Azerbaycanlı arkeolog baba ve kızı, Karabağ’ın kültürel mirası üzerine QHA’ya konuştu
Azerbaycan’ın en önemli arkeologlarından, Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi Beşeri Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hidayet Caferov ile hem kızı hem de meslektaşı olan Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Antropoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Diana Caferova, Karabağ’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda elde edilen ve tarihi Geç Tunç Çağı ve Erken Demir Çağı’na kadar uzanan buluntular ile Azerbaycan’ın Birinci Karabağ Savaşı’ndan 2020 yılında kadar Rusya destekli Ermeni işgalciler tarafından tahrip ve tahrif edilen kültürel mirası üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu.
“KARABAĞ, EN KADİM DEVİRLERDEN BİRİ OLAN TARİHÎ AZERBAYCAN’IN AYRILMAZ BİR PARÇASIDIR”
Doç. Dr. Diana Caferova, “Karabağ, en kadim devirlerden biri olan tarihî Azerbaycan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. Buna karşı herhangi bir fikir elbette ki öne sürülemez.” şeklinde konuşarak kadim Azerbaycan ile ayrılmaz parçası Karabağ’da toplumsal, iktisadi ve siyasi alanlarda tarih boyunca meydana gelen değişiklikler bağlamında silahların ortaya çıkması, kökeni, türleri ve gelişimi üzerine araştırmaların yapıldığını belirtti.
Aynı konu üzerine Türkiye’de Kültür Ajans tarafından İngilizce olarak yayımlanan “Antik Karabağ Kabilelerinde Kullanılan Silahlar ve Askerî İlişkiler” (The Weapons and Military Affairs of the Ancient Karabakh Tribes) isimli kitabında da söz konusu silahlardan bahsettiğini dile getiren Doç. Dr. Caferova, “Silahların ortaya çıkışı, avcılık malzemelerinden başlıyor ve bu silahların geliştirilmesi ihtiyacı hissediliyor. MÖ 2500’lü yıllarda Geç Tunç Çağı ile Demir Çağı arasında bir geçiş dönemi yaşanıyor ve Erken Demir Çağı’nda da bu eşyalar, yeni silah takımlarının ayrılmaz bir parçası hâline geliyor. Yani avcılık malzemeleri sonradan silahlara dönüşüyor.” ifadelerini kullandı.
METALURJİ VE METAL İŞLEMEDEKİ GELİŞMELER SAYESİNDE YENİ SANAYİ ALANLARI OLUŞTU
Toplumun gelişmesi, demirin elde edilmesi, tabiata ilişkin daha çok bilgi elde edilmesi ve Azerbaycan’da bol olan ve tarihi antik çağlara dayanan madenlerin keşfedilmesi ile metalurji ile metal işlemenin ortaya çıktığını kaydeden Doç. Dr. Caferova, metarlurji ile metal işlemenin kullanılan eşyalar ile birlikte yaşam tarzlarında da değişiklikler yarattığını belirterek yeni sanayi alanlarının oluşmasını da sağladığını beyan etti.
Buna karşın o dönemde silahların kullanımı, metal işleme ve metalurjide yaşanan ilerleme ile istenilen toplumsal ve ekonomik seviyeye ulaşılamadığını dile getiren Doç. Dr. Caferova, Karabağ’daki antik kabilelerin baskınlardan korunmak için yaşam alanlarının etrafında duvarlar ördüğünü kaydederek askerî bir iş birliğinin varlığından söz edilebileceğini ifade etti.
EKONOMİK GELİŞMELER, YERLİ KABİLELERİN YAŞAMINI KÖKÜNDEN DEĞİŞTİRDİ
“Bütün Karabağ bölgesi de dâhil olmakla birlikte Azerbaycan abidelerinde hem Erken hem de Orta Tunç Çağı’na ait çeşit çeşit silahlar defalarca kez bulunmuştu fakat bu bir sonuçtu. Onun öncesindeki gelişmeler, elbette ekonomik hayatta yani tarım, hayvancılık, zanaat ve sanayinin gelişimi, artık Son Tunç Çağı’nda yerli kabilelerin yaşamının her alanında köklü değişikliklere yol açmıştı.” değerlendirmelerini yapan Doç. Dr. Caferova, bununla birlikte metalurji alanında üretici güçlerin gelişmesinin aşırı üretime neden olduğunu kaydetti.
