Eskişehir’den Kırım’a bakarken: İşgalci Rusya, ama savaşı başlatan Amerika mı?
Yazının Giriş Tarihi: 07.09.2026 11:19
Yazının Güncellenme Tarihi: 07.09.2026 15:49
Eskişehir’in düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümünü kutladığımız günlerde ES TV’de Kırım Tatarları ve Rusya-Ukrayna Savaşı üzerine yayımlanan “Ekstra Gündem” programını dikkatle izledim. Programın konukları Kırım Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Celal İçten ile Doç. Dr. Levent Ersin Orallı idi.
Öncelikle böyle bir programın yapılmasını değerli bulduğumu belirtmeliyim. Hele ki Eskişehir’de...
Çünkü Eskişehir, Türkiye’deki Kırım Tatar diasporasının en önemli merkezlerinden biridir. Kırım Tatar köyleri, Tepreş, aile hikâyeleri ve sürgün hafızası bu şehrin toplumsal dokusunun parçasıdır. Bu nedenle Eskişehir’de Kırım hakkında konuşmak herhangi bir dış politika konusunu konuşmak değildir.
Programın tamamını merak eden okuyucular ES TV’deki yayını buradan izleyebilir.
İLK BÖLÜM: RUSYA İŞGALCİ
Levent Ersin Orallı’nın hakkını teslim ederek başlayalım.
Programın özellikle ilk bölümündeki değerlendirmelerinin önemli bir kısmına katılıyorum. Kırım’ın 2014’te Rusya tarafından hukuksuz biçimde işgal edildiğini söylüyor. Hatta “ilhak” kelimesine dahi itiraz ederek bunun işgali hukuken normalleştirebileceğine dikkat çekiyor. Sözde referandumu reddediyor. Ukrayna’nın direnişini “haklı direniş” olarak nitelendiriyor. Türkiye’nin Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmasını ve İHA/SİHA desteğini olumlu değerlendiriyor.
Dolayısıyla Orallı’ya “Rusya yanlısı” etiketi yapıştırmak hem kolaycı hem de haksız olur.
Fakat program ilerledikçe söylemin ağırlık merkezi değişiyor.
İlk bölümdeki “Rusya işgalcidir” tespitinin ardından; “Rusya’yı kim kışkırttı?”, sonra “Ukrayna’yı kim yem etti?”, ardından “Barışı Boris Johnson mı engelledi?” ve nihayet “Savaşı gerçekte Amerika mı başlattı?” sorularına geçiliyor.
İşte problem burada başlıyor.
“RUSYA’YI BİR MİKTAR KIŞKIRTTI”
Önce NATO ve Batı devreye giriyor.
Orallı, Ukrayna’ya verilen NATO perspektifinin “Rusya’yı bir miktar kışkırttığını” söylüyor. Ardından çok daha dikkat çekici bir cümle geliyor:
“Birilerinin belli ki Ukrayna’yı yem etmeye ihtiyacı vardı.”
Böylece Ukrayna, kendi güvenlik tercihleri olan egemen bir devlet olmaktan çıkıp ABD-Rusya rekabetinde kullanılan bir “yem” hâline geliyor.
Bu noktadan sonra programdaki jeopolitik açıklamaların önemli bölümünde aynı nedensellik zinciri tekrar ediyor: Amerika Rusya’yı zayıflatmak istiyor; Avrupa Amerikan stratejisinin aracı hâline geliyor; Ukrayna ise büyük güçlerin mücadelesinde harcanıyor.
Bu, Rusya’nın işgalini inkâr eden bir anlatı değildir.
Daha incelikli bir şeydir:
İşgali kabul eder fakat işgalin nedensel sorumluluğunu giderek işgalciden başka aktörlere taşır.
Boris Johnson gerçekten savaşı mı devam ettirdi?
Bu çerçevenin ikinci önemli ayağı Boris Johnson anlatısıdır.
Programda İstanbul görüşmelerinden söz edilirken şu iddia ortaya konuluyor:
“2023 Mart’ta bu savaş bitti... 1 ay sonra İstanbul’da buluşuldu. 1 yıl sonra tamamdı bu iş. Ama belli ki Boris Johnson... bu sürecin devamından yana bir tavır ortaya koydu.”
