Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Rusya’nın Müslümanları göçe zorlaması: 1878-1914 döneminde asimilasyon, ekonomik baskı ve göç politikaları
Yazının Giriş Tarihi: 14.05.2026 17:16
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.05.2026 17:17
XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rusya hâkimiyetine giren topraklardan başlayan göç hareketlerinin temel sebepleri, dönemden döneme değişmekle birlikte özünde aynı karakteri korumuştur. Bu nedenle, 1878-1914 yılları arasında gerçekleşen göçleri, önceki dönemlerdeki göçlerin sebeplerinden bağımsız bir şekilde ele almak mümkün değildir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, genel olarak Rusya’nın hâkimiyet sahasını genişleten ve mevcut baskı mekanizmalarını daha da keskinleştiren bir dönüm noktası olmuştur. Bu savaşın hemen ardından, göç dalgaları da artarak devam etmiştir.
Rusya’nın işgali altındaki topraklardan Anadolu’ya yönelen göçlerin temel nedeni, devletin yayılmacı hedefleri doğrultusunda izlediği sistematik baskı politikasıdır. Bu politika, 1878 öncesinde olduğu gibi sonraki yıllarda da siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda tüm hızıyla sürdürülmüştür. Rusya, işgal ettiği topraklardaki Türk ve Müslüman toplulukları; Ruslaştırma, topraklarına el koyma, yoksullaştırma, sürgün, katliam ve Hristiyanlaştırma gibi çok çeşitli baskı araçlarıyla göçe zorlamıştır.
ASİMİLASYON FAALİYETLERİ
Rusya, ülkesinde yaşayan farklı halklarıPanslavizm, Çarlık ve Ortodoksluk şemsiyesi altında birleştirmeyi hedeflemiştir. Bu amaca ulaşmak için en etkili araçlardan biri olarak eğitimi kullanmıştır. Çarlık yönetimine sunulan raporlar bu stratejinin açık göstergesidir. Örneğin, Eğitim Bakanı Tolstov’un Çar II. Aleksandr’a yazdığı bir mektupta, “Rus olmayan milletleri eğitip aydınlatmanın ve onlara Rusluk ruhunu aşılamanın, devletimizin takip ettiği siyaset bakımından son derece ehemmiyetli olduğu” ifadesi, Çarlığın konuya verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır.
Rusya bu Ruslaştırma politikasını iki ana merkez üzerinde yoğunlaştırmıştır: Okullar ve camiler. Ethem Feyzi Gözaydın’ın bir Sovyet ansiklopedisinden aktardığına göre, “Çar Hükûmeti, modern okullarda Tatarca eğitim imkânını kökünden ortadan kaldırmıştı. Bu durum, din adamlarının halk üzerindeki nüfuzunu artırmış ve okul çağındaki çocukların eğitimini tamamen onların inisiyatifine bırakmıştı. Oysa bu din adamlarının öğrettikleri, bağnazlık ve hurafeden başka bir şey değildi. Maarif Nezareti’nin programıyla hedeflenen şey, ülke sınırları içindeki Rus olmayan tüm unsurları Ruslaştırmak ve tek bir potada eritmekti.”
Rusya’nın eğitim politikasının temelinde, Müslüman çocuklarını Rus okullarında eğiterek Ruslaştırmak ve ardından bu kişileri yeni Ruslaştırma politikalarında kullanmak fikri yatıyordu. Bu sebeple bazı aileler, çocuklarını Ruslaşma tehlikesine karşı okula göndermemeye başladı. Zaten Türkçe eğitim veren okullar da büyük ölçüde kapatılmıştı. Böylece Türklere ve Müslümanlara iki yol bırakılmıştı: Ya Rus okullarına gidip asimile olmak ya da cahil kalmak. Rusçanın zorunlu olduğu durumlarda dahi veliler çocuklarını Rus okullarına göndermekten kaçındılar, çünkü bu okullarda din dersi öğretmeni olarak Rus papazları görev yapıyordu.
