SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Dede Korkut

QHA - Kırım Haber Ajansı - Dede Korkut haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dede Korkut haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Türk milletinin inanç hafızasına akademik ışık: Dede Korkut Kitabı'nda Gök Tanrı inancı ve Şamanizm Haber

Türk milletinin inanç hafızasına akademik ışık: Dede Korkut Kitabı'nda Gök Tanrı inancı ve Şamanizm

Türk tarihinin, kültürünün ve inanç dünyasının en önemli yazılı kaynaklarından biri olan Dede Korkut Kitabı, yalnızca Oğuz Türklerinin kahramanlık anlatılarını değil, aynı zamanda kadim Türk toplumlarının dünya görüşünü ve inanç sistemini de günümüze taşıyor. Dr. Nedim Mutlu Kızılbuga tarafından hazırlanan “Dede Korkut Kitabı'nda Gök Tanrı İnancı ve Şamanizm” adlı çalışma, Dede Korkut anlatılarında İslamiyet'in kabulünden sonra da yaşamaya devam eden eski Türk inançlarının izlerini kapsamlı bir şekilde inceliyor. DEDE KORKUT ANLATILARINDA KADİM İNANÇLARIN İZLERİ Eserde, Dede Korkut kahramanlarının İslamiyet'i benimsemiş olmalarına rağmen anlatılarda varlığını koruyan Gök Tanrı inancı ve şamanizm unsurları ele alınıyor. Yazar, söz konusu unsurların yalnızca geçmişten kalan kültürel kalıntılar olmadığını, Dede Korkut anlatılarının düşünce yapısını ve sembolik dünyasını şekillendiren temel unsurlar arasında bulunduğunu ortaya koyuyor. DRESDEN, VATİKAN VE TÜRKİSTAN NÜSHALARI İNCELENDİ Çalışma, yazarın 2020 yılında tamamladığı yüksek lisans tezinin gözden geçirilmiş, genişletilmiş ve yeniden düzenlenmiş hâli olarak hazırlandı. Araştırmada Dede Korkut Kitabı'nın Dresden, Vatikan ve Türkistan/Türkmen Sahra nüshaları esas alındı. Metinler, karşılaştırmalı ve metin merkezli bir yöntemle incelendi. GÖK, SU, DAĞ, AĞAÇ VE ATEŞ KÜLTLERİ Kitapta eski Türk inanç dünyasının Dede Korkut anlatılarına yansıyan birçok unsuru ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Eserde ele alınan başlıca konular arasında; gök kültü, yer-su kültleri, atalar kültü, hızır ve iyeler, hayvan kültleri, kutsal simgeler ve renkler, kut anlayışı, su, dağ, ağaç ve ateş kültleri, kurt, at ve geyik gibi kutsal hayvanlar, ant, kurban ve toy ritüelleri, büyü ve diğer ritüel uygulamalar yer alıyor. Bu unsurlar, Dede Korkut anlatılarındaki olaylar ve kahramanların davranışları üzerinden incelenerek eski Türk inanç sisteminin metinlerdeki yansımaları ortaya konuluyor. DEDE KORKUT SADECE BİR DESTAN DEĞİL Dr. Kızılbuga'nın çalışması, Dede Korkut Kitabı'nın yalnızca edebî bir eser olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Eserdeki inanç unsurları; dinler tarihi, mitoloji, halk bilimi ve kültür tarihi açısından da ele alınıyor. Bu yönüyle çalışma, Dede Korkut anlatılarının arka planında yer alan kadim Türk düşünce dünyasını anlamaya yönelik disiplinler arası bir araştırma niteliği taşıyor. “Dede Korkut Kitabı'nda Gök Tanrı İnancı ve Şamanizm”, Türk kültürüne, mitolojisine ve Dede Korkut araştırmalarına ilgi duyan okuyucular için, destanlarda yaşayan eski Türk inanç sisteminin izlerini anlamaya yönelik kapsamlı bir başvuru kaynağı sunuyor.

Millî Dombra Günü'nde Semih İpek QHA'ya anlattı: Dombra, Türk dünyasının ortak ruhudur! Haber

Millî Dombra Günü'nde Semih İpek QHA'ya anlattı: Dombra, Türk dünyasının ortak ruhudur!

