SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Türk Dünyası

QHA - Kırım Haber Ajansı - Türk Dünyası haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Türk Dünyası haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Urmiye Gölü’nde 20 yıl sonra umut: Su seviyesi yeniden yükseliyor Haber

Urmiye Gölü’nde 20 yıl sonra umut: Su seviyesi yeniden yükseliyor

Güney Azerbaycan'ın incisi Urmiye Gölü, yıllardır süren kuraklık ve su kıtlığının ardından yeniden canlanma belirtileri gösteriyor. Son dönemde artan yağışlar ve El Nino etkisinin sürmesi, gölün geleceğine ilişkin umutları artırıyor. Doğu Azerbaycan Bölgesel Su Şirketi verilerine göre, bu yağış döneminde Urmiye Gölü havzasına ulaşan su miktarı 4,5 milyar metreküpü aştı. Bu miktarın, göl için belirlenen su tahsisinin üzerinde olduğu belirtildi. Göl havzasındaki yağış miktarı da 391 milimetreye ulaştı. Bu rakam, geçen yıla göre yüzde 67, uzun dönem ortalamasına göre ise yüzde 33,4 daha yüksek. EL NİNO UMUTLARI ARTIRIYOR İklim tahminlerine göre El Nino hava olayının sonbahar ve kış aylarında devam etme ihtimali yüksek. Araştırmalar, El Nino dönemlerinin İran genelinde ve özellikle ülkenin kuzeybatısında yağışların artmasına katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak uzman değerlendirmelerine göre El Nino’nun Urmiye havzasında mutlaka daha fazla yağış getireceğinin garantisi bulunmuyor. GÖLÜN KURTULUŞU YALNIZCA YAĞIŞA BAĞLI DEĞİL Urmiye Gölü’nün kalıcı şekilde toparlanabilmesi için yağışların yanı sıra su kaynaklarının doğru yönetilmesi, göle ayrılan su payının düzenli olarak sağlanması ve yeraltı sularının aşırı kullanımının önlenmesi gerekiyor. Bu nedenle önümüzdeki sonbahar, Urmiye Gölü’nün geleceği açısından kritik bir dönem olabilir. Yağışların sürmesi ve etkili su yönetimi, göldeki iyileşmenin devam etmesine katkı sağlayabilir. URMİYE GÖLÜ NEDEN KURUYOR? Dünyanın 2. büyük tuz gölü olan Urmiye Gölü'nde son 20 yıldır su seviyesi son derece azalmış durumda. İran'ın kuzeyinde yaşayan Güney Azerbaycan Türkleri ise bu durumdan İran rejimini sorumlu tutuyor. Güney Azerbaycanlı aktivistler Urmiye Gölü'nün kurumasında İran rejiminin kasıtlarına dair birçok örnek sıralıyor. Öncelikli nedenlerden biri olarak Urmiye Gölü havzasındaki nehirlerin üzerine hesapsızca inşa edilen barajlar görülüyor. İran rejiminin göle akan nehirler üzerine tam 25 baraj inşa ettiği biliniyor. Ayrıca gölün ortasına inşa edilen köprü yolunun gölü kuzey ve güney olarak ikiye ayırarak su geçişini kısıtladığını, bu nedenle gölün güney kısmının kurumasının hızlandığı vurgulanıyor. Yine tarımsal sulama amaçlı açılan derin su kuyularının göle akan yeraltı kaynaklarını kuruttuğu belirtiliyor. Urmiye Gölü meselesi Güney Azerbaycanlıların Türk dili ve kimlik meselesinden sonra en çok itirazda bulunduğu konu olarak görülüyor.

Ürkün Katliamı şehitleri, 110 yıl sonra rahmetle anılıyor Haber

Ürkün Katliamı şehitleri, 110 yıl sonra rahmetle anılıyor

Kırgız Türklerinin tarihinde bağımsızlık için verilmiş mücadelelerden birisi, tarihe “Ürkün” adıyla geçen halk isyanı oldu. Ürkün kelimesi Kırgız Türkçesinde “bir şeyden korkarak toplu halde kaçma” anlamına gelse de kelime, genel anlamından çok Kırgız Türklerinin tarihinde büyük acılar yaşadığı 1916 yılı olaylarıyla bütünleşti ve bu anlamda kullanılır oldu. ÜRKÜN, SADECE KIRGIZ TÜRKLERİNİN DEĞİL, BÜTÜN TÜRKİSTAN’IN HAFIZASINA KAZINDI Kırgızistan’ın Çarlık Rusyası`nın hâkimiyeti altına girmesiyle yeni bir dönem başladı. Bu aşamanın temelinde Kırgız Türklerinin meşru menfaatleri değil, Çarlık Rusyası`nın genişleme siyasetinin çıkarları yer almaktaydı. Çarlık Rusyası, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkistan’da uyguladığı siyasi ve etnik asimile politikalarını artırdı. Türkistan halkının ortak maddî ve manevî değerleri olmasına karşın bunları hiçe sayan Çarlık Rusyası’nın koloni siyaseti sonucu köklü değişimler yaşandı. Aynı sömürgeci zihniyete sahip Rus milliyetçisi sözde yöneticilerin ve Rus yerleşimcilerin Rus Çarlığı tarafından bölgeye gönderilmesi, bu değişikliklerin fitilini ateşledi. Neticede yüz binlerce insan, kendi vatanlarında esir duruma düştü. ÇARLIK RUSYASI, GÖÇEBE KIRGIZ TÜRKLERİNİN YAŞAM TARZINA MÜDAHALE ETTİ Çarlık Rusyası, “Kırgızları Yerleştirme” (1907) ve “Yedisu Bölgesini Koloni Yapma” (1908) kararlarıyla birlikte Kırgız Türklerinin topraklarına el koyma girişimlerinde bulundu. Bu kararı çıkaranlar “Step Kanunu”nun 119. maddesine dayanarak göçebelerin topraklarını devlet mülkiyetine geçirdi. Rus-Japon Savaşı'ndan sonra başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda tüm harcamalar, halktan “vergi“ adı altında toplandı. Kırgız Türkleri ise maruz bırakıldıkları sömürüye ve acılara karşı 1916 yılında millî mücadelelerini başlattı. RUS ÇİFTÇİLERDEN KIRGIZ TÜRKLERİNE KARŞI İNSANLIK DIŞI MUAMELE! Mücadelenin en önemli sebeplerinden biri, çok sayıda Rus çiftçisinin Kırgız Türklerine ait topraklara gelmesi ve onların yerleştirilmesinde Kırgız Türklerine karşı zor kullanılmasıydı Ruslar, 1916 yılında Türkistan’da genel halkın yüzde 6’sını oluştursa da kendilerine, işlemeleri için en verimli toprakların yüzde 57,7’si verilmişti. Halkın yüzde 94’ünü oluşturan yerel halkın payına ise verimli toprakların yüzde 42,3’ü düştü. Kırgız Türkleri, bu nedenle geçimlerini sağladığı tarım alanlarında en az hakka sahip olan halk konumuna düşürüldü. Baskı ve zulüm, sadece devlet tarafından uygulanmadı. Rus çiftçileri yerli halkı aşağılayarak suyun başını sahiplendi, Kırgız Türklerine su vermeyip onları topraklarını bırakıp gitmeye mecbur bıraktı. Yerli halkın dinî inançları gibi haklarının da sınırlanması ve ve Kırgızistan topraklarına Rus isimleri verilmeye başlanması ise Kırgız Türklerinin tepkisini çeken bir başka unsur oldu. HOCENT ŞEHRİNDE BAŞLAYAN İSYAN, BÜTÜN TÜRKİSTAN’A YAYILDI Çarlık Rusyası’nın, Birinci Dünya Savaşı’nda yer alması ve halkı zaten ağır koşullar altında yaşıyorken ağır kayıplar vermesi iyi sonuçlanmadı. Savaş, 1916 yılında Ruslar açısından kötü gidiyorken Rus Çarlığı ise orduya asker bulabilmek için çırpınıyordu. Çar II. Nikolay'ın 25 Haziran 1916 tarihli fermanına göre, Türkistan Vilayet temsilcilerince Yedi Su bölgesinden cephe gerisi işlerde çalışacak 19-31 yaş arası 60 bin kişinin seferber edilmesi kararı alındı. Kırgız, Özbek, Türkmen, Kazak Türklerinden ise toplamda 500 bin kişi, baskı ve zulüm yoluyla silahaltına çağrılmıştı. Karar duyurulduğu andan itibaren ise bütün Türkistan bölgesinde büyük bir hoşnutsuzluk hâkim oldu. Semerkant bölgesinin Hocent şehrinde başlayan isyan, daha sonra Türkistan’ın diğer kısımlarına da yayıldı. Zaten zor durumda ve sabrı taşmış olan Kırgız halkının başlattığı isyanı bastırmak için 14 tabur, 37 Rus Kazak bölüğü, 42 top ve 69 makineli tüfek kullanıldı. Ayaklananlara karşı verilen savaşta, ordu birliklerinin yanı sıra silahlandırılmış Rus istilacılar da yer aldı. İsyana katılan Kırgız Türkleri, Ruslar tarafından ele geçirildikleri yerde katledildi. Canını ve malını kurtarmak için tek bir seçenekleri Çin`e kaçmak olan Kırgız Türkleri, en büyük kayıpları Çin’e kaçarken, Çin’deyken ve Çin’den döndüklerinde verdi.