Rusya’nın asimilasyon stratejisinde camiler de önemli bir hedef olmuştur. Müslümanlar arasındaki birleştirici rolü nedeniyle İslam’ın sembol mekânlarına karşı sistematik bir mücadele yürütülmüştür. Nitekim Kırım’daki cami sayısı, 1805 yılında 1556 iken, bu rakam 1914 yılında 729’a kadar gerilemiştir.
Bu planlı eritme faaliyetleri içinde Nikolay İlminsky’nin ayrı bir yeri vardır. Kazan Üniversitesinde Türk lehçeleri ve teoloji alanında çalışmalar yapmış bir profesör olan İlminsky, Ruslaştırma politikalarının şekillenmesinde yönetime önemli ölçüde yardımcı olmuştur. Ona göre, devlet içindeki Rus olmayan unsurları Ruslaştırmanın en etkili yolu, Rus dilinin ve özellikle Ortodoks Hristiyanlığın öğretilmesinden geçiyordu.
Tabii ki bu faaliyetler karşısında Kırım ve Kafkasya halkları tepkisiz kalmamış, Ruslaşma tehlikesine karşı direnişe geçmişlerdir. Özellikle Kırım’daki direnişin en büyük mimarı Gaspıralı İsmail Bey olmuştur. Yaşanan bu asimilasyon girişimleri, dönemin basınına da yansımıştır. Osmanlı Sefareti, Çarlık Hûkümeti’nin Müslümanlara yönelik yeni politikasını, Novosti gazetesinde yayımlanan iki makaleyi tercüme ederek merkeze bildirmiştir. Gazetenin 6 Eylül 1883 tarihli sayısında, Müslümanların devlet memurlarının müdahalelerinden duyduğu rahatsızlık, zorla medenileştirme çabalarının başarısızlığı ve bu tür baskıcı yöntemlerin Müslümanları devletten soğuttuğu açıkça itiraf edilmektedir. Makalede ayrıca, Müslümanların her zaman vatanlarının en sadık hizmetkârları arasında yer aldığı, imparatorların özel muhafız birliklerini dahi Müslümanlardan seçtiği, ancak izlenen yanlış politikalar yüzünden bu sadakatin istismar edildiği belirtilmektedir. Gazetenin 10 Eylül 1883 tarihli nüshasında ise, özellikle Tatar okullarına Rusça öğretmeni zorunluluğu getirilmesi gibi uygulamaların Müslümanların endişelerini artırdığı, bu tür baskıcı tedbirlerin faydadan çok zarar getirdiği vurgulanmaktadır. Görüldüğü üzere, Rusya’da yaşayan Müslümanlara yönelik dinî baskılar dönemin gazetelerinde dahi açık bir dille ifade edilmektedir. İşte böyle bir baskı ortamında Kırım ve Kafkasya Türkleri, çareyi Osmanlı topraklarına göç etmekte bulmuşlardır.
EKONOMİK VE SOSYAL BASKILAR
Rusya’dan Müslümanları göçe zorlayan bir diğer önemli etken de ekonomik baskılardır. Çarlık rejimi, kültürel alanda olduğu gibi ekonomik alanda da planlı bir yoksullaştırma politikası izlemiş ve bu durum insanları son derece zor bir duruma sokmuştur. Müslüman halk, yalnızca dinî özgürlüklerine kavuşmak için değil, aynı zamanda ekonomik refaha ulaşma umuduyla da göç etmiştir.
Rusya, ele geçirdiği Müslüman ülkelerindeki vakıflara el koymuş, Müslümanlara ait yüz binlerce ortak veya özel arazinin bir kısmını müsadere etmiş, bir kısmını da Çarlık aristokrasisinin mülkiyetine vermiştir. Kırım’da aristokrasinin şahsî mülkiyetine devredilen toprakların büyük bir kısmı, Müslümanlardan zorla alınan arazilerden oluşuyordu. Müslümanlar, hileli yollarla ellerindeki verimli topraklar alınıp, genellikle dağlık ve kırsal kesimlerdeki verimsiz arazilere mahkûm edilmiştir. Ancak buralarda bile rahat bırakılmamış, Rus göçmenler ve aristokratlar sürekli olarak sorun çıkarmıştır. Rusya’nın toprak sistemi tamamen haksızlık üzerine inşa edilmişti. Örneğin, Kafkasya’da Kazaklara ve Ruslara kişi başına 33 hektar toprak verilirken, burada yaşamaya mecbur bırakılan dağlı halklara en kötü arazilerden aile başına sadece 7,5 dönüm bırakılmıştır.
