SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Türk Dünyası

QHA - Kırım Haber Ajansı - Türk Dünyası haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Türk Dünyası haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli” Haber

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/ANKARA Ahmed Cevad Enstitüsü öncülüğünde, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile TÜRKSOY’un katkılarıyla düzenlenen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”, 5 Haziran Cuma günü Ankara’daki 15 Temmuz Demokrasi Müzesi’nde gerçekleştirildi. “1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. Yılı ve Türk Devletlerinin Bağımsızlığının 35. Yılı”na atfen düzenlenen etkinlikte, Sovyet dönemi baskıları ve Türk dünyasının yaşadığı acılar ele alındı. Program kapsamında, Türk halklarının maruz kaldığı siyasi baskılar, sürgünler ve aydın kıyımları sergi ve panel aracılığıyla katılımcılara aktarıldı. Panelin açılış konuşmaları panelin moderatörlüğünü üstlenen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Edebiyat Fakültesi Öğr. Üyesi ve Ahmed Cevad Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İbrahim Dilek tarafından gerçekleştirildi. Dilek, repressiya çalışmalarının yaklaşık çeyrek asırlık bir geçmişe sahip olduğunu belirterek, konunun bugün geniş katılımlı bir etkinlikle ele alınmasının uzun yıllara dayanan akademik ve kurumsal çabaların sonucu olduğunu söyledi. “Türk Dünyasında Repressiya Sovyetler Döneminde Türk Halklarına Yapılan Baskı ve Zulümler” başlıklı çalışmasına değinen Dilek, dönemin Yurtdışı Akrabalar ve Topluluklar Başkanlığı (YTB) Başkanı Abdullah Eren ile yapılan görüşmeler sonucunda çalışmaların başladığını anlattı. Eren’in konuya sahip çıkmasının ardından çeşitli alanlardan uzmanların katkılarıyla repressiya üzerine önemli çalışmaların ve yayınların ortaya çıktığını belirten Dilek, bu süreçte hazırlanan eserlerin konunun görünürlüğünü artırdığını kaydetti. Konunun yalnızca kitap sayfaları arasında kalan bir tarih olmaktan çıkarıldığını vurgulayan Dilek, özellikle sonraki yıllarda düzenlenen etkinlikler, akademik çalışmalar ve kamuoyu faaliyetleri sayesinde repressiyanın daha geniş kitlelere ulaştığını söyledi. Ayrıca Dilek, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy’un konuyu sahiplenmesiyle bu etkinliğin gerçekleştiğini ifade etti. Konuşmasında 19. ve 20. yüzyılın insanlık tarihinin en acı dönemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Dilek, savaşlar, sürgünler ve katliamların milyonlarca insanı etkilediğini belirtti. Repressiyanın da bu trajedilerden biri olduğunu söyleyen Dilek, Sovyet yönetimi altında çok sayıda Türk aydınının, devlet adamının, sanatçının ve sıradan vatandaşın baskılara maruz kaldığını hatırlattı. Repressiya mağdurlarının sayısına ilişkin kesin verilerin bulunmadığını belirten Dilek, resmi kaynakların net bilgiler sunmadığını ancak yüz binlerce kişinin bu süreçte infaz edildiğinin veya çeşitli şekillerde mağdur edildiğinin tahmin edildiğini söyledi. Dilek, hayatını kaybedenleri rahmetle andıklarını ifade ederek, yaşananların unutulmaması gerektiğini vurguladı. Önümüzdeki yıl repressiyanın yüzüncü yılına ulaşılacağını hatırlatan Dilek, yaklaşık bir asır önce yaşanan olayların bugün hâlâ Türk dünyasının ortak hafızasında canlılığını koruduğunu belirtti. “REPRESSİYA SİBİRYA TÜRKLERİNİN AYDIN KADROLARINI HEDEF ALDI” Açılış konuşmasının ardından panel, Ankara Üniversitesi DTCF Öğr. Üyesi Prof. Dr. Gülsüm Killi Yılmaz’ın “Sibirya’daki Türk Boy ve Topluluklarının Repressiya Süreci” konulu sunumuyla devam etti. Sibirya’daki Türk topluluklarının Sovyet dönemi baskı politikalarından nasıl etkilendiğini ele alan Killi Yılmaz, repressiya sürecinin özellikle az nüfuslu halklar üzerinde çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurduğunu belirtti. Sibirya halklarının kültürel yaşamları, inanç sistemleri, edebiyatları ve toplumsal gelişimlerinin bu süreçten ciddi şekilde etkilendiğini ifade eden Killi Yılmaz, 1920’li yılların sonlarından 1950’lere kadar uzanan dönemin bölgedeki Türk toplulukları açısından kırılma noktası olduğunu söyledi. Sovyet yönetiminin ilk yıllarında Sibirya halklarının kültürel gelişimine yönelik çeşitli çalışmalar yürütüldüğünü anlatan Killi Yılmaz, bu dönemde alfabelerin oluşturulduğunu, yazılı edebiyatların geliştirilmeye başlandığını ve yerel aydın kadrolarının yetiştirildiğini kaydetti. Ancak Stalin döneminde merkeziyetçi politikaların güç kazanmasıyla birlikte bu sürecin tersine döndüğünü belirten Yılmaz, daha önce kültürel gelişimin öncüsü olarak görülen aydınların devlet tarafından tehdit olarak algılanmaya başlandığını ifade etti. Repressiya sürecinin özellikle 1937-1938 yıllarında yoğunlaştığını dile getiren Killi Yılmaz, farklı kaynaklarda değişen rakamlar bulunmakla birlikte milyonlarca insanın bu politikaların mağduru olduğunu söyledi. Resmî verilere göre 1918-1953 yılları arasında yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiğini aktaran Killi Yılmaz, bazı araştırmalarda repressiyadan etkilenenlerin sayısının 20 milyona kadar ulaştığının belirtildiğini kaydetti. Sovyet yönetiminin “karşı devrimcilik” suçlamasını oldukça geniş yorumladığını vurgulayan Killi Yılmaz, yalnızca siyasi muhaliflerin değil, zengin köylülerin, ailelerinin, savaş esirlerinin ve devlet tarafından tehdit olarak görülen çeşitli toplulukların da baskılara maruz kaldığını anlattı. Bazı halkların ise topluca sürgün edilerek yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırıldığını belirtti. 1934 yılında Sovyet siyasetçi Sergey Kirov’un öldürülmesinin ardından baskıların daha da arttığını ifade eden Killi Yılmaz, bu tarihten sonra yargılama süreçlerinin hızlandırıldığını ve birçok kişinin adil yargılanma hakkı olmaksızın infaz edildiğini söyledi. Bu uygulamaların özellikle nüfusları az olan Sibirya halkları üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu kaydeden Killi Yılmaz, birçok Türk topluluğunun hem demografik hem de kültürel açıdan büyük kayıplar yaşadığını dile getirdi. Killi Yılmaz, Sovyetler Birliği döneminde Oyrat (Oyrot) Özerk Bölgesi olarak adlandırılan Altay bölgesinde yaklaşık 10 bin kişinin repressiyadan etkilendiğinin tahmin edildiğini söyledi. Bu kişiler arasında çocuklar ve ileri yaştaki bireylerin de bulunduğunu belirten Yılmaz, baskıların toplumun hemen her kesimini hedef aldığını ifade etti. Repressiya sürecinde yalnızca Altay Türklerinin değil, bölgede yaşayan Kazaklar ve diğer toplulukların da mağdur edildiğini kaydeden Killi Yılmaz, dönemin yönetimi tarafından birçok kişinin “milliyetçilik”, “karşı devrimcilik”, “Japon veya Alman istihbaratıyla iş birliği yapmak”, “Türkçülük faaliyetlerinde bulunmak” ya da “halk düşmanlarıyla yeterince mücadele etmemek” gibi suçlamalarla yargılandığını belirtti. Killi Yılmaz, baskılardan yerel yöneticiler, din adamları, öğretmenler, tüccarlar, sanatçılar ve kültür insanlarının da etkilendiğini vurgulayarak, özellikle geleneksel toplum yapısında önemli rol üstlenen kişilerin hedef alındığını söyledi. Kamlar, yerel liderler ve kanaat önderlerinin çeşitli gerekçelerle suçlandığını ifade eden Killi Yılmaz, kültür ve sanat alanında faaliyet gösteren birçok ismin de milliyetçi düşünceler taşıdıkları iddiasıyla cezalandırıldığını dile getirdi. 