SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Türksoy

QHA - Kırım Haber Ajansı - Türksoy haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Türksoy haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli” Haber

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/ANKARA Ahmed Cevad Enstitüsü öncülüğünde, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile TÜRKSOY’un katkılarıyla düzenlenen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”, 5 Haziran Cuma günü Ankara’daki 15 Temmuz Demokrasi Müzesi’nde gerçekleştirildi. “1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. Yılı ve Türk Devletlerinin Bağımsızlığının 35. Yılı”na atfen düzenlenen etkinlikte, Sovyet dönemi baskıları ve Türk dünyasının yaşadığı acılar ele alındı. Program kapsamında, Türk halklarının maruz kaldığı siyasi baskılar, sürgünler ve aydın kıyımları sergi ve panel aracılığıyla katılımcılara aktarıldı. Panelin açılış konuşmaları panelin moderatörlüğünü üstlenen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Edebiyat Fakültesi Öğr. Üyesi ve Ahmed Cevad Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İbrahim Dilek tarafından gerçekleştirildi. Dilek, repressiya çalışmalarının yaklaşık çeyrek asırlık bir geçmişe sahip olduğunu belirterek, konunun bugün geniş katılımlı bir etkinlikle ele alınmasının uzun yıllara dayanan akademik ve kurumsal çabaların sonucu olduğunu söyledi. “Türk Dünyasında Repressiya Sovyetler Döneminde Türk Halklarına Yapılan Baskı ve Zulümler” başlıklı çalışmasına değinen Dilek, dönemin Yurtdışı Akrabalar ve Topluluklar Başkanlığı (YTB) Başkanı Abdullah Eren ile yapılan görüşmeler sonucunda çalışmaların başladığını anlattı. Eren’in konuya sahip çıkmasının ardından çeşitli alanlardan uzmanların katkılarıyla repressiya üzerine önemli çalışmaların ve yayınların ortaya çıktığını belirten Dilek, bu süreçte hazırlanan eserlerin konunun görünürlüğünü artırdığını kaydetti. Konunun yalnızca kitap sayfaları arasında kalan bir tarih olmaktan çıkarıldığını vurgulayan Dilek, özellikle sonraki yıllarda düzenlenen etkinlikler, akademik çalışmalar ve kamuoyu faaliyetleri sayesinde repressiyanın daha geniş kitlelere ulaştığını söyledi. Ayrıca Dilek, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy’un konuyu sahiplenmesiyle bu etkinliğin gerçekleştiğini ifade etti. Konuşmasında 19. ve 20. yüzyılın insanlık tarihinin en acı dönemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Dilek, savaşlar, sürgünler ve katliamların milyonlarca insanı etkilediğini belirtti. Repressiyanın da bu trajedilerden biri olduğunu söyleyen Dilek, Sovyet yönetimi altında çok sayıda Türk aydınının, devlet adamının, sanatçının ve sıradan vatandaşın baskılara maruz kaldığını hatırlattı. Repressiya mağdurlarının sayısına ilişkin kesin verilerin bulunmadığını belirten Dilek, resmi kaynakların net bilgiler sunmadığını ancak yüz binlerce kişinin bu süreçte infaz edildiğinin veya çeşitli şekillerde mağdur edildiğinin tahmin edildiğini söyledi. Dilek, hayatını kaybedenleri rahmetle andıklarını ifade ederek, yaşananların unutulmaması gerektiğini vurguladı. Önümüzdeki yıl repressiyanın yüzüncü yılına ulaşılacağını hatırlatan Dilek, yaklaşık bir asır önce yaşanan olayların bugün hâlâ Türk dünyasının ortak hafızasında canlılığını koruduğunu belirtti. “REPRESSİYA SİBİRYA TÜRKLERİNİN AYDIN KADROLARINI HEDEF ALDI” Açılış konuşmasının ardından panel, Ankara Üniversitesi DTCF Öğr. Üyesi Prof. Dr. Gülsüm Killi Yılmaz’ın “Sibirya’daki Türk Boy ve Topluluklarının Repressiya Süreci” konulu sunumuyla devam etti. Sibirya’daki Türk topluluklarının Sovyet dönemi baskı politikalarından nasıl etkilendiğini ele alan Killi Yılmaz, repressiya sürecinin özellikle az nüfuslu halklar üzerinde çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurduğunu belirtti. Sibirya halklarının kültürel yaşamları, inanç sistemleri, edebiyatları ve toplumsal gelişimlerinin bu süreçten ciddi şekilde etkilendiğini ifade eden Killi Yılmaz, 1920’li yılların sonlarından 1950’lere kadar uzanan dönemin bölgedeki Türk toplulukları açısından kırılma noktası olduğunu söyledi. Sovyet yönetiminin ilk yıllarında Sibirya halklarının kültürel gelişimine yönelik çeşitli çalışmalar yürütüldüğünü anlatan Killi Yılmaz, bu dönemde alfabelerin oluşturulduğunu, yazılı edebiyatların geliştirilmeye başlandığını ve yerel aydın kadrolarının yetiştirildiğini kaydetti. Ancak Stalin döneminde merkeziyetçi politikaların güç kazanmasıyla birlikte bu sürecin tersine döndüğünü belirten Yılmaz, daha önce kültürel gelişimin öncüsü olarak görülen aydınların devlet tarafından tehdit olarak algılanmaya başlandığını ifade etti. Repressiya sürecinin özellikle 1937-1938 yıllarında yoğunlaştığını dile getiren Killi Yılmaz, farklı kaynaklarda değişen rakamlar bulunmakla birlikte milyonlarca insanın bu politikaların mağduru olduğunu söyledi. Resmî verilere göre 1918-1953 yılları arasında yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiğini aktaran Killi Yılmaz, bazı araştırmalarda repressiyadan etkilenenlerin sayısının 20 milyona kadar ulaştığının belirtildiğini kaydetti. Sovyet yönetiminin “karşı devrimcilik” suçlamasını oldukça geniş yorumladığını vurgulayan Killi Yılmaz, yalnızca siyasi muhaliflerin değil, zengin köylülerin, ailelerinin, savaş esirlerinin ve devlet tarafından tehdit olarak görülen çeşitli toplulukların da baskılara maruz kaldığını anlattı. Bazı halkların ise topluca sürgün edilerek yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırıldığını belirtti. 1934 yılında Sovyet siyasetçi Sergey Kirov’un öldürülmesinin ardından baskıların daha da arttığını ifade eden Killi Yılmaz, bu tarihten sonra yargılama süreçlerinin hızlandırıldığını ve birçok kişinin adil yargılanma hakkı olmaksızın infaz edildiğini söyledi. Bu uygulamaların özellikle nüfusları az olan Sibirya halkları üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu kaydeden Killi Yılmaz, birçok Türk topluluğunun hem demografik hem de kültürel açıdan büyük kayıplar yaşadığını dile getirdi. Killi Yılmaz, Sovyetler Birliği döneminde Oyrat (Oyrot) Özerk Bölgesi olarak adlandırılan Altay bölgesinde yaklaşık 10 bin kişinin repressiyadan etkilendiğinin tahmin edildiğini söyledi. Bu kişiler arasında çocuklar ve ileri yaştaki bireylerin de bulunduğunu belirten Yılmaz, baskıların toplumun hemen her kesimini hedef aldığını ifade etti. Repressiya sürecinde yalnızca Altay Türklerinin değil, bölgede yaşayan Kazaklar ve diğer toplulukların da mağdur edildiğini kaydeden Killi Yılmaz, dönemin yönetimi tarafından birçok kişinin “milliyetçilik”, “karşı devrimcilik”, “Japon veya Alman istihbaratıyla iş birliği yapmak”, “Türkçülük faaliyetlerinde bulunmak” ya da “halk düşmanlarıyla yeterince mücadele etmemek” gibi suçlamalarla yargılandığını belirtti. Killi Yılmaz, baskılardan yerel yöneticiler, din adamları, öğretmenler, tüccarlar, sanatçılar ve kültür insanlarının da etkilendiğini vurgulayarak, özellikle geleneksel toplum yapısında önemli rol üstlenen kişilerin hedef alındığını söyledi. Kamlar, yerel liderler ve kanaat önderlerinin çeşitli gerekçelerle suçlandığını ifade eden Killi Yılmaz, kültür ve sanat alanında faaliyet gösteren birçok ismin de milliyetçi düşünceler taşıdıkları iddiasıyla cezalandırıldığını dile getirdi. 