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/Ankara Kazakistan'da 2018 yılından bu yana temmuz ayının ilk pazar günü kutlanan Millî Dombra Günü kapsamında, halk ozanı ve dombra sanatçısı Semih İpek, Kırım Haber Ajansına (QHA) özel açıklamalarda bulundu. Dombranın Türk dünyasındaki tarihî serüvenini ve kültürel önemini anlatan İpek, asırlardır kuşaktan kuşağa aktarılan bu geleneğin yalnızca bir müzik mirası değil, aynı zamanda Türk milletinin ortak ruhunu yansıtan önemli bir kültürel değer olduğunu vurguladı. Dombra ile tanışma hikâyesini anlatan Semih İpek, bu yolculuğun kendisi için yalnızca müzikal değil, aynı zamanda manevi bir anlam taşıdığını söyledi. Erzurum doğumlu olduğunu ve büyüdüğü çevrede dombra geleneğinin bulunmadığını belirten İpek, yıllarca enstrüman hakkında araştırmalar yaptığını ancak herhangi bir müzik eğitimi almadığını ifade etti. Bir arkadaşının hediye ettiği dombranın uzun süre evinin duvarında asılı kaldığını anlatan İpek, "Ne kadar denediysem de çalamıyordum. İnsan bilmediği bir şeyi yapamıyor." dedi. “BEN DOMBRAYI SEÇMEDİM, DOMBRA BENİ SEÇTİ” Hayatını değiştiren olayın gördüğü bir rüya olduğunu dile getiren İpek, rüyasında odasının duvarının açıldığını ve uçsuz bucaksız Kazak bozkırlarının önünde belirdiğini anlattı. Bozkırdan gelen yaşlı bir ozanın kendisine dombra uzatarak "Al balam, çal." dediğini aktaran İpek, uyandıktan sonra enstrümanı çalabildiğini fark ettiğini söyledi. Yaşadığı deneyimi hâlâ büyük bir heyecanla hatırladığını belirten İpek, "Ondan önce dombrayı akort etmeyi bile bilmiyordum. Hatta lisede müzik dersindeki notum birdi. Müziğe dair hiçbir eğitimim yoktu. Ama o rüyadan sonra çalabileceğimi anladım." ifadelerini kullandı. Yaşadığının Türk kültüründe "rüya motifi" deneyimi ile örtüştüğünü ifade eden İpek, bu tür manevi tecrübelerin tarih boyunca şamanlar, ozanlar ve âşıklar arasında görüldüğünü belirtti. Günümüzde dombra ya da kopuz icrasına rüya motifiyle başlayan kişilerin sayısının oldukça az olduğuna dikkat çeken İpek, kendisiyle benzer deneyimler yaşayan sanatçılarla da karşılaştığını söyledi. İsim vermek istemediğini belirttiği iki genç müzisyenin de rüyalarında benzer deneyimler yaşadıktan sonra geleneksel Türk çalgılarıyla ilgilenmeye başladığını anlatan İpek, bunlardan birinin Altay Türklerinin iki telli çalgısı olan topşur, diğerinin ise dombra icra ettiğini ifade etti. İpek, her iki sanatçının da enstrümanlarını çalmaya başlamadan önce rüyalarında benzer manevi tecrübeler yaşadıklarını dile getirdi. Bu durumun Türk halk kültüründe yabancı olmadığını vurgulayan İpek, özellikle âşık edebiyatında ve tasavvuf geleneğinde ilhamın rüyalar yoluyla geldiğine dair pek çok anlatının bulunduğunu söyledi. Erzurumlu Âşık Sümmani ve Âşık Şenlik'in yanı sıra Türkmen edebiyatının büyük isimlerinden Mahdumkulu'nun hayat hikâyelerinde de "bade içme" olarak bilinen manevi ilham motifinin önemli bir yer tuttuğunu hatırlatan İpek, bu anlatıların Türk dünyasının ortak kültürel mirasının bir parçası olduğunu ifade etti. Dombra ile kurduğu bağı yalnızca müzikal bir tercih olarak görmediğini belirten İpek, yaşadığı süreci ilahi bir nasip olarak değerlendirdiğini söyledi. "Eğer Tanrı beni böyle bir şey için seçtiyse kendisine sonsuz şükrediyorum." diyen İpek, çevresinden sık sık "Bu kadar enstrüman varken neden dombra?" sorusunu duyduğunu