Araştırmacı yazar Gündoğdu: Kırım Tatarları ile Ahıska Türkleri ortak Türk kültürünün birçok unsurunu yaşatmaya devam ediyor Haber

Araştırmacı yazar Gündoğdu: Kırım Tatarları ile Ahıska Türkleri ortak Türk kültürünün birçok unsurunu yaşatmaya devam ediyor

Halk bilimi, yerel tarih, şehir arşivciliği, sürgün edebiyatı, bibliyografya, biyografi ve basın tarihi alanlarında uzun yıllardır çalışmalar yürüten araştırmacı-yazar Şevket Kaan Gündoğdu, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği röportajda Ahıska Türklerinin kültürel mirasının korunması, yerel tarih araştırmalarının önemi ve Türk dünyasının ortak hafızasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Bursa'da doğan, Ardahan'ın Posof ilçesine mensup Ahıska kökenli bir aileden gelen Gündoğdu, Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nden mezun olduktan sonra yüksek lisansını Ardahan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'nda tamamladı. Bugüne kadar çok sayıda kitap, makale ve bilimsel çalışmaya imza atan Gündoğdu, halen Balıkesir Millet Kütüphanesinde kütüphaneci olarak görev yapıyor. "BİR TOPLUMUN KİMLİĞİNİ YAŞATAN EN ÖNEMLİ UNSURLARDAN BİRİ, SAHİP OLDUĞU BİRİKİMİN DOĞRU BİÇİMDE KAYIT ALTINA ALINMASIDIR" Halk bilimi, yerel tarih ve Türk kültürü üzerine yönelmesinin kökenlerinin çocukluk yıllarıma dayandığını belirten Gündoğdu, "Ailemden dinlediğim hayat hikâyeleri, köylerde anlatılan hâtıralar, büyüklerimizin kullandığı kelimeler, gelenekler ve eski fotoğraflar bende erken yaşlardan itibaren merak duygusu oluşturdu." dedi. Zamanla bu ilginin daha fazla araştırmaya, belge toplamaya ve kayıt altına almaya dönüştüğünü söyleyen yazar, "Üniversite yıllarında akademik yöntemlerle tanışmam ise bu ilgiyi daha sistemli bir çalışmaya dönüştürdü. Bugün yaptığım araştırmaların temel amacı; geçmişten bugüne ulaşan kültür birikimini, yazılı kaynaklarla destekleyerek gelecek nesillere aktarmaktır. Çünkü bir toplumun kimliğini yaşatan en önemli unsurlardan biri, sahip olduğu kültürün ve tarihî birikimin doğru biçimde kayıt altına alınmasıdır." ifadelerini kullandı. "AHISKA TÜRKLERİ ÜZERİNE GERÇEKLEŞTİRİLEN HER BİLİMSEL ÇALIŞMA, TÜRK DÜNYASININ DAHA İYİ ANLAŞILMASINA KATKI SUNACAKTIR" Ahıska Türklerinin yaklaşık üç bin yıllık Türk yurdu olan Ahıska ve çevresinde yaşamış, köklü bir tarihî geçmişe sahip bir topluluk olduğunu anımsatan Gündoğdu, "Ancak 1944 yılında Sovyet yönetimi tarafından ana vatanlarından sürgün edilmiş, bu tarihten sonra farklı ülke ve bölgelere dağılmak zorunda kalmışlardır. Bu sebeple araştırmacıların öncelikli görevi; Ahıska Türklerinin dili, sözlü anlatıları, gelenek ve görenekleri, halk edebiyatı ürünleri, hayat biçimi ve yazılı kaynaklarını bilimsel yöntemlerle tespit etmek, karşılaştırmak ve kayıt altına almaktır. Bu çalışmaların bireysel gayretlerin ötesine taşınarak üniversiteler, araştırma merkezleri ve sivil toplum kuruluşlarının ortak projeleriyle desteklenmesi büyük önem taşımaktadır." değerlendirmesinde bulundu. Akademisyenlerin görevinin mevcut bilgileri tekrarlamak değil, yeni belge ve kaynaklara ulaşarak literatüre özgün katkılar sunmak olduğuna işaret eden yazar, "Özellikle saha araştırmaları, ileri yaştaki kuşaklarla yapılacak sözlü tarih görüşmeleri ile aile arşivlerinde bulunan mektup, fotoğraf, belge ve defterlerin incelenmesi, gelecekte gerçekleştirilecek çalışmalar için önemli bir kaynak oluşturacaktır. Bunun yanında elde edilen verilerin kitap, makale, tez, belgesel ve dijital yayınlar aracılığıyla kamuoyuna ve bilim dünyasına ulaştırılması da akademik sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır." diye konuştu. Ahıska Türkleri üzerine yapılacak araştırmaların tarih anlatısıyla sınırlı kalmaması; dil, edebiyat, halk bilimi, müzik, eğitim, göç, sosyoloji ve antropoloji gibi farklı disiplinlerin katkısıyla ele alınması gerektiği görüşünü paylaşan Gündoğdu, "Disiplinler arası çalışmalar, konunun daha kapsamlı değerlendirilmesine ve daha sağlam bilimsel sonuçlara ulaşılmasına imkân sağlayacaktır. Kanaatimce Ahıska Türkleri üzerine gerçekleştirilen her bilimsel çalışma, Türk tarihinin ve Türk dünyasının daha iyi anlaşılmasına katkı sunacaktır. Araştırmacılar arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, kaynakların erişilebilir hâle getirilmesi ve genç bilim insanlarının bu alana yönlendirilmesi, gelecekte ortaya konulacak çalışmaların niteliğini artıracak en önemli unsurlar arasında yer almaktadır." dedi. "YEREL TARİH ÇALIŞMALARI, GENEL TARİH LİTERATÜRÜNDE EKSİK KALAN KONULARIN AYDINLATILMASINA KATKI SAĞLAMAKTA" Çalışmalarında özellikle Posof, Ardahan ve Kafkasların yerel tarihi ile halk kültürüne yoğunlaşması bağlamında yerel tarih araştırmalarının Türk dünyasının ortak tarihini anlamamıza nasıl bir katkı sağladığı yönündeki soruyu ise yazar şu şekilde yanıtladı: Yerel tarih araştırmaları, büyük tarih anlatılarının temelini oluşturan en önemli çalışma alanlarından biridir. Çünkü bir milletin tarihini doğru biçimde değerlendirebilmek için şehirlerin, ilçelerin, köylerin ve bölgelerin geçmişini ayrıntılı olarak ortaya koymak gerekir. Bu bakımdan Posof, Ardahan ve Kafkaslar üzerine yapılan araştırmalar, bölgesel bir incelemenin ötesinde Türk tarihinin farklı dönemlerine ışık tutan önemli veriler sunmaktadır. Kafkaslar, tarih boyunca Türk topluluklarının yerleştiği, farklı Türk devletlerinin hâkimiyet kurduğu ve çeşitli siyasî gelişmelere sahne olmuş stratejik bir coğrafyadır. Bu sebeple bölgede gerçekleştirilen arşiv çalışmaları, saha araştırmaları ve sözlü tarih derlemeleri; nüfus hareketleri, yer adları, sosyal yapı, gelenekler, dil özellikleri ve idarî teşkilatlanma gibi birçok konuda yeni bilgiler ortaya çıkarmaktadır. Elde edilen bu veriler, Türk dünyasının tarihî gelişimini daha geniş bir perspektifle değerlendirmeye imkân vermektedir. Yerel tarih çalışmaları aynı zamanda genel tarih literatüründe eksik kalan veya yeterince ele alınmayan konuların aydınlatılmasına katkı sağlamaktadır. Arşiv belgeleri, süreli yayınlar, aile arşivleri, mezar taşları, kitabeler ve sözlü kaynaklardan elde edilen bilgiler karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde, daha önce bilinmeyen birçok ayrıntı gün yüzüne çıkabilmektedir. Böylece tarih yazımı daha sağlam kaynaklara dayandırılmakta ve bölgesel veriler, Türk dünyasının ortak tarihini tamamlayan önemli unsurlar hâline gelmektedir. Kanaatimce Türk dünyasının ortak tarihini doğru anlayabilmenin yolu, yerelden başlayarak bütüne ulaşan bir araştırma anlayışını benimsemekten geçmektedir. Her şehir, her ilçe ve her köy, Türk tarihinin farklı dönemlerine ait izler taşımaktadır. Bu izlerin bilimsel yöntemlerle incelenmesi ve literatüre kazandırılması, hem tarih araştırmalarının derinleşmesine hem de Türk dünyası üzerine yapılacak yeni çalışmalara güçlü bir zemin hazırlayacaktır. "ŞEHİR ARŞİVLERİ; BİR ŞEHRİN TARİHİNİ, SOSYAL YAPISINI, EĞİTİM HAYATINI, BASIN FAALİYETLERİNİ, MİMARİSİNİ, GÜNDELİK HAYATINI VE İNSAN HİKÂYELERİNİ BİR ARAYA GETİREN ARAŞTIRMA MERKEZLERİDİR" Türkiye'de son yıllarda şehir arşivciliği alanında önemli gelişmeler yaşandığını düşündüğünü belirten yazar, "Özellikle belediyeler, üniversiteler ve gönüllü araştırmacılar tarafından yürütülen çalışmalar, şehir tarihine ilişkin belge ve materyallerin korunması açısından önemli katkılar sağlamaktadır. Bu alanda gerçekleştirilen örnek uygulamalar, başka şehirler için de yol gösterici niteliktedir. Ahmet Piriştina İzmir Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), Bursa Araştırmaları Merkezi, Balıkesir Kent Arşivi, Alanya Belediyesi Kent Arşivi, Bornova Kent Arşivi ve Müzesi, Sivas Hâfıza Merkezi, Gaziantep Kent Arşivi ve Araştırma Merkezi, Çorum Belediyesi Kent Arşivi, Bolu Kent Arşivi, Tire Kent Arşivi ve Erzurum Şehir Arşivi bu anlayışın başarılı örnekleri arasında gösterilebilir." dedi. Bunun yanında herhangi bir kurumsal destek olmaksızın uzun yıllar boyunca şehirlerine ait belge, fotoğraf, gazete, efemera ve çeşitli dokümanları toplayarak önemli arşivler oluşturan araştırmacıların da bulunduğuna işaret eden Gündoğdu, "Rize'de Recep Koyuncu'nun kurduğu Rize İhtisas Kütüphanesi, Erzurum'da Naci Elmalı ve