1934 yılında açılan ve “Karşı Devrimci Oyrot Milliyetçileri Örgütü” davası olarak bilinen yargılamaya da değinen Killi Yılmaz, davada çok sayıda kişinin Sovyet yönetimine karşı faaliyet yürütmek, yabancı istihbarat servisleriyle bağlantı kurmak ve bağımsız bir devlet oluşturmayı hedeflemekle suçlandığını söyledi. Yargılananlar arasında Altay kültür hayatının önemli isimlerinin de bulunduğunu belirten Killi Yılmaz, ünlü Altay Türkü ressam ve Türkolog Çoros-Gurkin’in de repressiya mağdurları arasında yer aldığını hatırlattı. Repressiya sürecinin yalnızca yerli halkları değil, bölgeye sürgün edilen farklı etnik toplulukları da etkilediğini ifade eden Killi Yılmaz, Tatarlar, Almanlar, Koreliler, Gürcüler, Yahudiler ve diğer birçok halkın çeşitli gerekçelerle baskılara maruz kaldığını söyledi. Özellikle Korelilerin Japon yanlısı olmakla suçlandığını belirten Killi Yılmaz, sıradan işçilerin dahi infaz edildiği örneklerin bulunduğunu kaydetti. Baskıların kültürel hayatta büyük yıkıma neden olduğunu vurgulayan Killi Yılmaz, repressiya mağdurları arasında edebiyatın öncü isimleri, ders kitabı yazarları, gazeteciler ve aydınların bulunduğunu belirtti. Bu nedenle birçok Türk topluluğunun kültürel gelişiminin kesintiye uğradığını ifade eden Killi Yılmaz, repressiyanın yalnızca bireyleri değil, halkların kolektif hafızasını ve kültürel mirasını da hedef aldığını söyledi. 1950'li yıllardan itibaren repressiya mağdurlarının bir kısmının itibarlarının iade edildiğini belirten Killi Yılmaz, buna rağmen uzun yıllar boyunca bu kişilerin eserlerinin yayımlanamadığını ve isimlerinin dahi anılmasının sakıncalı görüldüğünü kaydetti. Günümüzde ise Sibirya'daki Türk toplulukları arasında repressiya mağdurlarının hatırasını yaşatmaya yönelik müzelerin, araştırma merkezlerinin ve dijital arşivlerin oluşturulduğunu ifade etti. “SİBİRYA’DAKİ TÜRK VARLIĞI STRATEJİK ÖNEME SAHİP” Killi Yılmaz’ın ardından tekrar söz alan Dilek, Sibirya coğrafyasının tarih boyunca Türk varlığının önemli merkezlerinden biri olduğunu belirterek, Rusya'nın bölgeye yönelik yayılmacı politikalarının 16. yüzyılda Kazan, Astrahan ve Sibir hanlıklarının ele geçirilmesiyle hız kazandığını söyledi. Rusya'nın Sibirya'ya yönelmesinde bölgenin zengin doğal kaynaklarının etkili olduğunu ifade eden Dilek, özellikle tuz madenleri ve geniş ormanlık alanların dönemin ekonomik şartlarında büyük önem taşıdığını kaydetti. Bu süreçte Rusların yaklaşık iki yüzyıl içerisinde Sibirya'yı aşarak Bering Boğazı'na kadar ulaştığını belirten Dilek, bölgenin tarihsel olduğu kadar jeopolitik açıdan da dikkat çekici bir konuma sahip olduğunu vurguladı. Sibirya'nın günümüzde dünyanın en önemli doğal kaynak rezervlerinden birini barındırdığına dikkat çeken Dilek, dünya tatlı su rezervlerinin önemli bir bölümünün, ayrıca doğal gaz, elmas, altın ve diğer stratejik madenlerin büyük kısmının bu coğrafyada bulunduğunu söyledi. Bölgede çok sayıda etnik topluluğun yaşadığını ifade eden Dilek, bunların arasında önemli Türk topluluklarının da yer aldığını belirterek Altay, Şor, Tofa ve Saha (Yakut) Türkleri başta olmak üzere Sibirya'daki Türk halklarının tarihî ve kültürel mirasının Türk dünyasının ortak değeri olduğunu dile getirdi. Sibirya'daki Türk topluluklarının tarih boyunca çeşitli baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldığını kaydeden Dilek, “O yüzden Sibirya'yı konuşmak, Sibirya'yla başlamak, Sibirya'daki Türk varlığını gündemde tutmak, Sibirya'nın Türk yüzyıllarını gündemde tutmak, Türk aydınlığının ileriki vizyonlar için önemli olduğu kanaatindeyim.” ifadelerini kullandı. “AMAÇ YALNIZCA MUHALİFLERİ DEĞİL, TOPLUMLARIN HAFIZASINI DA YOK ETMEKTİ” Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Hukuk Fakültesi Öğr. Üyesi Doç Dr. Rıdvan Değirmenci, repressiyanın insan hakları ve hukuk boyutunu değerlendirdi. Konuşmasında repressiyanın yalnızca siyasi bir tasfiye süreci olarak ele alınamayacağını vurgulayan Değirmenci, yaşananların modern devlet mekanizmasının ürettiği sistematik ve gayrimeşru şiddetin en dikkat çekici örneklerinden biri olduğunu söyledi. Repressiya döneminde yaşanan hak ihlallerinin insan hakları literatüründe yeterince incelenmediğine dikkat çeken Değirmenci, konunun çoğu zaman yalnızca Sovyetler Birliği içerisindeki iktidar mücadeleleri veya siyasi tasfiyeler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Repressiyanın bu dar çerçevenin ötesinde ele alınması gerektiğini belirten Değirmenci, süreç boyunca çok sayıda aydının, bilim insanının, sanatçının ve sıradan vatandaşın hukuki güvencelerden mahrum bırakılarak cezalandırıldığını kaydetti. Bu nedenle yaşananların yalnızca siyasi baskı değil, aynı zamanda sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Dönemin uygulamalarının biçimsel olarak yasal düzenlemelere dayandırılmış olmasının onları meşru kılmadığını ifade eden Değirmenci, insan onurunu ve temel hakları korumayan yasaların gerçek anlamda hukuk olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Repressiya sürecinde uygulanan birçok kararın dönemin mevzuatına dayanmasına rağmen hukukun evrensel ilkeleri bakımından meşruiyet taşımadığını belirten Değirmenci, bu nedenle söz konusu uygulamaların “yasal haksızlık” örnekleri olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi. Repressiyanın tarihsel ve ideolojik arka planına da değinen Değirmenci, farklı kimliklerin, kültürlerin ve düşüncelerin baskı altına alınmasının modern dönemde ortaya çıkan tek tip toplum anlayışıyla ilişkili olduğunu ifade etti. Türk tarihindeki çok kültürlü devlet geleneğinin farklı toplulukların bir arada yaşamasını mümkün kıldığını belirten Değirmenci, bu nedenle Türk dünyasının repressiya benzeri uygulamaları anlamlandırmakta zorlandığını söyledi. Değirmenci, insan hakları perspektifinden bakıldığında repressiyanın yalnızca belirli grupları hedef alan bir siyasi operasyon değil, insan onurunu, düşünce özgürlüğünü ve yaşam hakkını ihlal eden sistematik bir baskı mekanizması olduğunu vurgulayarak, bu tür olayların insanlık tarihinin ortak hafızasında yer alması gerektiğini ifade etti. Repressiyanın yalnızca bir tutuklama veya yargılama süreci olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Değirmenci, burada esas amacın toplumların önder kadrolarını ve entelektüel birikimini ortadan kaldırmak olduğunu söyledi. Türk topluluklarının önde gelen aydınlarının, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve kanaat önderlerinin sistematik biçimde tasfiye edildiğini belirten Değirmenci, bunun yalnızca bireyleri değil toplumların geleceğini de hedef alan bir politika olduğunu dile getirdi. SOVYET BASKILARININ KADIN KURBANLARI ALJİR’DE ANILIYOR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi "ALJİR" Müdürü Dr. Dauletkerey Kapuli, “ALJİR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi’nin Kuruluşu ve Tarihî Önemi” başlıklı sunumunda Sovyet döneminde yaşanan siyasi baskıların Kazakistan'daki izlerini ve ALJİR Müze Kompleksi'nin bu hafızayı yaşatma misyonunu anlattı. Kapuli, ALJİR yerleşkesinde bugün hâlâ dönemin izlerini taşıyan barakaların bulunduğunu belirterek, kampta kalan