Transkriptte tarihlerde açık bir karışıklık bulunuyor; İstanbul görüşmeleri 2022’de gerçekleşti. Fakat esas önemli olan ileri sürülen nedenselliktir: Barışın eşiğine gelinmişken Johnson’ın Ukrayna’yı savaşa devam etmeye yönelttiği düşüncesi.
İstanbul görüşmelerinde tarafların ciddi biçimde müzakere ettiği ve bazı konularda yakınlaşmalar yaşandığı doğrudur. Batılı ülkelerin Ukrayna’nın kararları üzerinde etkisinin bulunmadığını söylemek de gerçekçi değildir.
Fakat bundan “anlaşma hazırdı, Boris Johnson geldi ve barışı bozdu” sonucu çıkmaz.
Ukrayna’nın başmüzakerecilerinden Davyd Arakhamia daha sonra yaptığı açıklamalarda Rusya’nın Ukrayna’nın tarafsızlığını istediğini, fakat Rusya’ya güven sorunu bulunduğunu ve güvenlik garantileri meselesinin çözülemediğini anlattı. Buça’da Rus güçlerinin çekilmesinden sonra ortaya çıkan katliam görüntüleri de müzakere ortamını kökten değiştirmişti.
Johnson 9 Nisan 2022’de Kyiv’e geldi.
Fakat “Johnson barışı engelledi” tezi zaman içinde Rusya’nın ve Kremlin yanlısı medya ekosisteminin temel anlatılarından birine dönüştü: Rusya barış istiyordu, Ukrayna da anlaşmaya hazırdı; fakat Anglo-Sakson Batı savaşı Rusya’yı zayıflatmak için devam ettirdi.
Dolayısıyla bu iddiayı kesinleşmiş tarihsel gerçek gibi aktarmak ciddi bir sorun yaratıyor.
Ve final: “Amerika Rusya’yı savaşa attı”
Programın son dakikaları ise benim açımdan en dikkat çekici bölüm.
Artık ima değil, doğrudan bir nedensellik kuruluyor.
Orallı şöyle diyor:
“Amerika ne yaptı? Rusya’yı Ukrayna ile bir savaşın içerisine attı.”
Ardından Ukrayna için:
“Amerika müttefiki olan devletlerden bir tanesini cüretkârca heba edebildi.”
Ve birkaç cümle sonra:
“Rusya’nın zayıflamasına... Amerika’nın ihtiyacı vardı. Ve o kadar acı ki savaşı başlattılar.”
Bu üç cümleyi yan yana koyduğumuzda artık yalnızca “Batı’nın hataları” tartışılmıyor.
Ortaya çıkan nedensellik şudur:
Amerika Rusya’yı savaşa soktu.
Amerika Ukrayna’yı feda etti.
Amerika savaşı başlattı.
O zaman doğal olarak şu soruyu sormak gerekiyor:
24 Şubat 2022 sabahı Ukrayna sınırını geçen Amerikan ordusu muydu?
Kyiv’i almaya çalışan NATO muydu?
Mariupol’u kuşatan Boris Johnson mıydı?
Kırım’ı 2014’te Vaşington mı işgal etti?
Bu neden Rusya’nın temel anlatısıdır?
Kremlin’in savaş hakkındaki temel anlatısının omurgası yıllardır tam olarak budur.
Putin’in anlatısında NATO doğuya doğru genişleyerek Rusya’yı kuşatmıştır. Batı, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kullanmıştır. Ukrayna gerçek anlamda bağımsız bir özne değildir. Rusya savaşı tercih etmekten ziyade Batı’nın yarattığı güvenlik tehdidine cevap vermek zorunda kalmıştır. Batı ise barış istememekte, Ukraynalıların kanı üzerinden Rusya’yı zayıflatmaya çalışmaktadır.
Buna sonradan “İstanbul’da barış yapılacaktı ama Boris Johnson engelledi” anlatısı eklenmiştir.
ES TV programında söylenenlerle bu Rus anlatısı arasında kelimesi kelimesine aynılık olduğunu iddia etmiyorum.
Fakat nedensellik mimarisi şaşırtıcı ölçüde benzerdir.
Rusya işgalcidir, ama NATO kışkırttı.
Ukrayna mağdurdur, ama Amerika onu yem etti.
Barış mümkündü, ama Boris Johnson engelledi.
Putin savaşı başlattı, ama aslında Amerika Rusya’yı savaşa attı.
Sonunda “ama”dan önceki cümle hukuki tespit olarak kalıyor; “ama”dan sonraki uzun açıklama ise dinleyicinin savaşı nasıl anlamlandıracağını belirliyor.