Alparslan Kotan'ın çalışmaları, Bodrum'da Cezmi Çoban'ın oluşturduğu arşiv, Konya'da merhum Hasan Çopur'un gayretleri, Artvin'de Şahver Karasüleymanoğlu'nun çalışmaları ve kuruluşuna öncülük ettiğim Mustafa Âdil Özder Yusufeli Kültür ve Tarih Araştırmaları Merkezi, bireysel girişimlerin şehir tarihine ne kadar önemli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir." şeklinde konuştu. "Bana göre şehir arşivleri; resmî belgelerin depolandığı kurumlar olmanın ötesinde, bir şehrin tarihini, sosyal yapısını, eğitim hayatını, basın faaliyetlerini, mimarisini, gündelik hayatını ve insan hikâyelerini bir araya getiren araştırma merkezleridir." diye konuşan Şevket Kaan Gündoğdu, şöyle devam etti: Bu sebeple arşivlerde kitaplar, süreli yayınlar, fotoğraflar, kartpostallar, haritalar, mektuplar, afişler, broşürler, ses kayıtları ve sözlü tarih çalışmaları bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Gelecek dönemde yapılması gereken en önemli çalışmaların başında, her il ve ilçede şehir arşivlerinin kurulması gelmektedir. Bunun yanında ailelerin elinde bulunan belge ve fotoğrafların dijital ortama aktarılması, yerel basının sistemli biçimde korunması, araştırmacılar arasında ortak veri tabanlarının oluşturulması ve arşiv malzemelerinin bilimsel kataloglarla araştırmacıların kullanımına sunulması büyük önem taşımaktadır. Üniversiteler, belediyeler, kütüphaneler, müzeler ve sivil toplum kuruluşları arasında kurulacak iş birlikleri sayesinde daha güçlü ve sürdürülebilir şehir arşivleri oluşturulabilir. Ben de uzun yıllardır Ardahan üzerine kitaplar, gazeteler, dergiler, fotoğraflar, kartpostallar ve efemera toplayarak Ardahan Şehir Arşivi'nin oluşturulması amacıyla çalışmalar yürütüyorum. İnanıyorum ki her şehir kendi arşivini oluşturabildiği ölçüde tarih araştırmaları daha sağlam kaynaklara dayanacak, yerel çalışmalar zenginleşecek ve bu birikim Türk tarih yazıcılığına önemli katkılar sunacaktır. "KIRIM TATARLARI İLE AHISKA TÜRKLERİNİN ORTAK TÜRK KÜLTÜRÜNÜN BİRÇOK UNSURUNU YAŞATMAYA DEVAM ETTİKLERİ GÖRÜLMEKTEDİR" Kırım Tatarları ile Ahıska Türklerinin tarihî süreç içerisinde Türk dünyasının benzer acıları yaşamış iki önemli topluluğu olduğuna dikkati çeken yazar, "Her iki toplum da yüzyıllar boyunca kendi yurtlarında varlığını sürdürmüş; ancak 20. yüzyılda uygulanan sürgün ve soykırım politikaları sebebiyle ana yurtlarından uzaklaştırılmıştır. Kırım Tatarları 18 Mayıs 1944'te, Ahıska Türkleri ise 14 Kasım 1944'te Sovyet yönetimi tarafından toplu sürgüne tabi tutulmuştur. Bu süreç, iki toplumun sosyal yapısını, aile düzenini, eğitim hayatını ve demografik yapısını derinden etkilemiştir. Bununla birlikte her iki topluluk, yaşadıkları bütün zorluklara rağmen Türkçelerini, geleneklerini, inançlarını, aile yapısını ve toplumsal değerlerini korumayı başarmıştır." ifadelerini kullandı. "Kırım Tatarları ile Ahıska Türklerinin halk edebiyatı ürünleri, mutfak kültürü, düğün gelenekleri, sözlü anlatıları ve günlük hayat pratikleri incelendiğinde ortak Türk kültürünün birçok unsurunu yaşatmaya devam ettikleri görülmektedir." değerlendirmesinde bulunan Şevket Kaan Gündoğdu, "Kanaatimce iki topluluk arasındaki bağların güçlendirilmesi için öncelikle ortak bilimsel çalışmaların artırılması gerekmektedir. Üniversiteler, araştırma merkezleri ve sivil toplum kuruluşları iş birliğiyle sempozyumlar, çalıştaylar, panel ve konferanslar düzenlenmeli, ortak yayın projeleri hazırlanmalıdır. Bunun yanında iki toplumun tarihine ilişkin arşiv belgeleri, süreli yayınlar, aile arşivleri ve sözlü tarih kayıtları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmeli, ortak bibliyografyalar hazırlanmalı ve araştırmacılar arasında bilgi paylaşımı teşvik edilmelidir. Ayrıca genç nesillerin birbirlerini daha yakından tanıyabilmeleri amacıyla öğrenci değişim programları, yaz okulları, kültür ve sanat etkinlikleri ile ortak araştırma projeleri desteklenmelidir. Dijital arşivler, belgeseller, internet tabanlı yayınlar ve çok dilli akademik çalışmalar da bu sürece önemli katkılar sağlayacaktır." diye konuştu. "ARAŞTIRMALARIMDA TEMEL AMACIM GELECEK ARAŞTIRMACILAR İÇİN GÜVENİLİR KAYNAKLAR ORTAYA KOYMAK" Yazar, ilerleyen dönemde üzerinde çalışmayı planladığı yeni projeler veya okuyucularını bekleyen yeni kitaplar hususunda ise şu şekilde konuştu: Araştırma hayatım boyunca halk bilimi, bibliyografya, basın tarihi, biyografi ve yerel tarih alanlarında çalışmalar yürütmeye gayret ettim. Bundan sonraki dönemde de özellikle Ahıska, Ardahan, Kars, Erzurum ve çevresine yönelik araştırmalarıma devam etmeyi planlıyorum. Bu coğrafyalar, Türk tarihinin farklı dönemlerine ait önemli izler taşıdığı için üzerinde yapılacak her yeni çalışma, bölgenin tarihî ve sosyal yapısının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Önümüzdeki süreçte Ahıska Türklerinin tarihi, sözlü anlatıları, edebiyatı ve sosyal hayatı üzerine yeni araştırmalar hazırlamayı hedefliyorum. Bunun yanında Ardahan, Kars ve Erzurum çevresinin yerel tarihi, basın geçmişi, yetiştirdiği şahsiyetler ve bibliyografik kaynakları üzerine çalışmalarımı sürdürmek istiyorum. Özellikle daha önce dağınık hâlde bulunan kitap, gazete, dergi, fotoğraf ve arşiv belgelerini bir araya getirerek araştırmacıların kullanımına sunacak projeler üzerinde de çalışıyorum. Hâlihazırda görev yaptığım Balıkesir üzerine de yeni araştırmalar planlıyorum. Şehrin tarihî, kültürel ve sosyal yapısını farklı yönleriyle ele alan çalışmalar hazırlamak, Balıkesir'in geçmişine ait kaynakları derlemek ve bu alandaki araştırmalara katkı sağlamak öncelikli hedeflerim arasında yer alıyor. Bunun yanında geçmiş yıllarda olduğu gibi kitap, makale ve editörlük çalışmalarına devam edeceğim. Araştırmalarımda temel amacım; farklı bölgelerin tarihini, insan hikâyelerini, yazılı kaynaklarını ve kültür birikimini bilimsel yöntemlerle inceleyerek gelecek araştırmacılar için güvenilir kaynaklar ortaya koymaktır. "HER ARAŞTIRMA, DAHA ÖNCE BİLİNMEYEN BİR AYRINTIYI ORTAYA ÇIKARMA VE YENİ BİR BİLGİYE ULAŞMA İMKÂNI SUNUYOR" Şevket Kaan Gündoğdu, "Bugüne kadar çok sayıda kitap, makale ve bilimsel çalışma yayımladınız. Geriye dönüp baktığınızda sizi en çok heyecanlandıran veya manevi anlamda en kıymetli bulduğunuz çalışmanız hangisidir? Bunun özel bir sebebi var mı?" sorusunu ise şöyle yanıtladı: Bugüne kadar hazırladığım her çalışma, araştırma sürecinin farklı bir aşamasını ve ayrı bir heyecanını temsil ediyor. Bu sebeple eserlerim arasında bir ayrım yapmak benim için kolay değil. Her kitabın, her makalenin ve her araştırmanın ortaya çıkışında farklı bir emek, farklı bir keşif süreci ve farklı insan hikâyeleri bulunmaktadır. Bazen eski bir fotoğrafın izini sürmek, bazen yıllar önce yayımlanmış bir gazete nüshasına ulaşmak, bazen de bir köyde yaşlı bir insanın anlattığı geçmişe ait bir bilgiyi kayıt altına almak büyük bir heyecan oluşturuyor. Çünkü her araştırma, daha önce bilinmeyen bir ayrıntıyı ortaya çıkarma ve yeni bir bilgiye ulaşma imkânı sunuyor. Özellikle Posof, Ardahan ve çevresi üzerine yaptığım çalışmalar benim için ayrı bir anlam taşıyor. Kendimi ait hissettiğim coğrafyanın tarihini, insanlarını, geleneklerini, yetiştirdiği şahsiyetleri ve yazılı kaynaklarını araştırmak, kişisel bir ilginin ötesinde bilimsel bir sorumluluk olarak gördüğüm bir alan oldu. Bunun yanında Ahıska Türkleri, Kafkaslar, Kars ve Erzurum çevresi üzerine yürüttüğüm çalışmalar da kültürümüzün farklı unsurlarını anlamaya yönelik önemli katkılar sundu. Ancak benim için en kıymetli olan, ortaya çıkan eserden ziyade araştırma sürecinin kendisidir. Bir belgenin bulunması, kaybolmaya yüz tutmuş bir bilginin gün yüzüne çıkarılması veya bir insan hikâyesinin yazılı hâle getirilmesi her defasında aynı heyecanı yaşatıyor. Bu sebeple geriye dönüp baktığımda, her çalışmamı ayrı bir değer taşıyan ve bana yeni şeyler öğreten bir süreç olarak değerlendiriyorum. Araştırmacılıkta en önemli motivasyonlardan biri, geçmişten gelen bilgileri doğru yöntemlerle inceleyerek gelecek çalışmalar için sağlam kaynaklar oluşturmaktır. Bundan sonra hazırlayacağım eserlerde de aynı merak, heyecan ve araştırma azmiyle çalışmaya devam etmeyi hedefliyorum.

