SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Türk Tarihi

QHA - Kırım Haber Ajansı - Türk Tarihi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Türk Tarihi haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Kazak Sanatçı Saltanat Kayırova tarihi mücevherlere dönüştürüyor Haber

Kazak Sanatçı Saltanat Kayırova tarihi mücevherlere dönüştürüyor

Kazakistan'ın Aktöbe şehrinden genç kuyumcu ve mücevher tasarımcısı Saltanat Kayırova, eserlerinde tarihî mirası ve millî kültürü modern tasarımlarla buluşturuyor. Çocukluk yıllarından itibaren sanatla iç içe büyüdüğünü belirten Kayırova Kırım Haber Ajansına (QHA) yaptığı açıklamada, ilhamını büyük ölçüde arkeolojik buluntular ve tarihî motiflerden aldığını söyledi. Sanat yolculuğunun ailesinin desteğiyle şekillendiğini ifade eden Kayırova, babasının el becerisi ve annesinin dombıra sevgisinin kendisini üretmeye teşvik ettiğini anlattı. Kayırova, "Sanat yoluna yönelmem benim için aslında beklenmedik bir durum olmadı. Sıradan bir Kazak ailesinde büyüdüm. Kazaklar arasında 'Türkü söylemeyen Kazak yoktur' diye güzel bir söz vardır. Babamın el becerisi ve annemin dombırayı ustalıkla çalması, çocukluğumdan itibaren beni sanat ve üretim dünyasına yakınlaştırdı." dedi. Küçük yaşlardan itibaren resim ve el sanatlarına ilgi duyduğunu belirten sanatçı şu ifadeleri kullandı: Küçük yaşlarda büyükannemin eğirme çıkrığına hayranlık duyduğumda, babam bana kendi elleriyle küçük bir çıkrık yapardı. Annemin yanında oturup oklavayla ekmek açışını ilgiyle izlediğimde ise bana uygun boyutlarda minik bir oklava hazırlardı. Daha sonra resim yapmaya merak saldığımda, bu kez benim için özel bir şövale yapmıştı. İşte o günlerden itibaren, hangi yolu seçersem seçeyim ailemin beni destekleyeceğini, hayallerime ulaşmam için önümde daima yeni kapılar açacağını ve her zaman yanımda duracağını anladım. Öte yandan Kayırova son beş yıldır ise profesyonel olarak kuyumculuk ve mücevher tasarımıyla ilgilendiğini kaydetti. “İLHAMIMI TARİHÎ MİRASTAN ALIYORUM” Kayırova, tasarımlarının merkezinde tarihî eserler ve kültürel mirasın yer aldığını vurgulayarak, geçmişten günümüze ulaşan nesnelerin taşıdığı hikâyelerin kendisini etkilediğini ifade etti. Bir mücevherin yalnızca estetik bir obje olmaması gerektiğini belirten sanatçı, "Her sanatçının kendine özgü bir üslubu olduğu gibi, ben de kuyumculuk sanatına adım attığım ilk günden bu yana kendi estetik dilimi ve imzamı arayış içindeyim. Bu yolculuk hâlâ devam ediyor. Bugün ürettiğim eserlerin büyük bölümü tarihî motiflerden ve arkeolojik buluntulardan ilham alıyor. Geçmiş çağlardan günümüze ulaşan nesnelerin biçimleri, üzerlerindeki süslemeler ve taşıdıkları hikâyeler beni derinden etkiliyor. İlhamımı çoğunlukla tarihî mirastan ve millî kültürümüzden alıyorum. Bir mücevherin yalnızca güzel görünmesini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin, bir olayın ya da kültürel mirasın izlerini taşımasını arzu ediyorum. Bu nedenle benim için bir takı, yalnızca süs eşyası değil; tarih ile sanatı buluşturan küçük bir eser niteliğindedir." cümlelerini sarf etti. OK FİGÜRÜ ÖZGÜRLÜĞÜ VE KARARLILIĞI SİMGELİYOR Kayırova'nın eserlerinde sıkça yer verdiği ok ve ok ucu motifleri, sanatçının tarih ve kültüre bakışını da yansıtıyor. Okun yalnızca tarihî bir savaş aracı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Kayırova, bu figürün hareketi, hedefe yönelişi ve insanın içsel yolculuğunu simgelediğini ifade etti. Okun her zaman ileriye doğru ilerlediğini ve geriye dönmediğini vurgulayan Kayırova, bu özelliğin insan yaşamına benzediğini belirterek, “Bazen ilerleyebilmek için zorlukları aşmak, risk almak ve hedeflerine inançla yürümek gerekir.” dedi. Ok figürüne olan ilgisinin tarihî eserler ve arkeolojik miras üzerine yaptığı araştırmalar sırasında oluştuğunu kaydeden sanatçı, antik dönemlerden günümüze ulaşan ok uçlarının sade biçimleri ve taşıdıkları sembolik anlamlardan etkilendiğini söyledi. Geçmiş ile günümüz arasında bir bağ kurmayı amaçladığını ifade eden Kayırova, tarihî formları çağdaş kuyumculuk sanatıyla buluşturarak kültürel mirası modern bir yorumla yeniden üretmeye çalıştığını dile getirdi. Kayırova, sanatsal yaklaşımının merkezinde her eserin bir hikâye anlatması gerektiği düşüncesinin bulunduğunu belirterek, ok figürü aracılığıyla hedefe ulaşma azmini, özgürlüğü, kararlılığı ve insanın kendi yolunu bulma mücadelesini anlatmaya çalıştığını vurguladı. “KAZAK KÜLTÜRÜNÜ DÜNYAYA TANITMAK İSTİYORUM” Gelecek planlarından da bahseden Kayırova, kuyumculuk ve tasarım alanındaki kişisel üslubunu geliştirmeyi ve tarihî mirası çağdaş sanatla buluşturan yeni projeler üretmeyi hedeflediğini söyledi. Mücevher tasarımını farklı sanat disiplinleriyle bir araya getirmeye ilgi duyduğunu belirten Kayırova, özellikle animasyon, illüstrasyon ve görsel sanatların çeşitli unsurlarını takı tasarımına entegre ederek izleyicilere farklı deneyimler sunmayı amaçladığını ifade etti. Kayırova, eserleri aracılığıyla Kazak kültürünü ve tarihini yeni bir bakış açısıyla tanıtmayı hedeflediğini belirterek, çalışmalarını uluslararası platformlarda sergilemenin en büyük hayalleri arasında yer aldığını dile getirdi. “KENDİ SESİNİZİ BULMAKTAN VAZGEÇMEYİN” Sanat ve tasarım alanına ilgi duyan gençlere de tavsiyelerde bulunan Kayırova, başarıya giden yolda merak ve öğrenme isteğinin korunmasının önemine dikkat çekti. Sanatta kısa yolların bulunmadığını vurgulayan Kayırova, sürekli araştırmanın, denemenin ve gelişime açık olmanın gerekli olduğunu söyledi. Başka sanatçılardan ilham almanın değerli olduğunu belirten sanatçı, asıl önemli olanın kişinin kendi kimliğini ve özgün sanat dilini oluşturabilmesi olduğunu ifade etti. Genç sanatçılara korkmadan üretmeleri çağrısında bulunan Kayırova, “Çoğu zaman en etkileyici fikirler, denemekten ve hata yapmaktan doğar. Eğer yaptığınız işi gerçekten seviyor ve kararlılıkla yolunuza devam ediyorsanız, emekleriniz er ya da geç mutlaka karşılığını bulacaktır.” dedi.

