japonya Dışişleri Bakanı Toshimitsu Motegi, Rusya'nın dört ihtilaflı adadaki askeri gücünü artırmasını kabul edemeyeceklerini açıkladı. JAPONYA İLE TOPRAK ANLAŞMAZLIĞI SÜRÜYOR Japonya'nın “Kuzey Toprakları”, Rusya'nın ise “Güney Kurilleri” olarak adlandırdığı dört ada; İturup, Kunaşir, Şikotan ve Habomai adacıklarından oluşuyor. Tokyo, Sovyetler Birliği'nin bu adaları Japonya'nın 15 Ağustos 1945'te teslim olmasının ardından ele geçirdiğini ve adaların Japonya'ya ait olduğunu bildiriyor. Moskova ise adaların II. Dünya Savaşı'nın sonucu olarak Sovyetler Birliği'ne geçtiğini ve Rusya'nın egemenliğinde bulunduğunu ileri sürüyor. İki ülke arasındaki anlaşmazlık, 2. Dünya Savaşı'nın ardından kapsamlı bir barış anlaşmasının imzalanmasının önündeki temel sorunlardan biri olmayı sürdürüyor. Rusya'nın 2022'de Ukrayna'ya yönelik geniş çaplı işgali sonrasında Moskova-Tokyo ilişkilerinin daha da kötüleşmesi, Kuril Adaları meselesini yeniden önemli bir güvenlik başlığı hâline getirdi. Öte yandan Rusya ile Japonya arasında İkinci Dünya Savaşı'nı resmî olarak sona erdiren bir barış anlaşması henüz imzalanmadı. İki ülke arasındaki toprak anlaşmazlığı, savaşın ardından imzalanması planlanan barış anlaşmasının önündeki temel sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Tokyo yönetimi, 2022 yılının ilkbaharında yayımlanan yıllık diplomatik rapor “Diplomatik Mavi Kitap”ta Kuzey Toprakları için “Rusya tarafından yasa dışı işgal edilen” ifadesini yeniden kullanmaya başlamıştı.

Avrupa Parlamentosunda Sovyet sürgünlerinin kurbanları anıldı: "Cezalandırılmayan kötülük geri döndü" Haber

Avrupa Parlamentosunda Sovyet sürgünlerinin kurbanları anıldı: "Cezalandırılmayan kötülük geri döndü"

Avrupa Birliği’nin (AB) kalbi Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu (AP) binası önündeki meydanda, Sovyetler Birliği (SSCB) tarafından Orta ve Doğu Avrupa’dan sürgün edilen milyonlarca kurbanı anmak üzere üst düzey katılımlı resmî bir tören düzenlendi. Törene, Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Başkanı Refat Çubarov da katıldı. Törenin açılış konuşmasını gerçekleştiren Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola, 1936-1952 yılları arasında totaliter Sovyet rejimi tarafından evlerinden, yurtlarından edilen insanların acılarına dikkat çekti. Metsola, konuşmasında şu ifadeleri kullandı: Bu, 1936 ile 1952 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Baltık kıyılarından Karadeniz’e kadar uzanan topraklarda evlerinden sürgün ettiği, binlerce kilometre doğuya, Sibirya’ya ve Orta Asya’ya gönderdiği 3 milyondan fazla insanın ortak kaderiydi. Kıtamızdaki bu yara hiçbir zaman tamamen kapanmadı. Sürgüne gönderilenler, onların çocukları ve torunları bu yara izlerini hâlâ kalplerinde taşıyor. SSCB’nin bu halkların isimlerini, evlerini, dillerini, inançlarını ve yaşam tarzlarını yeryüzünden tamamen silmeye çalıştığını belirten Metsola, Moskova'nın bu hain emellerinde başarısız olduğunu ve sürgün kurbanlarının aziz hatırasının bugün Avrupa'nın tam merkezinde yaşamaya devam ettiğini vurguladı. REFAT ÇUBAROV: KREMLİN ZAMANINDA CEZALANDIRSAYDI BU SAVAŞ OLMAZDI Anma törenine, Ukrayna’nın AB Temsilcisi Vsevolod Çentsov ve Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) Başkanı Refat Çubarov da katıldı. Çubarov, törende yaptığı konuşmada uluslararası topluma tarihi ve son derece ibretlik bir uyarıda bulunarak şunları kaydetti: Cezalandırılmayan kötülük, her zaman daha büyük ve daha korkunç suçlarla geri dönme eğilimindedir. Rusya’nın bugün Ukrayna’ya karşı başlattığı bu kanlı savaş, büyük ölçüde Moskova’nın, Kremlin’in ve eski SSCB’nin yönetici ile cellat organlarının zamanında insanlığa ve halklara karşı işledikleri suçlardan ötürü adaletten ve cezadan kaçabilmiş olmasının doğrudan bir sonucudur. 2023'TEN BERİ YAŞATILAN ANMA GELENEĞİ Orta ve Doğu Avrupa’daki Sovyet sürgünlerinin kurbanlarını anma girişimi, ilk olarak Avrupa hafızasını ve ortak değerlerini korumayı amaçlayan bir grup AP milletvekilinin gayriresmî önerisiyle başlamıştı. Kısa sürede kurumsallaşan bu girişim, 2023 yılından bu yana her yıl haziran ayında Avrupa Parlamentosu önünde düzenlenen resmî ve geleneksel bir törene dönüştü. 18 MAYIS 1944 KIRIM TATAR SÜRGÜNÜ VE SOYKIRIMI Kırım Tatar halkı, bir şafak vaktinde Sovyetler Birliği diktatörü Josef Stalin’in emriyle 18 Mayıs 1944 tarihinde topyekûn sürgüne tâbi tutuldu. Kırım’dan Türkistan, Urallar ve Sibirya bölgelerine hayvan vagonlarıyla sürgün edilen Kırım Tatar halkı; en temel insani haklardan mahrum bırakılarak günlerce süren zorunlu yolculuklar, açlık, susuzluk ve devamındaki perişanlık neticesinde nüfusunun yüzde 46’sını kaybetti. Sovyet yönetimi, soykırım niteliğindeki sürgünün hemen akabinde Kırım Yarımadası’nda, Kırım Tatarlarının varlığına işaret eden her şeyi ortadan kaldırmaya başladı. Köy, kasaba, ilçe ve şehirler başta olmak üzere yarımadadaki binden fazla yerleşim yerinin Kırım Tatarca olan adları değiştirildi. Kültürel soykırımın yaşandığı Kırım’da tarihi eserler tahrip edildi, mezarlıklar yok edildi ve yarımadanın demografik yapısı bilinçli şekilde dönüştürüldü. Sürgün edilen halk, bağrından koparıldığı o aziz vatanı, Kırım’ı hiçbir zaman unutmadı. Sürgünlük yollarında, sürgün edildikleri yerlerde vatana dönmek için çaba gösterdi. 1989’un sonuna kadar sürgün yerlerinde zorla tutuldu. O döneme değin gerçekleşen vatan Kırım’a geri dönme teşebbüsleri, hapisle ve yeni sürgünle cezalandırıldı. 1989’a gelindiğinde Kırım Tatarları, yavaş yavaş ata topraklarına dönmeye başladı. Sürgün mağdurları o tarihten itibaren yaşadıkları yokluklara rağmen vatanda kalma mücadelesini sürdürdü. Ancak yaklaşık 150 bin Kırım Tatarı maddi yetersizlik ve yasal engeller nedeniyle Türkistan bölgesinde kaldı. 2015 yılında Ukrayna Parlamentosu, Kırım Tatar Sürgünü’nü soykırım olarak kabul etti ve 18 Mayıs tarihini “Kırım Tatar Soykırım Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan etti. 2019 yılında Letonya ve Litvanya meclisleri, 2022’de Kanada Parlamentosunun alt kanadı olan Avam Kamarası, 2024'ün temmuz ayında Polonya Parlamentosunun alt kanadı olan Sejm, 2024'ün ekim ayında Estonya Parlamentosu (Riigikogu), 2024'ün aralık ayında Çekya Parlamentosunun üst kanadı olan Senato ve 2025’in haziran ayında Hollanda Krallığı Genel Meclisinin alt meclisi olan Hollanda Temsilciler Meclisi, 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü'nü soykırım olarak tanıdı.