Kadim tarihte toplamacılığın tarıma, avcılığın ise hayvancılığa çevrildiğini, sonrasında ise bu alanların birbirinden ayrıldığını beyan eden Doç. Dr. Caferova, ardından zanaatkârlığın geldiğini ve onun da farklı kollara ayrıldığını belirtti.
TOPLUMSAL DEĞİŞİKLİKLERE İŞARET EDEN BULGULAR EN ÇOK KARABAĞ’DA YER ALIYOR
Azerbaycanlı arkeolog, Son Tunç Çağı’nda toplulukların birleşmesi ve toplumun üretimde gitgide daha fazla rol almasının bireyselleşmeyi de artırdığını kaydederek ekonomik, toplumsal ve siyasi yapıda yaşanan değişimlere işaret etti.
Bununla beraber Doç. Dr. Caferova, şu ifadelere yer verdi:
Erken Tunç Çağı’nda başlayan, sonra ise Orta Tunç Çağı’nda iş gücü, yerleşim yeri ve toplum temelinde oluşan farklar Geç Tunç Çağı’nda zirveye ulaştı. Mesela defin merasimleri değişti, daha ihtişamlı bir şekilde gerçekleştirildi, bu merasimler için daha çok servet harcandı. Bu da zengin ve yoksul kesimlerin meydana geldiğini ve kölelerin olduğunu gösterir. Bu Azerbaycan’ın her yerinde, Mingeçevir’de (Mingəçevir), Gence Çayı (Gəncəçay) bölgesinde, Nahçıvan’da, Hoşbulak (Xoşbulaq) nekropollerinde yani toplu yerleşim bölgelerinde ve kurgan mezarlarında görülebilir fakat bu bulgulara Hocalı, Ahmahi (Axmaxi), Dovşanlı, Karabulak (Qarabulaq), Beyimsarov (Bəyimsarov), Sarıçoban ve Borsunlu abideleri dâhil olmak üzere en çok Karabağ’da rastlıyoruz.
Öte yandan Karabağ’ın Borsunlu bölgesinde 1980’li yıllarda gerçekleştirilen arkeolojik kazılara çocukken kız kardeşiyle birlikte götürüldüğünü dile getiren Doç. Dr. Caferova, “O zaman elbette ki henüz Ermeni işgali başlamamıştı. Borsunlu Kurganı, hatta labirent şeklindeki Hocalı Nekropolü de babamın yürüttüğü kazılarda bulunmuştu.” dedi.
KARABAĞ’DAKİ KURGANLAR DOĞU TÜRKİSTAN, MISIR VE GÜNEY AMERİKA’DAKİ PİRAMİTLERLE BENZERLİK TAŞIYOR
Prof. Dr. Hidayet Caferov ise Azerbaycan’ın kadim dönemlerinde toplumsal, ekonomik ve siyasi hayat ile askerî yapılanmaya dair elde edilen bilgilerin ortaya çıkarılmasının arkeolojik araştırmalara bağlı olduğunu vurgulayarak “Azerbaycan’da bu araştırmalar uzun bir süre önce başladı ve neredeyse 150 yıldır devam ediyor. Bu araştırmalar 19. yüzyılda başladı, en çarpıcı araştırmalar ise 1970 ve 1980’li yıllar ile birlikte 21. yüzyılda gerçekleştirildi.” şeklinde konuştu.