Tebriz'de doktora savunması Türkçe konuşulduğu gerekçesiyle durduruldu! Haber

Tebriz'de doktora savunması Türkçe konuşulduğu gerekçesiyle durduruldu!

İran'ın Güney Azerbaycan bölgesinde yer alan Tebriz kentinde, akademik dünyada büyük tepki çeken bir ana dil engeli yaşandı. Şehir planlama alanında doktora eğitimi gören Güney Azerbaycan Türkü bir öğrencinin tez savunması, oturumun soru-cevap kısmında Türkçe konuşulduğu gerekçesiyle yetkililerin müdahalesi sonucu yarıda kesildi. Sosyal medyada paylaşılan ses kaydında konuşan öğrenci, aylar süren akademik çalışmanın, yapılan maddi harcamaların ve jüri üyelerinin hazırlıklarının ardından üniversitenin araştırma biriminden bir yetkilinin oturuma müdahale ettiğini söyledi. Öğrencinin anlatımına göre yetkili, soru-cevap bölümünde kendisi ile bazı danışman ve jüri üyelerinin ana dilleri olan Türkçeyi kullanmasını gerekçe göstererek savunmanın devam etmesine izin vermedi. "SAVUNMANIN SÜRDÜRÜLMESİNE İZİN VERİLMEDİ" Öğrenci, jüri üyelerinin tez savunmasının devam etmesi yönündeki taleplerine rağmen sürecin durdurulduğunu ve savunmaya ilişkin belgelerin imzalanmak üzere akademisyenlere dahi verilmediğini bildirdi. Tüm üniversite eğitimini Farsça aldığını belirten öğrenci, yalnızca Türk kökenli akademisyenlerle Türkçe konuşmasının engellendiğini ifade ederek yaşananların kamuoyunda gündeme taşınmasını ve olayın araştırılmasını istedi. YAZARDAN TEPKİ Güney Azerbaycan Türkü yazar ve aktivist Hasan Raşidi de olaya sosyal medya üzerinden tepki gösterdi. Raşidi, "İran nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Türklerin ana dili görmezden geliniyor. İlkokulda haftada iki saat ana dilinde eğitim hakkı bile tanınmıyorsa, doktora tezinin ana dilde savunulması da adeta suç olarak görülüyor." ifadelerini kullandı. ANA DİLDE EĞİTİM TARTIŞMALARI SÜRÜYOR İran'da eğitim dili büyük ölçüde Farsça olarak uygulanırken, ülkedeki Türkler başta olmak üzere farklı etnik toplulukların ana dilde eğitim talepleri uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Kazak sanatçı Dr. Aytolkın Toktagan: Dileğim odur ki, bütün Türk dünyasının kültürel bağları daha da güçlensin Haber

Kazak sanatçı Dr. Aytolkın Toktagan: Dileğim odur ki, bütün Türk dünyasının kültürel bağları daha da güçlensin