Prof. Dr. Ruhi Ersoy QHA'ya konuştu: Bugünkü imkânların hangi bedellerle kazanıldığını unutmamalıyız Haber

Prof. Dr. Ruhi Ersoy QHA'ya konuştu: Bugünkü imkânların hangi bedellerle kazanıldığını unutmamalıyız

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/ANKARA Ahmed Cevad Enstitüsü öncülüğünde, 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. yılı ve Türk devletlerinin bağımsızlıklarının 35. yılı dolayısıyla düzenlenen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”, Ankara’da yoğun katılımla gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanlığı 15 Temmuz Demokrasi Müzesi yerleşkesinde açılan sergi kapsamında Kırım Haber Ajansına (QHA) konuşan MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy, Sovyet döneminde Türk halklarına yönelik baskı ve zulüm politikalarının unutulmaması gerektiğini vurgulayarak, represiya hafızasının gelecek nesillere aktarılmasının tarihî bir sorumluluk olduğunu ifade etti. 1937-1938 yıllarında Sovyetler Birliği sınırları içerisinde yaşayan Türk halklarının aydınlarına, bilim insanlarına, sanatçılarına ve kanaat önderlerine yönelik yürütülen baskı politikalarının Türk dünyasının ortak hafızasında önemli bir yer tuttuğunu belirten Ersoy, söz konusu serginin bu hafızayı canlı tutmak amacıyla hazırlandığını söyledi. Ersoy, “Etkinliğimiz, 1937-1938 yıllarında Sovyet coğrafyasında uygulanan represiya hafızasını diri tutmak, Türkiye kamuoyunda, Türk gençliğinde ve Türk dünyasında yaşananları gelecek nesillere aktarmak amacıyla düzenlendi. Bugün sahip olduğumuz imkânların hangi bedeller ödenerek elde edildiğini hatırlatmak istiyoruz.” dedi. TÜRK DÜNYASININ TEMEL MESELELERİNİ GÜNDEMDE TUTMAYA ÇALIŞIYORUZ Ahmed Cevad Enstitüsünün Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) bünyesinde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin himayelerinde kurulduğunu hatırlatan Ersoy, enstitünün temel hedeflerinden birinin Türk dünyasının tarihî, kültürel ve toplumsal meselelerini gündemde tutmak olduğunu kaydetti. Ersoy, “Gündelik siyasi tartışmaların ötesinde Türk dünyasının temel meselelerini gündem alıyoruz. Sivil toplum kuruluşlarıyla ve kamu kurumlarıyla iş birliği içerisinde çeşitli faaliyetler yürütüyor, Türk dünyasının ortak meselelerinin unutulmaması için çalışıyoruz.” ifadelerini kullandı. Serginin, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), TÜRKSOY, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinin katkılarıyla hazırlandığını belirten Ersoy, farklı kurumların ortak çabasıyla önemli bir hafıza çalışmasının ortaya konulduğunu söyledi. AKADEMİK ÇALIŞMALAR TOPLUMLA BULUŞTURULUYOR Türkiye'de represiya konusunda önemli akademik çalışmalar yapıldığını hatırlatan Ersoy, bu çalışmaların daha geniş kitlelere ulaştırılması gerektiğine dikkat çekti. Prof. Dr. Ahmet Buran'ın "Kurşunlanan Türkoloji" adlı eserinden başlayarak Prof. Dr. İbrahim Dilek'in “Türk Dünyasında Repressiya Sovyetler Döneminde Türk Halklarına Yapılan Baskı ve Zulümler” başlıklı çalışması gibi birçok akademik araştırmanın ortaya konulduğunu ifade eden Ersoy, dönemin YTB Başkanı Abdullah Eren tarafından da represiya konusunda kapsamlı çalışmalar yayımlandığını anımsattı. Ancak bu çalışmaların çoğunlukla akademik çevrelerde kaldığını belirten Ersoy, "Biz bunları biraz daha stantlara indirerek sergilerde görünür hâle getirme, popülerliğini artıracak etkinliklerle farkındalık oluşturma gayreti içerisindeyiz." diye konuştu. "BU SERGİ ADETA BİR MÜZE" Ersoy, Bakü Türkoloji Kurultayı'nın 100. yılı öncesinde, 99. yıl kapsamında Ahmed Cevad Enstitüsü tarafından Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesinde, represiyaya maruz kalan Türk aydınlarının akıbetlerinin ele alındığı kapsamlı bir çalıştay düzenlediklerini hatırlattı. O dönemde ortaya koydukları fikrin bugün somut bir etkinliğe dönüştüğünü belirten Ersoy, Türk devletlerinin bağımsızlıklarının 35. yılı ile Bakü Türkoloji Kurultayı'nın 100. yılı etkinliklerini bir araya getirerek Cumhurbaşkanlığı 15 Temmuz Demokrasi Müzesi yerleşkesinde söz konusu sergiyi hayata geçirdiklerini ifade etti. Serginin yoğun katılımla açıldığını kaydeden Ersoy, etkinliğin yaz boyunca ziyaretçilere açık kalacağını söyledi. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı ile iş birliği içerisinde öğrencilerin de sergiyi ziyaret etmelerine yönelik çalışmalar planladıklarını belirten Ersoy, sergiyi kısa süreli bir etkinlik olarak düşünmediklerini ve çeşitli faaliyetlerle canlı tutmayı hedeflediklerini dile getirdi. Serginin klasik bir fotoğraf sergisinden çok daha fazlası olduğunu vurgulayan Ersoy, ziyaretçilere adeta bir müze deneyimi sunduğunu belirtti. Ersoy, sergide hatıraları, tarihî olayları ve represiya dönemini anlatan çok sayıda materyal ve uygulamanın yer aldığını ifade etti. "KIRIM, TÜRK DÜNYASININ ORTAK HAFIZASIDIR" Sergide Kırım Tatarlarına özel bir bölüm ayrıldığını açıklayan Ersoy, Kırım'ın kendi hayatında da ayrı bir yere sahip olduğunu anlattı. 1992 yılında, Kırım Tatarlarının ana vatanlarına dönüş sürecinde genç bir üniversite öğrencisi olarak Kırım'ı ziyaret ettiğini ifade eden Ersoy, Kırım Tatarlarının millî lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile Kırım'da bir araya geldiğini hatırlattı. Bu nedenle sergide Kırımoğlu ve Kırım Tatar Türkolog Bekir Sıtkı Çobanzade gibi isimlerle Kırım Tatarlarının mücadelesine özel yer verdiklerini belirten Ersoy, Kırım Tatar Sürgünü'nü anlatan vagonlar ve sembolik figürlerle ziyaretçilere sürgünün acılarını aktarmaya çalıştıklarını kaydetti. Kırım meselesinin yalnızca Kırım Tatarlarının meselesi olarak değerlendirilemeyeceğini vurgulayan Ersoy, Kırım Tatarlarının yaşadığı sürgün ve Sovyet baskılarının bütün Türk dünyasının çektiği acıların sembollerinden biri hâline geldiğini ifade etti. QHA’nın sergiyi haberleştirmesinin ve Kırım Tatar camiasıyla paylaşmasının önemine değinen Ersoy, Kırım sürgününün acılarının hatırlanmasının yanı sıra geleceğe umutla bakılması gerektiğini ifade etti. Yaklaşan Tepreş etkinliklerini de hatırlatan Ersoy, Ankara ve çevresinde yaşayan soydaşları, Kırım Tatarlarını ve Türk dünyasına ilgi duyan herkesi sergiyi ziyaret etmeye davet etti. Ersoy, ayrıca QHA'nın Türk dünyası ve Kırım Tatar halkına ilişkin konuların kamuoyuna duyurulmasındaki çalışmalarını takdir ederek ajans çalışanlarına teşekkür etti.