Kırım'dan Berlin'e uzanan gizemli yolculuk: Bin 600 yıllık Kerç Tacı Berlin'de sergileniyor Haber

Kırım'dan Berlin'e uzanan gizemli yolculuk: Bin 600 yıllık Kerç Tacı Berlin'de sergileniyor

Kırım’ın kadim tarihi, Berlin’in merkezindeki Neues Müzesi’nde ışıldamaya devam ediyor. Emel Kırım Vakfı Üyesi Elif Gökcen Bay’ın Berlin’den paylaştığı bilgilere göre, müzede sergilenen ve "Kerç Tacı" olarak bilinen eser, IV. yüzyıldan kalma bir mühendislik ve sanat harikası olarak kabul ediliyor. JOHANNES VON DİERGARDT KOLEKSİYONU'NUN İNCİSİ Kerç Tacı, 1907 yılında Alman koleksiyoner Johannes von Diergardt’ın Kerç Yarımadası’ndan topladığı ve daha sonra Berlin Neues Müzesi’ne bağışladığı dev koleksiyonun en nadide parçası olma özelliğini taşıyor. Soylu bir Hun kadınının mezarında bulunan bu eser, bozkır kavimlerinin ölü gömme gelenekleri ve sosyal hiyerarşisi hakkında da önemli ipuçları sunuyor. KIRMIZI MÜCEVHERLER VE STİLİZE ŞAHİN BAŞLARI Üç parçalı bir başlığın ön yüzünü süsleyen bu eşsiz diademde, altın üzerine tek tek monte edilmiş göz kamaştırıcı kırmızı mücevherler (garnet/lal taşları) yer alıyor. Tacın orta kısmında ise bozkır kültürünün en önemli sembollerinden biri olan yırtıcı kuş figürleri dikkat çekiyor. Son derece stilize edilmiş iki şahin başının gözleri, yuvarlak kakmalarla hayat buluyor. HUN TÜRKLERİ’NİN SANAT MİRASI Eser, Hunlarda göçebe yaşam tarzının sadece askeri değil, sanatsal açıdan da ne denli gelişmiş olduğunu kanıtlıyor. Kerç Tacı, Kırım’ın Türk dünyasıyla olan kadim bağlarını ve bozkırın asaletini simgeleyen en somut örneklerden biri olarak görülüyor.