belirterek, bu soruya verdiği cevabı şu sözlerle dile getirdi: Ben dombrayı seçmedim. Dombra beni seçti. “DOMBRA BENİM YÜREĞİMİN SESİ" Dombranın yalnızca bir müzik aleti değil, aynı zamanda bir anlatım ve iletişim aracı olduğunu vurgulayan Semih İpek, bu kadim sazın Türk kültüründe kutsal kabul edildiğini söyledi. Kendisini en iyi dombra aracılığıyla ifade edebildiğini belirten İpek, "Dombra, benim yüreğimin sesi." dedi. Türk kültüründe sazın sıradan bir enstrüman olarak görülmediğini ifade eden İpek, eski kaynaklarda saz için "telli Kur'an" benzetmesinin kullanıldığını hatırlattı. Büyüklerinden sazın hiçbir zaman yere bırakılmaması gerektiğini öğrendiğini belirten İpek, sazın öpülerek başa konulduğunu ve daima saygıyla muhafaza edildiğini anlattı. Dombranın manevi yönünü anlatırken dinî bir benzetmeye başvuran İpek, Kur'an okumanın Müslümanlar için Allah ile konuşmak anlamına geldiğini belirterek, aynı anlayışın Türk kültüründe saz için de geçerli olduğunu ifade etti. Dombranın Kazak halkının kültürel hafızasını taşıyan kutsal bir saz olduğunu söyleyen İpek, bu yönüyle ilahi ilhamın da bir vasıtası olarak görüldüğünü dile getirdi. Saz kelimesinin anlamına da değinen İpek, Azerbaycan Türkçesinde "saz" sözcüğünün yalnızca müzik aleti anlamına gelmediğini, aynı zamanda "iyi", "düzenli", "uyumlu" ve "yerinde" anlamlarında da kullanıldığını söyledi. Azerbaycan'da günlük hayatta kullanılan "Keyfin saz mı?" ifadesinin de kişinin hâlinin ve düzeninin yerinde olup olmadığını sormak amacıyla kullanıldığını belirten İpek, bunun sazın Türk kültüründeki derin sembolik anlamını gösterdiğini kaydetti. KÜYLER, YAŞANMIŞ ACILARIN EZGİYE DÖNÜŞMÜŞ HÂLİ Kazak müziğinin temel unsurlarından biri olan "küy" geleneğine de değinen İpek, küylerin yalnızca melodiden ibaret olmadığını, her birinin gerçek hayat hikâyelerinden ve derin duygulardan doğduğunu söyledi. Yakın zamanda Kazakistan'ın önemli dombra ustalarından Bilal Iskakoğlu ile yaptığı sohbeti aktaran İpek, Kazak Türkçesinde "küy" kelimesinin kökeninin "küymek" yani "yanmak" fiiline dayandığını ifade etti. "Hoca Ahmet Yesevi'nin 'Hamdım, piştim, yandım.' anlayışını hatırlayın." diyen İpek, insanın içinde taşıdığı acının ve yanmışlığın dombra aracılığıyla dile geldiğini belirtti. Bu geleneğin en etkileyici örneklerinden birinin Kazak besteci Tölegen Mombekov'un "Saltanat" adlı küyü olduğunu anlatan İpek, sanatçının eşini kaybettikten sonra dört kızıyla yalnız kaldığını, küçük kızı Saltanat'ın annesinin yokluğuna duyduğu özlem üzerine yaşadığı derin acıyı dombra ile dile getirdiğini söyledi. İpek, Mombekov'un gözyaşlarını içine akıtarak evden çıktığını ve tek seferde "Saltanat" eserini bestelediğini belirterek, bu tür eserlerin hesaplanarak değil, ilhamla ortaya çıktığını ifade etti. Benzer bir örneğin ünlü Kazak Türkü dombra sanatçısı Saken Turysbekov'un "Könül Tolkun" adlı eserinde görüldüğünü söyleyen İpek, sanatçının trafik kazasında hayatını kaybeden kızının ardından bu eseri bestelediğini anlattı. İpek, "Yağmur damlalarının devrilen aracın camına vururken oluşturduğu dalgaları izleyen Turysbekov, bu görüntüden etkilenerek 'Könül Tolkun' yani 'Gönül Dalgası' eserini ortaya çıkardı." diyerek küylerin, yaşanmış acıların müziğe dönüşmüş hâli olduğunu ifade etti. Türk ozanlık geleneğinin Batı müziğindeki şarkıcılık anlayışından farklı olduğuna