Karabağ’daki kurgan mezarların Doğu Türkistan, Mısır ve Güney Amerika’daki piramitlerle benzerlik taşıdığını belirten Prof. Dr. Ceferov, bu kurgan mezarların meydana gelişinin toplumsal yapıyla ilişkili olduğunu ifade etti. Azerbaycan’daki kabile reislerinin siyasi, askerî ve dinî hâkimiyete sahip olduğunu dile getiren Prof. Dr. Caferov, “Nasıl ki Mısır Firavunları kendileri için piramit ve piramit altında labirentler olacak şekilde mezar inşa edilmesi talimatı veriyordu, Azerbaycan’daki kabile resileri ve kabile dâhil birkaç topluluğun reisleri de kendileri için kabir abideleri yapılması talimatı veriyordu.” dedi.
Çapı 150 ila 250 metre, bazen de 400 metreye ulaşan, yüksekliği ise yaklaşık 15, 20 ve 35 metre olan kurganların yalnızca bir iki günde inşa edilemeyeceğine dikkat çeken Azerbaycanlı arkeolog, bu kurganların inşası, mimarisi, defin merasimleri, kabirlerin üstünün örtülmesi ve yükseltilmesi aşamalarının hepsinin iş gücü gerektirdiğini kaydetti. “İşçiler gönüllü olarak ancak 5 veya 10 gün çalışabilirdi. Onları çalışmaya mecbur kılan, kabile reisinin dâhil olduğu silahlı kuvvetler veya kolluk kuvvetleri gibi yapılar olmalıydı.” değerlendirmesini yaptı.
Prof. Dr. Caferov, ayrıca Borsunlu Nekropolü’ndeki kurgan altındaki kabrin kapladığı alanın 256 metrekare, kabrin uzunluğunun 32 metre, derinliğinin ise 4 metre olduğunu, Sarıçoban Kurganı’nın ise dünyanın dört bir yanını gösterir şekilde haça benzer, dörtgen bir şekilde sahip olduğunu da belirtti.
“BU ABİDELER, ERMENİLER TARAFINDAN KENDİLERİNİN KÜLTÜREL MİRASI GİBİ GÖSTERİLDİ”
Doç. Dr. Diana Caferova ise Azerbaycan’da yapılan arkeolojik kazılar sonucunda bölgenin, insanlığın ortaya çıktığı ilk devirlerden Geç Orta Çağ’a kadar olan devri kapsayan abideleri kapsadığını kaydetti. Azerbaycan’da söz konusu devirde meydana gelen kültürlerin en erkeninin Paleolitik döneme ait Kuruçay (Quruçay) kültürü olduğunu belirten Doç. Dr. Caferova, ardından Neolitik döneme ait Şomutepe (Şomutəpə) kültürü, Neolitik ve Eneolitik dönem ve Tunç Çağı’na ait Kür-Araz, Üzerliktepe (Üzərliktəpə) ile son olarak Hocalı-Gedebey (Xocalı- Qədəbəy) kültürlerinin geldiğini dile getirdi.
Azerbaycanlı arkeolog, Karabağ ve Doğu Zengezur’daki abidelerin 1992’den 2020’ye kadar süren Ermeni işgalinde saldırılara maruz kaldığını hatırlatarak “Onların arasında tabii ki arkeolojik abideler de vardı. İşgal altında olan arazilerde kadim dönemlerin abideleri daha çok tahrif edildi. Bu abideler, Ermeniler tarafından kendi kültürel mirasları gibi gösterildi. Orta Çağlarda ise bu artık İslam devri abideleriydi ve tahrif edilmeleri çok kolay değildi. Ermeniler onları mahvetti.” şeklinde konuştu.
RUSYA DESTEKLİ ERMENİ İŞGALCİLER, CAMİLERİ AHIR OLARAK KULLANDI!