Türk dünyasının en köklü müzik geleneklerinden biri olan Kazak küy sanatı, yalnızca melodilerden oluşan bir müzik mirası değil; bozkırın hafızasını, tarihini, yaşam felsefesini ve nesiller boyunca aktarılan kültürel değerleri de içinde barındırıyor. İki telli dombıradan yükselen her ezgi, yüzyıllar boyunca sözlü kültürle taşınan tarihî olayların, kahramanlık hikâyelerinin, acıların, sevinçlerin ve toplumsal hafızanın sesi olarak kabul ediliyor. Geleneksel Kazak müzik kültürünün ve dombıra icracılığının önemli isimlerinden Kazak Millî Sanat Üniversitesi Dombıra Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Aytolkın Toktagan, Kırım Haber Ajansının (QHA) sorularını yanıtladı. Hem akademisyen hem de usta bir icracı olarak geleneksel Kazak küy sanatını yaşatan Aytolkın Toktagan, küy geleneğinin tarihsel derinliğini, kadın küy sanatçılarının mirasını ve Türk dünyasının ortak müzik kültürünü değerlendirdi. "DOMBIRA HAYATIMIN AYRILMAZ BİR PARÇASI" Aytolkın Toktagan, çocukluk yıllarında başladığı dombıra yolculuğunun bugün hem bilimsel hem de sanatsal yaşamının merkezinde yer aldığını söyledi. "Dombıra hayatımın ayrılmaz bir parçasıdır." diyen sanatçı, bu çalgının kendisi için yalnızca bir müzik aleti olmadığını vurgulayarak şu değerlendirmede bulundu: Benim için dombıra yalnızca bir müzik dalı değil; aynı zamanda halkımızın tarihini, dünya görüşünü ve manevi değerlerini keşfetmenin de en önemli yollarından biri oldu. SAHNE İLE AKADEMİYİ AYNI ÇİZGİDE BULUŞTURUYOR Bugün hem sanatçı hem de akademisyen olarak çalışmalarını sürdüren Toktagan, bu iki alanın birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini kaydetti. Uzun yıllardır konser faaliyetlerinin yanı sıra bilimsel araştırmalarını da sürdüren sanatçı, çalışmalarının merkezinde Kazak geleneksel küy sanatının bulunduğunu ifade etti. Araştırmalarının özellikle Kazak küy ekolleri, icra geleneği, Dina Nurpeisova'nın sanatı, kadın küy sanatçılarının kültürel mirası ve küy sanatının tarihsel sürekliliği üzerinde yoğunlaştığını söyleyen Toktagan, bu alanlarda bilimsel makaleler, ders kitapları ve monografi yayımladığını dile getiriyor. Akademik çalışmalarını öğrenciler yetiştirerek, tez danışmanlığı yaparak ve uluslararası bilimsel toplantılara katılarak sürdürdüğünü de belirtti. Akademik bilgi ile sahne deneyimi birbirini tamamlayan iki ayrı alan olmadığını ve aynı bütünün parçaları olduğunu vurgulayan Toktagan, her konserinde araştırmalarının canlı karşılığını gördüğünü ifade ederek, bilimsel çalışmalar sayesinde küylerin yalnızca melodilerini değil, doğuş hikâyelerini, tarihî arka planlarını ve ait oldukları ekollerin karakteristik özelliklerini de daha iyi kavradığını söyledi. "Bir küyün doğuş hikâyesini, icra özelliklerini ve her ekolün kendine özgü dilini öğrendikçe onu dinleyiciye çok daha derin bir şekilde aktarabiliyorsunuz." diyen sanatçı, bunun sahnedeki yorumuna doğrudan yansıdığını vurguladı. "KÜY YALNIZCA NOTALARDAN ÖĞRENİLEMEZ" Küy sanatının klasik anlamda yazılı kaynaklarla öğrenilecek bir disiplin olmadığını dile getiren Toktagan, aksine bu geleneğin ustadan çırağa aktarılan, icra sırasında hissedilen ve ancak yaşayarak kavranabilen çok katmanlı bir kültürel miras niteliği taşıdığını belirtti. Bu nedenle akademik araştırmalar kadar sahne deneyiminin de vazgeçilmez olduğunu ifade eden sanatçı, "Küy yalnızca notalardan ya da yazılı kaynaklardan öğrenilebilecek bir sanat değildir; ancak icra edilirken hissedilebilen pek çok incelik taşır." sözleriyle geleneksel müzik eğitiminin önemine dikkat çekti. Bilimsel çalışmaların icracının gözünden kaçabilecek ayrıntıları ortaya çıkarırken; sahne deneyimi de araştırmacının yazılı belgelerde bulamayacağı pek çok inceliği keşfetmesini sağladığı değerlendirmesinde bulunan Toktagan, bu nedenle kendi meslek hayatını "bilim ile sanatın birlikteliği" üzerine inşa ettiğini söyledi. Sanatçı, geleneksel müzik çalışmalarında bu iki yaklaşımın birbirinden ayrılmaması gerektiğini düşündüğünü dile getirdi. KADIN KÜY SANATÇILARININ GÖRÜNMEYEN MİRASINI ARAŞTIRIYOR Kazak müzik tarihinde kadınların son derece önemli bir yere sahip olduğunu belirten Toktagan, buna rağmen uzun yıllar boyunca bu sanatçıların yeterince araştırılmadığını söyledi. Özellikle Kazak küy sanatının efsane isimlerinden Dina Nurpeisova üzerine yaptığı araştırmalar sırasında kadın sanatçıların yalnızca başarılı icracılar olmadığını, aynı zamanda bu geleneği koruyan ve geleceğe taşıyan temel aktörler arasında yer aldığını daha net gördüğünü ifade eden Toktagan, bu konuda şunları söyledi: Benim amacım onların mirasını bilim dünyasına kazandırmak, sanat anlayışlarını ortaya koymak ve yeni nesiller tarafından daha iyi tanınmalarını sağlamaktır. Kadın küy sanatçılarının tarih boyunca kültürel aktarımda üstlendikleri rolün yeterince görünür olmadığını belirten sanatçı, bu alandaki çalışmaların yalnızca Kazakistan için değil, bütün Türk dünyasının ortak kültürel mirasının anlaşılması açısından da büyük önem taşıdığına dikkat çekti. "KADIN VE ERKEK AYNI GELENEĞİ FARKLI DUYGULARLA ANLATIYOR" Akademik araştırmalarında kadın küy sanatçılarının tarihî mirasını inceleyen Aytolkın Toktagan, kadın ve erkek icracılar arasında belirgin anlatım farklılıkları bulunduğunu ancak bu ayrımın keskin sınırlarla değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı. Yaratılıştan gelen farklılıkların doğal olarak müzikal anlatımda da yansıması olduğu görüşünü savunan sanatçı, kadın küy sanatçılarının yorumlarında daha yumuşak bir ses anlayışı, zarif melodik geçişler ve lirik anlatım öne çıkarken; erkek sanatçıların icrasında güç, hareket, coşku ve dramatik ifadenin daha belirgin hissedildiğini belirtti. Bunun yanında Toktagan, bu farklılıkların üstünlük veya eksiklik olarak değerlendirilmemesi gerektiğinin altını çizdi. "Kadın sanatçıların icrasında sesin yumuşaklığı, ezgilerin