dikkat çeken İpek, hakiki ozanın yalnızca söz söyleyen kişi olmadığını vurguladı. "Ozan boş söz söylemez. Söylediği her sözün ilhamla geldiğine inanılır. Bu ilham, pirler vasıtasıyla gönülden gönüle aktarılır." diyen İpek, dombra geleneğinin de yüzyıllardır bu anlayışla yaşatıldığını söyledi. "ÖNCE GÖNÜL SAZINI AKORT ETMEK GEREKİR" Dombra geleneğinin gelecek kuşaklara aktarılmasının önemine değinen Semih İpek, bugün Türkistan coğrafyasında çok sayıda dombra icracısının yetiştiğini ancak bu kültürün yalnızca teknik eğitimle sürdürülemeyeceğini söyledi. Kendisinin de birçok öğrenci yetiştirdiğini belirten İpek, buna rağmen kendisini "üstat" olarak görmediğini ifade etti. Sanatta öğrenme sürecinin hiçbir zaman sona ermediğini vurgulayan İpek, "Bu gibi konularda 'oldum' demek, 'öldüm' demekle eş değerdir. 'Ben öğrendim, yapacağımı yaptım.' dediğiniz an gelişiminiz durur." diye konuştu. Dombra çaldığını ancak kendisini yalnızca Türk müziğine, Türk ozanlık geleneğine ve dombra kültürüne gönül vermiş biri olarak tanımladığını söyleyen İpek, modern dünyanın ustalık anlayışı ile geleneksel yaklaşım arasında önemli farklar bulunduğunu dile getirdi. Bir enstrümanı binlerce saat çalmanın teknik anlamda ustalık kazandırabileceğini ifade eden İpek, bunun tek başına yeterli olmadığını belirtti. "Dombrayı çalmadan önce gönül sazını akort etmek gerekir." diyen İpek, müziğin yalnızca teknik beceriden ibaret olmadığını şu sözlerle anlattı: Bugün sosyal medyada ya da dijital platformlarda parmakları adeta makine gibi çalışan çok başarılı icracılar görebiliyoruz. Teknik olarak kusursuz çalıyorlar ancak bazen duygu eksik kalıyor. Buna karşılık Muharrem Ertaş ya da Âşık Veysel gibi isimler belki nota bilmiyordu ama sazın tek bir teline dokunduklarında insanı asırlar öncesine götürebiliyorlardı. Ozanlık geleneğinin özünde gönülden gönüle kurulan manevi bağın bulunduğunu belirten İpek, gerçek sanatın dinleyiciyi yalnızca melodilerle değil, hislerle de buluşturduğunu ifade etti. "Bir tele dokunuş sizi Dede Korkut'a ulaştırabilir. Bir anda zamanı ve mekânı aşarsınız. İşte ozanlık budur." diyen İpek, dombra geleneğinin de yüzyıllardır bu manevi anlayış sayesinde yaşamaya devam ettiğini söyledi. "DOMBRA, BÜTÜN TELLİ ÇALGILARIN ATASIDIR" Dombranın tarihine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Semih İpek, bu sazın insanlık tarihindeki en eski telli çalgılardan biri olduğunu ve birçok enstrümanın kökeninde yer aldığını söyledi. Eskiden telli çalgıların kökeninin Sümerlere ait pantur enstrümanına dayandırıldığını belirten İpek, Kazakistan'da bulunan yeni arkeolojik buluntuların bu görüşün yeniden değerlendirilmesine neden olduğunu hatırlattı. İpek, Kazakistan'ın Aktöbe bölgesinde keşfedilen ve yaklaşık 7 bin yıl öncesine tarihlendirilen kaya resimlerinde dombra çalan bir figürün tasvir edildiğini ifade ederek, bu bulgunun dombranın tarihinin düşünüldüğünden daha eskiye uzandığını gösterdiğini dile getirdi. Söz konusu petrogliflerde dombra çalan kişinin etrafında dans eden ya da trans hâlinde tasvir edilen figürlerin de bulunduğunu aktaran İpek, bu sahnenin Türklerin çok eski dönemlerde müzikle gerçekleştirdiği ritüelleri yansıttığını söyledi. Bu veriler ışığında dombranın bütün telli çalgıların atası olduğunu düşündüğünü ifade eden İpek, "Bugün kullandığımız bağlama, ud ve gitar gibi telli enstrümanların