Doç. Dr. İkram Çınar: Kırım Türkleri her durumda ayakta kalmanın yollarını bulmuştur Haber

Doç. Dr. İkram Çınar: Kırım Türkleri her durumda ayakta kalmanın yollarını bulmuştur

Kafkas Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İkram Çınar, Türk dünyasında kimlik, kültür ve eğitim ilişkisini Kırım Haber Ajansına (QHA) anlattı. Ahıska Türklerinin kimlik mücadelesini ve Kırım Tatarlarının kültürel direncini ele alan Doç. Dr. Çınar, ayrıca üzerinde çalışmalar yürüttüğü Türk dünyası etnopedagojisi kavramını açıkladı. “İNSAN KENDİ KENDİNE MANKURTLAŞMAZ, BİRİSİ TARAFINDAN MANKURTLAŞTIRILIR” Eğitim politikaları üzerinde araştırmalar ve yayınlar yapan Doç. Dr. İkram Çınar, son yıllarda etnopedagojiye odaklandığını ve Ahıska Türklerinin etnopedagojisinden sonra çerçeveyi genişleterek Türk dünyası etnopedagojisi üzerine de çalıştığını kaydetti. Eserlerinde sıkça ele aldığı konulardan olan “mankurtlaşma” kavramını Cengiz Aytmatov’dan öğrendiğini belirten Doç. Dr. Çınar, “Onun anlattığı mankurtlaştırma işleminin Türkiye’de ve birçok ülkede yürütüldüğünü fark ettim. Mankurtlaştırma, eğitim ve kültür politikalarıyla binlerce yılda oluşan ve bireylere aktarılması gereken insanî değerleri ortadan kaldırmaya çalışmak, bireyi kendi tarih ve kültüründen koparmak hatta ona düşman yapmaktır. Mankurtlaştırma, insan onuruna ters düşen ve insanlık suçu sayılması gereken bir eylem. İnsan kendi kendine mankurtlaşmaz, birisi tarafından mankurtlaştırılır. Mankurt, bir kurban olmasına rağmen mazlum değildir. Türk dünyasında modernleşmenin, siyasal rejim ve ideolojik saplantıların yol açtığı olumsuzluklar vardır. Bunlar zamanla kendi yoluna girecektir.” değerlendirmesinde bulundu. “EĞİTİMLİ OLMASALARDI O SÜPER DEVLETLERİ KURUP AYAKTA TUTAMAZLARDI” Mankurtlaştırma üzerine çalışmaları sonrasında mankurtlaştırmayan eğitim nasıl olmalıdır soruna cevap ararken etnopedagoji kavramıyla karşılaştığını belirten Çınar, “Etnopedagoji, bir toplumun geleneksel çocuk terbiyesi bilgisidir. Aileler ve toplum, binlerce yılın tecrübesi ile çocuk yetiştirmektedir. Okul olmadan önce de çocuklar ailede, akrabalar arasında ve toplum içinde terbiye edilirdi. Hunları, Selçuklu ve diğer onlarca Türk devletini kuran ve güçlü tutanlar okul yüzü görmemişti ama eğitimliydiler. Eğitimli olmasalardı o süper devletleri kurup ayakta tutamazlardı. Sözlü kültüre dayalı bir bilgelik vardı. Eğitimi aile ve toplumdan alıyorlardı. Eğitim malzemesi masallar, atasözleri oyunlar vb. milli kültür ürünleriydi.” dedi. “EN BAŞA DEDE KORKUT’UN ADINI YAZMALIYIZ” Günümüzde eğitimin, millî olması ve millî etnopedagojiye dayanmasıyla mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Çınar, “Bir toplumun çocuğunu milli kültürle eğitmesi etnopedagoji, yetişkinlerini kendi kültürüyle eğitmesi ise etnoangragojiye dayalı olmalıdır.” ifadelerini kullandı. Eğitimin beşikten mezara kadar sürdüğünü anımsatan Çınar, şöyle devam etti: İnsanlar, çocukken edindikleri etnopedagojik bilgi üzerine yetişkinliklerinde de eğitilmeye devam eder. Bunu da etnoandragoji olarak adlandırdım yani belli bir toplumun yetişkinlerini hayat boyu eğitmesi. Halk ozanlarımız aynı zamanda etnoandragoglarımızdır. En başa Dede Korkut’un adını yazmalıyız. Günümüzde küreselleşmenin etkisiyle ortaya çıkan uluslararasılaşma millî kültürlere zarar veriyor. Toplumlar buna karşı eğitim ve kültür politikalarında millî özelliklerini öne çıkarıyorlar. Bu da etnopedagojiyle ilgilenmeyi gerektiriyor. Etnopedagoji açısından değerlendireceğimiz çok zengin millî kültür varlıklarımız vardır. “ATABEK YURDU, TÜRK DÜNYASININ KÖPRÜSÜDÜR” Doç. Dr. İkram Çınar, QHA’nın “Atabek Yurdu kitabınızda Türk tarihinin pek değinilmeyen tarihsel-kültürel yönüne ışık tutuyorsunuz. Peki, Atabek Yurdu neresidir? Türk tarihi için önemi nedir?” sorusunu ise şu şekilde yanıtladı: Atabek Yurdu, Kuzeydoğu Anadolu’da yer alan Ahıska merkezli tarihi bir beyliğe verilen addır. 1267’de İlhanlı Hükümdarı Abaka Han zamanında Posof’un Caksu Kalesi’nde bir atabeklik kurulmuştur. Bu atabeklik şimdiki Ardahan, Kars, Artvin, Ahıska, Erzurum’un kuzeyinden Bayburt’a kadar olan bölgedir. Bir beylik olarak İlhanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safevilerle birlikte yaşadıktan sonra 1578’de Çıldır Savaşıyla Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Uzun yıllar bir arada yaşadığı için ortak bir kültür geliştirmiş, Akkoyunlu Devleti’ne bağlıyken toplum etnogenezini tamamlamış gibidir. 