kadınların son derece ağır şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini söyledi. Kampta kalanların saz ve kamışlardan yapılmış barakalarda yaşadığını, her gün ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığını ifade eden Kapuli, kadınların kanal kazma, tarımsal faaliyetler ve çeşitli zorunlu işlerde çalıştırıldığını kaydetti. ALJİR’ın yalnızca bir çalışma kampı değil, aynı zamanda Sovyet siyasi baskılarının sembollerinden biri olduğunu vurgulayan Kapuli, burada tutulan kadınların büyük bölümünün herhangi bir suç işlememelerine rağmen “halk düşmanı” ilan edilen kişilerin eşleri veya yakınları oldukları gerekçesiyle cezalandırıldığını belirtti. ALJİR’ın yalnızca geçmişi anlatan bir müze olmadığını vurgulayan Kapuli, aynı zamanda insan hakları, adalet ve tarihî hafızanın korunması konusunda farkındalık oluşturan bir merkez olarak faaliyet gösterdiğini kaydetti. Sovyet baskıları sırasında yaşanan acıların unutulmaması gerektiğini belirten Kapuli, bu tür trajedilerin gelecek nesillere aktarılmasının tarihî sorumluluk olduğunu ifade etti. Konuşmasının sonunda ALJİR’ın, Kazakistan’ın tarihî hafızasını koruyan en önemli kurumlardan biri olduğunu söyleyen Kapuli, müzenin siyasi baskı mağdurlarının anısını yaşatırken aynı zamanda insan hakları ve adalet kavramlarının önemini hatırlatan bir eğitim ve araştırma merkezi işlevi gördüğünü belirtti. ÖZBEKİSTAN'DA ULEMA SINIFINA YÖNELİK REPRESSİYA ANLATILDI Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Prof. Dr. Bahtiyor Hasanov, “Günümüz Özbekistan'da Sovyetler Döneminde Siyasi Baskılara Maruz Kalan Aydınların Hatırasının Ebedileştirilmesi İçin Yapılan Çalışmalar” başlıklı sunumunda, Özbekistan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet dönemi siyasi baskılarının mağduru olan aydınların hatırasını yaşatmak amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdür Yardımcısı Murod Zikrullayev ise, “Sovyetler Döneminde Özbekistan'da Ulema Sınıfına Yapılan Siyasi Baskılar (1917-1930'lu yıllar)” başlıklı sunumunda Sovyet yönetiminin Özbekistan'daki din âlimlerine ve geleneksel dinî eğitim kurumlarına yönelik baskı politikalarını ele aldı. Zikrullayev, 1917 Devrimi sonrasında Sovyet yönetiminin dinî yapıları devlet kontrolü altına almaya çalıştığını, özellikle 1920'li ve 1930'lu yıllarda ulema sınıfının sistematik baskılara maruz bırakıldığını belirtti. Bu süreçte çok sayıda din âliminin “karşı devrimcilik”, “milliyetçilik” ve “Sovyet karşıtı faaliyetlerde bulunmak” gibi suçlamalarla tutuklandığını, sürgüne gönderildiğini veya idam edildiğini ifade etti. Sunumunda dönemin önde gelen din âlimlerinden Miyan Büzrük Salihov ve Nasırhan Töre gibi isimlerin yaşadıkları mağduriyetlere de değinen Zikrullayev, bu şahsiyetlerin Özbekistan'ın dinî ve kültürel hayatında önemli roller üstlenmelerine rağmen Sovyet baskı politikalarının hedefi hâline geldiklerini söyledi. KARLAG'IN HAFIZASI GELECEK NESİLLERE AKTARILIYOR Dolinka Köyü Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Güldana Beysengalieva, “Tarihî Eserler: Karlag'ın Yaşayan Hatırası” başlıklı konuşmasında Sovyetler Birliği döneminin en büyük çalışma kampı sistemlerinden biri olan Karlag'ın tarihî mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Müzede sergilenen eserlerin, siyasi baskı mağdurlarının günlük yaşamlarına ve karşı karşıya kaldıkları zorluklara ışık tuttuğunu kaydeden Beysengalieva, her bir objenin bireysel hikâyeler taşıdığını ve bu yönüyle Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturduğunu söyledi. Beysengalieva, Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturan tarihî eserler arasında repressiya mağduru Kazak Türkü aydınlar Amanbey Kaspağbayev ve Kayyum Muhamedhanov gibi isimlere ait belge ve materyallerin de bulunduğunu belirtti. ERSOY'DAN TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ VE TARİHÎ HAFIZA VURGUSU Panelin kapanış konuşmaları, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy tarafından gerçekleştirildi. Türk dünyasında repressiya çalışmalarına katkı sunan akademisyenlerin uzun yıllardır önemli bir fikrî ve bilimsel birikim ortaya koyduğunu belirten Ersoy, bu çalışmalar sayesinde Türk dünyasının ortak hafızasında yer alan acıların daha görünür hâle geldiğini söyledi. Türk dünyasının birlik fikrinin tarih boyunca önemli aşamalardan geçerek bugünlere ulaştığını ifade eden Ersoy, yeni nesillere ortak tarih, kültür ve hafıza bilincinin aktarılmasının büyük önem taşıdığını vurguladı. Akademik çalışmaların bu süreçte önemli bir rol üstlendiğini kaydeden Ersoy, Türk dünyasının ortak meselelerinin bilimsel zeminde ele alınmaya devam edilmesi gerektiğini belirtti. Etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen akademisyenlere ve kurum temsilcilerine teşekkür eden Ersoy, serginin hazırlanmasında, eserlerin temin edilmesinde ve bilimsel programın oluşturulmasında görev alan isimlerin önemli katkılar sunduğunu belirtti. Özellikle Türk dünyasının farklı ülkelerinden programa katılan müze yöneticileri, araştırmacılar ve uzmanların etkinliğe uluslararası bir boyut kazandırdığını ifade eden Ersoy, Özbekistan, Kazakistan ve diğer Türk devletlerinden gelen katılımcıların paylaşımlarının büyük değer taşıdığını söyledi. Program kapsamında sunulan bildirilerin, sergi materyallerinin ve etkinlik boyunca ortaya konulan çalışmaların kitaplaştırılması yönünde hazırlık yapılacağını açıklayan Ersoy, böylece panelde ele alınan konuların daha geniş kitlelere ulaştırılmasının hedeflendiğini söyledi. Repressiya mağdurlarının anısının yaşatılmasının yanında Türk dünyasının yaşayan insan hazinelerini korumanın da önemli olduğunu vurgulayan Ersoy, kültür, sanat ve bilim alanlarında emek veren isimlerin desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Türk dünyasının ortak tarihini ve kültürel değerlerini geleceğe taşıyacak çalışmaların önemine dikkat çeken Ersoy, bu alanda kurumlar arası iş birliğinin artırılmasının gerekliliğini dile getirdi. Ersoy, konuşmasının sonunda etkinliğe katkı sunan tüm kurumlara, konuşmacılara ve katılımcılara saygılarını iletti. Panel toplu fotoğraf çekimi ile son buldu. TÜRK DÜNYASININ ORTAK ACILARI SERGİDE HAYAT BULDU Öte yandan “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi” ziyaretçilere yalnızca görsel materyaller sunan bir sergi olmanın ötesine geçti. Sergide repressiya mağdurlarına ait bilgi panoları, dönemi yansıtan maketler, anlatım metinleri ve arşiv materyalleri yer aldı. Kapsamlı sergide Sovyet baskılarından etkilenen Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri gibi halkların çektiği zulümler gözler önüne serildi. Sergide, Sovyet döneminin baskı mekanizmalarını yansıtan Gulag kampı maketleri, siyasi baskılara maruz kalan Türk dünyası aydınlarına ilişkin bilgi panoları ve döneme ait görsel materyaller yer aldı. Sergide, Kırım Tatarlarının önde gelen aydınlarından Türkolog Bekir Sıtkı Çobanzade gibi baskıya uğrayan Türk dünyası aydınlarına özel bir köşe verildi. Aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) hakkında da kapsamlı bilgiler sunuldu. Ziyaretçiler, farklı Türk topluluklarının yaşadığı trajedileri ve ortak tarihî hafızayı interaktif ve bütüncül bir anlatımla deneyimleme imkânı buldu.