1783’TE NATO YOKTU
Kırım Tatarları açısından bu anlatının çok daha temel bir problemi vardır.
Rusya’nın Kırım üzerindeki emperyal politikası 2022’de başlamadı.
2014’te de başlamadı.
1783’te Kırım Hanlığı Rusya tarafından ortadan kaldırılırken NATO yoktu.
18 Mayıs 1944’te Kırım Tatar halkı hayvan vagonlarına doldurulup Türkistan'a sürgün edilirken NATO henüz kurulmamıştı.
Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu Sovyet hapishanelerinde yıllarını geçirirken Boris Johnson yoktu.
Dolayısıyla Kırım Tatarlarının iki yüz yılı aşan Rusya tecrübesini ABD-Rusya rekabetinin bir alt başlığına dönüştüremeyiz.
Eskişehir’in kurtuluş günlerinde düşünelim
Tam da burada Eskişehir bize güçlü bir tarihsel ayna tutuyor.
Eskişehir işgal edildiğinde Millî Mücadele veren insanlara şöyle söylendiğini düşünelim:
“Evet, işgal edildiniz ama Yunanistan’ı kim kışkırttı?”
“Evet, ordular Anadolu’ya girdi ama asıl sorumlu başka büyük güçlerdi.”
“Elbette siz mağdursunuz ama aslında büyük güçler sizi yem etti.”
Bunlar dönemin uluslararası sistemini anlamak için sorulabilecek sorulardır. Fakat hiçbirisi işgal eden ile işgal edilen arasındaki temel ayrımı değiştirmez.
Eskişehir için doğru olan Kırım için neden doğru olmasın?
ZELENSKIY, İSRAİL VE İRAN
Programda Zelenskıy’ın “enteresan bir İsrail’le yakınlaşma projeksiyonu” ortaya koyduğu da söyleniyor. Ukrayna’nın Hazar’daki İran bağlantılı bir hedefe saldırmasının ABD ve İsrail’e sadakat mesajı olduğu ileri sürülüyor.
Zelenskıy’ın İsrail veya Gazze politikası elbette eleştirilebilir. Benim de eleştirdiğim noktalar vardır.
Fakat buradan Ukrayna’nın Rusya’ya karşı direnişinin niteliğine ilişkin sonuç üretmek başka bir şeydir.
Üstelik Türk dünyasından çok çarpıcı bir karşılaştırma yapabiliriz.
İsrail, Azerbaycan’a Karabağ savaşında son derece önemli askerî teknoloji ve silah sistemleri sağlamıştır. Türkiye’de Azerbaycan’ın mücadelesini destekleyen insanlar bu nedenle “Azerbaycan İsrail’in piyonu” demedi.
Haklı olarak demedi.
Çünkü Azerbaycan’ın kendi millî çıkarı, kendi güvenlik algısı ve kendi iradesi vardı.
Öyleyse aynı özneselliği neden Ukrayna’ya tanımıyoruz?
BATI KARŞITLIĞI BİR ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİSİ DEĞİLDİR
ABD eleştirilmelidir.
NATO eleştirilebilir.
Avrupa’nın ikiyüzlülüğü tartışılmalıdır.
Irak, Afganistan, Libya ve Filistin unutulmamalıdır.
Fakat ABD’nin yaptığı her şeyin arkasında büyük bir plan ararken Rusya’nın yaptığı her şeyi bu Amerikan planına verilmiş tepki olarak açıklarsak ortaya garip bir uluslararası ilişkiler teorisi çıkar:
ABD özne olur.
Rusya reaksiyon gösteren aktör olur.
Ukrayna piyon olur.
Kırım Tatarları ise hikâyenin dipnotuna dönüşür.
Oysa Putin’in Rusya’sının da kendi emperyal tahayyülü, tarih anlayışı, güvenlik doktrini ve siyasi iradesi vardır.
Programın ilk bölümünde doğru biçimde “Rusya işgalcidir” denildikten sonra açıklamanın giderek NATO’ya, ABD’ye, Boris Johnson’a ve Batı’nın büyük stratejisine kayması bu nedenle önemlidir.
Dakika hesabıyla “programın yüzde 75’i Rusya yanlısıdır” demek istemiyorum. Bu bilimsel olmaz. Celal İçten’in konuşmaları, diaspora faaliyetleri ve Kırım Tatar tarihi de programın önemli bölümünü oluşturuyor.