1829 Edirne Antlaşması ile atabekliğin merkezi olan Ahıska Rusya’ya bırakılmış ve o günden beri bölgeden huzursuzluk eksik olmamıştır. Atabek Yurdu’nun büyük kısmı Türkiye’de olmakla birlikte Ahıska civarı dışarıda kalmış ve kardeşlerimiz zulme uğramıştır. 1944’te etnik temizlik amacıyla sürgün edilmişlerdir. Aynı yıl Kırım Türkleri de sürgüne gönderilmişti. Kader ortağıdırlar. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da Kırım ve Ahıska Türkleri kardeşçe yaşamış, birbirini iyi anlayan insanlardır. Atabek Yurdu, tarihi Türk yurdudur. Ahıska uğruna tarihte büyük savaşlar yaptık ve çok kanımız aktı. Atabek Yurdu, Türk dünyasının köprüsüdür. “AHISKA TÜRKLERİ SIRF TÜRK OLDUKLARI İÇİN KORKUNÇ BİR ZULÜMLE KARŞILAŞMIŞ, BÜYÜK KAYIPLAR VERMİŞTİR” Kendisinin de tüm Ahıskalılar gibi bir Atabek Yurtlu olduğunu kaydeden Çınar, Ahıska Türklerinin karşılaştığı kimlik sorunlarına ilişkin olarak, “İnsanlık idealleri ve evrensel değerler açısından bakıldığında Ahıska Türkleri sırf Türk oldukları için korkunç bir zulümle karşılaşmış, büyük kayıplar vermiştir. Üstelik sürgünü henüz durduramamışızdır. Toplum, yaşadığı travmayla baş başadır. Ahıska Türkleri hâlâ vatanları olan Ahıska’ya dönememiştir. Bu adaletsizlik kabul edilebilir değildir. Gürcistan bu sorunu çözmek zorundadır. Sorumluluğu Sovyetler Birliği’ne ve Stalin’e yükleyerek konu kapatılamaz. Stalin artık yok öyleyse Stalin politikasını sürdürmenin gereği de yoktur. Türkiye ile Gürcistan iyi ilişkiler içinde olması gereken iki komşudur. İlişkilerimiz iyidir ama Ahıska Türklerinin trajedisi onurlu ve adil biçimde çözülmediği sürece bu iyi ilişkiler sürdürülebilir olmayacaktır. Türk milleti buna seyirci kalmaz.” şeklinde konuştu. Ahıska Türklerinin günümüzde dokuz ayrı ülkede küçük gruplar halinde yaşadığına dikkat çeken Çınar, “Şimdiye kadar kimliklerini koruma hususunda büyük titizlik göstermişlerdir ancak mikro azınlık haline geldikleri yerlerde kültürlerini geliştirme yönünden ciddi sıkıntı yaşamaktadırlar. Ahıska Türkü olma bilinçleri ve vatana dönme idealleri onları bir dava sahibi yapmıştır. Ancak sürekli göçmen olmaktan kaynaklanan durumdan ötürü bulundukları yerlerde hep en alttan ve sıfırdan başlamak onları yıpratmakta ve davalarına daha azimli biçimde bağlanmaktan alıkoymaktadır.” değerlendirmesinde bulundu. “KIRIM TÜRKLERİ SIKINTILARLA BAŞA ÇIKMA VE HER DURUMDA AYAKTA KALMANIN YOLLARINI BULMUŞTUR” “Araştırma ve gözlemlerim Ahıska Türkleri ile Kırım Türkleri arasında başta etnopsikoloji olmak üzere kültürel özellikler bakımından diğer Türk boylarından daha fazla ortak noktalarının olduğunu gösterdi.” diyen Doç. Dr. İkram Çınar, şu bilgileri paylaştı: 19. yüzyıl kaynakları Kırım ile Atabek Yurdu arasında yoğun ilişkilerin olduğunu gösteriyor. Kırım Türkleri de son yüzyıllarda büyük acılar çekmiştir ve halen çekmektedir. Ancak Kırım Türkleri bu sıkıntılarla başa çıkma ve her durumda ayakta kalmanın yollarını bulmuştur. Tarihlerini ve yaşadıklarını, kültür ve değerlerini edebiyat, sinema, internet ve medya aracılığıyla genç kuşaklara ve vicdanlı insanlara anlatmakta ve kültürel varlıklarını sürdürmektedirler. Kültürel varlıkları toplum bütünlüğü içinde güvenceye alınabilir. Bir yolunu bulup Kırım Türklerinin tarihi vatanlarında toplanmaları sağlanmalıdır. Ahıska Türklerinin Kırımlı kardeşlerinin örgütlenme ve kültürel üretim biçimlerinden öğrenmesi gerekenler vardır. “ORTAK ALFABEYİ KULLANMAK, ORTAK TÜRKÇE SÖZLÜK HAZIRLAMAK GİBİ İVEDİLİKLE YAPILMASI GEREKEN İŞLER VAR” Türk dünyasında ortak bir eğitim vizyonu, ortak bir müfredat oluşturmanın mümkün olup olmadığı sorusunu ise, “Eğitimde birtakım ortaklıklarımızın olması gerekir çünkü ortak dil ve kültürümüz, ortak bir tarihimiz var. Kardeşiz. Bu kardeşliği sürdürmek ve fayda sağlamak için el birliği içinde ve dayanışma halinde olmamız gerekir. Bunu, eğitim yoluyla çocuklara öğreterek başarabiliriz. Her ülkenin kendine özgü şartları vardır. Her şeyiyle aynı müfredatı uygulamak doğru olmaz. Ancak bazı ortaklıklar olmalıdır. Ortak tarihimizi çocuklarımıza ders çıkarmış biçimde öğretmeliyiz. Emir Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki Ankara Savaşı’nı ya da Çaldıran Savaşı’nı yeni bir bakışla yorumlamalı, kardeş kavgasının yol açtığı trajediyi anlatmalıyız. Ortak alfabeyi kullanmak, ortak Türkçe sözlük hazırlamak gibi ivedilikle yapılması gereken işler vardır. Henüz Kazakistan ve Kırgızistan alfabelerini değiştirmedi. Çin işgalindeki Doğu Türkistan Uygurlarında bu konuda bir çalışma da yok. Konuşurken birbirimizi anlayabiliyoruz ama yazdıklarını hepimiz okuyamıyoruz.” şeklinde yanıtladı.