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli” Haber

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/ANKARA Ahmed Cevad Enstitüsü öncülüğünde, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile TÜRKSOY’un katkılarıyla düzenlenen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”, 5 Haziran Cuma günü Ankara’daki 15 Temmuz Demokrasi Müzesi’nde gerçekleştirildi. “1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. Yılı ve Türk Devletlerinin Bağımsızlığının 35. Yılı”na atfen düzenlenen etkinlikte, Sovyet dönemi baskıları ve Türk dünyasının yaşadığı acılar ele alındı. Program kapsamında, Türk halklarının maruz kaldığı siyasi baskılar, sürgünler ve aydın kıyımları sergi ve panel aracılığıyla katılımcılara aktarıldı. Panelin açılış konuşmaları panelin moderatörlüğünü üstlenen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Edebiyat Fakültesi Öğr. Üyesi ve Ahmed Cevad Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İbrahim Dilek tarafından gerçekleştirildi. Dilek, repressiya çalışmalarının yaklaşık çeyrek asırlık bir geçmişe sahip olduğunu belirterek, konunun bugün geniş katılımlı bir etkinlikle ele alınmasının uzun yıllara dayanan akademik ve kurumsal çabaların sonucu olduğunu söyledi. “Türk Dünyasında Repressiya Sovyetler Döneminde Türk Halklarına Yapılan Baskı ve Zulümler” başlıklı çalışmasına değinen Dilek, dönemin Yurtdışı Akrabalar ve Topluluklar Başkanlığı (YTB) Başkanı Abdullah Eren ile yapılan görüşmeler sonucunda çalışmaların başladığını anlattı. Eren’in konuya sahip çıkmasının ardından çeşitli alanlardan uzmanların katkılarıyla repressiya üzerine önemli çalışmaların ve yayınların ortaya çıktığını belirten Dilek, bu süreçte hazırlanan eserlerin konunun görünürlüğünü artırdığını kaydetti. Konunun yalnızca kitap sayfaları arasında kalan bir tarih olmaktan çıkarıldığını vurgulayan Dilek, özellikle sonraki yıllarda düzenlenen etkinlikler, akademik çalışmalar ve kamuoyu faaliyetleri sayesinde repressiyanın daha geniş kitlelere ulaştığını söyledi. Ayrıca Dilek, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy’un konuyu sahiplenmesiyle bu etkinliğin gerçekleştiğini ifade etti. Konuşmasında 19. ve 20. yüzyılın insanlık tarihinin en acı dönemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Dilek, savaşlar, sürgünler ve katliamların milyonlarca insanı etkilediğini belirtti. Repressiyanın da bu trajedilerden biri olduğunu söyleyen Dilek, Sovyet yönetimi altında çok sayıda Türk aydınının, devlet adamının, sanatçının ve sıradan vatandaşın baskılara maruz kaldığını hatırlattı. Repressiya mağdurlarının sayısına ilişkin kesin verilerin bulunmadığını belirten Dilek, resmi kaynakların net bilgiler sunmadığını ancak yüz binlerce kişinin bu süreçte infaz edildiğinin veya çeşitli şekillerde mağdur edildiğinin tahmin edildiğini söyledi. Dilek, hayatını kaybedenleri rahmetle andıklarını ifade ederek, yaşananların unutulmaması gerektiğini vurguladı. Önümüzdeki yıl repressiyanın yüzüncü yılına ulaşılacağını hatırlatan Dilek, yaklaşık bir asır önce yaşanan olayların bugün hâlâ Türk dünyasının ortak hafızasında canlılığını koruduğunu belirtti. “REPRESSİYA SİBİRYA TÜRKLERİNİN AYDIN KADROLARINI HEDEF ALDI” Açılış konuşmasının ardından panel, Ankara Üniversitesi DTCF Öğr. Üyesi Prof. Dr. Gülsüm Killi Yılmaz’ın “Sibirya’daki Türk Boy ve Topluluklarının Repressiya Süreci” konulu sunumuyla devam etti. Sibirya’daki Türk topluluklarının Sovyet dönemi baskı politikalarından nasıl etkilendiğini ele alan Killi Yılmaz, repressiya sürecinin özellikle az nüfuslu halklar üzerinde çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurduğunu belirtti. Sibirya halklarının kültürel yaşamları, inanç sistemleri, edebiyatları ve toplumsal gelişimlerinin bu süreçten ciddi şekilde etkilendiğini ifade eden Killi Yılmaz, 1920’li yılların sonlarından 1950’lere kadar uzanan dönemin bölgedeki Türk toplulukları açısından kırılma noktası olduğunu söyledi. Sovyet yönetiminin ilk yıllarında Sibirya halklarının kültürel gelişimine yönelik çeşitli çalışmalar yürütüldüğünü anlatan Killi Yılmaz, bu dönemde alfabelerin oluşturulduğunu, yazılı edebiyatların geliştirilmeye başlandığını ve yerel aydın kadrolarının yetiştirildiğini kaydetti. Ancak Stalin döneminde merkeziyetçi politikaların güç kazanmasıyla birlikte bu sürecin tersine döndüğünü belirten Yılmaz, daha önce kültürel gelişimin öncüsü olarak görülen aydınların devlet tarafından tehdit olarak algılanmaya başlandığını ifade etti. Repressiya sürecinin özellikle 1937-1938 yıllarında yoğunlaştığını dile getiren Killi Yılmaz, farklı kaynaklarda değişen rakamlar bulunmakla birlikte milyonlarca insanın bu politikaların mağduru olduğunu söyledi. Resmî verilere göre 1918-1953 yılları arasında yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiğini aktaran Killi Yılmaz, bazı araştırmalarda repressiyadan etkilenenlerin sayısının 20 milyona kadar ulaştığının belirtildiğini kaydetti. Sovyet yönetiminin “karşı devrimcilik” suçlamasını oldukça geniş yorumladığını vurgulayan Killi Yılmaz, yalnızca siyasi muhaliflerin değil, zengin köylülerin, ailelerinin, savaş esirlerinin ve devlet tarafından tehdit olarak görülen çeşitli toplulukların da baskılara maruz kaldığını anlattı. Bazı halkların ise topluca sürgün edilerek yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırıldığını belirtti. 