kökeninde dombra geleneği bulunuyor." değerlendirmesinde bulundu. DOMBRANIN DOĞUŞUNA İLİŞKİN EFSANELER ANLATILIYOR Dombranın tarihsel geçmişinin yanı sıra Türk ve Kazak kültüründe anlatılan çeşitli efsanelerin de bulunduğunu belirten İpek, bu anlatıların sazın kültürel hafızadaki yerini göstermesi açısından önemli olduğunu söyledi. İpek'in aktardığı ilk rivayete göre, Kazak halk inanışlarında yer alan Calamus adlı kötü ruhun iki çocuğu kaçırıp bir ağaca asmasının ardından çocuklarını arayan anne ve baba, rüzgârın ağaç kovuğuna ve çocukların kuruyan bağırsaklarına çarpmasıyla oluşan sesten etkilenerek ilk dombrayı yapar. İpek, eski dönemlerde dombra tellerinin koyun bağırsağından üretildiğini, bu nedenle efsanenin sazın yapısıyla ilişkilendirildiğini ifade etti. Ayrıca alt tele "mumluk", üst tele ise "zarlık" adı verildiğini ve bu isimlerin üzüntü ile ağıdı simgelediğini belirtti. Semih İpek'in aktardığı ikinci rivayet ise bütün Türk ozanlarının piri kabul edilen Dede Korkut etrafında şekilleniyor. İpek, efsaneye göre Korkut Ata'nın Tanrı'ya yakarışlarını dile getirecek bir saz yapmak istediğini söyledi ve rivayeti şu şekilde anlattı: İkinci versiyona göre Korkut Ata, bütün ozanların piri, hepimizin babasıdır. Dede Korkut, Tanrı'yla bu hâl üzerinden konuşabileceği bir saz yapmak ister. Bunun için ormanda dolaşır, uygun ağaçlara bakar ve nasıl bir saz yapabileceğini düşünür. Rivayete göre o sırada ormanda toplanmış şeytanları görür. Şeytanlar Korkut Ata'ya, 'Bu ormanda ne yapıyorsun?' diye sorar. Korkut Ata da düşlerinde gördüğü; teknesi, sapı ve telleri olan bir saz yapmak istediğini ancak bunu nasıl yapacağını bilmediğini söyler. Bunun üzerine şeytanlar ona kolaylık dileyerek oradan ayrılır. Korkut Ata da gidiyormuş gibi yapıp bir ağacın arkasına gizlenir ve şeytanların kendi aralarında yaptıkları konuşmayı dinler. Şeytanlardan biri, Korkut Ata'nın kopuz yapmak istediğini ancak hangi ağaçtan yapılacağını bilmediği için bunu başaramayacağını söyler. Bir diğeri burguların ide ağacından yapılması gerektiğini, bir başkası ise tellerin hastalıktan ölmüş bir kuzunun bağırsağından hazırlanması gerektiğini anlatır. Korkut Ata bütün bu bilgileri aklında tutar ve daha sonra bu şekilde kopuzu, yani dombra geleneğinin temelini oluşturan sazı yapar. DOMBRANIN SES DELİĞİNİN OLUŞUMUNA DAİR EFSANE Semih İpek, dombranın ortaya çıkışına ilişkin anlatılan üçüncü rivayetin ise Cengiz Han döneminde yaşayan büyük Türk ozanı Ketbuğa ile ilgili olduğunu söyledi. İpek'in aktardığı rivayete göre olay, Altın Orda Devleti topraklarında geçiyor. Rivayete göre Cengiz Han'ın koyduğu yasalar gereği hükümdara kötü haber getiren kişinin kulağına ya da bazı anlatımlara göre boğazına eritilmiş kurşun dökülerek cezalandırılıyordu. İpek, bu tür cezalandırma yöntemlerinin tarihte örneklerinin bulunduğunu belirterek, Cengiz Han'ın Otrar'ı ele geçirdikten sonra vali İnalcık Hayr Han'ı da benzer şekilde cezalandırdığına dair rivayetlerin bulunduğunu ifade etti. Efsaneye göre Cengiz Han'ın büyük oğlu Cuci, avlanmayı seven bir prensti. Bir gün yaban atı olarak bilinen "kulan" avına çıkan Cuci, okuyla yaraladığı kulanın peşine düşer. Yaralı hayvana yaklaşmaya çalıştığı sırada kulanın attığı çifte sonucu hayatını kaybeder. Cengiz Han'ın oğlunun ölüm haberini hükümdara kimin götüreceği ise büyük bir sorun hâline