5 bin yıllık Ani’de Selçuklu izleri: Kare gövdeli kümbet keşfedildi! Haber

5 bin yıllık Ani’de Selçuklu izleri: Kare gövdeli kümbet keşfedildi!

UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Ani Ören Yeri’ndeki arkeolojik çalışmalar devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, 26 Eylül 2025 tarihinde yaptığı açıklamada, Anadolu'daki ilk Türk-İslâm mezarlığı olarak kabul edilen Ani Selçuklu Mezarlığı'nda yeni bir Selçuklu kümbeti bulunduğunu duyurdu. Ersoy, Anadolu'da Türk-İslâm tarihinin izlerini sürmeye devam ettiklerini belirtti. Ani kazılarının tarihe dair yepyeni kapılar araladığını belirten Bakan, “Selçukluların Anadolu’daki ilk izlerinden biri daha gün ışığına kavuştu! Ani Ören Yeri’nde devam eden kazılarda yeni bir Selçuklu kümbeti bulundu.” dedi. ANADOLU’DAKİ İLK KÜMBET OLABİLİR Ersoy ayrıca, Anadolu’daki ilk Türk-İslâm mezarlığı olarak kabul edilen Ani Selçuklu Mezarlığı’nda ortaya çıkarılan bu kümbetin, Anadolu’daki Türk-İslâm devrine ait ilk kümbet olma ihtimaliyle büyük önem taşıdığını bildirdi. BÜYÜK SELÇUKLU MİMARİSİ ÖRNEĞİ Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, önceki sezonlarda sekizgen gövdeli bir kümbet kalıntısı ile sandukalı mezarlar ve akıt tipi mezar odalarının gün yüzüne çıkarıldığı alanda, bu yıl ise tuğladan kare gövdeli yeni bir kümbete ulaşıldı. Ani Ören Yeri'nde bulunan bu kümbetin tuğla gövdeli olması, Büyük Selçuklu mezar mimarisinin Anadolu öncesi coğrafyalarda inşa ettiği geleneği devam ettirmesi açısından önem taşıyor. İPEK YOLU’NUN İLK DURAĞI VE 5 BİN YILLIK TARİHÎ ORTA ÇAĞ ŞEHRİ Ani, Türkiye-Ermenistan sınırında yer alan ve Kars’ın 44 kilometre doğusunda, Ocaklı köyü yakınındaki arkeolojik bir alan olup 2016’da UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kaydedildi. “İpek Yolu üzerindeki 100 bin nüfuslu Krallar Diyarı” olarak bilinen Ani, farklı kültür ve uygarlıklara ev sahipliği yaparak tarih boyunca önemli bir yerleşim merkezi oldu. Bununla birlikte Ani’nin en eski geçmişinin M.Ö. 5 binlere kadar uzandığı düşünülüyor.