Fakat Orallı’nın savaşın nedenlerini açıklamaya ayırdığı bölümlerin retorik ağırlığına baktığımızda, ilk bölümdeki kısa ve net “Rusya işgalcidir” tespitinin üzerine çok daha uzun bir “fakat Batı...” anlatısının inşa edildiğini görüyoruz.
Mesele dakika değil, nedensellik ağırlığıdır.
Propaganda bazen gerçeğin nedenini değiştirir
Belki de bu programdan çıkarılması gereken en önemli ders budur.
Propaganda her zaman açıkça yalan söylemez.
“Rusya Kırım’ı işgal etmedi” demek zorunda değildir.
Bazen şöyle çalışır:
"Rusya Kırım’ı işgal etti, ama..."
İşte o “ama”dan sonra işgalin nedenini değiştirir.
Saldırganın eylemini başka bir aktörün planının sonucu hâline getirir. Mağdurun iradesini ortadan kaldırır. Ukrayna’yı Vaşington’un, Londra’nın veya başka bir başkentin piyonu hâline getirir.
Kırım Tatarlarının tarihsel tecrübesi bize bu nedenle başka bir başlangıç noktası öneriyor.
Kırım Tatarlarının bir vatanı vardır.
Adı Kırım’dır.
Ukraynalıların da kendi ülkelerinin geleceği hakkında karar verme hakkı vardır.
Eskişehir’in kurtuluşunu kutladığımız günlerde bunu anlamak özellikle önemlidir.
Jeopolitiği tartışalım.
NATO’yu eleştirelim.
ABD’nin hesaplarını sorgulayalım.
Zelenskıy’ı da eleştirelim.
Boris Johnson’ın 2022’deki rolünü de araştırmaya devam edelim.
Ama bütün bunları yaparken ilk cümlenin öznesini kaybetmeyelim:
2014’te Kırım’ı Rusya işgal etti.
24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya geniş çaplı saldırıyı Rusya başlattı.
Bundan sonrasını tartışabiliriz.
Fakat bu iki cümlenin önüne veya arkasına sürekli bir “ama” koymaya başladığımızda, farkında olmadan kimin hikâyesini anlattığımızı da kendimize sormalıyız.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Dr. Sezai Özçelik
Eskişehir’den Kırım’a bakarken: İşgalci Rusya, ama savaşı başlatan Amerika mı?
Eskişehir’in düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümünü kutladığımız günlerde ES TV’de Kırım Tatarları ve Rusya-Ukrayna Savaşı üzerine yayımlanan “Ekstra Gündem” programını dikkatle izledim. Programın konukları Kırım Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Celal İçten ile Doç. Dr. Levent Ersin Orallı idi.
Öncelikle böyle bir programın yapılmasını değerli bulduğumu belirtmeliyim. Hele ki Eskişehir’de...
Çünkü Eskişehir, Türkiye’deki Kırım Tatar diasporasının en önemli merkezlerinden biridir. Kırım Tatar köyleri, Tepreş, aile hikâyeleri ve sürgün hafızası bu şehrin toplumsal dokusunun parçasıdır. Bu nedenle Eskişehir’de Kırım hakkında konuşmak herhangi bir dış politika konusunu konuşmak değildir.
Programın tamamını merak eden okuyucular ES TV’deki yayını buradan izleyebilir.
İLK BÖLÜM: RUSYA İŞGALCİ
Levent Ersin Orallı’nın hakkını teslim ederek başlayalım.
Programın özellikle ilk bölümündeki değerlendirmelerinin önemli bir kısmına katılıyorum. Kırım’ın 2014’te Rusya tarafından hukuksuz biçimde işgal edildiğini söylüyor. Hatta “ilhak” kelimesine dahi itiraz ederek bunun işgali hukuken normalleştirebileceğine dikkat çekiyor. Sözde referandumu reddediyor. Ukrayna’nın direnişini “haklı direniş” olarak nitelendiriyor. Türkiye’nin Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmasını ve İHA/SİHA desteğini olumlu değerlendiriyor.
Dolayısıyla Orallı’ya “Rusya yanlısı” etiketi yapıştırmak hem kolaycı hem de haksız olur.
Fakat program ilerledikçe söylemin ağırlık merkezi değişiyor.