1934 yılında Sovyet siyasetçi Sergey Kirov’un öldürülmesinin ardından baskıların daha da arttığını ifade eden Killi Yılmaz, bu tarihten sonra yargılama süreçlerinin hızlandırıldığını ve birçok kişinin adil yargılanma hakkı olmaksızın infaz edildiğini söyledi. Bu uygulamaların özellikle nüfusları az olan Sibirya halkları üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu kaydeden Killi Yılmaz, birçok Türk topluluğunun hem demografik hem de kültürel açıdan büyük kayıplar yaşadığını dile getirdi. Killi Yılmaz, Sovyetler Birliği döneminde Oyrat (Oyrot) Özerk Bölgesi olarak adlandırılan Altay bölgesinde yaklaşık 10 bin kişinin repressiyadan etkilendiğinin tahmin edildiğini söyledi. Bu kişiler arasında çocuklar ve ileri yaştaki bireylerin de bulunduğunu belirten Yılmaz, baskıların toplumun hemen her kesimini hedef aldığını ifade etti. Repressiya sürecinde yalnızca Altay Türklerinin değil, bölgede yaşayan Kazaklar ve diğer toplulukların da mağdur edildiğini kaydeden Killi Yılmaz, dönemin yönetimi tarafından birçok kişinin “milliyetçilik”, “karşı devrimcilik”, “Japon veya Alman istihbaratıyla iş birliği yapmak”, “Türkçülük faaliyetlerinde bulunmak” ya da “halk düşmanlarıyla yeterince mücadele etmemek” gibi suçlamalarla yargılandığını belirtti. Killi Yılmaz, baskılardan yerel yöneticiler, din adamları, öğretmenler, tüccarlar, sanatçılar ve kültür insanlarının da etkilendiğini vurgulayarak, özellikle geleneksel toplum yapısında önemli rol üstlenen kişilerin hedef alındığını söyledi. Kamlar, yerel liderler ve kanaat önderlerinin çeşitli gerekçelerle suçlandığını ifade eden Killi Yılmaz, kültür ve sanat alanında faaliyet gösteren birçok ismin de milliyetçi düşünceler taşıdıkları iddiasıyla cezalandırıldığını dile getirdi. 1934 yılında açılan ve “Karşı Devrimci Oyrot Milliyetçileri Örgütü” davası olarak bilinen yargılamaya da değinen Killi Yılmaz, davada çok sayıda kişinin Sovyet yönetimine karşı faaliyet yürütmek, yabancı istihbarat servisleriyle bağlantı kurmak ve bağımsız bir devlet oluşturmayı hedeflemekle suçlandığını söyledi. Yargılananlar arasında Altay kültür hayatının önemli isimlerinin de bulunduğunu belirten Killi Yılmaz, ünlü Altay Türkü ressam ve Türkolog Çoros-Gurkin’in de repressiya mağdurları arasında yer aldığını hatırlattı. Repressiya sürecinin yalnızca yerli halkları değil, bölgeye sürgün edilen farklı etnik toplulukları da etkilediğini ifade eden Killi Yılmaz, Tatarlar, Almanlar, Koreliler, Gürcüler, Yahudiler ve diğer birçok halkın çeşitli gerekçelerle baskılara maruz kaldığını söyledi. Özellikle Korelilerin Japon yanlısı olmakla suçlandığını belirten Killi Yılmaz, sıradan işçilerin dahi infaz edildiği örneklerin bulunduğunu kaydetti. Baskıların kültürel hayatta büyük yıkıma neden olduğunu vurgulayan Killi Yılmaz, repressiya mağdurları arasında edebiyatın öncü isimleri, ders kitabı yazarları, gazeteciler ve aydınların bulunduğunu belirtti. Bu nedenle birçok Türk topluluğunun kültürel gelişiminin kesintiye uğradığını ifade eden Killi Yılmaz, repressiyanın yalnızca bireyleri değil, halkların kolektif hafızasını ve kültürel mirasını da hedef aldığını söyledi. 1950'li yıllardan itibaren repressiya mağdurlarının bir kısmının itibarlarının iade edildiğini belirten Killi Yılmaz, buna rağmen uzun yıllar boyunca bu kişilerin eserlerinin yayımlanamadığını ve isimlerinin dahi anılmasının sakıncalı görüldüğünü kaydetti. Günümüzde ise Sibirya'daki Türk toplulukları arasında repressiya mağdurlarının hatırasını yaşatmaya yönelik müzelerin, araştırma merkezlerinin ve dijital arşivlerin oluşturulduğunu ifade etti. “SİBİRYA’DAKİ TÜRK VARLIĞI STRATEJİK ÖNEME SAHİP” Killi Yılmaz’ın ardından tekrar söz alan Dilek, Sibirya coğrafyasının tarih boyunca Türk varlığının önemli merkezlerinden biri olduğunu belirterek, Rusya'nın bölgeye yönelik yayılmacı politikalarının 16. yüzyılda Kazan, Astrahan ve Sibir hanlıklarının ele geçirilmesiyle hız kazandığını söyledi. Rusya'nın Sibirya'ya yönelmesinde bölgenin zengin doğal kaynaklarının etkili olduğunu ifade eden Dilek, özellikle tuz madenleri ve geniş ormanlık alanların dönemin ekonomik şartlarında büyük önem taşıdığını kaydetti. Bu süreçte Rusların yaklaşık iki yüzyıl içerisinde Sibirya'yı aşarak Bering Boğazı'na kadar ulaştığını belirten Dilek, bölgenin tarihsel olduğu kadar jeopolitik açıdan da dikkat çekici bir konuma sahip olduğunu vurguladı. Sibirya'nın günümüzde dünyanın en önemli doğal kaynak rezervlerinden birini barındırdığına dikkat çeken Dilek, dünya tatlı su rezervlerinin önemli bir bölümünün, ayrıca doğal gaz, elmas, altın ve diğer stratejik madenlerin büyük kısmının bu coğrafyada bulunduğunu söyledi. Bölgede çok sayıda etnik topluluğun yaşadığını ifade eden Dilek, bunların arasında önemli Türk topluluklarının da yer aldığını belirterek Altay, Şor, Tofa ve Saha (Yakut) Türkleri başta olmak üzere Sibirya'daki Türk halklarının tarihî ve kültürel mirasının Türk dünyasının ortak değeri olduğunu dile getirdi. Sibirya'daki Türk topluluklarının tarih boyunca çeşitli baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldığını kaydeden Dilek, “O yüzden Sibirya'yı konuşmak, Sibirya'yla başlamak, Sibirya'daki Türk varlığını gündemde tutmak, Sibirya'nın Türk yüzyıllarını gündemde tutmak, Türk aydınlığının ileriki vizyonlar için önemli olduğu kanaatindeyim.” ifadelerini kullandı. “AMAÇ YALNIZCA