Bu uygulamaların bir sonucu olarak, 1890’da Kırım’dan Türkiye’ye yeni bir göç dalgası başlamış ve 1891’de bu göç doruk noktasına ulaşmıştır. Hükûmet, önceki dönemlerin aksine göçü engellemeye çalışmamış ve göç edenlerin sayısı 18-20 bin civarında olmuştur. Bu durum, Müslüman nüfusun giderek azalmasına yol açmıştır. Nitekim 1897 sayımına göre, Tavrida vilayetinde Rusların sayısı 1 milyon 477 bin 790’a ulaşarak nüfusun yüzde 70’ini oluştururken, Tatarların oranı yüzde 13’e kadar gerilemiştir.
Rusya’nın yerli halk üzerindeki baskılarının en şiddetli biçimde yaşandığı bölgelerden biri de Kuzeybatı Kafkasya ve özellikle Abhazya olmuştur. Bu şiddetli baskının ilk nedeni, bölgenin verimli ve denize açık, dolayısıyla stratejik ve ekonomik açıdan cazip bir yöre olmasıydı. Bir diğer neden ise, Çerkeslerle birlikte Abhazların 1877-1878 Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni desteklemelerinin bir cezalandırma aracı olarak kullanılmasıydı.
Rusya, ele geçirdiği her toprak parçasında bu politikayı uygulamada en küçük bir tereddüt göstermemiştir. Bunun en çarpıcı örneği, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda elde edilen Doğu Anadolu’nun kuzey kesimindeki Kars yöresinde görülmektedir. Savaşın ardından Rus asıllı Molakanlar (halk arasında Malakanlar olarak bilinir) adlı bir topluluk, Kars’ın Yalınçayır (Zührap), Atçılar ve Çalkavur köylerine yerleştirilmiştir. Kırım ve Kafkasya’nın tüm bölgelerindeki uygulamalara paralel olarak, burada da halk bölünüp parçalanmıştır. Çıldır Sancağı’na bağlı Oltu ve Ardahan Kars’a; Ardanuç ise Batum’a bağlanarak Üç Sancak Bölgesi “Oblast” adıyla Kars ve Batum askerî vilayetlerine ayrılmıştır. Buraları Ruslaştırmak için sistematik olarak her türlü yöntem uygulanmıştır. İşgalden dokuz yıl sonra, 1886’da yapılan sayıma göre “Kars Oblastı”nda 200 bine yaklaşan nüfusun yalnızca 93 bin 533’ü Müslüman’dı. 1892 sayımında nüfusun yüzde 53’ü, 1897 sayımında ise yüzde 51,1’i Müslümanlardan oluşuyordu. Yaşanan bu ekonomik baskılar da halkı göç etmeye mecbur bırakmış, geçimini sağlayacak toprağı ve malı kalmayan halk, çaresizlik içinde yüzünü Osmanlı Devleti’ne çevirmiştir.
1878-1914 döneminde Rusya’dan Anadolu’ya yönelen Müslüman göçleri, yalnızca savaşların yol açtığı ani nüfus hareketleri olarak görülmemelidir. Bu göçler, Rusya’nın yüzyıllara dayanan yayılmacı ve homojenleştirici siyasetinin doğrudan bir sonucudur. Eğitimden ekonomiye, dilden toprak politikalarına kadar her alanda sistematik olarak uygulanan asimilasyon, yoksullaştırma ve baskı mekanizmaları, Kırım ve Kafkasya’daki Müslüman toplulukları yaşadıkları toprakları terk etmeye zorlamıştır. Rus yetkililerin kendi basın organlarında dahi itiraf ettikleri gibi, zorla medenileştirme ve Ruslaştırma çabaları başarısızlığa uğramış, ancak bu süreç milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve derin bir demografik değişime yol açmıştır. Bu dönemde yaşanan göçler, yalnızca Osmanlı coğrafyasının demografik yapısını değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda göç eden toplulukların hafızasında derin travmalar bırakmıştır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Semih İpek
Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Rusya’nın Müslümanları göçe zorlaması: 1878-1914 döneminde asimilasyon, ekonomik baskı ve göç politikaları
XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rusya hâkimiyetine giren topraklardan başlayan göç hareketlerinin temel sebepleri, dönemden döneme değişmekle birlikte özünde aynı karakteri korumuştur. Bu nedenle, 1878-1914 yılları arasında gerçekleşen göçleri, önceki dönemlerdeki göçlerin sebeplerinden bağımsız bir şekilde ele almak mümkün değildir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, genel olarak Rusya’nın hâkimiyet sahasını genişleten ve mevcut baskı mekanizmalarını daha da keskinleştiren bir dönüm noktası olmuştur. Bu savaşın hemen ardından, göç dalgaları da artarak devam etmiştir.