1934 yılında açılan ve “Karşı Devrimci Oyrot Milliyetçileri Örgütü” davası olarak bilinen yargılamaya da değinen Killi Yılmaz, davada çok sayıda kişinin Sovyet yönetimine karşı faaliyet yürütmek, yabancı istihbarat servisleriyle bağlantı kurmak ve bağımsız bir devlet oluşturmayı hedeflemekle suçlandığını söyledi. Yargılananlar arasında Altay kültür hayatının önemli isimlerinin de bulunduğunu belirten Killi Yılmaz, ünlü Altay Türkü ressam ve Türkolog Çoros-Gurkin’in de repressiya mağdurları arasında yer aldığını hatırlattı. Repressiya sürecinin yalnızca yerli halkları değil, bölgeye sürgün edilen farklı etnik toplulukları da etkilediğini ifade eden Killi Yılmaz, Tatarlar, Almanlar, Koreliler, Gürcüler, Yahudiler ve diğer birçok halkın çeşitli gerekçelerle baskılara maruz kaldığını söyledi. Özellikle Korelilerin Japon yanlısı olmakla suçlandığını belirten Killi Yılmaz, sıradan işçilerin dahi infaz edildiği örneklerin bulunduğunu kaydetti. Baskıların kültürel hayatta büyük yıkıma neden olduğunu vurgulayan Killi Yılmaz, repressiya mağdurları arasında edebiyatın öncü isimleri, ders kitabı yazarları, gazeteciler ve aydınların bulunduğunu belirtti. Bu nedenle birçok Türk topluluğunun kültürel gelişiminin kesintiye uğradığını ifade eden Killi Yılmaz, repressiyanın yalnızca bireyleri değil, halkların kolektif hafızasını ve kültürel mirasını da hedef aldığını söyledi. 1950'li yıllardan itibaren repressiya mağdurlarının bir kısmının itibarlarının iade edildiğini belirten Killi Yılmaz, buna rağmen uzun yıllar boyunca bu kişilerin eserlerinin yayımlanamadığını ve isimlerinin dahi anılmasının sakıncalı görüldüğünü kaydetti. Günümüzde ise Sibirya'daki Türk toplulukları arasında repressiya mağdurlarının hatırasını yaşatmaya yönelik müzelerin, araştırma merkezlerinin ve dijital arşivlerin oluşturulduğunu ifade etti. “SİBİRYA’DAKİ TÜRK VARLIĞI STRATEJİK ÖNEME SAHİP” Killi Yılmaz’ın ardından tekrar söz alan Dilek, Sibirya coğrafyasının tarih boyunca Türk varlığının önemli merkezlerinden biri olduğunu belirterek, Rusya'nın bölgeye yönelik yayılmacı politikalarının 16. yüzyılda Kazan, Astrahan ve Sibir hanlıklarının ele geçirilmesiyle hız kazandığını söyledi. Rusya'nın Sibirya'ya yönelmesinde bölgenin zengin doğal kaynaklarının etkili olduğunu ifade eden Dilek, özellikle tuz madenleri ve geniş ormanlık alanların dönemin ekonomik şartlarında büyük önem taşıdığını kaydetti. Bu süreçte Rusların yaklaşık iki yüzyıl içerisinde Sibirya'yı aşarak Bering Boğazı'na kadar ulaştığını belirten Dilek, bölgenin tarihsel olduğu kadar jeopolitik açıdan da dikkat çekici bir konuma sahip olduğunu vurguladı. Sibirya'nın günümüzde dünyanın en önemli doğal kaynak rezervlerinden birini barındırdığına dikkat çeken Dilek, dünya tatlı su rezervlerinin önemli bir bölümünün, ayrıca doğal gaz, elmas, altın ve diğer stratejik madenlerin büyük kısmının bu coğrafyada bulunduğunu söyledi. Bölgede çok sayıda etnik topluluğun yaşadığını ifade eden Dilek, bunların arasında önemli Türk topluluklarının da yer aldığını belirterek Altay, Şor, Tofa ve Saha (Yakut) Türkleri başta olmak üzere Sibirya'daki Türk halklarının tarihî ve kültürel mirasının Türk dünyasının ortak değeri olduğunu dile getirdi. Sibirya'daki Türk topluluklarının tarih boyunca çeşitli baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldığını kaydeden Dilek, “O yüzden Sibirya'yı konuşmak, Sibirya'yla başlamak, Sibirya'daki Türk varlığını gündemde tutmak, Sibirya'nın Türk yüzyıllarını gündemde tutmak, Türk aydınlığının ileriki vizyonlar için önemli olduğu kanaatindeyim.” ifadelerini kullandı. “AMAÇ YALNIZCA MUHALİFLERİ DEĞİL, TOPLUMLARIN HAFIZASINI DA YOK ETMEKTİ” Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Hukuk Fakültesi Öğr. Üyesi Doç Dr. Rıdvan Değirmenci, repressiyanın insan hakları ve hukuk boyutunu değerlendirdi. Konuşmasında repressiyanın yalnızca siyasi bir tasfiye süreci olarak ele alınamayacağını vurgulayan Değirmenci, yaşananların modern devlet mekanizmasının ürettiği sistematik ve gayrimeşru şiddetin en dikkat çekici örneklerinden biri olduğunu söyledi. Repressiya döneminde yaşanan hak ihlallerinin insan hakları literatüründe yeterince incelenmediğine dikkat çeken Değirmenci, konunun çoğu zaman yalnızca Sovyetler Birliği içerisindeki iktidar mücadeleleri veya siyasi tasfiyeler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Repressiyanın bu dar çerçevenin ötesinde ele alınması gerektiğini belirten Değirmenci, süreç boyunca çok sayıda aydının, bilim insanının, sanatçının ve sıradan vatandaşın hukuki güvencelerden mahrum bırakılarak cezalandırıldığını kaydetti. Bu nedenle yaşananların yalnızca siyasi baskı değil, aynı zamanda sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Dönemin uygulamalarının biçimsel olarak yasal düzenlemelere dayandırılmış olmasının onları meşru kılmadığını ifade eden Değirmenci, insan onurunu ve temel hakları korumayan yasaların gerçek anlamda hukuk olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Repressiya sürecinde uygulanan birçok kararın dönemin mevzuatına dayanmasına rağmen hukukun evrensel ilkeleri bakımından meşruiyet taşımadığını belirten Değirmenci, bu nedenle söz konusu uygulamaların “yasal haksızlık” örnekleri olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi. Repressiyanın tarihsel ve ideolojik arka planına da değinen Değirmenci, farklı kimliklerin, kültürlerin ve düşüncelerin baskı altına alınmasının modern dönemde ortaya çıkan tek tip toplum anlayışıyla ilişkili olduğunu ifade etti. Türk tarihindeki çok kültürlü devlet geleneğinin farklı toplulukların bir arada yaşamasını mümkün kıldığını belirten Değirmenci, bu nedenle Türk dünyasının repressiya benzeri uygulamaları anlamlandırmakta zorlandığını söyledi. Değirmenci, insan hakları perspektifinden bakıldığında repressiyanın yalnızca belirli grupları hedef alan bir siyasi operasyon değil, insan onurunu, düşünce özgürlüğünü ve yaşam hakkını ihlal eden sistematik bir baskı mekanizması olduğunu vurgulayarak, bu tür olayların insanlık tarihinin ortak hafızasında yer alması gerektiğini ifade etti. Repressiyanın yalnızca bir tutuklama veya yargılama süreci olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Değirmenci, burada esas amacın toplumların önder kadrolarını ve entelektüel birikimini ortadan kaldırmak olduğunu söyledi. Türk topluluklarının önde gelen aydınlarının, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve kanaat önderlerinin sistematik biçimde tasfiye edildiğini belirten Değirmenci, bunun yalnızca bireyleri değil toplumların geleceğini de hedef alan bir politika olduğunu dile getirdi. SOVYET BASKILARININ KADIN KURBANLARI ALJİR’DE ANILIYOR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi "ALJİR" Müdürü Dr. Dauletkerey Kapuli, “ALJİR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi’nin Kuruluşu ve Tarihî Önemi” başlıklı sunumunda Sovyet döneminde yaşanan siyasi baskıların Kazakistan'daki izlerini ve ALJİR Müze Kompleksi'nin bu hafızayı yaşatma misyonunu anlattı. Kapuli, ALJİR yerleşkesinde bugün hâlâ dönemin izlerini taşıyan barakaların bulunduğunu belirterek, kampta kalan kadınların