Ankara'da NATO Zirvesi öncesi Kızıl Ordu Korosu konseri: Sanat mı, propaganda mı?
Yazının Giriş Tarihi: 30.06.2026 21:49
Yazının Güncellenme Tarihi: 30.06.2026 21:52
Türkiye, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. NATO devlet ve hükümet başkanlarının Ankara’da bir araya geleceği bu zirve, sadece Türkiye açısından değil, Karadeniz güvenliği, Rusya-Ukrayna Savaşı, NATO’nun doğu kanadı ve Avrupa güvenlik mimarisi açısından da tarihî bir öneme sahip. Tam da böyle bir dönemde, Aleksandrov Rus Kızılordu Korosu ve Dans Topluluğu’nun 3-4 Temmuz tarihlerinde Ankara’da konser verecek olması ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Bu tartışma “sanata karşı olmak” meselesi değildir. Asıl mesele, bir ordunun resmî kimliğini, tarihsel hafızasını ve güncel savaş politikalarını temsil eden bir topluluğun, NATO Zirvesi’nden sadece birkaç gün önce Ankara’da sahne almasının ne anlama geldiğidir. Hele ki konser alanının Ukrayna’nın Ankara Büyükelçiliği’ne yaklaşık 100 metre mesafede olduğu, konserin sesinin büyükelçilikten duyulabilecek kadar yakın bir yerde gerçekleşeceği düşünüldüğünde, bu etkinlik artık sıradan bir kültür-sanat faaliyeti olarak görülemez. Rus ordusunun marşlarının, Rus askerî estetiğinin ve Kızıl Ordu sembolizminin, Rusya’nın işgaline uğramış bir ülkenin büyükelçiliğinin hemen yanı başında yankılanması diplomatik nezaketle de, Türkiye’nin Ukrayna’ya verdiği destekle de bağdaşmaz.
Aleksandrov Topluluğu, herhangi bir koro değildir. Bu topluluk, Sovyet döneminden itibaren Kızıl Ordu’nun kültürel yüzü olarak kullanılmış, Rus askerî gücünü estetikleştiren ve romantikleştiren bir propaganda aracı işlevi görmüştür. Koro, sahnede sadece müzik icra etmez; üniformasıyla, repertuvarıyla, marşlarıyla ve sembolleriyle bir devletin askerî hafızasını temsil eder. Bu nedenle Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu tür konserler zaman zaman tepkiyle karşılanmış, bazı yerlerde iptal edilmiş veya “ideolojik çağrışımları” nedeniyle istenmeyen etkinlikler olarak görülmüştür.
Bugün Rus ordusunun adı, sadece klasik savaş kavramlarıyla değil, savaş suçu iddialarıyla, sivillere yönelik saldırılarla, işgal politikalarıyla ve zorla yerinden etmelerle birlikte anılmaktadır. Ukrayna’da Buça, İrpin, Mariupol ve Herson gibi yerler, modern Avrupa tarihinin en karanlık sayfalarından bazılarını temsil etmektedir. Birleşmiş Milletler raporları, Rus birliklerinin Ukrayna’da sivillere yönelik infazlar, kötü muamele ve uluslararası insancıl hukuku ihlal eden eylemler gerçekleştirdiğine dair ağır bulgular ortaya koymuştur. Uluslararası Ceza Mahkemesi de Ukrayna bağlamında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve benzeri ağır ihlaller üzerine soruşturmalar yürütmektedir.
Bu tablo sadece Ukrayna ile sınırlı değildir. Suriye’de Rusya’nın askerî müdahalesi, şehirlerin yıkımı, hastanelerin ve sivil altyapının hedef alınması, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve Türkiye’nin doğrudan güvenliğini etkileyen sonuçlar doğurmuştur. 27 Şubat 2020’de İdlib’de 33 Türk askeri şehit olmuştur. Türkiye hafızasında çok taze olan bu acı olayın arka planında Suriye rejimi ve Rusya’nın hava üstünlüğüne dayalı savaş stratejisi vardır. Böyle bir hafıza varken, Rus ordusunu temsil eden bir koronun Ankara’da alkışlanması, şehitlerimizin hatırası açısından da rahatsız edicidir.