Kazak sanatçı Arıkbayev: Biz ortak bir kültürel mirasın parçasıyız Haber

Kazak sanatçı Arıkbayev: Biz ortak bir kültürel mirasın parçasıyız

“Arkaiym” ve “Turan” etno-folk müzik gruplarının kurucularından, müzisyen Abzal Arıkbayev; geleneksel Kazak enstrümanlarını modern elektronik ve rock müziğiyle “neo-ethno folk” tarzı çatısı altında birleştiren “Arkaiym” grubu, grubun müziğindeki ana ilham kaynakları, Tengricilik, göçebe kültürü ve eski bozkır ruhu temalarının müzik yaratım sürecine dâhil edilme şekli ile Türk dünyasında müziğin birleştirici gücü üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. “ARKAİYM” İSMİNİN ÖYKÜSÜ NEDİR? “Arkaiym” grubunu 2014 yılında meslektaşı, bugün ise eşi olan Anara Kasımova ile birlikte Müzik Enstrümanları Müzesi’nde çalışırken kurduklarını belirten Arıkbayev, kendisinden ve eşinden müteşekkil müzik topluluğunun isminin hikâyesi hakkında, “’Arkaiym’ adı, Kazak Bozkırlarında antik bir yerleşimden gelmektedir. Ona ‘şehirlerin şehri’ veya ‘şehirler ülkesi’ de denir, Çelyabinsk ile Hazar Denizi arasında yer alır. Arkaiym, Avrasya’nın en eski şehirlerinden biri olarak kabul edilir, bu yüzden bu ismi seçtik. Ayrıca burada sembolik bir bağlantı da vardır: soyadlarımız ‘Ar-‘ ve ‘Ka-‘ ile başlar: Arıkbayev ve Kasımova, her ikisinin ilk hecesinin birleşimi.” ifadelerini kullandı. “DOĞDUĞUM TOPRAKLAR VE TARİH, BANA MÜZİK VE BESTELER YAPMAK İÇİN GÜÇ VE İLHAM VERİR” Müziğinde eski Türk ve bozkır kültürü motifleri çok güçlü şekilde hissedilen Arıkbayev, geleneksel Kazak enstrümanlarını modern elektronik ve rock müziğiyle birleştirme fikri ve kendisini “neo-ethno-folk” tarzına götüren ana ilham kaynakları üzerine, “İlham kaynakları her insanda farklı şekilde ortaya çıkar. Kimi için bu bir çocuk, kimi için ruh hali, kimi için genler, kimi için güzel hava vb. Benim için ilham kaynağı öncelikle arayıştır. Bu ruhsal ve yaratıcı bir arayış, vatan sevgisi, tarih sevgisi ve atalarıma olan sevgidir. Doğduğum topraklar ve tarih, bana müzik ve besteler yapmak için güç ve ilham verir.” şeklinde konuştu. Topluluğunun “Neo-ethno-folk” tarzına hemen yönelmediğini ve uzun süre geleneksel halk müziğini tanıtmakla uğraştığını kaydeden Arıkbayev, buna karşın zamanla genç nesli caz, rock, pop gibi modern müzik türleriyle ilgilendirmek gerektiğini anladıklarını dile getirdi. Arıkbayev, gençlerin böylelikle halk müziği enstrümanlarını keşfetmeye ve öğrenmeye başladığını, bunun sebebinin ise gençlerin söz konusu müzik aletlerinin farklı türlerde çalınabileceğini görmesi olduğunu belirtti. Bununla birlikte gençlerin Kazak dombırası ve “folk-rock”ın caz ve rock müziğinde de çalınabileceğini fark ettiklerini beyan eden Arıkbayev, “neo-ethno-folk” tarzının ortaya çıkış fikrinin de gençleri geleneksel müziğe çekme amacıyla oluştuğunu ifade etti. “BU ESERİN TEMELİNDE DOĞDUĞUMUZ TOPRAKLAR VE ATALARIMIZI YÜCELTMEK VARDIR” Dinleyiciler üzerine derin etki bırakan “Tengir Azun”, “Batyr” ve “Elim-Ay” gibi eserlerlerinin ortaya çıkış hikâyesini anlatan Arıkbayev, şu değerlendirmelerde bulundu: “Tengir Azun” eseri, atalarımıza ve doğduğumuz topraklara adanmıştır. Biz Göktürklerin, Hunların ve İskitlerin torunlarıyız. Bu eserin temelinde doğduğumuz toprakları ve atalarımızı yüceltmek vardır. “Elim-Ay” bestesi de bir batır temalı vatansever eserdir. Bu, kahramanlık ruhunu taşıyan bir özgün bestedir. “Batır” eserine gelince bu eser, büyük “Altay-Kay” grubuna aittir. Biz bu müziği çok sevdiğimiz için “Arkaiym” grubumuzun repertuvarına eklemeye karar verdik. “BİR ÇOCUĞUN DOĞUMUNDAN CENAZE TÖRENLERİNE KADAR HER ŞEY KÜLTÜRÜMÜZÜN BİR PARÇASIDIR” Müziğinde Tengricilik, göçebe kültürü ve eski bozkır ruhu önemli bir yer tutan Arıkbayev, söz konusu temaları müzik yaratımına dâhil etme süreci hakkında şu ifadelere yer verdi: Müziğimizde sadece Tengricilik değil, genel olarak bu tabiri bir dünya görüşü olarak algılıyorum. Bu, sadece Kazakların değil tüm Türk halklarının dünya görüşüdür. Bu ne anlama gelir? Bu, bizim geleneklerimiz ve göreneklerimizdir. Bir çocuğun doğumundan cenaze törenlerine kadar her şey kültürümüzün bir parçasıdır ve bugün de bunlara bağlı kalıyoruz. Biz çocukken büyükannelerimizin “jent” (Bir çeşit Kazak helvası) yaptığını, düğünleri, cenazeleri, bayramları, tüm ritüelleri gözlemleyerek büyüdük. Bunların hepsini sünger gibi içimize çektik. Büyüdüğümüzde bu gelenekleri sürdürme ihtiyacı duyuyoruz. Bunları çocuklarımıza aktarıyoruz ve dünyaya anlatıyoruz. Bugün göçebe kültür Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerde popüler hale geliyor. Ancak göçebe gen yok olmadı, hep bizimleydi. Bu yüzden hangi müzisyen müzik yaparsa yapsın, tıpkı genetik bir kod gibi Türk dünyasının kültürü müziğe yansır. ARIKBAYEV, TÜRK HALKLARININ KARDEŞLİĞİNE VURGU YAPTI Eşiyle birlikte Kazak müziğini tanıttıklarını ve geleneksel müziği yeniden sahnelediklerini belirten Arıkbayev, “Kazak kültürünü dünya sahnelerinde temsil ediyoruz, bu büyük bir sorumluluktur ama aynı zamanda bizim için büyük bir mutluluktur.” dedi. Öte yandan Arıkbayev, yurt dışında Kazakistan’ın ve Kazak kültürünün çok sevildiğine de dikkat çekti. “Kazak müziği, tüm Türk dünyasının ortak genetik ve kültürel kodunun bir parçası olarak görülüyor. Bu yüzden uluslararası sahnelerde çok sıcak karşılanıyoruz.” şeklinde konuşan Arıkbayev, New York Carnegie Hall, Londra Barbican Hall ve Berlin Konzerthaus gibi en prestijli sahnelerde konser verdiklerini ve bunun kendilerine tarif edilemez bir mutluluk ve gurur verdiğini dile getirdi. Bununla birlikte Türkiye’de gençlerin dombıra ve Kazak müziğine ilgisinin belirgin bir şekilde artmasını ise yeni ya da sıra dışı bir durum olarak görmediğini ve tamamen doğal karşıladığını kaydeden Arıkbayev, “Kazaklar, Türkiye Türkleri, Kırgızlar, Altaylılar, Hakaslar, Tatarlar ve diğer Türk halkları kardeş halklardır; biz ortak bir kültürel mirasın parçasıyız. Halk müziği enstrümanlarımız da çoğu zaman ortaktır, sadece isimleri ve yerel özellikleri farklıdır. Bu yüzden Türkiye’deki gençlerin Dombıra ilgisini olumlu ve doğal bir gelişme olarak görüyorum.” şeklinde konuştu. “TÜRKİYE KARDEŞ ÜLKEMİZ VE KARDEŞ HALKIMIZ” Ayrıca 2008 yılından beri Türkiye’de çok sık konser verdiklerini ve şu anda da “Arkaiym” olarak düzenli olarak Türkiye’yi ziyaret ettiklerini dile getiren Arıkbayev, “Türkiye’yi çok seviyoruz çünkü orası, kardeş ülkemiz ve kardeş halkımız. Oraya kendi evimize gelmiş gibi gidiyoruz. Türkiye’de bizi çok iyi karşılıyorlar çünkü bu Türk müziği ve ortak bir kültürel dünyadır.” dedi. Eşi ile sadece müzisyen değil, aynı zamanda öğretmen olduklarını belirten Arıkbayev, bu yüzden gençlerle çok çalıştıklarını da dile getirdi. Arıkbayev, son olarak şu ifadelere yer verdi: Her insan kendi tarihini, köklerini, dilini, kültürünü ve geleneklerini bilmelidir; nerede yaşarsa yaşasın köklerini unutmamalıdır. Türk gençliği tarihi öğrenmeli ve kardeş halkları birbirine yakın görmelidir. Biz hepimiz tek bir kardeş halkız; Tatarlar, Altaylar, Kırgızlar, Türkiye Türkleri, Azerbaycanlılar ve diğerleri. Barış, sevgi ve birlik çağrısı yapıyoruz; ayrılık değil.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, Berdimuhamedov ile bir araya geldi Haber

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, Berdimuhamedov ile bir araya geldi

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Ekonomik İşbirliğine Dair Hükûmetlerarası Türk-Türkmen Komisyonu (HEK) 9. Dönem Toplantısına katılmak ve çeşitli temaslarda bulunmak üzere bulunduğu Türkmenistan’ın Aşkabat kentinde Türkmenistan Devlet Başkanı Serdar Berdimuhamedov tarafından kabul edildi. Resmî sosyal medya hesabından görüşmeye ilişkin bir paylaşım yapan Yılmaz, “Ata yurdumuz Türkmenistan’ı ziyaretimiz kapsamında Devlet Başkanı Sayın Serdar Berdimuhamedov ile bir araya geldik.” dedi. “ORTAK TARİHİMİZDEN GÜÇ ALIYORUZ” Yılmaz, Türkiye ve Türkmenistan arasındaki köklü kardeşlik bağlarının yanı sıra iki ülkenin ortak geleceğini şekillendirecek iş birliği alanlarını kapsamlı şekilde ele aldıklarını bildirdi. Türk dünyasının birlik ve dayanışmasına vurgu yapan Yılmaz, şu ifadeleri kullandı: Enerjiden ulaştırmaya, ticaretten eğitime, bilim ve teknolojiden kültürel etkileşime kadar birçok başlıkta karşılıklı faydaya dayalı ortaklıklarımızı daha ileriye taşıma konusunda güçlü bir irade ortaya koyduk. Türk dünyasının birlik ve dayanışmasını güçlendiren her adımın, bölgemizin huzuruna ve refahına önemli katkılar sağlayacağına inanıyoruz. Yılmaz, Türkiye ve Türkmenistan’ın karşılıklı güven, birlik ve beraberlik anlayışıyla ortak kalkınma hedeflerine ulaşmayı sürdüreceklerini vurguladı. Küresel düzeyde belirsizliklerin arttığı bir dönemin yaşandığını belirten Yılmaz, “Ortak tarih ve değerlerden güç alan Türkiye-Türkmenistan ilişkilerinin stratejik bir vizyonla geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.” ifadelerini kaydetti.