son derece ağır şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini söyledi. Kampta kalanların saz ve kamışlardan yapılmış barakalarda yaşadığını, her gün ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığını ifade eden Kapuli, kadınların kanal kazma, tarımsal faaliyetler ve çeşitli zorunlu işlerde çalıştırıldığını kaydetti. ALJİR’ın yalnızca bir çalışma kampı değil, aynı zamanda Sovyet siyasi baskılarının sembollerinden biri olduğunu vurgulayan Kapuli, burada tutulan kadınların büyük bölümünün herhangi bir suç işlememelerine rağmen “halk düşmanı” ilan edilen kişilerin eşleri veya yakınları oldukları gerekçesiyle cezalandırıldığını belirtti. ALJİR’ın yalnızca geçmişi anlatan bir müze olmadığını vurgulayan Kapuli, aynı zamanda insan hakları, adalet ve tarihî hafızanın korunması konusunda farkındalık oluşturan bir merkez olarak faaliyet gösterdiğini kaydetti. Sovyet baskıları sırasında yaşanan acıların unutulmaması gerektiğini belirten Kapuli, bu tür trajedilerin gelecek nesillere aktarılmasının tarihî sorumluluk olduğunu ifade etti. Konuşmasının sonunda ALJİR’ın, Kazakistan’ın tarihî hafızasını koruyan en önemli kurumlardan biri olduğunu söyleyen Kapuli, müzenin siyasi baskı mağdurlarının anısını yaşatırken aynı zamanda insan hakları ve adalet kavramlarının önemini hatırlatan bir eğitim ve araştırma merkezi işlevi gördüğünü belirtti. ÖZBEKİSTAN'DA ULEMA SINIFINA YÖNELİK REPRESSİYA ANLATILDI Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Prof. Dr. Bahtiyor Hasanov, “Günümüz Özbekistan'da Sovyetler Döneminde Siyasi Baskılara Maruz Kalan Aydınların Hatırasının Ebedileştirilmesi İçin Yapılan Çalışmalar” başlıklı sunumunda, Özbekistan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet dönemi siyasi baskılarının mağduru olan aydınların hatırasını yaşatmak amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdür Yardımcısı Murod Zikrullayev ise, “Sovyetler Döneminde Özbekistan'da Ulema Sınıfına Yapılan Siyasi Baskılar (1917-1930'lu yıllar)” başlıklı sunumunda Sovyet yönetiminin Özbekistan'daki din âlimlerine ve geleneksel dinî eğitim kurumlarına yönelik baskı politikalarını ele aldı. Zikrullayev, 1917 Devrimi sonrasında Sovyet yönetiminin dinî yapıları devlet kontrolü altına almaya çalıştığını, özellikle 1920'li ve 1930'lu yıllarda ulema sınıfının sistematik baskılara maruz bırakıldığını belirtti. Bu süreçte çok sayıda din âliminin “karşı devrimcilik”, “milliyetçilik” ve “Sovyet karşıtı faaliyetlerde bulunmak” gibi suçlamalarla tutuklandığını, sürgüne gönderildiğini veya idam edildiğini ifade etti. Sunumunda dönemin önde gelen din âlimlerinden Miyan Büzrük Salihov ve Nasırhan Töre gibi isimlerin yaşadıkları mağduriyetlere de değinen Zikrullayev, bu şahsiyetlerin Özbekistan'ın dinî ve kültürel hayatında önemli roller üstlenmelerine rağmen Sovyet baskı politikalarının hedefi hâline geldiklerini söyledi. KARLAG'IN HAFIZASI GELECEK NESİLLERE AKTARILIYOR Dolinka Köyü Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Güldana Beysengalieva, “Tarihî Eserler: Karlag'ın Yaşayan Hatırası” başlıklı konuşmasında Sovyetler Birliği döneminin en büyük çalışma kampı sistemlerinden biri olan Karlag'ın tarihî mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı. Müzede sergilenen eserlerin, siyasi baskı mağdurlarının günlük yaşamlarına ve karşı karşıya kaldıkları zorluklara ışık tuttuğunu kaydeden Beysengalieva, her bir objenin bireysel hikâyeler taşıdığını ve bu yönüyle Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturduğunu söyledi. Beysengalieva, Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturan tarihî eserler arasında repressiya mağduru Kazak Türkü aydınlar Amanbey Kaspağbayev ve Kayyum Muhamedhanov gibi isimlere ait belge ve materyallerin de bulunduğunu belirtti. ERSOY'DAN TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ VE TARİHÎ HAFIZA VURGUSU Panelin kapanış konuşmaları, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy tarafından gerçekleştirildi. Türk dünyasında repressiya çalışmalarına katkı sunan akademisyenlerin uzun yıllardır önemli bir fikrî ve bilimsel birikim ortaya koyduğunu belirten Ersoy, bu çalışmalar sayesinde Türk dünyasının ortak hafızasında yer alan acıların daha görünür hâle geldiğini söyledi. Türk dünyasının birlik fikrinin tarih boyunca önemli aşamalardan geçerek bugünlere ulaştığını ifade eden Ersoy, yeni nesillere ortak tarih, kültür ve hafıza bilincinin aktarılmasının büyük önem taşıdığını vurguladı. Akademik çalışmaların bu süreçte önemli bir rol üstlendiğini kaydeden Ersoy, Türk dünyasının ortak meselelerinin bilimsel zeminde ele alınmaya devam edilmesi gerektiğini belirtti. Etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen akademisyenlere ve kurum temsilcilerine teşekkür eden Ersoy, serginin hazırlanmasında, eserlerin temin edilmesinde ve bilimsel programın oluşturulmasında görev alan isimlerin önemli katkılar sunduğunu belirtti. Özellikle Türk dünyasının farklı ülkelerinden programa katılan müze yöneticileri, araştırmacılar ve uzmanların etkinliğe uluslararası bir boyut kazandırdığını ifade eden Ersoy, Özbekistan, Kazakistan ve diğer Türk devletlerinden gelen katılımcıların paylaşımlarının büyük değer taşıdığını söyledi. Program kapsamında sunulan bildirilerin, sergi materyallerinin ve etkinlik boyunca ortaya konulan çalışmaların kitaplaştırılması yönünde hazırlık yapılacağını açıklayan Ersoy, böylece panelde ele alınan konuların daha geniş kitlelere ulaştırılmasının hedeflendiğini söyledi. Repressiya mağdurlarının anısının yaşatılmasının yanında Türk dünyasının yaşayan insan hazinelerini korumanın da önemli olduğunu vurgulayan Ersoy, kültür, sanat ve bilim alanlarında emek veren isimlerin desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Türk dünyasının ortak tarihini ve kültürel değerlerini geleceğe taşıyacak çalışmaların önemine dikkat çeken Ersoy, bu alanda kurumlar arası iş birliğinin artırılmasının gerekliliğini dile getirdi. Ersoy, konuşmasının sonunda etkinliğe katkı sunan tüm kurumlara, konuşmacılara ve katılımcılara saygılarını iletti. Panel toplu fotoğraf çekimi ile son buldu. TÜRK DÜNYASININ ORTAK ACILARI SERGİDE HAYAT BULDU Öte yandan “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi” ziyaretçilere yalnızca görsel materyaller sunan bir sergi olmanın ötesine geçti. Sergide repressiya mağdurlarına ait bilgi panoları, dönemi yansıtan maketler, anlatım metinleri ve arşiv materyalleri yer aldı. Kapsamlı sergide Sovyet baskılarından etkilenen Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri gibi halkların çektiği zulümler gözler önüne serildi. Sergide, Sovyet döneminin baskı mekanizmalarını yansıtan Gulag kampı maketleri, siyasi baskılara maruz kalan Türk dünyası aydınlarına ilişkin bilgi panoları ve döneme ait görsel materyaller yer aldı. Sergide, Kırım Tatarlarının önde gelen aydınlarından Türkolog Bekir Sıtkı Çobanzade gibi baskıya uğrayan Türk dünyası aydınlarına özel bir köşe verildi. Aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) hakkında da kapsamlı bilgiler sunuldu. Ziyaretçiler, farklı Türk topluluklarının yaşadığı trajedileri ve ortak tarihî hafızayı interaktif ve bütüncül bir anlatımla deneyimleme imkânı buldu.