Rusya’nın işgali altındaki topraklardan Anadolu’ya yönelen göçlerin temel nedeni, devletin yayılmacı hedefleri doğrultusunda izlediği sistematik baskı politikasıdır. Bu politika, 1878 öncesinde olduğu gibi sonraki yıllarda da siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda tüm hızıyla sürdürülmüştür. Rusya, işgal ettiği topraklardaki Türk ve Müslüman toplulukları; Ruslaştırma, topraklarına el koyma, yoksullaştırma, sürgün, katliam ve Hristiyanlaştırma gibi çok çeşitli baskı araçlarıyla göçe zorlamıştır.
ASİMİLASYON FAALİYETLERİ
Rusya, ülkesinde yaşayan farklı halkları Panslavizm, Çarlık ve Ortodoksluk şemsiyesi altında birleştirmeyi hedeflemiştir. Bu amaca ulaşmak için en etkili araçlardan biri olarak eğitimi kullanmıştır. Çarlık yönetimine sunulan raporlar bu stratejinin açık göstergesidir. Örneğin, Eğitim Bakanı Tolstov’un Çar II. Aleksandr’a yazdığı bir mektupta, “Rus olmayan milletleri eğitip aydınlatmanın ve onlara Rusluk ruhunu aşılamanın, devletimizin takip ettiği siyaset bakımından son derece ehemmiyetli olduğu” ifadesi, Çarlığın konuya verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır.
Rusya bu Ruslaştırma politikasını iki ana merkez üzerinde yoğunlaştırmıştır: Okullar ve camiler. Ethem Feyzi Gözaydın’ın bir Sovyet ansiklopedisinden aktardığına göre, “Çar Hükûmeti, modern okullarda Tatarca eğitim imkânını kökünden ortadan kaldırmıştı. Bu durum, din adamlarının halk üzerindeki nüfuzunu artırmış ve okul çağındaki çocukların eğitimini tamamen onların inisiyatifine bırakmıştı. Oysa bu din adamlarının öğrettikleri, bağnazlık ve hurafeden başka bir şey değildi. Maarif Nezareti’nin programıyla hedeflenen şey, ülke sınırları içindeki Rus olmayan tüm unsurları Ruslaştırmak ve tek bir potada eritmekti.”
Rusya’nın eğitim politikasının temelinde, Müslüman çocuklarını Rus okullarında eğiterek Ruslaştırmak ve ardından bu kişileri yeni Ruslaştırma politikalarında kullanmak fikri yatıyordu. Bu sebeple bazı aileler, çocuklarını Ruslaşma tehlikesine karşı okula göndermemeye başladı. Zaten Türkçe eğitim veren okullar da büyük ölçüde kapatılmıştı. Böylece Türklere ve Müslümanlara iki yol bırakılmıştı: Ya Rus okullarına gidip asimile olmak ya da cahil kalmak. Rusçanın zorunlu olduğu durumlarda dahi veliler çocuklarını Rus okullarına göndermekten kaçındılar, çünkü bu okullarda din dersi öğretmeni olarak Rus papazları görev yapıyordu.
Rusya’nın asimilasyon stratejisinde camiler de önemli bir hedef olmuştur. Müslümanlar arasındaki birleştirici rolü nedeniyle İslam’ın sembol mekânlarına karşı sistematik bir mücadele yürütülmüştür. Nitekim Kırım’daki cami sayısı, 1805 yılında 1556 iken, bu rakam 1914 yılında 729’a kadar gerilemiştir.