Türk dünyası akademisyenleri Moğolistan’da buluştu: "Bozkırda Türk İzleri: Ortak Miras, Ortak Gelecek" projesi başladı Haber

Türk dünyası akademisyenleri Moğolistan’da buluştu: "Bozkırda Türk İzleri: Ortak Miras, Ortak Gelecek" projesi başladı

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığının (TİKA) desteğiyle, Ordu Büyükşehir Belediyesi, Moğolistan Devlet Üniversitesi ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi bünyesindeki MUİS Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü iş birliğinde Ordu Üniversitesi tarafından yürütülen “Bozkırda Türk İzleri: Ortak Miras, Ortak Gelecek” adlı projenin ilk adımı 26 Haziran-6 Temmuz 2025 tarihlerinde Moğolistan’da gerçekleşti. Projeye Ordu Üniversitesi adına Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Hakan Timur ve Prof. Dr. Alparslan İnce katıldı. Projenin yürütücülüğünü ise Doç Dr. Murat Özkan ve Doç. Dr. Abdulkadir Öztürk üstlendi. Doç. Dr. Hüseyin Yıldız ve Dr. Öğr. Üyesi Kamil Yavuz ise araştırmacı olarak projede yer aldı. PROJEYE TÜRKİYE’DEN, MOĞOLİSTAN’DAN VE KAZAKİSTAN’DAN AKADEMİSYENLER KATILDI Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden katılan akademisyenlerle Moğolistan ve Kazakistan’dan katılan toplam 30 akademisyenin katıldığı proje kapsamında bilimsel çalıştay ve saha incelemeleri gerçekleştirildi. Türk tarihinin ve Türk dilinin Türkistan bozkır coğrafyasındaki izlerinin disiplinler arası bir yaklaşımla ele alındığı çalıştay oturumlarında, ortak Türk mirasının bilimsel temelde yeniden değerlendirilmesine imkân sağlayan önemli sonuçlar elde edildi. Çalıştay sonrası gerçekleştirilen saha çalışmaları ile Türk kültür tarihi açısından önem arz eden alanlarda saha incelemeleri yapıldı. “HEM TÜRKİYE HEM DE ORDU ÜNİVERSİTESİ ADINA ÇOK KIYMETLİ BİR PROJE” Ordu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Orhan Baş, hem Türkiye hem de Ordu Üniversitesi adına çok kıymetli bir proje olduğunu dile getirdi ve "Ordu Üniversitesi koordinatörlüğünde Moğolistan’da gerçekleştirilen ‘Bozkır'da Türk İzleri: Ortak Miras, Ortak Gelecek’ adlı çalıştayımız başarılı bir şekilde tamamlandı. TİKA ve Ordu Büyükşehir Belediyesi'nin destekleriyle, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi ve Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü iş birliğiyle yürütülen bu değerli çalışmanın koordinasyonunu üniversitemiz üstlendi.” dedi. Baş, Moğolistan’da gerçekleştirilen saha gezisinde, ilgili bölgelerde kapsamlı araştırmalar yapıldığını ve önemli literatür bilgileri ve belgeler temin edildiğini kaydetti. Baş, “Türkiye’den, özellikle üniversitemizden gönderdiğimiz akademisyenlerimiz yerinde incelemelerde bulunarak veri topladılar. Oldukça verimli geçen ve bilimsel anlamda önemli kazanımlar sağladığımız bu çalışma ile üniversitemiz ve ülkemiz adına çok kıymetli bir çalışmaya imza attık. Bu sürecin başarıyla tamamlanmasında katkı sunan tüm akademik ve idari ekibimiz ile katılımcılar ve paydaşlarımıza teşekkür ediyorum." ifadelerini kullandı.

Kuzey Makedonya Milletvekili Salih Murat’tan Türkleri dışlayan tarih müfredatına tepki! Haber

Kuzey Makedonya Milletvekili Salih Murat’tan Türkleri dışlayan tarih müfredatına tepki!

Makedonya Türkleri Hak ve Demokrasi Hareketinden Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Meclisi Milletvekili seçilen Salih Murat, Eğitim Geliştirme Bürosu tarafından onaylanan 7. sınıf Tarih dersi müfredatının içeriğini eleştirdi. Murat, yaptığı açıklamada müfredatta ülkede yüzyıllardır varlık gösteren Türk topluluğunun tarihi katkısının ve kültürel varlığının neredeyse tamamen görmezden gelindiğini belirterek, “Müfredatın detaylı analizi sonucunda, bu topraklarda yüz yıllardır var olan ve üçüncü en büyük millî topluluk olan Türk topluluğunun tarihî katkısının ve varlığının neredeyse tamamen ihmal edildiğini üzülerek tespit ediyorum. Bu sadece teknik bir tutarsızlık değil çok uluslu devletimizin tüm vatandaşlarına endişe verici bir mesaj gönderen sistemli bir ihmaldir” dedi.  TÜRK TARİHİ SADECE FETİHLER BAĞLAMINDA ALINMIŞ Söz konusu tarih kitabında Osmanlı döneminin yalnızca "fetihler" bağlamında ele alındığını kaydeden Murat, yüzyıllardır Makedon ve Türk topluluğunun kültürel alışverişi, birlikte yaşamı ve sürekliliği hakkında hiçbir atıfta bulunulmadığını söyledi.  Bu bağlamda Murat, “Bu tek taraflı yorum sadece tarihî gerçekleri görmezden gelmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm etnik gruplardan öğrencileri ortak tarihimizin karmaşıklığını anlama fırsatından mahrum bırakıyor” ifadelerini kullandı. “EĞİTİMİ BÖLME ARACINA DÖNÜŞTÜRÜYORLAR” Kuzey Makedonya’nın eğitim müfredatında önemli etnik toplulukların dışlanması yönünde sistemli bir eğilim olduğunu endişeyle gözlemlediğini bildiren Murat, bu durumu, “kapsayıcı bir toplum ve ortak bir gelecek inşa etmek açısından geriye doğru atılmış bir adım” olarak nitelendirdi. Murat, “Ders kitapları devletimizi oluşturan tüm toplulukları temsil etmediğinde, ortak aidiyet oluşturmak yerine bölünme aracına dönüşürler” cümlelerini kullandı. MURAT MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞINA TALEPTE BULUNACAK Bununla birlikte Murat, Kuzey Makedonya’nın çok kültürlü toplumuna değer veren bir milletvekili olarak; ortak tarihe, kültüre ve gelişime ölçülemez derecede katkıda bulunan Türk topluluğunun tarihî bir dipnota indirgenmiş olması karşısında sessiz kalamayacağını vurguladı. Bu çerçevede Murat, 22 Nisan 2025 tarihinde Kuzey Makedonya Eğitim ve Bilim Bakanı'na soru önergesi yönelteceğini ve müfredatın yasal prosedürler çerçevesinde revize edilmesi için talepte bulunacağını duyurdu.  Salih Murat, “Bakanlığın diyaloğa açık olmasını ve çok kültürlü devletimizdeki tüm toplulukları saygıyla karşılayan ve onaylayan bir eğitim sağlamak amacıyla bu ciddi eksiklikleri düzeltme istekliliği göstermesini bekliyorum” ifadelerini kullandı.