zarif işlenişi ve lirik duyguların ön plana çıkışı dikkat çeker. Onlar teknik gösterişten çok sesin estetiğine ve melodinin iç dünyasına önem verirler." diyen Aytolkın, erkek sanatçıların ise çoğunlukla güçlü ritmik yapı ve dramatik anlatımla öne çıktığını belirtti. Bununla birlikte büyük sanatçıların bu özellikleri tek bir yorum içinde buluşturabildiğine dikkat çeken Toktagan, bunun en önemli örneklerinden birinin Kazak küy sanatının efsanevi isimlerinden Dina Nurpeisova olduğunu söyledi. "Dina Nurpeisova'yı dinlediğinizde zarafetin yanında büyük bir irade, kudret ve özgürlük duygusunu da hissedersiniz." ifadelerini kullanan sanatçı, usta icracıların cinsiyet kalıplarını aşarak evrensel bir anlatım gücüne ulaştığını dile getirdi. KAZAK KÜY GELENEĞİNİN EN BÜYÜK HAZİNELERİNDEN BİRİ: "ALTMIŞ İKİ AKJELEÑ" Aytolkın Toktagan'ın bilimsel çalışmalarında önemli yer tutan başlıklardan biri de Kazak müzik kültürünün en eski ve en kapsamlı eser dizilerinden kabul edilen "Altmış İki Akjeleñ". Sanatçı, Akjeleñ'in yalnızca belirli bir küyün adı değil; kendi içinde estetik, teknik ve düşünsel bütünlüğe sahip büyük bir müzik evrenini ifade ettiğini kaydetti. "Her Akjeleñ'in kendine has karakteri, estetik dili ve icra üslubu vardır." diyen sanatçı, bu eserlerin yüzyıllar boyunca ustadan çırağa aktarılan çok katmanlı bir gelenek oluşturduğunu anlattı. Akjeleñ geleneğinin arkasında derin bir kültürel sembolizm bulunduğunu belirten Aytolkın, "Altmış İki Akjeleñ" adının da tesadüfen verilmediğini söyledi. Kazak halk inancında insan bedeninde altmış iki damar bulunduğuna inanıldığını hatırlatan sanatçı, bu damarların titreşime geçmesiyle insanın ruhsal ve bedensel dengeye ulaştığının kabul edildiğini ifade etti. Bu nedenle Akjeleñ küylerinin yalnızca müzikal eserler olarak görülmediğini söyleyen Aytolkın, onların aynı zamanda insan ruhunu olgunlaştıran manevi bir değer taşıdığına dikkat çekti. "KÜY SANATININ ALFABESİ" OLARAK GÖRÜLÜYOR Batı Kazakistan'ın Tökpe küy geleneğinde Altmış İki Akjeleñ'in ayrı bir yere sahip olduğunu belirten Aytolkın, geçmişte bu eserlerin tamamını öğrenen bir sanatçının küy sanatının temel eğitimini tamamlamış kabul edildiğini söyledi. Bu noktadan sonra sanatçının ancak daha üst düzey eserleri icra etmeye hazır sayıldığını anlatan Aytolkın, Akjeleñ'in yalnızca teknik beceri kazandıran eserlerden oluşmadığını vurguladı. Sanatçı, "Batı Kazakistan küy geleneğinde altmış iki Akjeleñ'in tamamını öğrenen bir sanatçı, küy sanatının adeta alfabesini tamamlamış kabul edilirdi." sözleriyle bu eserlerin eğitim sistemindeki yerini anlattı. Teknolojinin ve dijital kültürün hızla yayıldığı çağda geleneksel sanatların korunmasının daha da önemli hâle geldiğini belirten Aytolkın, genç kuşakların bu eserlerle bağ kurmasının kültürel süreklilik açısından büyük önem taşıdığını belirtti. DOMBIRANIN SESİ DÜNYANIN FARKLI COĞRAFYALARINDA YANKILANIYOR Avrupa başta olmak üzere farklı ülkelerde gerçekleştirdiği konserlerde Kazak küy sanatını tanıtma fırsatı bulan Aytolkın Toktagan, yabancı dinleyicilerin gösterdiği ilgiden memnuniyet duyduğunu söyledi. Müziğin dil engellerini aşan evrensel bir iletişim aracı olduğuna dikkat çekerek, "Kazak küyünün dili evrenseldir. Onu anlayabilmek için mutlaka Kazakça bilmeye gerek yoktur." diyen sanatçı, dinleyicilerin önce dombıranın doğal tınısından etkilendiğini anlattı. İki telli bir çalgının bu kadar geniş bir ifade gücüne sahip olmasının yabancı dinleyicileri şaşırttığını belirten Aytolkın, konserlerin ardından yaşadığı bir anısını da paylaştı. Bir konser sonrasında çok sayıda dinleyicinin sahneye gelerek dombırayı yakından görmek istediğini anlatan sanatçı, enstrümanın yapısı, sesi ve icra tekniği hakkında uzun süre sorular sorulduğunu söyledi. Bu ilginin kendisini umutlandırdığını belirten Aytolkın, "Bu tür buluşmalar, Kazak müziğinin dünya kültür sahnesinde hak ettiği yeri alabileceğini bir kez daha gösteriyor." ifadelerini kullandı. Uluslararası konserlerin yalnızca müzik icrası olmadığını vurgulayan sanatçı, bu etkinliklerin aynı zamanda kültürler arasında karşılıklı anlayışı güçlendiren önemli köprüler oluşturduğunu dile getirdi. Aytolkın Toktagan ayrıca, Kazakistan'ın geleneksel müzik mirasının dünya sahnelerinde daha görünür hâle gelmesinin, Türk dünyasının ortak kültürel değerlerinin uluslararası düzeyde tanıtılmasına da katkı sağlayacağını söyledi. "TÜRK DÜNYASININ ORTAK KÜLTÜREL MİRASINI BİRLİKTE YAŞATMALIYIZ" "Türk halklarının müzik kültürünün kökleri ortaktır." değerlendirmesinde bulunan Toktagan, bunun hem çalgı geleneklerinde hem ezgi yapılarında hem de icra tekniklerinde açıkça görmenin mümkün olduğunu kaydetti. Her halkın kendi tarihî şartları içinde farklı biçimlerde gelişmiş olsa da hepsinin ortak bir medeniyet anlayışı ve bir dünya görüşü ile birleştiğini vurgulayan Toktagan, "Kazak küyü, Kırım Tatarlarının çalgı mirası ya da Anadolu'nun geleneksel müziği... Bunların tamamı milletlerin tarihî hafızasını yaşatan manevi hazinelerdir. Bu sebeple söz konusu kültürel bağların hem bilimsel çalışmalarla hem de sanatsal iş birlikleriyle daha da güçlendirilmesi gerektiğine inanıyorum." dedi. Son olarak, QHA aracılığıyla Kırım Tatarlarına ve bütün Türk dünyasına mesajını ileten Aytolkın Toktagan şunları kaydetti: Başta bütün Türk dünyasına birlik, huzur ve manevi dayanışma diliyorum. Bizleri birbirimize bağlayan en güçlü unsur; ortak kültürümüz, ortak tarihimiz ve ortak değerlerimizdir. Müzik, halkları birbirine yaklaştıran evrensel bir dildir. Bu nedenle geleneksel sanatlarımızı birlikte araştırmak, birlikte yaşatmak ve gelecek nesillere eksiksiz ulaştırmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Dileğim odur ki, bütün Türk dünyasının kültürel bağları daha da güçlensin; ortak millî sanatımızın sesi dünyanın dört bir yanında yankılanmaya devam etsin.