Türk dünyasının geleceği Ankara’da masaya yatırıldı Haber

Türk dünyasının geleceği Ankara’da masaya yatırıldı

EkoAvrasya Vakfı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Türk Dünyası Sivil Toplum İşbirliği Derneği (TÜRKSİT) ve Politik Stratejiler Araştırma Merkezi (POLSAM) iş birliğiyle düzenlenen “Türk Dünyası Entegrasyonunda Yeni Ufuklar: Ortak Geleceğe Doğru Stratejik Vizyon” sempozyumu Ankara'da gerçekleştirildi. TÜRKSOY ev sahipliğinde 3 Haziran’da gerçekleştirilen sempozyum Türkistan coğrafyasındaki Türk devletlerinin bağımsızlıklarının 35. yılı vesilesiyle tertip edildi. Programın açış ve selamlama konuşmaları AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanı Prof. Dr. Kürşad Zorlu, TÜRKSOY Genel Sekreter Yardımcısı Sayit Yusuf, EkoAvrasya Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hikmet Eren, POLSAM Yönetim Kurulu Başkanı Av. Ahmet Doğanses, TÜRKSİT Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Kurnaz tarafından yapıldı. Sempozyuma, Ukrayna'nın Ankara Büyükelçisi Nariman Celâl'in yanı sıra Türk dünyasından pek çok diplomatik misyon temsilcisi, akademisyen, siyasetçi ve STK temsilcisi katıldı. “TDT BİR YILDA 150’DEN FAZLA ETKİNLİK DÜZENLEDİ” Programda konuşan Zorlu, 2025 yılının Türk dünyası çalışmaları açısından oldukça verimli geçtiğini, Türk Devletleri Teşkilatının (TDT) yaklaşık 30'u üst düzey buluşmalar olmak üzere 150'den fazla etkinliği gerçekleştirdiğini belirtti. Zorlu, Türkiye ve Türkistan coğrafyasındaki Türk devletlerinin aralarındaki ilişkinin giderek geliştiğini geçmişte birkaç başlık altında ilerleyen ilişkilerin bugün 30’dan fazla başlığa ulaştığını söyledi. Türkiye’de Türk dünyasına yönelik çok yoğun faaliyetlerin yürütüldüğünü belirten Zorlu, “Hemen hemen tüm Bakanlıklarımızın bünyesinde doğrudan ve dolaylı bir biçimde çok yoğun bir Türk dünyası faaliyeti sürdürülüyor. Bizi birbirimize bağlayan en önemli şey dilimiz ve kadim kültürümüz.” dedi. “KIRIM TÜRKLÜĞÜ BİZİM İÇİN ÇOK KIYMETLİ” Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Nariman Celâl’e hitap eden Zorlu, “O çile çekmiş bir dava insanı. Özel ve güzel bir insan. Devletinin Türkiye’deki temsilcilik görevini yürütüyor. Bu da bizim için gurur verici. Elbette Kırım Türklüğü bizim için çok kıymetli.” diye konuştu. Türkiye’de düzenlenecek TDT 13. Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi'ni ekim ayında düzenlemeyi planladıklarını belirten Zorlu, “TDT, sadece Türk dünyasının birlikteliği değil, bulunduğumuz her coğrafyada güvenliğin, huzurun ve birlikte yaşama iradesinin arzusu olsun. Biz gittiğimiz her coğrafyaya huzur götürme anlayışıyla vücut bulmuş bir milletin evlatlarıyız.” ifadelerini kullandı. TÜRK DÜNYASI GENÇLİK KAMPI KOCAELİ’DE DÜZENLENECEK Zorlu, bir süredir Türk Dünyası Sivil Toplum Destek Sistemi (TÜDSES) projesinin 23 Haziran’da büyük bir etkinlikle tanıtacağını aktararak, şöyle konuştu: Dijital bir ortamda tüm sivil toplum kuruluşlarımızı topluyoruz. Türk dünyasının sivil toplum gücünün ve potansiyelinin çok önemli olduğu ama birlikteliğimizin o kadar yoğun olmadığını tespitle ortaya koyduğumuz bir projeydi. Bunu tamamladık. Bu dijital sistemde, bütün sivil toplum kuruluşlarımız birbiriyle etkileşim kurabilen, sorunlarını anlatabilen, ilgili devletlerimizdeki kurumlara sıkıntılarını, isteklerini iletebilen bir mekanizmayı öngörüyor. Bunu hayata geçirmiş olacağız. Zorlu, Türk Dünyası Gençlik Kampı’nın 3 ile 5 Temmuz tarihleri arasında Kocaeli’de düzenleneceğini duyurdu. “DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK" VURGUSU TÜRKSOY Genel Sekreter Yardımcısı Yusuf, Türk dünyasının ortak politikalarının geliştirilmesinin önemine değindiği konuşmasında, “Birlikten ve gelecekten bahsediyorsak ortak politikalar üretmek zorundayız. Bu politikaları geliştirecek kadrolara sahibiz.” dedi. EkoAvrasya Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Eren de İsmail Bey Gaspıralı’nın “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsünün ortak alfabeden ortak tarihe uzanan müşterek çalışmalarda somut bir gerçekliğe kavuştuğunu ifade etti. POLSAM Yönetim Kurulu Başkanı Doğanses ise Türk dünyasının Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar büyük bir havzası kapsadığını belirterek, “Bu havza, yalnızca ortak bir geçmişin değil küresel dengeleri yeniden şekillendirecek bir geleceğin habercisidir.” diye konuştu. TÜRKSİT Yönetim Kurulu Başkanı Kurnaz, Türk devletlerinin aynı destanın farklı sayfaları olduğunu belirtti. Kurnaz, “35 yılda kurduğumuz tanışıklığı ortak kuvvete, akla ve vizyona dönüştürme çabasındayız.” dedi. Açış ve selamlama konuşmalarının ardından oturum düzenine geçildi. Alanında uzman isimlerin katılımıyla; Küresel Rekabette Türk Dünyası Vizyonu, Küresel Güç Dengesinde Türk Dünyası: Stratejik Öncelikler, Türk Dünyasının Küresel Güç Potansiyeli ve Stratejik Rotası başlıklı düzenlenen panellerde bölgesel iş birliği modelleri, enerji arz güvenliği, teknolojik entegrasyon ve Karabağ zaferi sonrası değişen jeopolitik dengeler ele alındı.

Geleneksel Kazak enstürmanları ustası Meyramulı dombranın ruhunu QHA'ya anlattı Haber