İlk bölümdeki “Rusya işgalcidir” tespitinin ardından; “Rusya’yı kim kışkırttı?”, sonra “Ukrayna’yı kim yem etti?”, ardından “Barışı Boris Johnson mı engelledi?” ve nihayet “Savaşı gerçekte Amerika mı başlattı?” sorularına geçiliyor.
İşte problem burada başlıyor.
“RUSYA’YI BİR MİKTAR KIŞKIRTTI”
Önce NATO ve Batı devreye giriyor.
Orallı, Ukrayna’ya verilen NATO perspektifinin “Rusya’yı bir miktar kışkırttığını” söylüyor. Ardından çok daha dikkat çekici bir cümle geliyor:
“Birilerinin belli ki Ukrayna’yı yem etmeye ihtiyacı vardı.”
Böylece Ukrayna, kendi güvenlik tercihleri olan egemen bir devlet olmaktan çıkıp ABD-Rusya rekabetinde kullanılan bir “yem” hâline geliyor.
Bu noktadan sonra programdaki jeopolitik açıklamaların önemli bölümünde aynı nedensellik zinciri tekrar ediyor: Amerika Rusya’yı zayıflatmak istiyor; Avrupa Amerikan stratejisinin aracı hâline geliyor; Ukrayna ise büyük güçlerin mücadelesinde harcanıyor.
Bu, Rusya’nın işgalini inkâr eden bir anlatı değildir.
Daha incelikli bir şeydir:
İşgali kabul eder fakat işgalin nedensel sorumluluğunu giderek işgalciden başka aktörlere taşır.
Boris Johnson gerçekten savaşı mı devam ettirdi?
Bu çerçevenin ikinci önemli ayağı Boris Johnson anlatısıdır.
Programda İstanbul görüşmelerinden söz edilirken şu iddia ortaya konuluyor:
“2023 Mart’ta bu savaş bitti... 1 ay sonra İstanbul’da buluşuldu. 1 yıl sonra tamamdı bu iş. Ama belli ki Boris Johnson... bu sürecin devamından yana bir tavır ortaya koydu.”
Transkriptte tarihlerde açık bir karışıklık bulunuyor; İstanbul görüşmeleri 2022’de gerçekleşti. Fakat esas önemli olan ileri sürülen nedenselliktir: Barışın eşiğine gelinmişken Johnson’ın Ukrayna’yı savaşa devam etmeye yönelttiği düşüncesi.
İstanbul görüşmelerinde tarafların ciddi biçimde müzakere ettiği ve bazı konularda yakınlaşmalar yaşandığı doğrudur. Batılı ülkelerin Ukrayna’nın kararları üzerinde etkisinin bulunmadığını söylemek de gerçekçi değildir.
Fakat bundan “anlaşma hazırdı, Boris Johnson geldi ve barışı bozdu” sonucu çıkmaz.
Ukrayna’nın başmüzakerecilerinden Davyd Arakhamia daha sonra yaptığı açıklamalarda Rusya’nın Ukrayna’nın tarafsızlığını istediğini, fakat Rusya’ya güven sorunu bulunduğunu ve güvenlik garantileri meselesinin çözülemediğini anlattı. Buça’da Rus güçlerinin çekilmesinden sonra ortaya çıkan katliam görüntüleri de müzakere ortamını kökten değiştirmişti.
Johnson 9 Nisan 2022’de Kyiv’e geldi.
Fakat “Johnson barışı engelledi” tezi zaman içinde Rusya’nın ve Kremlin yanlısı medya ekosisteminin temel anlatılarından birine dönüştü: Rusya barış istiyordu, Ukrayna da anlaşmaya hazırdı; fakat Anglo-Sakson Batı savaşı Rusya’yı zayıflatmak için devam ettirdi.
Dolayısıyla bu iddiayı kesinleşmiş tarihsel gerçek gibi aktarmak ciddi bir sorun yaratıyor.
Ve final: “Amerika Rusya’yı savaşa attı”
Programın son dakikaları ise benim açımdan en dikkat çekici bölüm.
Artık ima değil, doğrudan bir nedensellik kuruluyor.
Orallı şöyle diyor:
“Amerika ne yaptı? Rusya’yı Ukrayna ile bir savaşın içerisine attı.”
Ardından Ukrayna için:
“Amerika müttefiki olan devletlerden bir tanesini cüretkârca heba edebildi.”
Ve birkaç cümle sonra:
“Rusya’nın zayıflamasına... Amerika’nın ihtiyacı vardı. Ve o kadar acı ki savaşı başlattılar.”