Türk dünyasının geleceği Ankara’da masaya yatırıldı Haber

Türk dünyasının geleceği Ankara’da masaya yatırıldı

EkoAvrasya Vakfı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Türk Dünyası Sivil Toplum İşbirliği Derneği (TÜRKSİT) ve Politik Stratejiler Araştırma Merkezi (POLSAM) iş birliğiyle düzenlenen “Türk Dünyası Entegrasyonunda Yeni Ufuklar: Ortak Geleceğe Doğru Stratejik Vizyon” sempozyumu Ankara'da gerçekleştirildi. TÜRKSOY ev sahipliğinde 3 Haziran’da gerçekleştirilen sempozyum Türkistan coğrafyasındaki Türk devletlerinin bağımsızlıklarının 35. yılı vesilesiyle tertip edildi. Programın açış ve selamlama konuşmaları AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanı Prof. Dr. Kürşad Zorlu, TÜRKSOY Genel Sekreter Yardımcısı Sayit Yusuf, EkoAvrasya Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hikmet Eren, POLSAM Yönetim Kurulu Başkanı Av. Ahmet Doğanses, TÜRKSİT Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Kurnaz tarafından yapıldı. Sempozyuma, Ukrayna'nın Ankara Büyükelçisi Nariman Celâl'in yanı sıra Türk dünyasından pek çok diplomatik misyon temsilcisi, akademisyen, siyasetçi ve STK temsilcisi katıldı. “TDT BİR YILDA 150’DEN FAZLA ETKİNLİK DÜZENLEDİ” Programda konuşan Zorlu, 2025 yılının Türk dünyası çalışmaları açısından oldukça verimli geçtiğini, Türk Devletleri Teşkilatının (TDT) yaklaşık 30'u üst düzey buluşmalar olmak üzere 150'den fazla etkinliği gerçekleştirdiğini belirtti. Zorlu, Türkiye ve Türkistan coğrafyasındaki Türk devletlerinin aralarındaki ilişkinin giderek geliştiğini geçmişte birkaç başlık altında ilerleyen ilişkilerin bugün 30’dan fazla başlığa ulaştığını söyledi. Türkiye’de Türk dünyasına yönelik çok yoğun faaliyetlerin yürütüldüğünü belirten Zorlu, “Hemen hemen tüm Bakanlıklarımızın bünyesinde doğrudan ve dolaylı bir biçimde çok yoğun bir Türk dünyası faaliyeti sürdürülüyor. Bizi birbirimize bağlayan en önemli şey dilimiz ve kadim kültürümüz.” dedi. “KIRIM TÜRKLÜĞÜ BİZİM İÇİN ÇOK KIYMETLİ” Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Nariman Celâl’e hitap eden Zorlu, “O çile çekmiş bir dava insanı. Özel ve güzel bir insan. Devletinin Türkiye’deki temsilcilik görevini yürütüyor. Bu da bizim için gurur verici. Elbette Kırım Türklüğü bizim için çok kıymetli.” diye konuştu. Türkiye’de düzenlenecek TDT 13. Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi'ni ekim ayında düzenlemeyi planladıklarını belirten Zorlu, “TDT, sadece Türk dünyasının birlikteliği değil, bulunduğumuz her coğrafyada güvenliğin, huzurun ve birlikte yaşama iradesinin arzusu olsun. Biz gittiğimiz her coğrafyaya huzur götürme anlayışıyla vücut bulmuş bir milletin evlatlarıyız.” ifadelerini kullandı. TÜRK DÜNYASI GENÇLİK KAMPI KOCAELİ’DE DÜZENLENECEK Zorlu, bir süredir Türk Dünyası Sivil Toplum Destek Sistemi (TÜDSES) projesinin 23 Haziran’da büyük bir etkinlikle tanıtacağını aktararak, şöyle konuştu: Dijital bir ortamda tüm sivil toplum kuruluşlarımızı topluyoruz. Türk dünyasının sivil toplum gücünün ve potansiyelinin çok önemli olduğu ama birlikteliğimizin o kadar yoğun olmadığını tespitle ortaya koyduğumuz bir projeydi. Bunu tamamladık. Bu dijital sistemde, bütün sivil toplum kuruluşlarımız birbiriyle etkileşim kurabilen, sorunlarını anlatabilen, ilgili devletlerimizdeki kurumlara sıkıntılarını, isteklerini iletebilen bir mekanizmayı öngörüyor. Bunu hayata geçirmiş olacağız. Zorlu, Türk Dünyası Gençlik Kampı’nın 3 ile 5 Temmuz tarihleri arasında Kocaeli’de düzenleneceğini duyurdu. “DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK" VURGUSU TÜRKSOY Genel Sekreter Yardımcısı Yusuf, Türk dünyasının ortak politikalarının geliştirilmesinin önemine değindiği konuşmasında, “Birlikten ve gelecekten bahsediyorsak ortak politikalar üretmek zorundayız. Bu politikaları geliştirecek kadrolara sahibiz.” dedi. EkoAvrasya Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Eren de İsmail Bey Gaspıralı’nın “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsünün ortak alfabeden ortak tarihe uzanan müşterek çalışmalarda somut bir gerçekliğe kavuştuğunu ifade etti. POLSAM Yönetim Kurulu Başkanı Doğanses ise Türk dünyasının Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar büyük bir havzası kapsadığını belirterek, “Bu havza, yalnızca ortak bir geçmişin değil küresel dengeleri yeniden şekillendirecek bir geleceğin habercisidir.” diye konuştu. TÜRKSİT Yönetim Kurulu Başkanı Kurnaz, Türk devletlerinin aynı destanın farklı sayfaları olduğunu belirtti. Kurnaz, “35 yılda kurduğumuz tanışıklığı ortak kuvvete, akla ve vizyona dönüştürme çabasındayız.” dedi. Açış ve selamlama konuşmalarının ardından oturum düzenine geçildi. Alanında uzman isimlerin katılımıyla; Küresel Rekabette Türk Dünyası Vizyonu, Küresel Güç Dengesinde Türk Dünyası: Stratejik Öncelikler, Türk Dünyasının Küresel Güç Potansiyeli ve Stratejik Rotası başlıklı düzenlenen panellerde bölgesel iş birliği modelleri, enerji arz güvenliği, teknolojik entegrasyon ve Karabağ zaferi sonrası değişen jeopolitik dengeler ele alındı.

Ankara’da Türk dünyasının geleceği masaya yatırılacak Haber

Ankara’da Türk dünyasının geleceği masaya yatırılacak

Türk dünyasının siyasi, ekonomik ve stratejik geleceğine ışık tutacak önemli bir sempozyum Ankara’da düzenlecek. EkoAvrasya Vakfı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Türk Dünyası Sivil Toplum İşbirliği Derneği (TÜRKSİT) ve Politik Stratejiler Araştırma Merkezi (POLSAM) iş birliğinde düzenlenecek “Türk Dünyası Entegrasyonunda Yeni Ufuklar: Ortak Geleceğe Doğru Stratejik Vizyon” sempozyumu, Türk dünyasının geleceğine ilişkin kritik başlıkları gündeme taşıyacak. Bölgesel iş birliği modellerinin ve 21. yüzyılın jeopolitik gerekliliklerinin masaya yatırılacağı sempozyumun onur konuğu ve ana konuşmacısı, Türk dünyasına yönelik akademik çalışmaları ve stratejik öngörüleriyle tanınan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkan Yardımcısı ve Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanı Prof. Dr. Kürşad Zorlu olacak. Prof. Dr. Zorlu, program kapsamında; 35 yıllık bağımsızlık sürecinin siyasi ve toplumsal bilançosunu, Türk Devletleri Teşkilatının (TDT) küresel siyasetteki artan rolünü ve Bölgesel güvenlik ve enerji arzı güvenliğinde Türk dünyasının stratejik önemini değerlendirecek. "DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK" VURGUSU 3 Haziran 2026 Çarşamba günü saat 14.00’te TÜRKSOY Genel Sekreterliği ev sahipliğinde başlayacak olan sempozyum, bilimsel bir istişare zemini sunacak. İsmail Bey Gaspıralı’nın "Dilde, Fikirde, İşte Birlik" vizyonunun modern dünya şartlarına nasıl entegre edileceği, akademik perspektifler ve somut projeler üzerinden tartışılacak. ÜÇ KRİTİK OTURUM: EKONOMİDEN GÜVENLİĞE TÜRK DÜNYASI Sempozyum birbirini tamamlayan üç ana oturumla devam edecek. Prof. Dr. Zülfikar Bayraktar başkanlığındaki "Küresel Rekabette Türk Dünyası Vizyonu" başlıklı ilk oturumda; Prof. Dr. Fırat Purtaş, Prof. Dr. İzzet Arı, Doç. Dr. Levent Ersin Orallı ve Güvenlik Uzmanı Coşkun Başbuğ söz alacak. Bu oturumda özellikle bölgesel güvenlik, istihbarat iş birliği ve ekonomik rekabet gücü ele alınacak. Prof. Dr. Soner Sağlam moderatörlüğünde gerçekleşecek "Küresel Güç Dengesinde Stratejik Öncelikler" başlıklı ikinci bölümde; Prof. Dr. Toğrul İsmayil, Doç. Dr. Hasan Bardakçı, Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı Dr. Fuzuli Majidli ve Gazeteci Benan Kepsutlu, Türk dünyasının küresel diplomasi trafiğindeki yerini ve Karabağ zaferi sonrası değişen jeopolitik dengeleri tartışacak. "Küresel Güç Potansiyeli ve Stratejik Rota" başlıklı günün son oturumuna Prof. Dr. Yücel Erol başkanlık edecek. Konuşmacılar Prof. Dr. Hasan Oktay, Dr. Sinan Demirtürk, Dr. Medihanur Argallı ve TÜBİTAK Kıdemli Başuzmanı Mehmet Fatih Şahin, teknolojik iş birliği, Ar-Ge kapasitesi ve "Stratejik Rota" önerilerini sunarak sempozyumun akademik ve teknik çerçevesini çizecek.