Bu planlı eritme faaliyetleri içinde Nikolay İlminsky’nin ayrı bir yeri vardır. Kazan Üniversitesinde Türk lehçeleri ve teoloji alanında çalışmalar yapmış bir profesör olan İlminsky, Ruslaştırma politikalarının şekillenmesinde yönetime önemli ölçüde yardımcı olmuştur. Ona göre, devlet içindeki Rus olmayan unsurları Ruslaştırmanın en etkili yolu, Rus dilinin ve özellikle Ortodoks Hristiyanlığın öğretilmesinden geçiyordu.
Tabii ki bu faaliyetler karşısında Kırım ve Kafkasya halkları tepkisiz kalmamış, Ruslaşma tehlikesine karşı direnişe geçmişlerdir. Özellikle Kırım’daki direnişin en büyük mimarı Gaspıralı İsmail Bey olmuştur. Yaşanan bu asimilasyon girişimleri, dönemin basınına da yansımıştır. Osmanlı Sefareti, Çarlık Hûkümeti’nin Müslümanlara yönelik yeni politikasını, Novosti gazetesinde yayımlanan iki makaleyi tercüme ederek merkeze bildirmiştir. Gazetenin 6 Eylül 1883 tarihli sayısında, Müslümanların devlet memurlarının müdahalelerinden duyduğu rahatsızlık, zorla medenileştirme çabalarının başarısızlığı ve bu tür baskıcı yöntemlerin Müslümanları devletten soğuttuğu açıkça itiraf edilmektedir. Makalede ayrıca, Müslümanların her zaman vatanlarının en sadık hizmetkârları arasında yer aldığı, imparatorların özel muhafız birliklerini dahi Müslümanlardan seçtiği, ancak izlenen yanlış politikalar yüzünden bu sadakatin istismar edildiği belirtilmektedir. Gazetenin 10 Eylül 1883 tarihli nüshasında ise, özellikle Tatar okullarına Rusça öğretmeni zorunluluğu getirilmesi gibi uygulamaların Müslümanların endişelerini artırdığı, bu tür baskıcı tedbirlerin faydadan çok zarar getirdiği vurgulanmaktadır. Görüldüğü üzere, Rusya’da yaşayan Müslümanlara yönelik dinî baskılar dönemin gazetelerinde dahi açık bir dille ifade edilmektedir. İşte böyle bir baskı ortamında Kırım ve Kafkasya Türkleri, çareyi Osmanlı topraklarına göç etmekte bulmuşlardır.
EKONOMİK VE SOSYAL BASKILAR
Rusya’dan Müslümanları göçe zorlayan bir diğer önemli etken de ekonomik baskılardır. Çarlık rejimi, kültürel alanda olduğu gibi ekonomik alanda da planlı bir yoksullaştırma politikası izlemiş ve bu durum insanları son derece zor bir duruma sokmuştur. Müslüman halk, yalnızca dinî özgürlüklerine kavuşmak için değil, aynı zamanda ekonomik refaha ulaşma umuduyla da göç etmiştir.
Rusya, ele geçirdiği Müslüman ülkelerindeki vakıflara el koymuş, Müslümanlara ait yüz binlerce ortak veya özel arazinin bir kısmını müsadere etmiş, bir kısmını da Çarlık aristokrasisinin mülkiyetine vermiştir. Kırım’da aristokrasinin şahsî mülkiyetine devredilen toprakların büyük bir kısmı, Müslümanlardan zorla alınan arazilerden oluşuyordu. Müslümanlar, hileli yollarla ellerindeki verimli topraklar alınıp, genellikle dağlık ve kırsal kesimlerdeki verimsiz arazilere mahkûm edilmiştir. Ancak buralarda bile rahat bırakılmamış, Rus göçmenler ve aristokratlar sürekli olarak sorun çıkarmıştır. Rusya’nın toprak sistemi tamamen haksızlık üzerine inşa edilmişti. Örneğin, Kafkasya’da Kazaklara ve Ruslara kişi başına 33 hektar toprak verilirken, burada yaşamaya mecbur bırakılan dağlı halklara en kötü arazilerden aile başına sadece 7,5 dönüm bırakılmıştır.