Kırım Tatarları açısından ise Kızıl Ordu ve Sovyet askerî tarihi çok daha derin bir travmayı ifade eder. 18 Mayıs 1944 sürgünü, Sovyet rejiminin Kırım Tatar halkına karşı işlediği en büyük tarihî suçlardan biridir. Kırım Tatarları, birkaç saat içinde vatanlarından koparılmış, hayvan vagonlarına doldurulmuş, Orta Asya’ya sürülmüş; yollarda ve sürgün yerlerinde on binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Bu sürgün sadece Stalin’in kararıyla alınmış bürokratik bir işlem değil, Sovyet devlet aklının ve güvenlik aygıtının yürüttüğü kolektif cezalandırma politikasıdır. Kızıl Ordu ve Sovyet güvenlik sistemi, Kırım Tatar hafızasında kurtuluşun değil, sürgünün, vatansızlaştırmanın ve kimliksizleştirmenin sembolüdür.
Aynı tarihsel çizgi Ukraynalılar için de ağır bir anlam taşır. Holodomor, Sovyet kolektivizasyon politikaları, Ukrayna millî kimliğinin bastırılması, aydınların tasfiyesi ve Sovyetleşme sürecindeki zorbalıklar, Rus-Sovyet imparatorluk aklının Ukrayna üzerindeki tahakkümünü gösterir. Bugün Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş, bu tarihsel sürekliliğin güncel biçimidir. 2014’te Kırım’ın işgaliyle başlayan süreç, 24 Şubat 2022’de topyekûn işgale dönüşmüş; Avrupa’nın ortasında yeniden emperyal bir savaş yaşanmıştır.
Bu nedenle Aleksandrov Kızıl Ordu Korosu’nun Ankara konseri, “kültürel diplomasi” adı altında masumlaştırılamaz. Rusya, kültürü, sporu, medyayı, çocuk çizgi filmlerini, tarih anlatılarını ve sanatı uzun zamandır yumuşak güç ve propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Daha önce “Maşa ve Koca Ayı” örneğinde de tartıştığım gibi, Rus kültürel ürünleri çoğu zaman yalnızca eğlence veya sanat olarak değil, Rus devlet anlatısının taşıyıcısı olarak işlev görmektedir. Kızıl Ordu Korosu ise bunun en açık örneklerinden biridir. Burada artık sembol ile siyaset, sanat ile askerî propaganda iç içe geçmektedir.
Üstelik Rusya’nın kendi içinde sanatçılara, gazetecilere, muhaliflere ve savaşa karşı çıkan kültür insanlarına uyguladığı baskı da ortadadır. Savaşa karşı çıkan Rus sanatçılar sansüre uğramakta, konserleri iptal edilmekte, bazıları ülkeyi terk etmek zorunda kalmakta, bazıları “yabancı ajan” yaftasıyla susturulmaktadır. Böyle bir ortamda Rus devletinin desteklediği veya Rus askerî mirasını temsil eden toplulukların dünyada “sanat özgürlüğü” adı altında sahne alması büyük bir çelişkidir. Gerçek sanat özgürlüğü, Kremlin’in izin verdiği marşları söylemek değil, savaşa karşı vicdanını ifade edebilmektir.
Ankara’daki konserin zamanlaması ayrıca sorunludur. NATO Zirvesi öncesinde başkentte olağanüstü güvenlik önlemleri alınmakta, çok sayıda devlet ve hükümet başkanı Ankara’ya gelmeye hazırlanmaktadır. Böylesine hassas bir güvenlik ortamında, Rus ordusunu temsil eden bir koronun, Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yakınında ve zirveden birkaç gün önce konser vermesi gereksiz bir diplomatik ve güvenlik riskidir. Türkiye’nin güvenlik kurumları elbette gerekli tedbirleri alacaktır; ancak devlet aklı sadece olay olduktan sonra tedbir almakla değil, sembolik provokasyon ihtimali taşıyan ortamları önceden önlemekle de ilgilidir.