3. Sivas Uluslararası Film Festivali muhteşem kapanış töreni ile sona erdi! Haber

3. Sivas Uluslararası Film Festivali muhteşem kapanış töreni ile sona erdi!

Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sivas Valiliği, Sivas Belediyesi, Cumhuriyet Üniversitesi, Sinema Genel Müdürlüğü, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Sivas Ticaret ve Sanayi Odası ile Sakarya Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliğinin katkılarıyla düzenlenen ve 14 Mayıs 2026 tarihindeki resmî açılış töreniyle başlayan 3. Sivas Uluslararası Film Festivali sona erdi. 3. Sivas Uluslararası Film Festivali, Muhsin Yazıcıoğlu Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen muhteşem bir kapanışla final yaptı. Sanat dünyasından ünlü isimlerin akın ettiği gecede ödüller sahiplerini buldu. Gecede Yeşilçam nostaljisi yaşandı. Programda konuşan Sivas Valisi Yılmaz Şimşek, festivalin artık yalnızca bir etkinlik olmanın ötesine geçtiğini belirterek, Sivas’ın kültür ve sanat alanındaki iddiasını ortaya koyan önemli bir organizasyona dönüştüğünü söyledi. Özellikle gençler ve çocukların festivale yoğun ilgi göstermesinin umut verici olduğunu ifade eden Şimşek, gelecek yıllarda uzun metraj yapımlarla daha da büyüyen bir festival hedeflediklerini kaydetti. Törene katılan Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı ise Sivas Devlet Tiyatrosu’nun yaklaşık 30 yıldır kentte önemli hizmet verdiğini hatırlatarak, genel müdür olarak ilk kez geldiği Sivas’ı bundan sonra daha sık ziyaret edeceğini dile getirdi. Türk sinemasının usta oyuncularından Hülya Koçyiğit de Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı şehirlerden biri olan Sivas’ta bulunmaktan mutluluk duyduğunu belirterek, festivalin düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür etti. ÖDÜLLER SAHİPLERİNİ BULDU Festival kapsamında verilen ödüllerde Hülya Koçyiğit “Onur Ödülü”ne layık görülürken, Tamer Karadağlı ve Murat Ercanlı “Türk Sineması Hizmet Ödülü” aldı. Dastan Zhappar Ryskeldi ise TÜRKSOY Özel Ödülü’nün sahibi oldu. Oyunculuk kategorilerinde Deniz Uğur “En İyi Kadın Oyuncu”, Ali Nuri Türkoğlu “En İyi Erkek Oyuncu”, Burak Haktanır ise “En İyi Yardımcı Oyuncu” ödülünü kazandı. “En İyi Dizi” ödülü ise Gönül Dağı yapım ekibine verildi. Festival kapsamında kurmaca ve belgesel film kategorilerinde jüri özel ödülleri ile en iyi film ödülleri sahiplerini buldu. Ayrıca yarışmaya katılan finalist filmler de izleyicilerin beğenisine sunuldu. "MAT" JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ'NE LAYIK GÖRÜLDÜ Festival jürisi, İranlı kadın yönetmen Nasim Soheili imzasını taşıyan "Mat" adlı kısa filmi, yalnızca sinematografik başarısı nedeniyle değil; temsil ettiği güçlü insani değerler ve çekim koşullarının taşıdığı derin anlam sebebiyle “Jüri Özel Ödülü”ne layık gördü. "BALETLER KÖYÜ" BELGESELİNE BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ Ayrıca Festival jürisi, 3. Sivas Uluslararası Film Festivali Belgesel kategorisinde filmin anlatı bütünlüğü ve sinematografik estetiği ile yönetmenin özgün bakışı ve güçlü görsel dili nedeniyle, Birincilik Ödülü’ne Fatih Diren'in "Baletler Köyü" belgesel filminin layık olduğuna oybirliği ile karar verdi. Ödül takdimi festivalin belgesel dalında jüri başkanlığı görevini üstlenen Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Türkiye Temsilcisi ve Emel Kırım Vakfı Başkanı Zafer Karatay tarafından yapıldı. ZAFER KARATAY, 3. SİVAS ULUSLARARASI FİLM FESTİVALİ’NDE 18 MAYIS’A DİKKAT ÇEKTİ Karatay festivalin kapanış töreninde yaptığı açıklamada, “Burada bir jüri üyesi başkanı olarak bulunuyorum, aynı zamanda vicdanî borçtan bir şeyler söylemek istiyorum. Ben aynı zamanda KTMM Türkiye Temsilcisiyim. Bundan tam 82 yıl önce, 18 Mayıs 1944’te, Sinop’a tam 300 kilometre uzaklıktaki kadim Türk yurdunun bütün insanları, kardeşlerimiz, hayvan vagonlarına doldurularak sürgün edildi.” ifadelerini kullanarak bu sürgün ve soykırım boyunca Kırım Tatarlarının nüfuslarının yüzde 46’sının yok edildiğinin altını çizdi. KARATAY, KIRIM’IN 2014 YILINDA RUSYA TARAFINDAN İŞGAL EDİLDİĞİNİ HATIRLATTI Öte yandan “Bu insanlar, inanılmaz bir mücadele ile Kırım’a döndüler ve bunların belgesellerini TRT için yaptım.” şeklinde konuşan Karatay, KırımTatarlarının Türk-İslam medeniyetini Türkiye’nin de desteğiyle yeniden canlandırdığını ve 2014 yılında Kırım’ın Rusya tarafından işgal edildiğini hatırlatarak “Doğu Türkistan’a ve Gazze’ye olduğu gibi Kırım’a da özgürlük diliyorum.” dedi. “BELGESEL, TARİHE GÖRSEL BELGE BIRAKMAK DEMEKTİR” Bundan tam 36 yıl önce genç bir yönetmen olarak Sivas’a geldiğini ve Sivas’ın birçok köyünde çekimler yaptığını belirten Karatay, son olarak şu değerlendirmelerde bulundu: Bu belgeseller, ölümsüz belgeseller. Belgesel, zaten tarihe görsel belge bırakmak demektir. Bu belgeselde (Karatay tarafından 1990 yılında çekilen 'Kınalı Koçum Sürmeli Koyunum' belgeseli) çektiğimiz insanlar rahmetli olmuş, tam 26 yıl sonra TRT tekrar yayımlanırken oğlu Amerika’ya göç etmiş, iş adamı olmuş; ‘Kaç para olursa olsun babamın görüntülerini satin almak istiyorum.’ diye bir akrabasını yollamış. Elbette biz ona hediye ettik. Bizim belgeselimizi güzelleştiren o güzel insanlara selam olsun. Törenin ardından sanatçı Nilgün Kızılcı, Şef Kürşat Taydaş yönetimindeki orkestrayla birlikte “Yeşilçam Nostalji Konseri” verdi. Konserde seslendirilen Yeşilçam eserleri davetlilere nostalji dolu anlar yaşattı. ZAFER KARATAY BELGESEL DALINDA JÜRİ BAŞKANLIĞINI ÜSTLENDİ Festivalin belgesel dalında jüri başkanlığı görevini Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Türkiye Temsilcisi ve Emel Kırım Vakfı Başkanı Karatay üstlendi. Ayrıca Kırım Haber Ajansı (QHA) Türkiye İrtibat Bürosu Müdürü Esma Kasar, Prof. Dr. Fevzi Kasap, Dr. Şebnem Ceylan Apaydın, Doç. Dr. Gönül Cengiz belgesel kategorisinin jürisinde yer aldı. Kurmaca kategorisinin jürisinde ise; Kurgucu Amir Etminan, Görüntü Yönetmeni Andreas Sinanos, Yapımcı Craig Burnie Burns, Yönetmen Nur Onur, Yürütücü Yapımcı Hande Ertaş, Dr. Muhammed Demiralp, Yrd. Doç. Dr. Oshan Uluşan yer aldı.

Binlerce yıllık Türk hafızası yazıya geçirildi: Türk Dünyası Etnopedagojisi Haber

Binlerce yıllık Türk hafızası yazıya geçirildi: Türk Dünyası Etnopedagojisi

Şubat 2026’da yayımlanan “Türk Dünyası Etnopedagojisi” adlı eser, Türk dünyasının ortak eğitim mirasını bilimsel bir zeminde ele alan kapsamlı bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatının (TÜRKSOY) ortak yayını olan kitap, Doç. Dr. İkram Çınar ve Doç. Dr. Minara Aliyeva Çınar editörlüğünde hazırlanarak literatüre kazandırıldı. Türkiye’de etnopedagoji alanında henüz sınırlı sayıda eser bulunurken, bu çalışma hem kapsamı hem de yöntemiyle alanın en önemli ve ender örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. ANADOLU’DAN ALTAYLARA EĞİTİM BİRİKİMİ Eserde, Türk dünyasının geniş coğrafyasına yayılmış toplulukların çocuk yetiştirme anlayışları, geleneksel eğitim pratikleri ve kültürel değer aktarım mekanizmaları bilimsel bir çerçevede inceleniyor. Anadolu’dan Altaylara, Hazar’dan Türkistan coğrafyasına uzanan geniş bir sahayı kapsayan kitap, yalnızca teorik bir inceleme sunmakla kalmıyor; aynı zamanda halkların yüzyıllar boyunca oluşturduğu eğitim birikimini kayıt altına alarak geleceğe taşıma amacı güdüyor. Bu yönüyle eser, kültürel hafızanın korunması açısından da önemli bir işlev üstleniyor. ORTAK TÜRK ALFABESİYLE YAYIMLANAN İLK KAPSAMLI ÇALIŞMA Kitabın en dikkat çekici özelliklerinden biri, on dört farklı Türk lehçesinde ve çift dilli olarak hazırlanmış olması. Metinler hem ilgili toplulukların kendi ana dillerinde hem de Türkiye Türkçesinde sunuluyor. Ayrıca eserin, Ortak Türk Alfabesiyle yayımlanan ilk kapsamlı çalışma olması, Türk dünyasında dil birliği yönündeki çabalar açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi bağımsız Türk devletlerinin yanı sıra Çuvaşlar, Başkurtlar, Kazan Tatarları, Karakalpaklar, Ahıska Türkleri, Dolganlar, Terekemeler, Kırım Tatarları ve Kırım Karayları gibi birçok topluluğun etnopedagojik birikimi ayrı bölümler hâlinde ele alınıyor. ETNOPEDAGOJİ: TOPLUMUN KENDİ EĞİTİM BİLİMİ Etnopedagoji, modern okul sistemlerinden çok daha önce var olan, toplumların çocuklarını aile ve çevre içinde nasıl yetiştirdiğini inceleyen bir eğitim bilimi olarak tanımlanıyor. Bu alan, 20. yüzyılda Çuvaş bilim insanı G. N. Volkov tarafından sistemleştirilmiş olsa da Türkiye’de yeni yeni tanınmaya başlayan bir disiplin olarak biliniyor. “Türk Dünyası Etnopedagojisi” kitabı, bu alandaki bilgi birikimini Türkiye’ye taşıması bakımından da ayrı bir önem taşıyor. Eser, karşılaştırmalı eğitim çalışmalarına veri sunmasının yanı sıra Türkoloji, dilbilim ve müfredat geliştirme gibi alanlara da katkı sağlıyor. KIRIM BÖLÜMÜ ÖNE ÇIKTI Kitapta Kırım coğrafyası özel bir yer tutuyor. Türk dünyasının tarih boyunca büyük acılar yaşamış bölgelerinden biri olan Kırım, hem Kırım Tatarları hem de Kırım Karayları üzerinden etnopedagojik açıdan detaylı biçimde inceleniyor. Kırım Tatarlarının çocuk yetiştirme anlayışı; aile yapısı, atasözleri, masallar ve törenler üzerinden ele alınırken, İsmail Bey Gaspıralı’nın eğitimde reform niteliğindeki çalışmaları ve usul-ü cedid okulları bu geleneğin önemli yapı taşları arasında gösteriliyor. Kırım Tatar kültüründe çocuk, “evin çiçeği” olarak kabul edilirken, geniş aile yapısı çocuğun eğitiminde temel kurum olarak öne çıkıyor. Kırım Karayları ise sayıca az olmalarına rağmen kendilerine özgü kültürel ve eğitimsel değerleriyle dikkat çekiyor. Karayların eğitim anlayışı, dini ve ahlaki temeller üzerine kurulu olup çocuklara küçük yaşlardan itibaren güçlü bir değerler sistemi kazandırmayı hedefliyor. Tanrı sevgisi, aile bağlılığı ve toplumsal sorumluluk gibi kavramlar bu sistemin merkezinde yer alıyor. Karay Türkçesi ve gelenekleriyle Türk dünyasının özgün bir parçası olan bu topluluk, kitapta ayrıntılı biçimde ele alınarak kayıt altına alınıyor. AKADEMİK SAHA VE KÜLTÜREL MİRAS İLGİLİLERİ İÇİN ÖNEMLİ BİR KAYNAK Eserin hazırlanma süreci de en az içeriği kadar dikkat çekici. Farklı ülkelerden akademisyenlerin katkılarıyla oluşturulan kitap, uzun yıllara yayılan bir çalışmanın ürünü. Metinlerin farklı dillerden çevrilmesi, ortak alfabe ile yeniden düzenlenmesi ve içeriklerin bilimsel bir bütünlük içinde sunulması önemli bir emek gerektiriyor. Editörler, bu sürecin hem akademik hem de kültürel açıdan büyük bir sorumluluk taşıdığını vurguluyor. “Türk Dünyası Etnopedagojisi”, yalnızca bir kitap olmanın ötesinde, Türk halklarının ortak değerlerini ve eğitim anlayışını ortaya koyan bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Küreselleşme sürecinde kültürel aşınmaya karşı bir bilinç oluşturmayı hedefleyen eser, Türk toplumlarının “ideal insan” modelini yeniden tanımlayarak gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlıyor. Çalışkan, vatansever, adaletli ve değerlerine bağlı birey yetiştirme anlayışı, kitabın temel vurguları arasında yer alıyor. Bu yönüyle eser, Kırım’dan Sibirya’ya kadar uzanan geniş Türk dünyasında ortak bir eğitim perspektifi oluşturma çabasının somut bir örneği olarak değerlendiriliyor. Türkiye’de etnopedagoji alanındaki nadir ve öncü çalışmalardan biri olan “Türk Dünyası Etnopedagojisi”, hem akademik çevreler hem de kültürel mirasa ilgi duyan okuyucular için önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor.