gelir. Rivayetin bir anlatımına göre Ketbuğa bu görevi gönüllü olarak üstlenirken, başka bir anlatıma göre ise huzura zorla çıkarılır. Ketbuğa, Cengiz Han'ın otağına vardığında tek kelime etmeden eline dombrasını alır ve bugün "Aksak Kulan" adıyla bilinen küyü çalmaya başlar. Sözsüz olarak icra edilen ezgiyi dinleyen Cengiz Han, müziğin anlattığı acıdan oğlunun öldüğünü anlar ve "Sen bana oğlumun öldüğünü söylüyorsun. Kötü haber getirenlerin boğazına kurşun döktüğümü bilmiyor musun?" diye sorar. Bunun üzerine Ketbuğa, "Ben söylemedim Han'ım. Bunu siz söylediniz." diye karşılık verir. Cengiz Han bu kez, "Öyleyse bunu kim söyledi?" diye sorunca Ketbuğa, "Dombra söyledi." cevabını verir. İpek, rivayete göre bunun üzerine Cengiz Han'ın öfkesini dombradan çıkardığını ve sazın tam ortasına eritilmiş kurşun döktürdüğünü anlattı. Dombranın gövdesindeki ses deliğinin de bu olayın hatırası olarak kaldığına inanıldığını belirten İpek, bu efsanenin Kazak halk kültüründe nesilden nesile aktarılan en bilinen anlatılardan biri olduğunu ifade etti. Dombranın Türk dünyasının ortak kültürel mirasını temsil ettiğini vurgulayan Semih İpek, bu kadim sazın yalnızca bir müzik aleti olmadığını söyledi. Dombranın çanağında bütün Türk dünyasının sesini topladığını ifade eden İpek, "Dombra, iki telinin ahengiyle Batı Türk yurdu ile Doğu Türk yurdunu birbirine bağlayan, ortak kültürü ve ortak ruhu yaşatan kutsal bir sazdır." diyerek ifadelerini sonlandırdı.

Azerbaycan müziğinin kraliçesi Nuriye Hüseynova: SSCB döneminde dedemle gizlice Türk radyosu dinlerdik Haber

Azerbaycan müziğinin kraliçesi Nuriye Hüseynova: SSCB döneminde dedemle gizlice Türk radyosu dinlerdik

Azerbaycan halk ve klasik müziğini gururla temsil eden, kadife sesi ve vakur duruşuyla "Muğamın Kraliçesi" olarak anılan, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü bünyesinde faaliyet gösteren Dede Korkut Ansamblı Başkanı Nuriye Hüseynova, Kırım Haber Ajansının sorularını yanıtladı. Nahçıvan'ın Ordubad bölgesinden Bakü'nün dev sahnelerine, oradan da ABD'den Fransa'ya uzanan uluslararası konser deneyimlerine kadar uzanan başarı öyküsünü paylaşan Hüseynova, sanat yolculuğunu, Türk dünyasına bakışını ve geleneksel müziğin geleceğine dair düşüncelerini anlattı. Nahçıvan’ın Ordubad bölgesine bağlı Anakurt köyünde büyüyen sanatçı, annesinin Azerbaycan klasik eserleri söylediğini, dedesinin ise tar çaldığını anlatarak müziğin hayatındaki yerini şu sözlerle dile getirdi: Evimizde sürekli müzik vardı. Annem yemek yaparken bile Azerbaycan klasik eserlerini söylerdi. Müziğe olan sevgim ve muğama olan bağlılığım çocukluk yıllarımda başladı. Küçük yaşta katıldığı bir festivalde birincilik elde etmesinin ardından Bakü’ye geldiğini kaydeden Hüseynova, burada Azerbaycan’ın önemli sanat insanlarıyla tanışarak profesyonel sanat yolculuğuna adım attığını belirtti. “DEDEM GECELERİ TÜRKİYE’NİN SESİNİ DİNLERDİ” Çocukluk anılarında Türkiye’nin özel bir yere sahip olduğunu söyleyen Hüseynova, Sovyet döneminde dedesinin geceleri radyodan “Türkiye’nin Sesi” yayınlarını dinlediğini anlattı. Türk sanat müziği ve halk türkülerinin kendisini küçük yaşlarda etkilediğini ifade eden sanatçı, dedesinin Türk dünyasına duyduğu sevginin kendi kültürel bakışını da şekillendirdiğini dile getirerek şöyle konuştu: Özellikle dedemin çok büyük bir etkisi oldu. Çocukken ninem ve