MUHALİFLERİ DEĞİL, TOPLUMLARIN HAFIZASINI DA YOK ETMEKTİ” Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Hukuk Fakültesi Öğr. Üyesi Doç Dr. Rıdvan Değirmenci, repressiyanın insan hakları ve hukuk boyutunu değerlendirdi. Konuşmasında repressiyanın yalnızca siyasi bir tasfiye süreci olarak ele alınamayacağını vurgulayan Değirmenci, yaşananların modern devlet mekanizmasının ürettiği sistematik ve gayrimeşru şiddetin en dikkat çekici örneklerinden biri olduğunu söyledi. Repressiya döneminde yaşanan hak ihlallerinin insan hakları literatüründe yeterince incelenmediğine dikkat çeken Değirmenci, konunun çoğu zaman yalnızca Sovyetler Birliği içerisindeki iktidar mücadeleleri veya siyasi tasfiyeler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Repressiyanın bu dar çerçevenin ötesinde ele alınması gerektiğini belirten Değirmenci, süreç boyunca çok sayıda aydının, bilim insanının, sanatçının ve sıradan vatandaşın hukuki güvencelerden mahrum bırakılarak cezalandırıldığını kaydetti. Bu nedenle yaşananların yalnızca siyasi baskı değil, aynı zamanda sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Dönemin uygulamalarının biçimsel olarak yasal düzenlemelere dayandırılmış olmasının onları meşru kılmadığını ifade eden Değirmenci, insan onurunu ve temel hakları korumayan yasaların gerçek anlamda hukuk olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Repressiya sürecinde uygulanan birçok kararın dönemin mevzuatına dayanmasına rağmen hukukun evrensel ilkeleri bakımından meşruiyet taşımadığını belirten Değirmenci, bu nedenle söz konusu uygulamaların “yasal haksızlık” örnekleri olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi. Repressiyanın tarihsel ve ideolojik arka planına da değinen Değirmenci, farklı kimliklerin, kültürlerin ve düşüncelerin baskı altına alınmasının modern dönemde ortaya çıkan tek tip toplum anlayışıyla ilişkili olduğunu ifade etti. Türk tarihindeki çok kültürlü devlet geleneğinin farklı toplulukların bir arada yaşamasını mümkün kıldığını belirten Değirmenci, bu nedenle Türk dünyasının repressiya benzeri uygulamaları anlamlandırmakta zorlandığını söyledi. Değirmenci, insan hakları perspektifinden bakıldığında repressiyanın yalnızca belirli grupları hedef alan bir siyasi operasyon değil, insan onurunu, düşünce özgürlüğünü ve yaşam hakkını ihlal eden sistematik bir baskı mekanizması olduğunu vurgulayarak, bu tür olayların insanlık tarihinin ortak hafızasında yer alması gerektiğini ifade etti. Repressiyanın yalnızca bir tutuklama veya yargılama süreci olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Değirmenci, burada esas amacın toplumların önder kadrolarını ve entelektüel birikimini ortadan kaldırmak olduğunu söyledi. Türk topluluklarının önde gelen aydınlarının, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve kanaat önderlerinin sistematik biçimde tasfiye edildiğini belirten Değirmenci, bunun yalnızca bireyleri değil toplumların geleceğini de hedef alan bir politika olduğunu dile getirdi. SOVYET BASKILARININ KADIN KURBANLARI ALJİR’DE ANILIYOR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi "ALJİR" Müdürü Dr. Dauletkerey Kapuli, “ALJİR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi’nin Kuruluşu ve Tarihî Önemi” başlıklı sunumunda Sovyet döneminde yaşanan siyasi baskıların Kazakistan'daki izlerini ve ALJİR Müze Kompleksi'nin bu hafızayı yaşatma misyonunu anlattı. Kapuli, ALJİR yerleşkesinde bugün hâlâ dönemin izlerini taşıyan barakaların bulunduğunu belirterek, kampta kalan kadınların son derece ağır şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini söyledi. Kampta kalanların saz ve kamışlardan yapılmış barakalarda yaşadığını, her gün ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığını ifade eden Kapuli, kadınların kanal kazma, tarımsal faaliyetler ve çeşitli zorunlu işlerde çalıştırıldığını kaydetti. ALJİR’ın yalnızca bir çalışma kampı değil, aynı zamanda Sovyet siyasi baskılarının sembollerinden biri olduğunu vurgulayan Kapuli, burada tutulan kadınların büyük bölümünün herhangi bir suç işlememelerine rağmen “halk düşmanı” ilan edilen kişilerin eşleri veya yakınları oldukları gerekçesiyle cezalandırıldığını belirtti. ALJİR’ın yalnızca geçmişi anlatan bir müze olmadığını vurgulayan Kapuli, aynı zamanda insan hakları, adalet ve tarihî hafızanın korunması konusunda farkındalık oluşturan bir merkez olarak faaliyet gösterdiğini kaydetti. Sovyet baskıları sırasında yaşanan acıların unutulmaması gerektiğini belirten Kapuli, bu tür trajedilerin gelecek nesillere aktarılmasının tarihî sorumluluk olduğunu ifade etti. Konuşmasının sonunda ALJİR’ın, Kazakistan’ın tarihî hafızasını koruyan en önemli kurumlardan biri olduğunu söyleyen Kapuli, müzenin siyasi baskı mağdurlarının anısını yaşatırken aynı zamanda insan hakları ve adalet kavramlarının önemini hatırlatan bir eğitim ve araştırma merkezi işlevi gördüğünü belirtti. ÖZBEKİSTAN'DA ULEMA SINIFINA YÖNELİK REPRESSİYA ANLATILDI Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Prof. Dr. Bahtiyor Hasanov, “Günümüz Özbekistan'da Sovyetler Döneminde Siyasi Baskılara Maruz Kalan Aydınların Hatırasının Ebedileştirilmesi İçin Yapılan Çalışmalar” başlıklı sunumunda, Özbekistan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet dönemi siyasi baskılarının mağduru olan aydınların hatırasını yaşatmak amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdür Yardımcısı Murod Zikrullayev ise, “Sovyetler Döneminde Özbekistan'da Ulema Sınıfına Yapılan Siyasi Baskılar (1917-1930'lu yıllar)” başlıklı sunumunda Sovyet yönetiminin Özbekistan'daki din âlimlerine ve geleneksel dinî eğitim kurumlarına yönelik baskı politikalarını ele aldı. Zikrullayev, 1917 Devrimi sonrasında Sovyet yönetiminin dinî yapıları devlet kontrolü altına almaya çalıştığını, özellikle 1920'li ve 1930'lu yıllarda ulema sınıfının sistematik baskılara maruz bırakıldığını belirtti. Bu süreçte çok sayıda din âliminin “karşı devrimcilik”, “milliyetçilik” ve “Sovyet karşıtı faaliyetlerde bulunmak” gibi suçlamalarla tutuklandığını, sürgüne gönderildiğini veya idam edildiğini ifade etti. Sunumunda dönemin önde gelen din âlimlerinden Miyan Büzrük Salihov ve Nasırhan Töre gibi isimlerin yaşadıkları mağduriyetlere de değinen Zikrullayev, bu şahsiyetlerin Özbekistan'ın dinî ve kültürel hayatında önemli roller üstlenmelerine rağmen Sovyet baskı politikalarının hedefi hâline geldiklerini söyledi. KARLAG'IN HAFIZASI GELECEK NESİLLERE AKTARILIYOR Dolinka Köyü Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Güldana Beysengalieva, “Tarihî Eserler: Karlag'ın Yaşayan Hatırası” başlıklı konuşmasında Sovyetler Birliği döneminin en büyük çalışma kampı sistemlerinden biri olan Karlag'ın tarihî mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Müzede sergilenen eserlerin, siyasi baskı mağdurlarının günlük yaşamlarına ve karşı karşıya kaldıkları zorluklara ışık tuttuğunu kaydeden Beysengalieva, her bir objenin bireysel hikâyeler taşıdığını ve bu yönüyle Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturduğunu söyledi. Beysengalieva, Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturan tarihî eserler arasında repressiya mağduru Kazak Türkü aydınlar Amanbey Kaspağbayev ve Kayyum Muhamedhanov gibi isimlere ait belge ve materyallerin de bulunduğunu belirtti. ERSOY'DAN TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ VE TARİHÎ HAFIZA VURGUSU Panelin kapanış konuşmaları, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy tarafından gerçekleştirildi. Türk dünyasında repressiya çalışmalarına katkı sunan akademisyenlerin uzun yıllardır önemli bir fikrî ve bilimsel birikim ortaya koyduğunu belirten Ersoy, bu çalışmalar sayesinde Türk dünyasının ortak hafızasında yer alan acıların daha görünür hâle geldiğini söyledi. Türk dünyasının birlik fikrinin tarih boyunca önemli aşamalardan geçerek bugünlere ulaştığını ifade eden Ersoy, yeni nesillere ortak tarih, kültür ve hafıza bilincinin aktarılmasının büyük önem taşıdığını vurguladı. Akademik çalışmaların bu süreçte önemli bir rol üstlendiğini kaydeden Ersoy, Türk dünyasının ortak meselelerinin bilimsel zeminde ele alınmaya devam edilmesi gerektiğini belirtti. Etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen akademisyenlere ve kurum temsilcilerine teşekkür eden Ersoy, serginin hazırlanmasında, eserlerin temin edilmesinde ve bilimsel programın oluşturulmasında görev alan isimlerin önemli katkılar sunduğunu belirtti. Özellikle Türk dünyasının farklı ülkelerinden programa katılan müze yöneticileri, araştırmacılar ve uzmanların etkinliğe uluslararası bir boyut kazandırdığını ifade eden Ersoy, Özbekistan, Kazakistan ve diğer Türk devletlerinden gelen katılımcıların paylaşımlarının büyük değer taşıdığını söyledi. Program kapsamında sunulan bildirilerin, sergi materyallerinin ve etkinlik boyunca ortaya konulan çalışmaların kitaplaştırılması yönünde hazırlık yapılacağını açıklayan Ersoy, böylece panelde ele alınan konuların daha geniş kitlelere ulaştırılmasının hedeflendiğini söyledi. Repressiya mağdurlarının anısının yaşatılmasının yanında Türk dünyasının yaşayan insan hazinelerini korumanın da önemli olduğunu vurgulayan Ersoy, kültür, sanat ve bilim alanlarında emek veren isimlerin desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Türk dünyasının ortak tarihini ve kültürel değerlerini geleceğe taşıyacak çalışmaların önemine dikkat çeken Ersoy, bu alanda kurumlar arası iş birliğinin artırılmasının gerekliliğini dile getirdi. Ersoy, konuşmasının sonunda etkinliğe katkı sunan tüm kurumlara, konuşmacılara ve katılımcılara saygılarını iletti. Panel toplu fotoğraf çekimi ile son buldu. TÜRK DÜNYASININ ORTAK ACILARI SERGİDE HAYAT BULDU Öte yandan “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi” ziyaretçilere yalnızca görsel materyaller sunan bir sergi olmanın ötesine geçti. Sergide repressiya mağdurlarına ait bilgi panoları, dönemi yansıtan maketler, anlatım metinleri ve arşiv materyalleri yer aldı. Kapsamlı sergide Sovyet baskılarından etkilenen Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri gibi halkların çektiği zulümler gözler önüne serildi. Sergide, Sovyet döneminin baskı mekanizmalarını yansıtan Gulag kampı maketleri, siyasi baskılara maruz kalan Türk dünyası aydınlarına ilişkin bilgi panoları ve döneme ait görsel materyaller yer aldı. Sergide, Kırım Tatarlarının önde gelen aydınlarından Türkolog Bekir Sıtkı Çobanzade gibi baskıya uğrayan Türk dünyası aydınlarına özel bir köşe verildi. Aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) hakkında da kapsamlı bilgiler sunuldu. Ziyaretçiler, farklı Türk topluluklarının yaşadığı trajedileri ve ortak tarihî hafızayı interaktif ve bütüncül bir anlatımla deneyimleme imkânı buldu.