TÜRKSOY Opera Günleri Aşkabat’a damga vurdu: Türkmen besteci Muhadov anıldı Haber

TÜRKSOY Opera Günleri Aşkabat’a damga vurdu: Türkmen besteci Muhadov anıldı

Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat, Türk dünyasının opera mirasına sahne oldu. Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) Opera Günleri kapsamında, Türkmen besteci Veli Muhadov'un doğumunun 110. yılı vesilesiyle unutulmaz bir anma konseri tertip edildi. TÜRK DÜNYASININ DENEYİMLİ OPERA SANATÇILARI SEYİRCİYİ BÜYÜLEDİ TÜRKSOY Genel Sekreteri Sultan Raev ve Türkmen yetkililer ile birlikte Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'dan gelen opera sanatçıları, Türkmenistan Devlet Kültür Merkezi Mukamlar Sarayı'nda 2 Mayıs 2026 tarihinde düzenlenen programda bir araya geldi. TÜRKSOY’un resmî internet sayfasında 4 Mayıs 2026 tarihinde paylaşılan habere göre; Türkmenistan Devlet Senfoni Orkestrası'nın icra ettiği "Benim Vatanım" adlı senfonik eserle başlayan programın devamında Muhadov'un "Zühre ve Tahir", "Kemine ve Kadı" ile "Kanlı Saka" adlı operalarından bölümler icra edildi. Gecede farklı ülkelerden gelen misafir sanatçılar da sahne aldı. Azerbaycan'ı temsil eden sanatçılar; Veli Muhadov’un "Aşgabat" eseri ile birlikte "Şur" mugamından bir bölümü ve besteci Tofig Guliyev’in "Ne Bahtiyardır" eserini seslendirdi. SULTAN RAEV, TÜRK DÜNYASININ ORTAK KÜLTÜREL HAFIZASINA DİKKAT ÇEKTİ TÜRKSOY Genel Sekreteri Sultan Raev, etkinlikte yaptığı konuşmada Muhadov'un sanatının Türk dünyası için önemini vurguladı. Muhadov'un eserlerinin Türk dünyasının ortak kültürel hafızasının önemli bir parçası olduğunu dile getiren Raev, şu ifadelere yer verdi: "Veli Muhadov, yerel motifleri evrensel müzik formlarıyla sentezleyerek Türk dünyası müzik tarihinde çığır açmış nadir sanatçılarımızdan biridir. Onun sanatsal mirası, bizlere ortak köklerimizi hatırlatırken aynı zamanda geleceğimize dair güçlü bir kültürel vizyon sunmaktadır. Sanat ve müzik yoluyla gerçekleştirilen bu tür faaliyetler, sadece bir anma etkinliği değil, aynı zamanda üye ülkelerimiz arasındaki gönül bağlarını kuvvetlendiren stratejik bir platformdur. Bu anlamlı gece, halklarımızın birliğini ve beraberliğini sanatın birleştirici gücüyle bir kez daha pekiştirmiştir." Ayrıca "Can, Türkmenistan!" eserinin de dinleyicilere sunulduğu program, etkinliğe katılan tüm sanatçıların birlikte icra ettiği "Âşıkların Şehri" adlı eserle sona erdi. TÜRKMEN BESTECİ VELİ MUHADOV’UN ÇALIŞMALARININ ÖNEMİ Çaşdai Türkmen müzik sanatının temellerini atan bestecilerden biri olan ve 2005 yılında vefat eden Muhadov, geleneksel Türkmen halk müziği motiflerini senfoni, opera ve koro gibi klasik Batı müziği formlarıyla birleştirerek eserler verdi. "Zühre ve Tahir" ile "Kemine ve Kadı" olmak üzere bestelediği pek çok eseri bulunan yetenekli besteci, Türkmen sanatının gelişimine sunduğu katkılarla Türk dünyasının müzik tarihine ismini altın harflerle kazıdı.

Öz-Türkistan Derneği Başkanı Masumi, Güney Türkistan’daki asimilasyon ve hak mücadelesini QHA’ya anlattı Haber

Öz-Türkistan Derneği Başkanı Masumi, Güney Türkistan’daki asimilasyon ve hak mücadelesini QHA’ya anlattı