Türkiye yakın geçmişte diplomatik sembollerin nasıl hedef hâline gelebildiğini acı biçimde yaşamıştır. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi, Türkiye-Rusya ilişkilerinde büyük bir krize yol açabilecek nitelikteydi. Bugün de NATO Zirvesi öncesinde, Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yakınında Rus askerî sembolizmini taşıyan bir konserin yapılması, benzer risklerin en azından düşünülmesini gerektirir. Bu bir “komplo teorisi” üretmek değil, diplomasi ve güvenlikte ihtiyat ilkesini hatırlatmaktır. Devletler bazen sadece olanı değil, olabilecek olanı da hesaplamak zorundadır.
Türkiye, Rusya ile ilişkilerini sürdüren, enerji, ticaret, turizm ve bölgesel diplomasi alanlarında Moskova ile konuşabilen bir ülkedir. Bu, Türkiye’nin jeopolitik gerçekliğidir. Ancak aynı Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmakta, Kırım’ın ilhakını tanımamakta, Kırım Tatarlarının haklarını desteklemekte ve NATO üyesi olarak Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin önemli aktörlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu denge politikası, Rus askerî propagandasının Ankara’nın en hassas günlerinde görünürlük kazanmasına izin vermeyi gerektirmez.
Dahası, konserin Ukrayna Büyükelçiliği’ne bu kadar yakın bir noktada yapılması sembolik açıdan son derece yanlıştır. Bu durum, savaşın mağduru olan Ukrayna halkına, Kırım Tatarlarına ve Rus saldırganlığı nedeniyle yakınlarını kaybedenlere karşı duyarsızlık olarak algılanabilir. Rus ordusunun marşlarının, Ukrayna bayrağının dalgalandığı bir diplomatik temsilciliğin hemen yanı başında yükselmesi, sanatın evrenselliğinden çok gücün gösterisini çağrıştırır.
Ankara’da NATO Zirvesi öncesi verilmesi gereken mesaj açıktır: Türkiye, barıştan, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünden, Kırım Tatarlarının haklarından ve uluslararası hukuktan yanadır. Bu mesajla çelişen sembolik etkinliklere en azından devletin başkentinde ve böyle kritik bir haftada izin verilmemelidir. Konserin tamamen yasaklanması tartışılabilir; ancak Ankara’da, NATO Zirvesi’nden günler önce ve Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yakınında yapılması açıkça yanlış bir tercihtir.
Bugün mesele Hayko Cepkin’in veya herhangi bir sanatçının sahne performansı değildir. Mesele, Rus ordusunu temsil eden bir topluluğun, savaşın devam ettiği, Ukrayna’nın hâlâ bombalandığı, Kırım’ın işgal altında olduğu, Kırım Tatarlarının baskı gördüğü ve NATO’nun Ankara’da Rus tehdidini de konuşacağı bir haftada, Türkiye’nin başkentinde nasıl bir sembolik anlam ürettiğidir.
Sanat barışa hizmet edebilir. Ancak askerî propaganda sanat kılığına girdiğinde, onu alkışlamak barışa değil, saldırganlığın normalleşmesine hizmet eder. Ankara, NATO Zirvesi öncesinde böyle bir görüntü vermemelidir. Türkiye, Rusya ile konuşabilen ama Rus emperyal sembollerine başkentinde alan açmayan bir devlet aklı gösterebilmelidir.
Kızıl Ordu Korosu’nun Ankara’da, Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yanı başında ve NATO Zirvesi’nden birkaç gün önce sahne alması, diplomatik nezaket, güvenlik hassasiyeti ve tarihsel hafıza açısından yanlıştır. Bu konser, sadece bir konser değildir; yanlış zamanda, yanlış yerde ve yanlış sembollerle düzenlenen politik bir gösteridir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Dr. Sezai Özçelik
Ankara'da NATO Zirvesi öncesi Kızıl Ordu Korosu konseri: Sanat mı, propaganda mı?