Geleneksel Kazak enstürmanları ustası Meyramulı dombranın ruhunu QHA'ya anlattı

“QONYR” adlı geleneksel müzik enstrümanları yapan bilimsel araştırma atölyesinin kurucusu ve dombra yapımı başta olmak üzere Kazak halkının geleneksel müzik enstrümanları üzerine çalışan bir usta olan Babır Argın Meyramulı; ustalık yolculuğu, dombra yapımının incelikleri, geleneksel dombra ile modern dönemde yapılan dombra arasındaki yapı ve ses farklılıklarını Kırım Haber Ajansına (QHA) anlattı. “DOMBRA YAPMAK, KAZAK HALKININ ESKİ USTALIK GELENEĞİNİ YENİDEN DİRİLTME YOLUDUR” Kazak dombrasının kadim “koyu (qоңır)” sesini yeniden canlandırmak, doğal tel yapım geleneğini yeniden hayata döndürmek ve farklı bölgelerde oluşmuş dombra modellerini tekrar kullanıma kazandırmanın temel amacı olduğunu dile getiren Meyramulı, “Dombra yapımına gelişim tesadüf değildi. Çocukluğumdan beri Kazak geleneksel koyu sesine ve dombranın doğal tınısına özel bir ilgim vardı.” dedi. Meyramulı, zamanla bugünün dombralarının çoğunda eski yumuşak, doğal ve koyu tınıların azaldığını fark ettiğini belirterek enstürmanın iç ses yapısı ile de ilgilendirmeye başladığını kaydetti. Kendisine dombra yapımını tamamen öğreten ve usta olmasına büyük katkı sağlayan hocasının Musaev Sultan Jakşılıkulı olduğunu kaydeden Meyramulı, eski ustaların tecrübelerinden de istifade ettiğini dile getirdi. Dombranın yapısını oluşturan ağaç, gövde, tel ve ses gibi unsurların yanı sıra ağaç seçimi, gövde yapımı, kapak inceltme, tel takma ve sesi dinleme becerilerinin de deneyimle geldiğini belirten dombra ustası, “Benim için dombra yapmak sadece ahşaptan bir enstrüman üretmek değildir. Bu, Kazak halkının ses hafızasını, koyu tınısını ve eski ustalık geleneğini yeniden diriltme yoludur.” ifadelerini kullandı. AĞAÇ, HER BİR DOMBRANIN KENDİNE ÖZGÜ KARAKTERİNİ VE RUHUNU BELİRLİYOR Dombranın sesi, ağırlığı, sesin açıklığı, yumuşaklığı, sürdürülebilirliği ve koyuluğunun büyük ölçüde ağacın doğasına bağlı olduğunu kaydeden Meyramulı, şu değerlendirmeleri yaptı: Ben genellikle gövde için akçaağaç, huş, çam, ceviz ve benzeri ağaçları kullanıyorum. Her ağacın kendi karakteri vardır. Örneğin huş ağacı dengeli, net ve sıcak bir ses verir. Akçaağaç sesi daha parlak ve açık çıkarabilir. Ceviz ağacında yumuşaklık ve derinlik baskındır. Çam ise eski enstrümanlarda daha çok kullanılan, köklü bir tınıya sahiptir. Kapak için ise çoğunlukla ladin veya çam gibi hafif ve rezonansı yüksek ağaçlar seçilir, çünkü sesin ana çıkışı kapaktan olur. Her ağacın sesi gerçekten farklıdır. Bir ağaç sesi sert ve net çıkarırken, diğeri yumuşak ve derin bir tını verir. Bu yüzden usta ağacı sadece güzelliğine göre değil, sese verdiği karaktere göre seçmelidir. Dombra yapımında ise en önemli şeylerden birinin ayrıca ağacın kuruluğu, yıllık halkalarının yönü, yoğunluğu ve rezonans özelliği de olduğunu beyan eden Meyramulı, “İyi bir ağaç yanlış işlenirse iyi ses vermeyebilir. Basit bir ağaç ise doğru işlendiğinde çok etkileyici bir ses çıkarabilir.” dedi. “BENİM ÇALIŞMAM, GELENEKSEL SES KARAKTERİNİ MODERN İCRA ORTAMINA YENİDEN KAZANDIRMAKTIR” Bununla birlikte geleneksel dombra ile modern dombra arasındaki önemli farklara değinen dombra ustası, eski dombraların genellikle doğal ortama, icra geleneğine ve bölgesel okullara göre yapıldığını ve gövdesi, sapı, kapağı, eşiği ve telinin belirli bir ses hedefi için şekillendirildiğini kaydetti. Modern dombralarda ise standartlaşmanın olduğunu belirten Meyramulı, modern dombraların sahneye, orkestraya ve eğitim sistemine uyum için ölçülerinin ve ses yapısının belirli kalıplara oturtulduğunu dile getirerek “Bu bir açıdan gerekli olsa da bölgesel karakterlerin ve eski tınıların kaybolmasına yol açmıştır.” dedi. Öte yandan Meyramulı, ses açısından geleneksel dombralarda daha yumuşak, doğal ve insan sesine yakın bir tını olduğunu belirterek “Özellikle doğal tel kullanılan enstrümanlarda ses bağırmaz, daha sakin ve sıcak bir şekilde duyulur. Modern dombralarda genellikle naylon veya sentetik teller kullanılır. Bu teller sesi daha yüksek ve parlak yapar ancak bu parlaklık bazen eski koyu tınıyı azaltabilir. Benim çalışmam bu iki yaklaşımı karşı karşıya koymak değil, geleneksel ses karakterini modern icra ortamına yeniden kazandırmaktır.” dedi. DOMBRANIN NADİR USTALIK TEKNİKLERİNDEN DOĞAL TEL YAPIMI İşinin en önemli alanlarından biri koyun ve keçi bağırsaklarından doğal müzik teli yapmak olduğunu kaydeden Meyramulı, bunun bugün çok az denk gelinen eski ustalık tekniklerinden biri olduğunu belirtti. Dombra ustası, eskiden Kazak dombra, şerter ve yediğen gibi enstrümanlarda hayvan bağırsaklarından yapılan tellerin kullanıldığını da hatırlatarak “Bu yöntemi öğrenmem uzun araştırmalarla oldu. Ustalardan sordum, eski kaynakları inceledim, deneyler yaptım. Doğal tel yapmak kolay değildir. Her aşamasında temizlik, hassasiyet ve sabır gerekir.” şeklinde konuştu. Doğal telin yapım aşamasında önce ham maddenin seçildiğini, daha sonra bağırsağın dikkatle temizlenip işlendiğini, fazlalık katmanların alındığını, gerekli liflerin korunduğunu, ardından belirli kalınlıkta bükülüp sarıldığını, daha sonrasında ise kurutma, gerginlik testi ve ses kontrolünün yapıldığını belirten Meyramulı, “Kalite; temizliğe, düzgün sarıma, dengeli kurutmaya ve enstrümana doğru şekilde takılmasına bağlıdır. Aceleye yer yoktur, her tel ayrı ayrı kontrol edilmelidir.” dedi. “EN İNCE SIRLAR AĞACIN ‘NEFESİNDE’ GİZLİDİR” Doğal tellerin ses özelliklerinin bugün kullanılan naylon tellerden oldukça farklı olduğunu belirten Meyramulı, doğal tellerin en büyük farkının daha yumuşak, sıcak, koyu ve doğal bir tını vermesi olduğunu kaydederek “Doğal tel sesi bağırmaz, iç derinliği ortaya çıkarır.” dedi. Bununla birlikte Meyramulı, naylon telin daha güçlü ve stabil ses verebilmesine ve sahnede daha net duyulmasına rağmen bazen yapay ve tekdüze bir tını oluşturabileceğini de dile getirerek “Doğal tel ise daha canlıdır, icracının parmaklarına duyarlıdır. Doğal tel, dombranın koyu sesini daha iyi açar. İçinde doğal bir nefes vardır. Bu yüzden insan sesine ve doğaya daha yakındır. Benim için en önemli yönü tarihsel gerçeğe yakın olmasıdır. Eğer eski dombra sesini anlamak istiyorsak sadece şekline değil, teline de bakmalıyız.” ifadelerini kullandı. Öte yandan dombra ustası, ustalık yolculuğunda karşılaştığı en büyük zorluğun doğru sesi bulmak olduğunu kaydederek “Bazen en güzel görünen enstrüman iyi ses vermez, bazen sade görünen enstrüman çok derin ses çıkarır. En ince sırlar kapakta, gövde kalınlığında, eşik yerinde, tel gerginliğinde ve ağacın ‘nefesinde’ gizlidir. Kapak çok kalınsa ses boğulur, çok inceyse zayıf olur; eşik yanlış yerdeyse ses açılmaz. Ayrıca usta sadece eliyle değil, kulağıyla da çalışmalıdır.” değerlendirmesini yaptı. “HER AĞACIN KARAKTERİ VARDIR, USTA BUNU HİSSETMELİDİR” Dombra yapımında eski yöntemleri korumanın bir halkın kültürel hafızasını ve ruhunu da korumak olduğunu ifade eden Meyramulı, dombranın nasıl yapıldığı, hangi ağaçtan yapıldığı ve enstürmanda hangi telin kullanıldığının önemine vurgu yaparak “Bunlar kaybolursa dombranın ruhu da kaybolur. Doğal tel yapımı ve eski modellerin canlandırılması, unutulan ustalık kültürünü yeniden yaşatır. Bu, gençlere müziğin sadece notalardan ibaret olmadığını gösterir.” dedi. Ayrıca dombra ustalığının teknik ve ölçüden ibaret bir zanaat olmanın çok ötesinde, aynı zamanda bir kalp, his ve içsel inanç işi olduğunu belirten Meyramulı, “Ağaçla konuşur gibi olursunuz. Her ağacın karakteri vardır, usta bunu hissetmelidir. Bu süreç beni iç dünyamla bağlar. Dombranın koyu sesini aramak, aslında iç huzuru ve kültürel kökü aramaktır.” şeklinde konuştu. Son olarak kendisi için bir dombrayı kusursuz yapan özellikleri dile getiren dombra ustası, şu ifadelere yer verdi: Kusursuz dombra sadece güzel görünmez, aynı zamanda sesi canlı, koyu ve derin olmalıdır. Yapısal olarak tüm parçalar uyum içinde olmalıdır. Ağaç doğru seçilmeli, gövde ve kapak dengeli olmalı, tel uyumlu olmalıdır; ses açısından kalbe doğrudan ulaşmalıdır; çok yüksek veya yapay olmamalıdır. İcra açısından ise müzisyene engel olmamalı, onun duygusunu özgürce aktarmasına izin vermelidir. Benim için kusursuz dombra; el emeği, doğal malzeme, tarihsel gelenek ve insan ruhunun birleşimidir. Böyle bir enstrüman sadece ses çıkarmaz, konuşur.