Ankara'da Türk dünyasını buluşturacak projelere imza atıldı Haber

Ankara'da Türk dünyasını buluşturacak projelere imza atıldı

Cihan Özkan QHA/Ankara Türk Dünyası Turizm Başkenti Ankara Teknik Destek Sözleşmeleri İmza Töreni, 3 Ağustos 2026 tarihinde Ankara Kalkınma Ajansının ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Ankara'da turizmi canlandırmayı ve Türk dünyasıyla köklü kültürel bağları daha da güçlendirmeyi amaçlayan destek programı kapsamında, aralarında üniversiteler, vakıflar ve derneklerin de bulunduğu 9 kurum ve kuruluşun hazırladığı projeler destek almaya hak kazandı. Projelerin hayata geçirilmesi için 5 milyon lira tutarında finansman sağlanacak. İmza törenine, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanı Prof. Dr. Kürşad Zorlu, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Avrupa Birliği (AB) ve Dış İlişkiler Başkanı Dr. Gözde Şahin, Ankara Vali Yardımcısı Hüseyin Çam, Ankara Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Doç. Dr. Duhan Kalkan başta olmak üzere çok sayıda akademisyen, sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve davetli katıldı. NEVRUZ’UN RESMÎ BAYRAM OLMASI İÇİN HAZIRLIKLAR TAMAM Törende konuşan Prof. Dr. Zorlu, Ankara'nın Türk Devletleri Teşkilatı Turizm Bakanları'nın gerçekleştirdiği 10. Turizm Bakanları Toplantısı'nda alınan kararla, 2026 Yılı Türk Dünyası Turizm Başkenti ilan edildiğini anımsatarak, “Kavramlarımızı ve şehirlerimizi mutlaka markalaştırmak zorundayız. Nevruz, artık Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde devam eden bir program olarak devam ediyor. Nevruz’un resmî bir bayram olarak kutlanması için hazırlıklarımızı sona getirdik. İstiyoruz ki sadece 86 milyon yurttaşımızı değil büyük Türk dünyasını bir araya getiren kavramlarımızı markalaştıralım ve bu markalar zincirinde buluşalım.” dedi. “TDT ZİRVESİ’NDE GÜZEL SÜPRİZLER OLACAK” Ankara'nın ev sahipliği yaptığı ve önümüzdeki dönemde düzenlenecek uluslararası zirvelere değinen Prof. Dr. Zorlu, Ankara’nın “bugüne kadar yapılmış en başarılı NATO Liderler Zirvesi’ne” ev sahipliği yaptığını, TDT 13. Devlet Başkanları Zirvesi’nin de ekim ayı sonunda Ankara’da yapılacağını ve “güzel sürprizlere” hazırlandıklarını ifade etti. Kasım’da Antalya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi COP31 toplantısında Türk devletleri özel oturumunun yapılacağını duyuran Prof. Dr. Zorlu, “Türk dünyasının vizyonunu ayrı bir başlık altında dünyaya anlatma fırsatımız olacak.” dedi. Prof. Dr. Zorlu, TDT üye devletleri arasında ortak “Müze Kart” uygulamasının hayata geçirileceğini bildirerek, bu uygulamanın özellikle gençler için büyük kolaylıkları beraberinde getireceğini aktardı. TÜRK DEVLETLERİ ARASINDA PASAPORTSUZ SEYAHAT ÇALIŞMALARI Türk devletleri arasında pasaportsuz seyahate ilişkin de çalışmalar yürüttüklerini belirten Prof. Dr. Zorlu, şöyle konuştu: Türkiye ve Azerbaycan, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) arasında kimlikle seyahat mümkün. Bunu bütün Türk dünyasına yaymak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Türkiye ile Türkistan bölgesindeki Türk devletleri arasındaki turizm etkileşimine de değinen Prof. Dr. Zorlu, “Türkiye’den Türk devletlerine giden turist sayısı yaklaşık 1 milyon civarında. O ülkelerden de Türkiye’ye gelen turist sayısı yaklaşık 3,5 milyon seviyesinde. Biz bu rakamları artırmak zorundayız. Bununla ilgili Türk Hava Yolları başta olmak üzere hava yolu şirketleri ile fiyatlarda ve seferlerde yeni bir düzenlemenin mümkün olup olmadığı hususunda görüşmeler yapıyoruz.” diye konuştu. 9 PROJEYE 5 MİLYON LİRA DESTEK Ankara Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri Duhan Kalkan ise yaptığı konuşmada, programın ilk başvuru döneminde 16 başvuru alındığını, değerlendirmeler sonucunda 9 projenin destek almaya hak kazandığını ve bu projelere toplam 5 milyon lira destek sağlandığını söyledi. Kalkan, Balkan Göçmenleri İktisadi Araştırma ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı, Ostim Teknik Üniversitesi, Balkan Ülkeleri Kültürel Araştırmalar ve Eğitim Vakfı, Türk Tarih ve Kültür Vakfı, Türkiye Cimnastik Federasyonu, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Gökyay Satranç Spor ve Kültür Vakfı, Dünya Türk Gençleri Birliği Vakfı ve Gazi Üniversitesi Rektörlüğünün destek almaya hak kazandığını açıkladı. Konuşmaların ardından geçilen imza töreniyle etkinlik son buldu.