Bu uygulamaların bir sonucu olarak, 1890’da Kırım’dan Türkiye’ye yeni bir göç dalgası başlamış ve 1891’de bu göç doruk noktasına ulaşmıştır. Hükûmet, önceki dönemlerin aksine göçü engellemeye çalışmamış ve göç edenlerin sayısı 18-20 bin civarında olmuştur. Bu durum, Müslüman nüfusun giderek azalmasına yol açmıştır. Nitekim 1897 sayımına göre, Tavrida vilayetinde Rusların sayısı 1 milyon 477 bin 790’a ulaşarak nüfusun yüzde 70’ini oluştururken, Tatarların oranı yüzde 13’e kadar gerilemiştir.
Rusya’nın yerli halk üzerindeki baskılarının en şiddetli biçimde yaşandığı bölgelerden biri de Kuzeybatı Kafkasya ve özellikle Abhazya olmuştur. Bu şiddetli baskının ilk nedeni, bölgenin verimli ve denize açık, dolayısıyla stratejik ve ekonomik açıdan cazip bir yöre olmasıydı. Bir diğer neden ise, Çerkeslerle birlikte Abhazların 1877-1878 Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni desteklemelerinin bir cezalandırma aracı olarak kullanılmasıydı.
Rusya, ele geçirdiği her toprak parçasında bu politikayı uygulamada en küçük bir tereddüt göstermemiştir. Bunun en çarpıcı örneği, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda elde edilen Doğu Anadolu’nun kuzey kesimindeki Kars yöresinde görülmektedir. Savaşın ardından Rus asıllı Molakanlar (halk arasında Malakanlar olarak bilinir) adlı bir topluluk, Kars’ın Yalınçayır (Zührap), Atçılar ve Çalkavur köylerine yerleştirilmiştir. Kırım ve Kafkasya’nın tüm bölgelerindeki uygulamalara paralel olarak, burada da halk bölünüp parçalanmıştır. Çıldır Sancağı’na bağlı Oltu ve Ardahan Kars’a; Ardanuç ise Batum’a bağlanarak Üç Sancak Bölgesi “Oblast” adıyla Kars ve Batum askerî vilayetlerine ayrılmıştır. Buraları Ruslaştırmak için sistematik olarak her türlü yöntem uygulanmıştır. İşgalden dokuz yıl sonra, 1886’da yapılan sayıma göre “Kars Oblastı”nda 200 bine yaklaşan nüfusun yalnızca 93 bin 533’ü Müslüman’dı. 1892 sayımında nüfusun yüzde 53’ü, 1897 sayımında ise yüzde 51,1’i Müslümanlardan oluşuyordu. Yaşanan bu ekonomik baskılar da halkı göç etmeye mecbur bırakmış, geçimini sağlayacak toprağı ve malı kalmayan halk, çaresizlik içinde yüzünü Osmanlı Devleti’ne çevirmiştir.
1878-1914 döneminde Rusya’dan Anadolu’ya yönelen Müslüman göçleri, yalnızca savaşların yol açtığı ani nüfus hareketleri olarak görülmemelidir. Bu göçler, Rusya’nın yüzyıllara dayanan yayılmacı ve homojenleştirici siyasetinin doğrudan bir sonucudur. Eğitimden ekonomiye, dilden toprak politikalarına kadar her alanda sistematik olarak uygulanan asimilasyon, yoksullaştırma ve baskı mekanizmaları, Kırım ve Kafkasya’daki Müslüman toplulukları yaşadıkları toprakları terk etmeye zorlamıştır. Rus yetkililerin kendi basın organlarında dahi itiraf ettikleri gibi, zorla medenileştirme ve Ruslaştırma çabaları başarısızlığa uğramış, ancak bu süreç milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve derin bir demografik değişime yol açmıştır. Bu dönemde yaşanan göçler, yalnızca Osmanlı coğrafyasının demografik yapısını değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda göç eden toplulukların hafızasında derin travmalar bırakmıştır.