Ankara’da Türk dünyasının geleceği masaya yatırılacak Haber

Ankara’da Türk dünyasının geleceği masaya yatırılacak

Türk dünyasının siyasi, ekonomik ve stratejik geleceğine ışık tutacak önemli bir sempozyum Ankara’da düzenlecek. EkoAvrasya Vakfı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Türk Dünyası Sivil Toplum İşbirliği Derneği (TÜRKSİT) ve Politik Stratejiler Araştırma Merkezi (POLSAM) iş birliğinde düzenlenecek “Türk Dünyası Entegrasyonunda Yeni Ufuklar: Ortak Geleceğe Doğru Stratejik Vizyon” sempozyumu, Türk dünyasının geleceğine ilişkin kritik başlıkları gündeme taşıyacak. Bölgesel iş birliği modellerinin ve 21. yüzyılın jeopolitik gerekliliklerinin masaya yatırılacağı sempozyumun onur konuğu ve ana konuşmacısı, Türk dünyasına yönelik akademik çalışmaları ve stratejik öngörüleriyle tanınan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkan Yardımcısı ve Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanı Prof. Dr. Kürşad Zorlu olacak. Prof. Dr. Zorlu, program kapsamında; 35 yıllık bağımsızlık sürecinin siyasi ve toplumsal bilançosunu, Türk Devletleri Teşkilatının (TDT) küresel siyasetteki artan rolünü ve Bölgesel güvenlik ve enerji arzı güvenliğinde Türk dünyasının stratejik önemini değerlendirecek. "DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK" VURGUSU 3 Haziran 2026 Çarşamba günü saat 14.00’te TÜRKSOY Genel Sekreterliği ev sahipliğinde başlayacak olan sempozyum, bilimsel bir istişare zemini sunacak. İsmail Bey Gaspıralı’nın "Dilde, Fikirde, İşte Birlik" vizyonunun modern dünya şartlarına nasıl entegre edileceği, akademik perspektifler ve somut projeler üzerinden tartışılacak. ÜÇ KRİTİK OTURUM: EKONOMİDEN GÜVENLİĞE TÜRK DÜNYASI Sempozyum birbirini tamamlayan üç ana oturumla devam edecek. Prof. Dr. Zülfikar Bayraktar başkanlığındaki "Küresel Rekabette Türk Dünyası Vizyonu" başlıklı ilk oturumda; Prof. Dr. Fırat Purtaş, Prof. Dr. İzzet Arı, Doç. Dr. Levent Ersin Orallı ve Güvenlik Uzmanı Coşkun Başbuğ söz alacak. Bu oturumda özellikle bölgesel güvenlik, istihbarat iş birliği ve ekonomik rekabet gücü ele alınacak. Prof. Dr. Soner Sağlam moderatörlüğünde gerçekleşecek "Küresel Güç Dengesinde Stratejik Öncelikler" başlıklı ikinci bölümde; Prof. Dr. Toğrul İsmayil, Doç. Dr. Hasan Bardakçı, Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı Dr. Fuzuli Majidli ve Gazeteci Benan Kepsutlu, Türk dünyasının küresel diplomasi trafiğindeki yerini ve Karabağ zaferi sonrası değişen jeopolitik dengeleri tartışacak. "Küresel Güç Potansiyeli ve Stratejik Rota" başlıklı günün son oturumuna Prof. Dr. Yücel Erol başkanlık edecek. Konuşmacılar Prof. Dr. Hasan Oktay, Dr. Sinan Demirtürk, Dr. Medihanur Argallı ve TÜBİTAK Kıdemli Başuzmanı Mehmet Fatih Şahin, teknolojik iş birliği, Ar-Ge kapasitesi ve "Stratejik Rota" önerilerini sunarak sempozyumun akademik ve teknik çerçevesini çizecek.

Dombra sanatçısı İsmailova: Kırım Tatar müziğini sadece bir halkın değil, bütün Türk dünyasının ortak manevi mirası olarak görüyorum Haber

Dombra sanatçısı İsmailova: Kırım Tatar müziğini sadece bir halkın değil, bütün Türk dünyasının ortak manevi mirası olarak görüyorum