Ağdam’ın işgalden kurtarılmasından sonra ilk defa 2022 yılında kente gittiğini belirten Doç. Dr. Caferova, her yıl babasıyla kazılar için Ağdam’a gittiğini ve ekiplerinin Üzerliktepe’de çalıştığını kaydederek “En son Ağdam’dayken çocuktum. 1990 yılından sonra ise bizim oraya ayağımız değmemişti. Ben bir insan olarak dehşete düşmüştüm çünkü o Ağdam’da, çiçeklerin açtığı, benim çocukluk hatıralarımda kalan o güzel Ağdam’da taş üstünde taş kalmamıştı. Bu sadece üzücü bir hadise değil, insanın aklının alamayacağı bir iş. Ben bu durumu yalnızca Hiroşima ve Nagasaki’de olanlarla karşılaştırabiliyorum. Taş üstünde taş kalmamıştı.” ifadelerini kullandı.
Üzerliktepe’de mayınları temizleyen ekiple bir arada bulunduklarını beyan eden Doç. Dr. Caferova, “Onlar önde ve arkada mayınları temizliyordu, biz de işimizi yapıyorduk. Bizi niye orada bıraktılar? Çünkü bu tepede Ermenilerin top mermileri kalmıştı, o yüzden orada mayın yoktu. Ağdam’da ise her taraf mayındı, o güne kadar o mayınlar temizlenmemişti ve uzun müddet de temizlenmeyecek. Mayınlar yüzünden boş yer kalmamıştı. Böyle bir vahşetti.” şeklinde konuşarak kentte bulunan 67 camiden 63’ünün Ermeniler tarafından tamamen yıkıldığını, diğerlerinin ise kullanılamaz hâle getirilip inek ve domuzların tutulduğu bir ahır olarak kullanıldığını ve kentin işgalden azat olunmasından 2 yıl sonra bile söz konusu camilerde o ağır kokunun kaldığını vurguladı.
ESERLERİ TAHRİF EDEN ERMENİ İŞGALCİLER, YASA DIŞI ARKEOLOJİK KAZILAR YÜRÜTTÜ
Rusya destekli Ermeni işgalciler tarafından 1996’da Zengilan ilçesinin Ahkend (Axkənd) şehri yakınlarında Demir Çağı’na ait, 2010 yılında ise Laçın ilçesinin Sonasar şehrinde Antik Çağ’a ait anır mezarların yağmalandığına dikkat çeken Doç. Dr. Caferova, “Kanunsuz bir şekilde ele geçirilen arazilerdeki kültürel miras varlıkları amansızca tahrip ediliyordu. Hatta Ermeniler arasında, ele geçirilen ganimetin paylaşılması üzerine çekişmeler yaşanıyordu. Ermeniler, işgal döneminde Şuşa ve Ağdam ilçesindeki Şahbulak (Şahbulaq) şehri, antik Aguen (Aquen) şehri ile Demir Çağı’na ait Ehmedli (Əhmədli) ve Papravend (Papravənd) kurganlarında uluslararası hukuka aykırı olarak arkeolojik kazılar yürütmüşlerdi.” dedi.
Ermeni ordusunun Rusya ve İran’ın müdahalesiyle 20. yüzyılın sonlarında Azerbaycan’ın ezeli topraklarını, Karabağ’ın dağlık kısmını ve Doğu Zengezur’u işgal ettiklerini ve bu bölgelerde yaşayan Azerbaycanlılara soykırım uyguladıklarını hatırlatan ve 1992 yılında bir gecede en az 600 canın katliama kurban gittiği Hocalı Katliamı’na dikkat çeken Doç. Dr. Caferova, “Bu insanlığa sığan bir olay değil. Bunun ardından insanları katlederek onları öz, ezelî topraklarından kovdular. Sonrasında ise kültürel miras varlıklarını hedef alarak onları da tahrip ettiler.” dedi.
Azerbaycan’ın medeniyet merkezlerinden olan Şuşa’da 235 abide, 250 kadim bina ve 870 metre uzunluğunda restore edilmiş kale duvarlarının olduğunu kaydeden Doç. Dr. Caferova, işgal edilen ilçelerdeki 20’den fazla müzenin on binlerce eserinin çalındığını, yüzlerce tarihî mimarlık abidesinin tahribe uğradığını veya Ermeni mührü vurularak tahrif edildiğini vurguladı.