Türkiye, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. NATO devlet ve hükümet başkanlarının Ankara’da bir araya geleceği bu zirve, sadece Türkiye açısından değil, Karadeniz güvenliği, Rusya-Ukrayna Savaşı, NATO’nun doğu kanadı ve Avrupa güvenlik mimarisi açısından da tarihî bir öneme sahip. Tam da böyle bir dönemde, Aleksandrov Rus Kızılordu Korosu ve Dans Topluluğu’nun 3-4 Temmuz tarihlerinde Ankara’da konser verecek olması ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Bu tartışma “sanata karşı olmak” meselesi değildir. Asıl mesele, bir ordunun resmî kimliğini, tarihsel hafızasını ve güncel savaş politikalarını temsil eden bir topluluğun, NATO Zirvesi’nden sadece birkaç gün önce Ankara’da sahne almasının ne anlama geldiğidir. Hele ki konser alanının Ukrayna’nın Ankara Büyükelçiliği’ne yaklaşık 100 metre mesafede olduğu, konserin sesinin büyükelçilikten duyulabilecek kadar yakın bir yerde gerçekleşeceği düşünüldüğünde, bu etkinlik artık sıradan bir kültür-sanat faaliyeti olarak görülemez. Rus ordusunun marşlarının, Rus askerî estetiğinin ve Kızıl Ordu sembolizminin, Rusya’nın işgaline uğramış bir ülkenin büyükelçiliğinin hemen yanı başında yankılanması diplomatik nezaketle de, Türkiye’nin Ukrayna’ya verdiği destekle de bağdaşmaz.
Aleksandrov Topluluğu, herhangi bir koro değildir. Bu topluluk, Sovyet döneminden itibaren Kızıl Ordu’nun kültürel yüzü olarak kullanılmış, Rus askerî gücünü estetikleştiren ve romantikleştiren bir propaganda aracı işlevi görmüştür. Koro, sahnede sadece müzik icra etmez; üniformasıyla, repertuvarıyla, marşlarıyla ve sembolleriyle bir devletin askerî hafızasını temsil eder. Bu nedenle Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu tür konserler zaman zaman tepkiyle karşılanmış, bazı yerlerde iptal edilmiş veya “ideolojik çağrışımları” nedeniyle istenmeyen etkinlikler olarak görülmüştür.
Bugün Rus ordusunun adı, sadece klasik savaş kavramlarıyla değil, savaş suçu iddialarıyla, sivillere yönelik saldırılarla, işgal politikalarıyla ve zorla yerinden etmelerle birlikte anılmaktadır. Ukrayna’da Buça, İrpin, Mariupol ve Herson gibi yerler, modern Avrupa tarihinin en karanlık sayfalarından bazılarını temsil etmektedir. Birleşmiş Milletler raporları, Rus birliklerinin Ukrayna’da sivillere yönelik infazlar, kötü muamele ve uluslararası insancıl hukuku ihlal eden eylemler gerçekleştirdiğine dair ağır bulgular ortaya koymuştur. Uluslararası Ceza Mahkemesi de Ukrayna bağlamında savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve benzeri ağır ihlaller üzerine soruşturmalar yürütmektedir.
Bu tablo sadece Ukrayna ile sınırlı değildir. Suriye’de Rusya’nın askerî müdahalesi, şehirlerin yıkımı, hastanelerin ve sivil altyapının hedef alınması, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve Türkiye’nin doğrudan güvenliğini etkileyen sonuçlar doğurmuştur. 27 Şubat 2020’de İdlib’de 33 Türk askeri şehit olmuştur. Türkiye hafızasında çok taze olan bu acı olayın arka planında Suriye rejimi ve Rusya’nın hava üstünlüğüne dayalı savaş stratejisi vardır. Böyle bir hafıza varken, Rus ordusunu temsil eden bir koronun Ankara’da alkışlanması, şehitlerimizin hatırası açısından da rahatsız edicidir.