Kazakistan'ın pembe gölü Köbeytuz millî park oluyor Haber

Kazakistan'ın pembe gölü Köbeytuz millî park oluyor

Kazakistan'ın Akmola bölgesinde bulunan ve yaz aylarında pembe renge bürünen Köbeytuz Gölü, artan ziyaretçi yoğunluğunun ekosisteme verdiği zarar nedeniyle milli park kapsamına alınarak koruma altına alınacak. Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev'in talimatıyla başlatılan süreç kapsamında, başkent Astana'ya yaklaşık 160 kilometre uzaklıktaki gölün doğal yapısının korunması amacıyla yeni çevre koruma tedbirleri uygulanacak. Yaz aylarında pembe renge dönüşen Köbeytuz Gölü, bu özelliğini aşırı tuzlu sularda yaşayabilen Dunaliella salina adlı mikroalg türünden alıyor. Uzmanlara göre, mikroalgın yoğun güneş ışınlarına karşı ürettiği karotenoid pigmentleri göl suyuna karakteristik pembe rengini veriyor. Kazak Türkçesinde "tuzlu göl" anlamına gelen Köbeytuz, yüksek mineral yoğunluğu ve bazı dönemlerde ölü denize yaklaşan tuzluluk oranıyla biliniyor. Yoğun tuz oranı nedeniyle gölde balık yaşamazken, kıyıları beyaz tuz kristalleriyle kaplanıyor. Özellikle Kovid-19 salgını döneminde sosyal medyada paylaşılan görüntüler sayesinde uluslararası ün kazanan göl, son yıllarda binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği önemli bir doğa konumu hâline geldi. Ancak artan ziyaretçi sayısı, gölün hassas ekosistemini de tehdit etmeye başladı. Yetkililer, bazı ziyaretçilerin gölden tuz ve çamur topladığını, araçlarla kıyı şeridine girerek doğal yapıya zarar verdiğini ve çevre kirliliğine neden olduğunu belirtti. Millî park statüsüyle birlikte göl çevresinde araç girişlerine sınırlama getirilecek, doğal kaynakların izinsiz toplanması yasaklanacak ve çevreyi tahrip eden faaliyetlere yönelik yaptırımlar artırılacak. Kazakistan yönetimi, söz konusu adımla ülkenin en dikkat çekici doğal miraslarından biri olan Köbeytuz Gölü'nün gelecek nesillere korunarak aktarılmasını hedefliyor.

Güney Azerbaycan'da bir aile Türkçe isim mücadelesini kazandı Haber

Güney Azerbaycan'da bir aile Türkçe isim mücadelesini kazandı

Güney Azerbaycan'da İran rejiminin direttiği isim politikasına karşı direnen bir aile, nihayet 1 yaşındaki oğluna istedikleri ismi verebildi. Aile, İran'ın dayattığı isim listesini reddederek, çocuklarına Türkçe bir isim koydu. Güney Azerbaycan’ın Miyane kentinde yaşayan Azerbaycan Türkü bir aile, çocuklarına vermek istedikleri Türkçe ismin resmî kayıtlara geçirilmesi için yürüttükleri hukuk mücadelesini kazandı. Mahkeme, Nüfus Kayıt İdaresinin kararını iptal ederek çocuğun adının “Elyar” olarak resmî belgelere işlenmesine hükmetti. Çocuğun anne ve babası Zehra ve Said Abdullahi-Rad, gelişmeyi "Balamın Adı" kampanyası ile Dan platformuna yaptıkları açıklamayla duyurdu. Aile, 30 Aralık 2025'te dünyaya gelen oğullarına "Elyar” adını vermek istediklerini, ancak Miyane Nüfus Kayıt İdaresinin bu ismi kabul etmeyerek çocuklarını kendi istekleri dışında "İlyar" adıyla kaydettiğini belirtti. MAHKEMEYE BAŞVURDULAR Aile, "Balamın Adı" kampanyasının desteğiyle Haziran 2026'da Nüfus Kayıt İdaresine karşı dava açtı. Dava dilekçesinde, kurumun elektronik sistemde "Ə" harfi bulunan isimlerin kayıt altına alınamadığını gerekçe göstererek "Elyar" ismini reddettiği ifade edildi. Ancak aile, aynı sistemde "Faizə", "Faiqə" ve "Maidə" gibi "Ə" harfi içeren ancak Türk kökenli olmayan isimlerin resmî olarak kabul edildiğine dikkat çekerek uygulamanın çifte standart oluşturduğunu ifade etti. "SEÇTİĞİMİZ İSİM DEĞİŞTİRİLDİ" Aile, "Elyar" isminin Türk dili ve kültüründe "elin, boyun ve ailenin dostu ile dayanağı" anlamına geldiğini belirtti. Buna karşılık resmî kayıtlara geçirilen "İlyar" isminin ise "yılın dostu" anlamına geldiğini, bunun ne yaygın kullanılan ne de kendilerinin tercih ettiği bir isim olduğunu ifade etti. Valideynler, isim değişikliğinin yalnızca seçtikleri ismin anlamını bozmadığını, ileride çocukları açısından çeşitli hukuki ve idari sorunlara da yol açabileceğini dile getirdi. MAHKEME AİLEYİ HAKLI BULDU Aile, daha önce "Elyar" adıyla düzenlenmiş iki doğum belgesini de mahkemeye delil olarak sundu. Miyane Sulh Mahkemesinin 4. Dairesi, yapılan değerlendirme sonucunda Nüfus Kayıt İdaresinin uygulamasını hukuka aykırı bularak kurum aleyhine karar verdi. Mahkeme, ilgili kuruma çocuğun resmî belgelerinin "Elyar" adıyla yeniden düzenlenmesi talimatını verdi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.