Öz-Türkistan Kültür Eğitim Araştırma ve Strateji Derneği Başkanı Abdurrahim Masumi; bugünkü Afganistan topraklarında kalan ve Özbekler başta olmak üzere çoğunlukla Türkmenler, Tatarlar, Kırgızlar ve Kazaklardan oluşan Güney Türkistan halkının tarihi, Güney Türkistan halkına yaşatılan zulümler ve Güney Türkistan halkının hak mücadelesi üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. “GÜNEY TÜRKİSTAN’IN DESTEĞİNİ ALMADAN HİÇBİRİSİ İKTİDARA GELEMEMİŞTİR” Abdurrahim Masumi, Güney Türkistan halkının yaşadığı zorlukların fitilinin ateşlenmesinin Afganistan emirleri olan Ahmed Şah Dürrânî’den Abdurrahman Han’a kadar uzanan bir dönem içerisinde başladığını kaydetti. “Hangi hükûmet gelirse gelsin, Güney Türkistan Türklerinin desteğini almadan hiçbirisi iktidara gelememiştir. Göktürkler döneminde de görüldüğü gibi biz, düşmanın tatlı diline çok çabuk kanıyoruz. Türk halkı olarak çok iyimseriz, dolayısıyla bizi hep tatlı dilleriyle kullanmışlardır.” diyen Masumi, Güney Türkistan halkının bu durumdan olumsuz etkilendiğini kaydetti. Güney Türkistan halkının dillerinden ve kültürlerinden uzak kaldığını ve dilin yalnızca konuşma dili olarak kaldığını belirtti. Buna rağmen Güney Türkistan halkının ne kadar baskıyla karşılaşırsa karşılaşsın kendi kültüründen vazgeçmediğini dile getiren Masumi; halkın destanını, dili ve halk şarkılarını bir şekilde devam ettirdiğini beyan etti. Masumi, bununla birlikte Afganistan’ın Emir Abdurrahman Han dönemine denk gelen dönemde bastırılan Kabil Rupisi banknotlarının üzerinde Türkçe, Farsça, Peştunca yazılar olduğunu belirterek 5 Rupi banknotunun üzerinde Arap alfabesiyle Türkçe “beş” yazdığını dile getirdi. MASUMİ, RUSYA’NIN GÜNEY TÜRKİSTAN TARİHİNDEKİ OLUMSUZ ETKİSİNE DİKKAT ÇEKTİ Söz konusu dönem içerisinde, Emir Abdurrahman Han ile başlayan ve bugüne kadar devam eden Güney Türkistan’ı Peştûnîleştirme politikasının hüküm sürdüğünü bildiren Masumi, “Devlet, bölgenin (Güney Türkistan) en verimli topraklarını kendi Peştun halkına bir şekilde veriyor ve orada yayılarak bu politikasını hâlâ devam ettiriyor. Hatta Zahir Şah döneminde Gül Muhammed Mohmand diye bir diplomat var. Daha önce Kabil’de görevliyken Türkiye’ye eğitime geliyor ve geldikten sonra Türk tarihinin ve kültürün ne kadar zengin olduğunu öğreniyor. İçinde kin besleyerek Afganistan’a döndükten sonra Zahir Şah’a diyor ki ‘Sen beni Türkistan’a temsilci olarak ata, ben orada ne yapacağımı bilirim.’. Oraya gittikten sonra kimi zaman tatlı dille ve kimi zaman zorbalıkla kitaplarla el yazma eserleri yakıyor ve sonrasında külünü Amu Derya’ya döküyor. Burada Rusya’nın etkisi çok fazla.” ifadelerini kullandı. Masumi, Güney Türkistan’ın parasındaki Türkçe “beş” ibaresinin ve “Afganistan Türkistanı” ismindeki “Türkistan” kelimesinin kaldırılmasında Rusya’nın büyük etkisi olduğunu vurguladı. Bununla birlikte Afganistan emirlerine Türkistan’ın ve Türklerin ikinci plana atılması karşılığında askerî ve ekonomik açıdan desteklenmesi yönünde tekliflerin yapıldığını belirten Masumi, “Özellikle Afganistan’ın sınırları, Rusya’nın etkisiyle belirleniyor. Amu Derya’nın güneyinde bizler, Afganistan sınırları içerisinde kalıyoruz, kuzeyinde de Büyük Türkistan’ın içerisinde kalıyor." dedi. MAREŞAL ABDÜRREŞİT DOSTUM, GÜNEY TÜRKİSTAN’I AYAĞA KALDIRMIŞTI Rusya’ya karşı dağa çıkan Güney Türkistanlı mücahitler içinde her etnik gruptan silahlanmanın ve teşkilatlanma olduğunu ve bu noktada büyük destekler sağlandığını belirten Masumi, “Maalesef ki bizim Türkler, bundan yine mahrum kaldı.” dedi. Azat Beg dışında diğer komutanların ve diğer etnik grupların kurduğu teşkilatların farklı yönlere dağılmasıyla Güney Türkistan halkının parçalandığını, dolayısıyla bir teşkilat kurulamadığını kaydeden Masumi, Mareşal Abdürreşit Dostum ile birlikte Güney Türkistan Türklerinin kendi kimliğini kazandığına ve Güney Türkistan’ın o dönemde neredeyse bağımsız bir devlet olduğuna fakat bu devletin Birleşmiş Milletler (BM) veya BM ile bağlı diğer devletler tarafından tanınmadığına dikkat çekti. TALİBAN’DAN ÖZBEK TÜRKMEN KADINLARA VE ÇOCUKLARA İNSANLIK DIŞI MUAMELE! Taliban’ın önceki döneminde düzenlediği Kaysar Katliamı’nın Güney Türkistan Türkleri için kapanmayacak bir yara olduğunu belirten Masumi, Peştunların Özbek Türkmen kadınlara Türk çocuğu doğurmaları sebebiyle hakaret edip göğüslerini kestiğini, kundaktaki bebekleri öldürdüğünü ve başka çok geniş ölçekli katliamlar yaptıklarını hatırlattı. “O zaman internet ve televizyon çok fazla yaygın olmadığı için dünyaya duyurulamadı. Zaten olsaydı bile bugünkü gibi yine duyurulamazdı. Bugün de bu sinsi siyaset devam ediyor, Peştûnîleşme siyaseti hâlâ devam ediyor. Kim olduğunu bilmediğimiz Peştunlar, Güney Türkistan’da özellikle hiç Peştun olmayan bölgelere getirilip onlara, oranın halkıymış gibi kimlikler veriliyor. Maalesef bu siyaset, hâlâ devam etmekte.” değerlendirmesini yaptı. “TÜRK HALKI HER ZAMAN BAYRAĞINA, TOPRAĞINA, NAMUSUNA SAHİP ÇIKAN BİR HALKTI” Afganistan’daki Taliban rejimi üzerine bugün, kadınların özellikle doğum veya kadın hastalıkları durumunda doktora gidemediğini ve hayatını kaybettiğini, kadınların ve kız çocuklarının okula ve üniversiteye gidemediğini ve bundan Güney Türkistanlı kadınların da etkilendiğini belirten Masumi, “Bugün her türlü zulüm devam etmekte.” dedi. Bununla birlikte Masumi, “Bu Afganistan’ın genelinde yapılıyor ama neden yapılıyor? Türk halkı, her zaman yeniliğe açık bir halktır. Ne kadar ekonomik, sosyal ve diğer sıkıntılar olsa da bizim halkımız, çocuklarını okutmaya meyilli. Peştun bölgesine baktığınızda, bu Cumhuriyet (Afganistan Cumhuriyeti) ve ondan önceki dönemde de böyleydi, onlara her türlü imkânı verin, yine de kız çocuklarını okutmazlardı, hatta erkekleri bile çok fazla okutmazlardı. En fazla okuyan ve her dönemde dereceye giren yine Güney Türkistanlı çocuklardır, kız çocukları olsun erkek çocukları olsun başarılı olan onlardır. Hem okullarda sayı olarak fazladır hem de başarı olarak ön plandadır.” şeklinde konuştu. Masumi, Güney Türkistanlılara karşı gerçekleştirilen zulmün nedeni üzerine ise “Türk halkı her zaman bayrağına, toprağına ve namusuna sahip çıkan bir halktı. Dolayısıyla (Türklerin) onların oyununa gelmeyeceklerini bildikleri için onlara karşı olan bir halkı seçiyorlar.” değerlendirmesini yaptı. “TÜRK DÜNYASININ ÇOK KATMANLI BİR STRATEJİ YÜRÜTMESİ LAZIM” Öte yandan Güney Türkistan meselesine uluslararası toplumun dikkatini çekmek için basının ve sosyal medyanın önemini vurgulayan Masumi, bununla birlikte en büyük görevin Türk Devletleri Teşkilatına (TDT) düştüğünü ifade etti. Ayrıca “Türk dünyasının çok katmanlı bir strateji yürütmesi lazımdır. Bu strateji içerisinde diplomatik, kültürel, medya, insan hakları ve ekonomi olarak birleşik bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmektedir.” şeklinde konuşan Masumi, haftada en az birkaç kere Güney Türkistan halkının durumunun aktarılmasının ve Türk devletlerinin Güney Türkistan’ı devamlı gündeme taşımasının önemini dile getirdi. Masumi, son olarak şu ifadelere yer verdi: Nasıl ki bir zamanlar Doğu Türkistan’ı kimse tanımıyordu ve bugün her yerde Doğu Türkistan olarak biliniyor, Çin kabul etmese bile. Biz de öyle olabiliriz. Bizi de Güney Türkistan olarak bütün Türk devletlerinin dillendirmesi lazım. Biz kültürümüzü, dilimizi, kendimizi tanıtmak amacıyla Öz-Türkistan Kültür Eğitim Araştırma Strateji Derneğini kurduk. Bu dernek çatısı altında kültürel faaliyetler ve bilimsel çalışmalar yürüttük. Akademi ile de birebir bağlantı içerisindeyiz. Ramazan’dan birkaç gün önce Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) ile Afganistan Türkleri Kültür Günü’nü kutladık ve çok güzel geçti. 18 Nisan’da büyük babamız Emir Timur’un doğumunu 690. yılını kutladık. Bu çalışmalarımız devam etmekte, bu şekilde çalışmalarımızı devam ettirebiliriz, bu mazlum halkın sesi bu şekilde duyurulabilir. Özellikle medyanın ve devlet yetkililerimizin söylemleri çok önemli. Güney Türkistan’ın her zaman, her yerde ve her platformda adının geçmesi gerekmektedir.

ADF2026’da 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı konuşuldu: “Dilde, fikirde, işte birlik!” Haber

ADF2026’da 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı konuşuldu: “Dilde, fikirde, işte birlik!”