Kazakistan’ın siyasi baskı, sürgün ve açlık kurbanları rahmetle anılıyor Haber

Kazakistan’ın siyasi baskı, sürgün ve açlık kurbanları rahmetle anılıyor

Kazakistan'da “Siyasi Baskı, Sürgün ve Açlık Kurbanlarını Anma Günü” olarak kabul edilen 31 Mayıs, özellikle 1930'lu yıllarda Josef Stalin diktatörlüğündeki Sovyet rejiminin Kazak halkına yönelik yürüttüğü baskı politikalarını, Kazak halkına ve tüm dünyaya hatırlatma amacı taşıyor. MİLYONLARCA KAZAK TÜRKÜ KITLIK, SÜRGÜN VE İNFAZLAR SONUCU HAYATTAN KOPARILDI Kazakistan, 20. yüzyılın ilk yarısında Sovyetler Birliği’nin toplumsal mühendislik politikalarının yoğun şekilde uygulandığı bölgelerden biri oldu. Stalin’in diktatörlüğünde yürütülen “kolektifleştirme” ve “Sovyetleştirme” politikaları, Kazak halkının göçebe yaşam tarzı süren toplumsal yapısını şiddetle dönüştürdü. Bu süreçte halkın hayvanlarına ve mülklerine el konuldu ve Kazak halkı, yerleşik düzene zorlandı. Bu süreçte milyonlarca insan kıtlık, sürgün ve infazlar sonucu hayattan koparıldı. KAZAKİSTAN’DA YAŞANAN KİTLESEL AÇLIK FELÂKETİ VE “BÜYÜK TASFİYE” DÖNEMİ 1931-1933 yılları arasında yaşanan kitlesel açlık felâketinde, bir milyondan fazla Kazak yaşamını yitirdi. Kazakistan’da açlık felaketinin baş göstermesinde başlıca kuraklık etkili oldu ve bu kuraklık, beraberinde açlık tehlikesinin de ortaya çıkmasına sebep oldu. Kuraklık ve açlık sadece Kazakistan’da değil, Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerinde, özellikle de İç Rusya’da hissedilmekteydi. Tüm Sovyetler boyunca 20 milyondan fazla insan açlık çekse de en zor durumda olanlar Kazak Türkleri oldu. 17 Temmuz 1921 tarihinde Rusya Komünist Partisi Merkezî Komitesi, tüm üyelerine açlığın sebeplerini açıklayan bir bildiri gönderdi. Bu bildiride açlığın sebebi olarak sadece kuraklık gösterilmedi; bununla birlikte köy işleri sektörünün geri kalmışlığı, tarım alanında çalışanların bilgi düzeyinin düşük oluşu ve Çarlık döneminde tarım ve köy işlerini yöneten idarecilerin yetersizliği gibi nedenler sıralandı. Sovyet yönetiminin çok sert politikalarla yürüttüğü “askerî komünizm” uygulamaları da tarım ve hayvancılığın gerilemesine yol açtı ve açlık felaketinin bir diğer sebebi oldu. Açlık ve beraberinde ortaya çıkan hastalıklarda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Açlığın yoğun olarak yaşandığı bölgelerdeki halk, hayatta kalabilmek için gıda ürünlerini bulabilecekleri başka ülkelere göç etti. Buna bağlı olarak ülke nüfusunda önemli bir azalma meydana geldi. Açlık felaketi ile birlikte tifüs, kolera ve veba gibi hastalıklar da baş gösterdi. Bulaşıcı hastalık taşıyan insanların sayısı, ülkenin sağlık kurumlarının imkânlarının yetersiz bırakılması dolayısıyla arttı. Ekonomik açıdan geri kalmışlık, hastalıkların salgın haline gelmesi ve hastanelerin yetersizliğinden dolayı çok sayıda insan hayatını kaybetti. Bu ölümleri ise 1937 ve 1938 yılları arasında gerçekleşen “Büyük Tasfiye” yani “Repressiya” dönemi takip etti. “Büyük Tasfiye” eyleminin temel ideolojisi, Sovyet rejiminin potansiyel olarak tehlikeli olduğunu düşündüğü nüfus gruplarının temizlenmesi veya izole edilmesi oldu. Bu dönemde Sovyet gizli polis teşkilatları aracılığıyla binlerce Kazak aydın, siyasetçi, din adamı ve yurttaş tutuklandı; zulme uğradı, kurşuna dizildi ve çalışma kamplarına gönderildi. KAZAKİSTAN’IN YERALTI VE YERÜSTÜ KAYNAKLARININ SÖMÜRÜLMESİ AMAÇLANDI “Yeni Ekonomik Siyaset”in uygulanması ile planlı sanayileşme dönemine girildi ve aynı zamanda madencilik, tarım ve ticaret gelişmeye başladı. Bu çalışmaların amacı, Kazakistan’ın zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının sömürülmesiydi. Kazakistan’da girişilen tarım topraklarının zoraki devletleştirilmesi politikası (kolhozların ve sovhozların kurulması) ile ise istenilen verim elde edilememişti. Sovyet yönetimi, bu politikalara karşı çıkan Kazak halkına karşı son derece acımasız davrandı ve Kazak Türkleri büyük kayıplar verdi. Ayrıca birçok Kazak yurtdışına, Çin’e ve Afganistan’a göç etmek zorunda kaldı. Halkın mallarına el konulmasına, zulümlere ve katliamlara karşı çıkan Kazak aydınları ise ağır cezalarla karşı karşıya kaldı; Kazak Türklerinin haklarını korumak istemeleri büyük suç sayılarak hapis, sürgün ve idam gibi cezalar uygulandı. 1991 yılına kadar yaklaşık 70 yıl devam eden Sovyet yönetimi, Kazak Türklerini asimile etmeye büyük gayret gösterdi. Kırım Haber Ajansı (QHA) olarak Sovyet rejiminin Türk kimliğini hedef alan zalim uygulamaları sonucu hayatını kaybeden Kazak soydaşlarımızı saygı ve rahmetle anıyoruz.

Kazakistan ile Rusya arasında tehlikeli imza: Rusya nükleerle geri dönüyor! Haber

Kazakistan ile Rusya arasında tehlikeli imza: Rusya nükleerle geri dönüyor!