Kırım Tatarları açısından ise Kızıl Ordu ve Sovyet askerî tarihi çok daha derin bir travmayı ifade eder. 18 Mayıs 1944 sürgünü, Sovyet rejiminin Kırım Tatar halkına karşı işlediği en büyük tarihî suçlardan biridir. Kırım Tatarları, birkaç saat içinde vatanlarından koparılmış, hayvan vagonlarına doldurulmuş, Orta Asya’ya sürülmüş; yollarda ve sürgün yerlerinde on binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Bu sürgün sadece Stalin’in kararıyla alınmış bürokratik bir işlem değil, Sovyet devlet aklının ve güvenlik aygıtının yürüttüğü kolektif cezalandırma politikasıdır. Kızıl Ordu ve Sovyet güvenlik sistemi, Kırım Tatar hafızasında kurtuluşun değil, sürgünün, vatansızlaştırmanın ve kimliksizleştirmenin sembolüdür.
Aynı tarihsel çizgi Ukraynalılar için de ağır bir anlam taşır. Holodomor, Sovyet kolektivizasyon politikaları, Ukrayna millî kimliğinin bastırılması, aydınların tasfiyesi ve Sovyetleşme sürecindeki zorbalıklar, Rus-Sovyet imparatorluk aklının Ukrayna üzerindeki tahakkümünü gösterir. Bugün Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş, bu tarihsel sürekliliğin güncel biçimidir. 2014’te Kırım’ın işgaliyle başlayan süreç, 24 Şubat 2022’de topyekûn işgale dönüşmüş; Avrupa’nın ortasında yeniden emperyal bir savaş yaşanmıştır.
Bu nedenle Aleksandrov Kızıl Ordu Korosu’nun Ankara konseri, “kültürel diplomasi” adı altında masumlaştırılamaz. Rusya, kültürü, sporu, medyayı, çocuk çizgi filmlerini, tarih anlatılarını ve sanatı uzun zamandır yumuşak güç ve propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Daha önce “Maşa ve Koca Ayı” örneğinde de tartıştığım gibi, Rus kültürel ürünleri çoğu zaman yalnızca eğlence veya sanat olarak değil, Rus devlet anlatısının taşıyıcısı olarak işlev görmektedir. Kızıl Ordu Korosu ise bunun en açık örneklerinden biridir. Burada artık sembol ile siyaset, sanat ile askerî propaganda iç içe geçmektedir.
Üstelik Rusya’nın kendi içinde sanatçılara, gazetecilere, muhaliflere ve savaşa karşı çıkan kültür insanlarına uyguladığı baskı da ortadadır. Savaşa karşı çıkan Rus sanatçılar sansüre uğramakta, konserleri iptal edilmekte, bazıları ülkeyi terk etmek zorunda kalmakta, bazıları “yabancı ajan” yaftasıyla susturulmaktadır. Böyle bir ortamda Rus devletinin desteklediği veya Rus askerî mirasını temsil eden toplulukların dünyada “sanat özgürlüğü” adı altında sahne alması büyük bir çelişkidir. Gerçek sanat özgürlüğü, Kremlin’in izin verdiği marşları söylemek değil, savaşa karşı vicdanını ifade edebilmektir.
Ankara’daki konserin zamanlaması ayrıca sorunludur. NATO Zirvesi öncesinde başkentte olağanüstü güvenlik önlemleri alınmakta, çok sayıda devlet ve hükümet başkanı Ankara’ya gelmeye hazırlanmaktadır. Böylesine hassas bir güvenlik ortamında, Rus ordusunu temsil eden bir koronun, Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yakınında ve zirveden birkaç gün önce konser vermesi gereksiz bir diplomatik ve güvenlik riskidir. Türkiye’nin güvenlik kurumları elbette gerekli tedbirleri alacaktır; ancak devlet aklı sadece olay olduktan sonra tedbir almakla değil, sembolik provokasyon ihtimali taşıyan ortamları önceden önlemekle de ilgilidir.