Bu üç cümleyi yan yana koyduğumuzda artık yalnızca “Batı’nın hataları” tartışılmıyor.
Ortaya çıkan nedensellik şudur:
Amerika Rusya’yı savaşa soktu.
Amerika Ukrayna’yı feda etti.
Amerika savaşı başlattı.
O zaman doğal olarak şu soruyu sormak gerekiyor:
24 Şubat 2022 sabahı Ukrayna sınırını geçen Amerikan ordusu muydu?
Kyiv’i almaya çalışan NATO muydu?
Mariupol’u kuşatan Boris Johnson mıydı?
Kırım’ı 2014’te Vaşington mı işgal etti?
Bu neden Rusya’nın temel anlatısıdır?
Kremlin’in savaş hakkındaki temel anlatısının omurgası yıllardır tam olarak budur.
Putin’in anlatısında NATO doğuya doğru genişleyerek Rusya’yı kuşatmıştır. Batı, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kullanmıştır. Ukrayna gerçek anlamda bağımsız bir özne değildir. Rusya savaşı tercih etmekten ziyade Batı’nın yarattığı güvenlik tehdidine cevap vermek zorunda kalmıştır. Batı ise barış istememekte, Ukraynalıların kanı üzerinden Rusya’yı zayıflatmaya çalışmaktadır.
Buna sonradan “İstanbul’da barış yapılacaktı ama Boris Johnson engelledi” anlatısı eklenmiştir.
ES TV programında söylenenlerle bu Rus anlatısı arasında kelimesi kelimesine aynılık olduğunu iddia etmiyorum.
Fakat nedensellik mimarisi şaşırtıcı ölçüde benzerdir.
Rusya işgalcidir, ama NATO kışkırttı.
Ukrayna mağdurdur, ama Amerika onu yem etti.
Barış mümkündü, ama Boris Johnson engelledi.
Putin savaşı başlattı, ama aslında Amerika Rusya’yı savaşa attı.
Sonunda “ama”dan önceki cümle hukuki tespit olarak kalıyor; “ama”dan sonraki uzun açıklama ise dinleyicinin savaşı nasıl anlamlandıracağını belirliyor.
1783’TE NATO YOKTU
Kırım Tatarları açısından bu anlatının çok daha temel bir problemi vardır.
Rusya’nın Kırım üzerindeki emperyal politikası 2022’de başlamadı.
2014’te de başlamadı.
1783’te Kırım Hanlığı Rusya tarafından ortadan kaldırılırken NATO yoktu.
18 Mayıs 1944’te Kırım Tatar halkı hayvan vagonlarına doldurulup Türkistan'a sürgün edilirken NATO henüz kurulmamıştı.
Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu Sovyet hapishanelerinde yıllarını geçirirken Boris Johnson yoktu.
Dolayısıyla Kırım Tatarlarının iki yüz yılı aşan Rusya tecrübesini ABD-Rusya rekabetinin bir alt başlığına dönüştüremeyiz.
Eskişehir’in kurtuluş günlerinde düşünelim
Tam da burada Eskişehir bize güçlü bir tarihsel ayna tutuyor.
Eskişehir işgal edildiğinde Millî Mücadele veren insanlara şöyle söylendiğini düşünelim:
“Evet, işgal edildiniz ama Yunanistan’ı kim kışkırttı?”
“Evet, ordular Anadolu’ya girdi ama asıl sorumlu başka büyük güçlerdi.”
“Elbette siz mağdursunuz ama aslında büyük güçler sizi yem etti.”
Bunlar dönemin uluslararası sistemini anlamak için sorulabilecek sorulardır. Fakat hiçbirisi işgal eden ile işgal edilen arasındaki temel ayrımı değiştirmez.
Eskişehir için doğru olan Kırım için neden doğru olmasın?
ZELENSKIY, İSRAİL VE İRAN
Programda Zelenskıy’ın “enteresan bir İsrail’le yakınlaşma projeksiyonu” ortaya koyduğu da söyleniyor. Ukrayna’nın Hazar’daki İran bağlantılı bir hedefe saldırmasının ABD ve İsrail’e sadakat mesajı olduğu ileri sürülüyor.
Zelenskıy’ın İsrail veya Gazze politikası elbette eleştirilebilir. Benim de eleştirdiğim noktalar vardır.