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kazakistan’ın ilk nükleer enerji santralini inşa etmek için yaklaşık 16,5 milyar dolarlık anlaşmaya imza attı. Projeye ilişkin en dikkat çeken detaylardan biri ise finansmanın önemli bölümünün Moskova tarafından sağlanacak kredilerle karşılanacak olması oldu. Bu durum, Kazakistan’ın enerji alanında Rusya’ya daha fazla bağımlı hâle gelebileceği yönündeki tartışmaları yeniden alevlendirdi. SOVYET TESTLERİNİN İZLERİ HÂLÂ SİLİNMEDİ Dünyanın en büyük uranyum üreticisi olan Kazakistan, Sovyetler Birliği döneminde gerçekleştirilen nükleer denemelerin en ağır sonuçlarını yaşayan ülkeler arasında yer alıyor. Özellikle Semipalatinsk bölgesinde yapılan yüzlerce nükleer testin ardından ortaya çıkan sağlık sorunları ve çevresel tahribat, ülkede hâlâ toplumsal hafızadaki yerini koruyor. Bu nedenle Rusya ile imzalanan yeni nükleer anlaşma, kamuoyunda yalnızca enerji yatırımı olarak değil, tarihsel travmalar açısından da değerlendiriliyor. MOSKOVA’NIN ETKİSİ TARTIŞILIYOR Uzun yıllardır nükleer enerji seçeneğini tartışan Kazakistan’ın, projede yeniden Rusya’yı tercih etmesi dikkat çekti. Uzmanlar, projenin sadece ekonomik değil, jeopolitik etkiler de doğurabileceğini belirtiyor. Özellikle büyük ölçekli Rus kredilerinin, Astana yönetiminin enerji politikalarında Moskova’ya bağımlılığı artırabileceği yorumları yapılıyor. Anlaşma, Türkistan coğrafyasındaki en büyük ülkelerinden biri olan Kazakistan için stratejik bir dönüm noktası olarak görülüyor. Ancak Sovyet döneminin nükleer mirası hâlâ hafızalardayken, Rusya öncülüğünde kurulacak ilk nükleer santral projesinin toplumda uzun süre tartışılmaya devam etmesi bekleniyor.

Dinmeyen sızı: 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı'nın 82. yılı Haber

Dinmeyen sızı: 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı'nın 82. yılı

Bugün, Kırım Tatar halkının katil Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) rejimi tarafından, Kırım Yarımadası'nda sürgün edilerek uğradığı soykırımın 82. yıl dönümü. 18 Mayıs 1944 günü bir şafak vaktinde, milletler hapishanesi Sovyetler Birliği’nin diktatörü Stalin’in emriyle Kırım Tatar halkı öz vatanlarından koparıldı. 82 yıldır dinmeyen acı: Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı İnsanlık tarihinin en karanlık ve utanç verici sayfalarından biri olan 18 Mayıs 1944 tarihinde, Kırım Tatarları topyekûn vatanlarından sürülerek SSCB tarafından soykırıma uğradı. pic.twitter.com/mxqlqc5weL — QHA - Kırım Haber Ajansı (@qha_kirimhaber) May 17, 2026 Kırım’dan Türkistan, Urallar ve Sibirya bölgelerine hayvan vagonlarıyla sürgün edilen Kırım Tatar halkı; en temel insani haklardan mahrum bırakılarak günlerce süren zorunlu yolculuklar, açlık, susuzluk ve devamındaki perişanlık neticesinde nüfusunun yüzde 46’sını kaybetti. HARİTADAN SİLİNEN KIRIM TATARCA ADLAR VE DEMOGRAFİK YIKIM Sovyet yönetimi, sürgünden sonra yarımadada başlattığı kültürel soykırım ile birlikte Kırım Tatarlarının varlığına işaret eden her şeyi ortadan kaldırmaya başladı. Köy, kasaba, ilçe ve şehirler başta olmak üzere yarımadadaki binden fazla yerleşim yerinin Kırım Tatarca olan adları değiştirildi. Kırım’ın demografik yapısının dönüştürüldüğü sürgün sonrasında başta Rus etnik kimliği olmak üzere çeşitli milletlerden insanlar kitleler hâlinde yerleştirildi. 30 Temmuz 1945’te ise Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ortadan kaldırılarak Rusya Federasyonuna bağlı Kırım bölgesine çevrildi. VATANA DÖNÜŞ MÜCADELESİ Buna karşın Kırım Tatarları, bağrından zorla koparıldıkları o aziz vatanı, Kırım’ı hiçbir zaman unutmadı. Sürgünlük yollarında, sürgün edildikleri yerlerde vatana dönmek için çaba gösterdi. Ancak vatan Kırım’a geri dönme teşebbüsleri, hapisle ve yeni sürgünle cezalandırıldı. Kırım Tatar millî hareketi, özellikle 1960’ların ikinci yarısından sonra sürgün günü olan 18 Mayıs’ın ve Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluş günü olan 18 Ekim’in yıl dönümlerinde düzenledikleri geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşen mitinglerle, gösterilerle vatanlarına dönme talebini açıkça dile getirdi. Ayrıca aktivistler seslerini dünyaya duyurabilmek için Moskova’daki insan hakları savunucularıyla irtibata geçti. Sovyet idaresi, 5 Eylül 1967’de bir kararname yayımlayarak Kırım Tatarlarına haksızlık yaptığını kabul etti ancak Kırım Tatarlarının vatan Kırım’a dönmelerine izin vermedi. Her türlü baskıya rağmen 1970’li yıllarda Kırım Tatarlarının millî davası, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun liderliğinde devam etti. Özellikle Kırımoğlu’nun 303 gün süren açlık grevi, dünya basınının dikkatini ve ilgisini Kırım Tatarlarının üzerine çekti. Daha önce Sovyet rejimi, Kırım Tatarlarının vatan Kırım’a dönmelerine her türlü engeli çıkarırken 1980’li yıllarda Rusya’da değişim rüzgârlarının esmesiyle 1987 yılında Kızıl Meydan’da iki bine yakın Kırım Tatarının başlattığı protesto gösterileri olumlu netice verdi ve Kırım Tatarlarının şartlı ve sayıca az olsa da Kırım’a dönmelerine izin verildi. 2 Mayıs 1989’da özel bir tüzüğü ve faaliyet programı olan Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilatının kuruluşu ve başkanlığına Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu'nun seçilmesi ise bir milat oldu. Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilatı, kurulduğu andan itibaren çadır şehirler kurarak Kırım’a geriye dönüşleri hıızlandırdı. Sürgün mağdurları o tarihten itibaren yaşadıkları yokluklara rağmen vatanda kalma mücadelesini sürdürdü. Ancak yaklaşık 150 bin Kırım Tatarı maddi yetersizlik ve yasal engeller nedeniyle Türkistan bölgesinde kaldı. GÜNÜMÜZDE 8 DEVLET SÜRGÜNÜ SOYKIRIM OLARAK KABUL EDİYOR 2015 yılında Ukrayna Parlamentosu, Kırım Tatar Sürgünü’nü soykırım olarak kabul etti ve 18 Mayıs tarihini “Kırım Tatar Soykırım Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan etti. 2019 yılında Letonya ve Litvanya meclisleri, 2022’de Kanada Parlamentosunun alt kanadı olan Avam Kamarası, 2024'ün temmuz ayında Polonya Parlamentosunun alt kanadı olan Sejm, 2024'ün ekim ayında Estonya Parlamentosu (Riigikogu), 2024'ün aralık ayında Çekya Parlamentosunun üst kanadı olan Senato ve 2025’in haziran ayında Hollanda Krallığı Genel Meclisinin alt meclisi olan Hollanda Temsilciler Meclisi, 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü'nü soykırım olarak tanıdı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.