Türkiye yakın geçmişte diplomatik sembollerin nasıl hedef hâline gelebildiğini acı biçimde yaşamıştır. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi, Türkiye-Rusya ilişkilerinde büyük bir krize yol açabilecek nitelikteydi. Bugün de NATO Zirvesi öncesinde, Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yakınında Rus askerî sembolizmini taşıyan bir konserin yapılması, benzer risklerin en azından düşünülmesini gerektirir. Bu bir “komplo teorisi” üretmek değil, diplomasi ve güvenlikte ihtiyat ilkesini hatırlatmaktır. Devletler bazen sadece olanı değil, olabilecek olanı da hesaplamak zorundadır.
Türkiye, Rusya ile ilişkilerini sürdüren, enerji, ticaret, turizm ve bölgesel diplomasi alanlarında Moskova ile konuşabilen bir ülkedir. Bu, Türkiye’nin jeopolitik gerçekliğidir. Ancak aynı Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmakta, Kırım’ın ilhakını tanımamakta, Kırım Tatarlarının haklarını desteklemekte ve NATO üyesi olarak Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin önemli aktörlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu denge politikası, Rus askerî propagandasının Ankara’nın en hassas günlerinde görünürlük kazanmasına izin vermeyi gerektirmez.
Dahası, konserin Ukrayna Büyükelçiliği’ne bu kadar yakın bir noktada yapılması sembolik açıdan son derece yanlıştır. Bu durum, savaşın mağduru olan Ukrayna halkına, Kırım Tatarlarına ve Rus saldırganlığı nedeniyle yakınlarını kaybedenlere karşı duyarsızlık olarak algılanabilir. Rus ordusunun marşlarının, Ukrayna bayrağının dalgalandığı bir diplomatik temsilciliğin hemen yanı başında yükselmesi, sanatın evrenselliğinden çok gücün gösterisini çağrıştırır.
Ankara’da NATO Zirvesi öncesi verilmesi gereken mesaj açıktır: Türkiye, barıştan, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünden, Kırım Tatarlarının haklarından ve uluslararası hukuktan yanadır. Bu mesajla çelişen sembolik etkinliklere en azından devletin başkentinde ve böyle kritik bir haftada izin verilmemelidir. Konserin tamamen yasaklanması tartışılabilir; ancak Ankara’da, NATO Zirvesi’nden günler önce ve Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yakınında yapılması açıkça yanlış bir tercihtir.
Bugün mesele Hayko Cepkin’in veya herhangi bir sanatçının sahne performansı değildir. Mesele, Rus ordusunu temsil eden bir topluluğun, savaşın devam ettiği, Ukrayna’nın hâlâ bombalandığı, Kırım’ın işgal altında olduğu, Kırım Tatarlarının baskı gördüğü ve NATO’nun Ankara’da Rus tehdidini de konuşacağı bir haftada, Türkiye’nin başkentinde nasıl bir sembolik anlam ürettiğidir.
Sanat barışa hizmet edebilir. Ancak askerî propaganda sanat kılığına girdiğinde, onu alkışlamak barışa değil, saldırganlığın normalleşmesine hizmet eder. Ankara, NATO Zirvesi öncesinde böyle bir görüntü vermemelidir. Türkiye, Rusya ile konuşabilen ama Rus emperyal sembollerine başkentinde alan açmayan bir devlet aklı gösterebilmelidir.
Kızıl Ordu Korosu’nun Ankara’da, Ukrayna Büyükelçiliği’nin hemen yanı başında ve NATO Zirvesi’nden birkaç gün önce sahne alması, diplomatik nezaket, güvenlik hassasiyeti ve tarihsel hafıza açısından yanlıştır. Bu konser, sadece bir konser değildir; yanlış zamanda, yanlış yerde ve yanlış sembollerle düzenlenen politik bir gösteridir.