Fakat buradan Ukrayna’nın Rusya’ya karşı direnişinin niteliğine ilişkin sonuç üretmek başka bir şeydir.
Üstelik Türk dünyasından çok çarpıcı bir karşılaştırma yapabiliriz.
İsrail, Azerbaycan’a Karabağ savaşında son derece önemli askerî teknoloji ve silah sistemleri sağlamıştır. Türkiye’de Azerbaycan’ın mücadelesini destekleyen insanlar bu nedenle “Azerbaycan İsrail’in piyonu” demedi.
Haklı olarak demedi.
Çünkü Azerbaycan’ın kendi millî çıkarı, kendi güvenlik algısı ve kendi iradesi vardı.
Öyleyse aynı özneselliği neden Ukrayna’ya tanımıyoruz?
BATI KARŞITLIĞI BİR ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİSİ DEĞİLDİR
ABD eleştirilmelidir.
NATO eleştirilebilir.
Avrupa’nın ikiyüzlülüğü tartışılmalıdır.
Irak, Afganistan, Libya ve Filistin unutulmamalıdır.
Fakat ABD’nin yaptığı her şeyin arkasında büyük bir plan ararken Rusya’nın yaptığı her şeyi bu Amerikan planına verilmiş tepki olarak açıklarsak ortaya garip bir uluslararası ilişkiler teorisi çıkar:
ABD özne olur.
Rusya reaksiyon gösteren aktör olur.
Ukrayna piyon olur.
Kırım Tatarları ise hikâyenin dipnotuna dönüşür.
Oysa Putin’in Rusya’sının da kendi emperyal tahayyülü, tarih anlayışı, güvenlik doktrini ve siyasi iradesi vardır.
Programın ilk bölümünde doğru biçimde “Rusya işgalcidir” denildikten sonra açıklamanın giderek NATO’ya, ABD’ye, Boris Johnson’a ve Batı’nın büyük stratejisine kayması bu nedenle önemlidir.
Dakika hesabıyla “programın yüzde 75’i Rusya yanlısıdır” demek istemiyorum. Bu bilimsel olmaz. Celal İçten’in konuşmaları, diaspora faaliyetleri ve Kırım Tatar tarihi de programın önemli bölümünü oluşturuyor.
Fakat Orallı’nın savaşın nedenlerini açıklamaya ayırdığı bölümlerin retorik ağırlığına baktığımızda, ilk bölümdeki kısa ve net “Rusya işgalcidir” tespitinin üzerine çok daha uzun bir “fakat Batı...” anlatısının inşa edildiğini görüyoruz.
Mesele dakika değil, nedensellik ağırlığıdır.
Propaganda bazen gerçeğin nedenini değiştirir
Belki de bu programdan çıkarılması gereken en önemli ders budur.
Propaganda her zaman açıkça yalan söylemez.
“Rusya Kırım’ı işgal etmedi” demek zorunda değildir.
Bazen şöyle çalışır:
"Rusya Kırım’ı işgal etti, ama..."
İşte o “ama”dan sonra işgalin nedenini değiştirir.
Saldırganın eylemini başka bir aktörün planının sonucu hâline getirir. Mağdurun iradesini ortadan kaldırır. Ukrayna’yı Vaşington’un, Londra’nın veya başka bir başkentin piyonu hâline getirir.
Kırım Tatarlarının tarihsel tecrübesi bize bu nedenle başka bir başlangıç noktası öneriyor.
Kırım Tatarlarının bir vatanı vardır.
Adı Kırım’dır.
Ukraynalıların da kendi ülkelerinin geleceği hakkında karar verme hakkı vardır.
Eskişehir’in kurtuluşunu kutladığımız günlerde bunu anlamak özellikle önemlidir.
Jeopolitiği tartışalım.
NATO’yu eleştirelim.
ABD’nin hesaplarını sorgulayalım.
Zelenskıy’ı da eleştirelim.
Boris Johnson’ın 2022’deki rolünü de araştırmaya devam edelim.
Ama bütün bunları yaparken ilk cümlenin öznesini kaybetmeyelim:
2014’te Kırım’ı Rusya işgal etti.
24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya geniş çaplı saldırıyı Rusya başlattı.
Bundan sonrasını tartışabiliriz.
Fakat bu iki cümlenin önüne veya arkasına sürekli bir “ama” koymaya başladığımızda, farkında olmadan kimin hikâyesini anlattığımızı da kendimize sormalıyız.