YASA DIŞI ARKEOLOJİK KAZILAR, SÖZDE “TİGRANAKERT” İÇİN YÜRÜTÜLÜYORDU
Doç. Dr. Caferova, Ermeni işgali sırasında vandal saldırılarına maruz kalan abideler arasında Kuruçay kültürünün temelini oluşturan Azıh (Azıx) mağarasının da bulunduğunu kaydederek Ermenilerin Azıh mağarasında 2001, Ağdam ilçesindeki Şahbulak Antik ve Orta Çağ kentinde 2005, Şuşa, Zengilan, Laçın ve Kelbecer’de ise 2004 ile 2005 yıllarında sözde “Tigranakert” kentini araştırmak için yasa dışı arkeolojik kazılar yaptığını dile getirdi.
Öte yandan Ermenilerin Karabağ’da 16 yıl boyunca aralıksız olarak yasa dışı kazılar gerçekleştirdiğini ve bu süre boyunca Azerbaycan’a ait tarihî eserleri talan ettiğini belirten Doç. Dr. Caferova, “Ermenistan, bölgeyi fiziki olarak işgal ettikten sonra manevi teröre geçti. Nihayet 2020 yılında 44 Günlük Vatan Muharebesi ve 2023 yılında bir günlük anti-terör operasyonu neticesinde Karabağ’ın ve Doğu Zengezur’un işgaline son verildi ve topraklarımızın yanında abidelerimiz de esaretten kurtarıldı.” dedi.
“KÜREKÇAY ANTLAŞMASI'NA GÖRE ORADA HİÇBİR ERMENİ ADI GEÇMİYORDU”
Ayrıca Karabağ’da gerçekleştirilen mayın temizliğinin ardından Azerbaycanlı arkeologların bölgede kazılar yürüttüğünü ve söz konusu kazılarda kendisinin de yer aldığını beyan eden Doç. Dr. Ceferova, “Biz öz toprağımıza, öz medeniyetimize kavuştuk, onu yeniden kurduk. Azerbaycan’da henüz keşfedilmemiş o kadar güzel abideler var ki. Arkeologlar aynı zamanda Karabağ’daki mimarlık abidelerinin, özellikle de Alban Hristiyan abidelerinin de kazılarına dâhil oluyor. Örneğin Ağdam’da 2 sene önce buna dair çok büyük bir proje bitti.” ifadelerine yer verdi.
Prof. Dr. Caferov ise son olarak şu değerlendirmelerde bulundu:
Karabağ Hanlığı Rusya'nın topraklarına katılırken 14 Mayıs 1805 tarihli Kürekçay Antlaşması'na göre orada hiçbir Ermeni adı geçmiyordu. Yani Karabağ’daki Ermeni halkı, Rusya'nın topraklarına bağımsız bir birim olarak dâhil olmadı. Orada yaşayan birkaç Ermeni ailesi de Karabağ'ın diğer halkları gibi Rusya'nın topraklarına dâhil oldu ve antlaşmayı da Karabağ Hanı İbrahim Halil Han imzaladı. Ağdam’da daha eski dönemlere, 12. ve 13. yüzyıllara ait Müslüman mezarlarının varlığı da ortaya çıkarılmıştı. (Ermeniler) Mezarların kenarında domuz beslemek için binalar yapmışlardı. Bütün bu alanlar temizlendi ve burada İtalyan mimarların yönetiminde ve yardımıyla restorasyon çalışmaları yürütüldü. Artık burası bir anıt kompleksi olarak faaliyet gösteriyor ve turistlerin de ilgisini çekiyor. Karabağ'da, özellikle de kültürel abidelerimizin yeniden restore edilerek hizmete sunulması adına büyük bir imar çalışması yürütülüyor.