Çin'i korkutan Uygur tarihçisi: Turgun Almas Haber

Çin'i korkutan Uygur tarihçisi: Turgun Almas

Uygur Türklerinin tarihine ve kültürüne yaptığı önemli katkılarla tanınan büyük tarihçi ve yazar Turgun Almas, ölümünün yıl dönümünde saygı ve minnetle anılıyor. 30 Ekim 1924'te Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinin Devletbağ köyünde dünyaya gelen Almas, Türk tarihi ve edebiyat dünyasında önemli izler bıraktı. Almas, genç yaşlardan itibaren Uygur halkının tarihine derin bir ilgi duymaya başladı ve bu ilgi zamanla onu, halkının tarihini ve kimliğini savunan bir mücadele adamına dönüştürdü. İNKILAPÇI ŞİİRLERİYLE TANINDI Almas, eğitimine 1934 yılında Bulaksu Bölgesi'nde başladı ve 1942 yılına kadar çeşitli okullarda öğrenim gördü. 1940'lı yıllarda Rus, Fransız ve Sovyet yazarlarının eserleriyle tanışan Almas, edebi kariyerine “Dönmeyiz” adlı şiiriyle adım attı. 1942 yılında öğretmenlik kariyerine adım atan Almas, Gomindang'ın baskılarına karşı koydu ve bu nedenle tutuklandı. Hapishanedeyken bile edebi çalışmalarını sürdüren Almas, “Tutkun”, “Garip İhtiyar” ve “Hürriyet Meşalesi” gibi şiirlerinde özgürlük mücadelesini yansıttı. EDEBİ KATKILARI ULUSLARARASI ALANDA TANINDI 1950'li yıllarda önemli edebi eserler ve araştırmalar kaleme alan Turgun Almas, “Tarim Rüzgarları” ve “Tan-Seher” gibi şiir derlemeleriyle tanındı. Eserleri, Çin, Rus ve İngiliz dillerine çevrildi ve büyük takdir topladı. 1980'lerde sağlık sorunlarına rağmen kapsamlı tarih ve edebiyat çalışmaları yapmayı sürdürdü. MÜCADELE DOLU BİR HAYAT Turgun Almas, özellikle Çin yönetimi altında baskı gören Uygur Türklerinin haklarını savunarak onların tarihine sahip çıktı. Çin hükûmetinin Doğu Türkistan üzerindeki baskıcı politikalarına karşı çıkan Almas, Uygur Türklerinin kimlik mücadelesinde önemli bir rol oynadı. Çin'in asimilasyon politikalarına karşı duran ve Uygur Türklerinin tarihini gün yüzüne çıkaran çalışmaları, onu hem halkının gözünde bir kahraman hem de Çin'in hedefi haline getirdi. YASAKLANAN KİTAPLARI VE TUTUKLANMASI Turgun Almas’ın en bilinen eserlerinden biri olan “Uygurlar” kitabı, 6 bin yıllık Türk tarihini ve Uygur halkının geçmişini ele alan önemli bir çalışmaydı. Bu eseri Uygur lehçesinde bastıran Almas, bu nedenle Çin hükûmetinin baskısıyla karşı karşıya kalmış ve kitap kısa süre içinde yasaklandı. Çin'in resmî tarih anlatısına aykırı olan bu kitap, Uygur halkının gerçek tarihini gözler önüne sermesi sebebiyle büyük yankı uyandırmış, ancak Çin yönetimi tarafından tehdit olarak algılandı. Kitabın yayınlanmasının ardından Almas, Çin yönetimi tarafından tutuklandı ve uzun yıllar gözetim altında tutuldu. ŞİİR VE EDEBİ MÜCADELESİ Almas, sadece tarih yazarlığıyla değil, aynı zamanda edebi eserleriyle de Uygur kimliğini ve mücadelesini desktekledi. Doğu Türkistan Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıllarda, Çin yanlısı kişilere karşı yazdığı “Satkunga Ölüm” (Haine Ölüm) adlı şiiri, halk arasında büyük bir yankı uyandırdı. Bu şiiri, Çin yönetimine karşı Uygur halkının direnişini ve hainlere duyulan öfkeyi dile getiren güçlü bir edebi eser olarak tarihe geçti. Bu şiir, Almas’ın 1947’de tekrar tutuklanmasına yol açtı, ancak halkın ve Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin baskıları sonucunda 1949'da serbest bırakıldı. DOĞU TÜRKİSTAN VE TÜRK DÜNYASI İÇİN BİR MİRAS Turgun Almas’ın en büyük mirası, Uygur halkının tarihine ışık tutan eserleri ve mücadelesi idi. Almas, Uygur halkının köklü tarihini araştırarak onların kültürel kimliğini koruma çabasına büyük katkı sağladı. Onun eserleri, sadece Uygur Türkleri için değil, tüm Türk dünyası için önemli bir bilgi kaynağı oldu. Almas, Çin hükûmeti tarafından sürekli bir tehdit olarak gördü ve hayatının büyük bir kısmını baskılar altında geçirdi. Ancak bu baskılar, onun Doğu Türkistan davası için verdiği mücadeleden geri adım atmasına engel olamadı.11 Eylül 2001 tarihinde Ürümçi’de vefat eden Turgun Almas, günümüzde Uygur halkının ve Türk dünyasının önemli bir simgesi olarak anılıyor.  TÜRK DÜNYASI İÇİN BÜYÜK KAYIP Almas'ın vefatı, sadece Uygur edebiyatı değil, dünya edebiyatı ve tarih çalışmaları için de büyük bir kayıp olarak değerlendiriliyor. Eserleri ve mücadelesi, edebiyatseverler ve araştırmacılar tarafından her zaman hatırlanacak. Almas'ı, Uygur halkının özgürlük mücadelesine olan katkılarını ve büyük tarihsel mirasını saygıyla anıyoruz.