Babaannesi Kırım Tatarı, annesi Azerbaycan Türkü, eşi ise Ahıska Türkü olan Kazakistan doğumlu dombra sanatçısı Maya İsmailova; Türk dünyasının dört bir yanından izler taşıyan müzik hayatı ve Kırım Tatar müziği başta olmak üzere Türk dünyasının müzik bağlamındaki ortak kültürel mirası üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. “BİZİ BİRBİRİMİZE BAĞLAYAN ÇOK GÜÇLÜ BİR KÜLTÜREL MİRAS VAR” Müzik yolculuğunun çocukluk yıllarına dayandığını belirten Maya İsmailova, “Elime geçen her şeyi dombra gibi tutup çalar, kendi kendime ezgiler çıkarırdım. Bunu gören annem ve babam, müziğe olan ilgimi fark ederek bana bir dombra satın aldılar. Dombra ile tanışmam hayatımın dönüm noktalarından biri oldu.” ifadelerini kullandı. On iki yaşındayken ise Almatı'da düzenlenen büyük bir Türk dünyası festivaline katılma fırsatı bulduğunu dile getiren İsmailova, “Bu, hayatımdaki ilk büyük ulusal sahneydi.” dedi. KIRIM TATAR, NOGAY, AZERBAYCAN VE KIRGIZ MÜZİKLERİNDE ORTAK KÖKLERİN İZLERİ Bununla birlikte dombra çalmakta gösterdiği sebat ile aynı zamanda geleneksel Türk müziğinin ve ozanlık geleneğinin derin dünyasını da tanımaya başladığını belirten İsmailova, “Her destanın, her türkünün arkasında bir halkın tarihi, kaderi ve dünya görüşü olduğunu fark ettim. Beni Türk dünyasının müziğine yönlendiren de işte bu keşif süreci oldu. Kazak destanlarını ve termelerini dinledikçe Nogay, Kırım Tatar, Kırgız ve Azerbaycan müziklerinde de aynı ruhun ve ortak köklerin izlerini görmeye başladım. O zaman anladım ki farklı coğrafyalarda yaşasak da bizi birbirimize bağlayan çok güçlü bir kültürel miras var.” şeklinde konuştu. Öte yandan Türkiye’de cura sazıyla tanışmasının kendisi adına çok kıymetli bir tecrübe olduğunu ifade eden İsmailova, bu çalgının dombraya olan benzerliğine dikkat çekerek “Sesi, yapısı ve icra tekniği bakımından Kazakların dombırasına çok benzemesi beni gerçekten hayran bıraktı. Bu benzerlik, iki halkın ortak tarihî köklerini, göçebe yaşam kültürünü ve manevi yakınlığını bir kez daha hissettirdi.” dedi. “KIRIM'IN HÜZNÜ DE, NOGAYLARIN DESTANLARI DA, AZERBAYCAN'IN MAKAMLARI DA BİRLİKTE YANKILANMALIDIR” İsmailova, müziğinde Türk dünyasına ait kültürel çeşitliliğin kaynağının çok kültürlü ve uluslararası bir aile ortamında büyümesi olduğunu dile getirdi. “Göbek bağım Kazak toprağına düştü, Kazak bozkırlarında yetiştim. Çocukluğumdan itibaren farklı halkların şarkılarını dinleyerek, kültürlerini tanıyarak ve tarihlerini öğrenerek büyüdüm. Bu yüzden kendimi yalnızca bir kültürün değil, tarihleri ve kaderleri birbirine bağlı büyük Türk dünyasının bir evladı olarak görüyorum.” şeklinde konuşan müzisyen, müziğindeki çeşitliliğin iç dünyasından doğal olarak ortaya çıktığını ifade etti. Bunun yanı sıra İsmailova, Türk dünyasının kültürünün birbirinden ayrı parçalar değil, aynı kökten beslenen büyük bir çınarın dalları gibi olduğu, dallar farklı yönlere uzansa da köklerin ortak olduğu düşüncesini vurgulayarak şu ifadelere yer verdi: Sanatım aracılığıyla Türk dünyasının farklı seslerini aynı potada buluşturmayı ve yüzyıllardır devam eden ortak ruhu görünür kılmayı amaçlıyorum çünkü benim için müzik, sadece bir sanat değildir. Müzik; halkları birbirine yaklaştıran, geçmiş ile bugünü buluşturan ve gönüller arasında köprü kuran manevi bir dildir. O köprünün üzerinde Kazak bozkırlarının sesi de, Kırım'ın hüznü de, Nogayların destanları da, Azerbaycan'ın makamları da, Kırgızların ezgileri de birlikte yankılanmalıdır. İşte benim müziğimde aradığım ve yaşatmaya çalıştığım ruh budur. “BU ESERLERIN KONUSU TARİH, MİLLET HAFIZASI VE TÜRK DÜNYASININ ORTAK RUHUYDU” "Biz Türküz", "Göç" ve "Baybars Baba" eserlerinin ortaya çıkış hikâyesinin birbirine oldukça benzediğini belirten İsmailova, bu eserler için beste yapmanın kendisi için sadece teknik bir müzik çalışması olmadığını kaydetti. “Bu eserlerin konusu tarih, millet hafızası, atalarımızın mirası ve Türk dünyasının ortak ruhuydu. Böyle bir konuya yüzeysel yaklaşmak mümkün değildi. Bu yüzden her notaya, her ezgiye ve her duyguya büyük bir sorumlulukla yaklaştım.” şeklinde konuşan İsmailova, "Biz Türküz" eserinde Türk halklarının ortak köklerini, ortak ruhunu ve birlik duygusunu; "Göç"te yüzyıllar boyunca süregelen yolculuğu, değişimi, arayışı ve kuşaklar arasındaki bağı; "Baybars Baba"da ise sadece büyük bir liderin cesaretini ve kararlılığını değil, onun şahsında bütün Türk dünyasının gücünü ve ruhunu göstermeyi amaçladığını dile getirdi. Bununla birlikte İsmailova, “Benim için bu eserlerin en önemli amacı, dinleyicilerin yüreğinde kendi tarihine, kültürüne ve Türk dünyasına karşı bir aidiyet ve gurur duygusu uyandırabilmektir çünkü insan geçmişini tanıdıkça kim olduğunu daha iyi anlar; köklerini bildikçe geleceğe daha sağlam adımlarla yürür.” dedi. “TÜRK HALK MÜZİĞİNİN NE KADAR ZENGİN OLDUĞUNU İLK ÖNCE KENDİ HALKIMIZA TANITMAMIZ LAZIM” “Türk dünyasının müziğini basit pop, hip-hop, rap tarzlarıyla aktarmak imkansızdır. Ben burada diğer türlerin kötü ya da zayıf olduğunu söylemiyorum. Karşılaştırılması bile doğru değil diye düşünüyorum.” şeklinde konuşan İsmailova, bunun asıl sebebinin Batılıların kullandığı popülerize etme (tanıtma) yöntemleri olduğunu kaydetti. Batılıların kullandığı yöntemleri Türk dünyasının da kullanması gerektiğini dile getiren İsmailova, “O yöntemler sayesinde Türk halk müziğinin ne kadar zengin, güzel ve zarif olduğunu ilk önce kendi halkımıza, daha sonra da tüm dünyaya tanıtmamız ve sevdirmemiz lazım. Evet ama sütün kaymağını bozmadan sentez yapmamız, boşlukları doldurmamız gerekliliği de doğru olurdu. Bu etno-folk türünü daha da güçlendirir, tamamlar, geliştirir ve kaliteli bir dünya yaratır, folklor ve halk müziği de dar koridorlardan çıkmaya başlayacaktır. Bu yönde büyük yatırımlar yapıp yaygınlaştırmamız lazım.” dedi. “EN UNUTULMAZ AN, GÖZYAŞLARINI TUTAMAYAN İNSANLARIN SAMİMİ TEPKİLERİDİR” Türkiye'de, Kazakistan'da ve diğer birçok Türk ülkesinde sahne alma ve çeşitli kültürel etkinliklere katılma fırsatı elde eden yetenekli müzisyen, kendisi adına en unutulmaz anların yurt dışında yaşayan kardeş Türk halklarıyla buluştuğu zamanlar olduğunu ifade etti. Yurt dışında yaşayan kardeş Türk halklarının kültürlerine olan bağlılığını ve millî mirasa duyduğu saygıyı gördükçe Türk dünyasının ortak kültürel değerlerinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladığını kaydeden İsmailova, şu değerlendirmelerde bulundu: Bu yüzden benim için en unutulmaz an, belirli bir konser ya da belirli bir sahne değil; memleketlerinin ezgilerini duyduklarında duygulanıp sevinen, bazen de gözyaşlarını tutamayan insanların samimi tepkileridir. İşte bu duygular, sanat yolculuğumun en büyük ödülü ve ilham kaynağı olmaya devam ediyor. “KIRIM TATAR MÜZİK GELENEKLERİ, KIPÇAK MEDENİYETİNİN ORTAK KÜLTÜREL MİRASINA KADAR UZANIYOR” “Kırım türküleri ve Kırım Tatar müziğini sadece bir halkın değil, bütün Türk dünyasının ortak manevi mirası olarak görüyorum.” ifadelerini kullanan müzisyen, bu müzikte yüzyılların birikimi, halkın tarihi, kaderi, sevinci, hüznü ve ruhunun yaşamakta olduğunu dile getirdi. Öte yandan İsmailova, “Benim damarlarımda doğuştan, babamın kanıyla ve annemin sütüyle birlikte Azerbaycanlı ve Tatar ninelerimin ninnileri dolaşıyor. O ezgiler hâlâ kulaklarımda yankılanır. Ninem Kırım garmonu eşliğinde şarkılar söylerdi, ben de onlara eşlik ederek dans ederdim. Özellikle hikâye anlatan, hareketli ritimli şarkılar beni çok etkilerdi.” değerlendirmesini yaparak bu geleneklerin birçoğunun zamanla unutulmaya yüz tuttuğuna dikkat çekerek Kırım Tatar şarkılarını ve garmon eşliğindeki geleneksel icra kültürünü sürdüren gençlerin sayısının da bugün oldukça az olduğunu, hatta bazı türlerin neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunun altını çizdi. Öte yandan müzisyen, “Kırım Tatar ve Kazak müzik geleneklerinin kökleri, Kıpçak medeniyetinin ortak kültürel mirasına kadar uzanıyor. Bu bağ hiçbir zaman kopmamış, bugün de yaşamaya devam etmektedir. Dilde, ezgide, icra üslubunda ve manevi dünyada büyük benzerlikler bulunmaktadır.” şeklinde konuştu. Ayrıca bu mirası seven ve yaşatmak isteyen gençlerin sayısı artarsa sadece Kırım Tatar müziği değil, bütün Türk dünyasının geleneksel müzik türlerinin yeniden canlanacağını kaydeden İsmailova, şu ifadelere yer verdi: Kırım müziği, Kazak müziği, Azerbaycan müziği ve Kıpçak halklarından günümüze ulaşmış diğer kültürel miraslar, Türk dünyasının en değerli hazineleri arasında yer almaktadır. Her birinin kendine özgü sesi, tarihi ve ruhu vardır. Bu mirası hiçbir güç yok edemez; onun geleceği ve devamlılığı, bugün yetişen genç nesillerin ellerindedir. Gençler, kendi köklerini tanıyıp kültürel değerlerine sahip çıktıkları sürece Türk dünyasının manevi mirası sonsuza dek yaşayacaktır.

Ukrayna Türk Merkezinden gençlere ücretsiz Kazak Türkçesi kursu Haber

Ukrayna Türk Merkezinden gençlere ücretsiz Kazak Türkçesi kursu

Ukrayna Türk Merkezi, Ukraynalı gençlerin Türk dillerine ücretsiz erişimini sağlamayı amaçlayan eğitim projeleri kapsamında ilk ücretsiz Kazak Türkçesi dil kursu için kayıtları başlattı. Projenin iki ülke gençliği arasında sürdürülebilir bir kültürel köprü kurmayı hedeflediği belirtildi. Ukrayna Etnopolitika ve Vicdan Özgürlüğü Devlet Servisi tarafından yapılan resmî açıklamaya göre, Ukraynalı gençler ilk kez sistemli ve tamamen ücretsiz bir şekilde Kazak dili eğitimi alma fırsatına sahip olacak. Eğitimlerin dijital ortamda, Zoom platformu üzerinden gerçekleştirileceği ve bu sayede Ukrayna'nın farklı bölgelerinden veya yurt dışından gençlerin kursa kolayca katılım sağlayabileceği vurgulandı. Kursun temel misyonu; dil, kültür ve ortak ilişkiler tarihi üzerinden Ukrayna ve Kazakistan gençliği için dirençli bir eğitim kültür platformu oluşturmak olarak açıklandı. TÜRKİSTAN VE DİPLOMASİ ALANINDA YENİ FIRSATLAR Resmî makamlar, bu ders programının genç katılımcılara hem akademik hem de profesyonel kariyerlerinde yeni kapılar aralayacağına dikkat çekti. Kursu başarıyla tamamlayan gençlerin; Ukrayna-Kazakistan ve Ukrayna-Türk dünyası diyaloğunun geliştirilmesinde aktif rol oynayacağı, Türkistan bölgesindeki yeni eğitim ve kariyer olanaklarına erişebileceği, aynı zamanda diplomasi, uluslararası ilişkiler, kültür ve insani iş birliği alanlarında ciddi bir avantaja sahip olacağı ifade edildi. BAŞVURULAR İÇİN SON TARİH 15 HAZİRAN Projenin başlatılmasını sağlayan ve kuratörlüğünü üstlenen isim Marina Gonçaruk olurken, Kazak Türkçesi derslerini ise eğitmen İskander Sagimbekov verecek. Kursa katılmak isteyen gençlerin ad-soyad, yaş, eğitim gördükleri kurum ve iletişim bilgilerini içeren bir motivasyon mektubu hazırlayarak 15 Haziran 2026 tarihine kadar ukrainian_turkic_center@ukr.net e-posta adresine başvurmaları gerekiyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.