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının ev sahipliğinde ve "Yarını Tasarlarken Belirsizliklerle Baş Etmek" ana temasıyla küresel sistemdeki derinleşen krizlere çözüm aramak amacıyla düzenlenen 5. Antalya Diplomasi Forumu’nun (ADF2026) üçüncü gününde “Bir Asırlık Dil ve Kimlik: Bakü Türkoloji Kongresi’nden Türk Entegrasyonuna” paneli gerçekleştirildi. Panelde; Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Prof. Dr. Osman Mert, Hacı Bayram Veli Ünivesitesi (HBVÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ruhi Ersoy, Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA) Genel Sekreteri Ramil Hasan, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Genel Sekreteri Kubanıçbek Ömüraliyev, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) Genel Sekreteri Sultan Raev, Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Şahin Mustafayev, Türk Kültür ve Miras Vakfı Başkanı Aqtoty Raiymqulova yer aldı. “TÜRKÇE KELİME KÖKLERİNİN YÜZDE 100’Ü ORTAK” Mert, kültürel birliğin olmazsa olmaz şartının “yazıda birlik” olduğunu belirterek “Biz 1926’da yakılan meşaleyi, bize verilen resmî görevle çok şükür neticelendirdik. İşin siyasi ayağı kaldı, o da artık üç ülkemizin görev meclisinde. Burada biz çok şükür 1928’de Atatürk sayesinde bu devrimi gerçekleştirmiştik. Bugün, Asya’daki kardeşlerimizle alfabe birliğine geçmemiz söz konusu. Biz, bildiğiniz gibi Avrupa ve Amerika ile de bir alfabe birliği içerisindeyiz. Bununla mukayese edilebilir bir konu değil.” dedi. Mert, bugün dünyadaki bilgi birikiminin en az yüzde 80’inin ve akademik yayınların yüzde 98’inin Latin alfabesi ile yazılı olduğunu kaydederek “Dolayısıyla tek başına bunlar, Latin alfabesine geçmek için yeterli bir gerekçedir ama meseleye Türk cumhuriyetleri açısından baktığımızda bugün Türk lehçelerinin karşılıklı anlaşılabilirlik düzeyi farklılık arz etse de bizim söz varlığımızın yüzde 85’i ortak, Türkçe kelime köklerinin yüzde 100’ü ortak.” şeklinde konuştu. Alfabe birliğiyle birlikte Türk devletlerinin görünmez kültürel ögelerinin görünür hâle geleceğini ve karşılıklı birlik duygusunun hissedilebilir olacağını dile getiren Mert, bu hususta Türk dünyasının ortak değerlerine vurgu yaptı. ERSOY VE ÖMÜRALİYEV, GASPIRALI’NIN “DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK” ŞİARINI HATIRLATTI Ersoy, 15 Aralık’ın Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) tarafından Dünya Türk Dilleri Ailesi Günü olarak ilan edilmesini artık Türk dilleri değil, Türk dil ailesinin lehçeleri ile birlikte ortak ülkü olan Türk birliğine doğru her açıdan gittiğini gösteren önemli bir gösterge olarak değerlendirdi. “Bunun içini somut adımlarla doldurmak gerekiyor. İsmail Bey Gaspıralı’nın ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ ilkesi ne anlama geliyorsa Bakü Türkoloji Kurultayı da bunun fikrî temellerinin Türkoloji merkezli devamı anlamına gelir. O sebeple bugünkü Türkolojinin sadece dil, edebiyat ve folklor ekseninde ünversitelerde müfredat olarak okutulmasının yetersiz olduğu ve Türkoloji müfredatının ivedilikle Türk dünyasındaki gelişmeler bağlamında güncellenmesi gerektiği fikrini taşıyoruz.” ifadelerini kullanan Ersoy, bununla birlikte “Orhun Programı”nın ivedilikle içinin doldurulması çağrısını yaptı. 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı için “Sadece bilimsel değil, tarihî bir kilometre taşıydı.” diyen Ömüraliyev ise Kurultayın Türk dünyasının entegrasyonu açısından önemine vurgu yaptı. Ömüraliyev, bununa birlikte İsmail Bey Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarını hatırlattı. MUSTAFAYEV, KURULTAYIN ORTAK TÜRK KİMLİĞİ BİLİNCİNİ ŞEKİLLENDİRDİĞİNİ BELİRTTİ 2025 yılında Türk Akademisi ve Türk Dil Kurumunun (TDK) ortak çalışmaları neticesinde 34 harfli bir ortak Türk alfabesinin ilan edilmesi sürecinde aktif rol alan Mustafayev, Kurultayın bugünün Türkoloji bilimi üzerindeki uzun vadeli entelektüel etkisini ve ortak bir Türk kimliği bilincinin şekillenmesindeki rolü üzerine konuştu. Mustafayev, Kurultayın Türk dünyası tarihi açısından önemini vurgulayarak Kurultayın tarihî altyapısı ve tertip edildiği ortama ilişkin fikir ayrılıklarına dikkat çekti. “Bazıları bence çok yüzeysel bir sosyolojik anlayışla hareket ederek ve tarihi bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmekten yoksun olarak bu Kurultayı tek taraflı yorumluyorlar. Sanki bunu Sovyetlerin gizli bir ajandasıymış ve bir komploymuş gibi ifade ediyorlar. Bence bu, Kurultaya karşı kesinlikle kabuk edilemez ve yanlış bir yaklaşımdır. Her şeyden önce Türk halklarının veya o dönemin deyimiyle Türk-Tatar kavimlerinin bu Kurultayla nasıl bir münasebeti oldu, bu Kurultayı bizim aydınlarımız nasıl kabul etti? O perspektiften yaklaşılması daha doğru olur.” ifadelerini kullanan Mustafayev, Türk aydınlarının Kurultayı büyük bir heyecanla karşıladıklarını dile getirdi. Türk tarihinde ilk kez Altaylardan ve Sibirya’dan başlamış, Kırım’a ve Anadolu’ya kadar bütün bu geniş coğrafyada yaşayan bütün Türk halklarının temsilcileri, aydınları ve bilim insanlarının Bakü’de toplandığını belirten Mustafayev, Türk halklarının ortak kültürü, dilleri ve geleceğiyle ilgili kendi fikirlerini ortaya koymaları ve Türk dilleri adına önemli kararlar alma imkânını elde ettiklerini dile getirdi. Bununla birlikte Mustafayev, “Bu açıdan Kurultay, bizim için çok önemli bir hadisedir ve onun yüzüncü yıl dönümünün bu kadar tantanalı bir şekilde Azerbaycan’da ve bütün Türk dünyasında kutlanması bence çok anlamlıdır.” dedi. “DİL, BİZİM KÜLTÜREL HAFIZAMIZDIR” UNESCO’nun 15 Aralık’ı Dünya Türk Dilleri Ailesi Günü olarak ilan etmesini “uzun yıllara yayılan ortak bir imgenin karşılığı” olarak değerlendiren Raev, TÜRKSOY’un 2008 yılında Ankara’da başlattığı somut olmayan kültürel miras sürecini 2010 yılından itibaren TÜRKSOY üyesi ülkeler ve UNESCO Millî Komisyonlarının toplantılarıyla daha geniş bir zemine taşındığını belirtti. Bu toplantıların her yıl Türk dünyası kültür başkentlerinde gerçekleştirildiğini ve bugüne kadar 10’dan fazla toplantıyla birlikte üçlü bir iş birliği ve istişare zemininin oluştuğunu dile getiren Raev, “Bütün bu kurumsal çabanın temelinde ise çok daha derin bir gerçeklik yatıyor: Dil, bizim kültürel hafızamızdır; adetlerimizi, geleneklerimizi, göreneklerimizi saklayan bir sandıktır. Bir milletin yaşadığı her şey, ürettiği her değer, dilin içinde taşınır. Türk dünyasında mesele yeni bir yakınlık kurmak değildir, bu diller zaten aynı kökten beslenmektedir. Asıl mesele, bu ortak hafızayı daha güçlü bir şekilde yeşertmek ve dünyaya daha görünür kılmaktır.” değerlendirmesini yaptı. Bugün Türk dünyasının ekonomik olarak yükseldiğini kaydeden Raev, “Bu yükselişin bir ruhu olmalıdır. Bu ruhu edebiyat, sinema, müzik kurar. Bir roman düşünün; Taşkent sokaklarında başlar, İstanbul Boğazı kıyılarında devam eder. Aynı duygu, farklı şekillerde hayat bulur; aynı hafiza, farklı yerlerde yeniden anlatılır. İşte bu, farklı yerlerden evrensele uzanan bir anlatıdır. Bu anlatı, ortak bir dil hafızasıyla beslendiğinde etkisi katlanır. Sanatçının ufku genişler, eserler daha geniş bir coğrafyada karşılık bulur ve kültürel zenginlik büyür.” şeklinde konuştu. Öte yandan Raev, bu noktada Kurultay hususunda “100 yıl önce Bakü’de atılan o adım, dil üzerinden ortak bir gelecek kurma iradesiydi.” dedi. HASAN, TÜRK AYDINLARININ ORTAYA KOYDUĞU İRADEYE VURGU YAPTI Türk dünyasının birlik ve beraberliğiyle stratejik açıdan ileriye doğru taşınmasına dikkat çeken Hasan, “Bizim ecdatlarımız sayılan ve 1926 yılında o zor şartlar altında, uçakların ve teknolojinin gelişmediği şartlar altında ta Macaristan, Türkiye ve o zamanlar Sovyetler Birliği içerisinde bulunan kardeş ülkelerimiz Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Altaylar, Kazan ve Kırım’dan kalkıp gelen bütün kardeşlerimiz… Bunların hepsi nadide insanlardır. Bunların her birisi Türk dünyasını nasıl canlandırabiliriz, Türk dilini nasıl daha da güçlendirebiliriz, Türklüğümüzü nasıl koruyabiliriz, diye ortaya bir irade koymuşlardır.” ifadelerine yer vererek buna karşın söz konusu aydınların neredeyse hepsinin 1937 yılında Jozef Stalin’in “repressiya” rejimine kurban gittiğini hatırlattı. HER 15 ARALIK’TA TÜRK DİLLERİNİN MİRASI VE KÜLTÜREL BİRLİĞİ SES GETİRECEK Raiymqulova ise Türk Kültür ve Miras Vafkının çalışmalarından bahsetti. UNESCO’nun 15 Aralık’ı Dünya Türk Dilleri Ailesi Günü olarak ilan etmesinin Türk dillerinin küresel mirasını ve bu gelişmenin Türk devletlerinin etki alanını nasıl etkileyeceği üzerine Raiymqulova, “15 Aralık’ın UNESCO tarafından Dünya Türk Dilleri Ailesi Günü olarak ilan edilmesi, Türk dillerinin mirası ve kültürel birliğinin küresel çapta tanınması açısından önemli bir adımdır. Bu karar, geçen yıl kasım ayında UNESCO’nun Semerkant’taki genel kurul toplantısında alınmıştı.” dedi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.