Kazakistan'da M.Ö. 2. yüzyıla ait eserler keşfedildi! Haber

Kazakistan'da M.Ö. 2. yüzyıla ait eserler keşfedildi!

Kazakistan Merkezi Müzesi Arkeoloji Bölümü uzmanları, Suzak ilçesine bağlı Kızılkol köyü yakınlarında yürütülen kazı çalışmalarını tamamladı. Alanda M.Ö. 2. yüzyıla ait Kanguy kültürüne dair önemli eserler keşfedildi. Kazakistan Kültür ve Enformasyon Bakanlığının 3 Eylül 2024 tarihinde yaptığı açıklamada,Türkistan bölgesinde yapılan son arkeolojik kazılarda, Kanguy Devleti dönemine ait önemli eserlerin gün yüzüne çıkarıldığı kaydedildi. TAPINAK VE HÖYÜĞÜN DERİNLİKLERİNDEN GELEN TARİH Kazı çalışmalarında bir tapınak ve iki höyüğün açığa çıkarılması, M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenen Kanguy kültürüne ait eşsiz kültürel eserlerin bulunmasını sağladı. Elde edilen buluntular arasında büyük ve küçükbaş hayvan kemikleri, taş aletler, taş öğütücüler ve çeşitli seramik parçaları yer alıyor. Seramik kalıntılarının arasında kap (tütsülük) kolları ve giysi düğmeleri gibi detaylar da dikkat çekti. TAPINAKTA KEŞFEDİLEN GİZEMLİ NESNE Kazılarda en çok ilgi çeken eser, tapınağın batı kısmında bulunan koni şeklindeki bir seramik parçası oldu. Bu parça, ritüel amaçlı kullanılan bir kap olarak değerlendiriliyor ve 60 santimetre derinlikten çıkarıldı. TARİH VE KÜLTÜRÜN İZİNDE Bulunan arkeolojik veriler, tapınağın yüksek dağlar ve göllerle çevrili özel bir konumda olduğunu ve büyük ihtimalle ritüel amaçlı kullanıldığını gösteriyor. Ayrıca, taş aletler tarım faaliyetlerinin gelişmiş olduğunu, özellikle toprak işleme ve hasat yapıldığını ortaya koyuyor. Merkezi Müzesi’nin arkeologları, ülke genelinde tarihî nesneler üzerinde sistematik kazı ve araştırmalara devam ederek, Kazakistan’ın eski tarihini aydınlatan yeni bulgulara ulaşmayı planlıyor. Keşiflerin, Türk tarihinin derinliklerine ve sahip oldukları eski yaşam tarzı hakkında önemli yeni bilgilerin oraya çıkmasına olanak sağlayacağı değerlendirmesi yapılıyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.