dedemle çok vakit geçirirdim. O dönem Sovyetler zamanındaydı. Dedemin eski bir radyosu vardı. Gece saat iki-üç olduğunda radyosunu açar, sürekli Türkiye’nin Sesini arardı. O kadar uğraşırdı ki dalgalar birbirine karışırdı ama o yine de Türkiye’nin sesini bulurdu. Türk sanat müziğini, Türk folklorunu ve türküleri dinlerdi. Ben de yanında oturur, onunla birlikte dinlerdim. Dedem bazen radyoya başını yaslayıp ağlardı. Ben küçükken ona “Dede, neden ağlıyorsun?” diye sorardım. O ise Türk dünyasına, Türk sanatına büyük bir sevgiyle bağlıydı. O yıllarda Türk sanat müziğine, Türk folkloruna ve Türk tarihine olan sevgim böyle başladı. Daha sonra aldığım eğitim bu sevgiyi profesyonel bir sanat yoluna dönüştürdü. Konservatuvar eğitiminin ardından hem eğitim hayatını hem sanat kariyerini birlikte sürdürdüğünü belirten Hüseynova, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Karabağ Savaşı’nın başladığı dönemde kültürel alanda önemli boşluklar oluştuğunu söyledi. Bu süreçte muğam eğitimi vermeye başladığını aktaran sanatçı, daha sonra eski müzik enstrümanları ansamblında solist olarak görev aldığını belirtti. 2014 yılında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü bünyesindeki folklor ansamblının başına getirildiğini kaydeden Hüseynova, bu topluluğun daha sonra “Dede Korkut" adını aldığını söyledi. Sanatçı, en önemli hedefinin Türk dünyasının ortak müzik mirasını koruyarak gelecek nesillere aktarmak olduğunu vurguladı. UNESCO VE TÜRKSOY SAHNESİNDE AZERBAYCAN MÜZİĞİ UNESCO ve TÜRKSOY kapsamında birçok ülkede konser verdiğini belirten Hüseynova, muğam sanatının artık dünya çapında tanındığını söyledi. ABD, Fransa, Almanya, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tataristan’da sahne aldığını ifade eden sanatçı, muğamın evrensel bir dil olduğunu her konserde yeniden gördüğünü dile getirdi. “TÜRK HALKLARI BÜYÜK BİR AİLEDİR” Kırım Tatar müziğinin de Türk dünyasının ayrılmaz bir parçası olduğunu belirten Hüseynova, Azerbaycan, Kırım, Kerkük, Özbek, Kazak, Kırgız, Uygur ve Tatar müziklerinin ortak kültürel mirası oluşturduğunu söyleyerek, "Türk halkları aslında büyük bir ailedir: Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Uygurlar, Kırım Tatarları… Kültür insanları birleştirir ve biz bu bağı güçlendirmeliyiz." dedi. Bu kültürlerin birlikte sahnelenmesinin önemine dikkat çeken sanatçı, son yıllarda Azerbaycan’da Türk dünyasının ortak müzik mirasına yönelik önemli projelerin hayata geçirildiğini ifade etti. GENÇ SANATÇILARA MESAJ: “KÖKLERİNİZİ UNUTMAYIN” Genç sanatçılara tavsiyelerde bulunan Hüseynova, sanatın yalnızca teknik değil aynı zamanda karakter meselesi olduğunu söyledi. Kendi milletini, kültürünü ve bayrağını seven insanların evrensel değerlere de saygı duyacağını belirten sanatçı, gerçek sanatçının hem köklerine bağlı hem de dünyaya açık olması gerektiğini vurguladı.

Doç. Dr. İkram Çınar: Kırım Türkleri her durumda ayakta kalmanın yollarını bulmuştur Haber

Doç. Dr. İkram Çınar: Kırım Türkleri her durumda ayakta kalmanın yollarını bulmuştur

Kafkas Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İkram Çınar, Türk dünyasında kimlik, kültür ve eğitim ilişkisini Kırım Haber Ajansına (QHA) anlattı. Ahıska Türklerinin kimlik mücadelesini ve Kırım Tatarlarının kültürel direncini ele alan Doç. Dr. Çınar, ayrıca üzerinde çalışmalar yürüttüğü Türk dünyası etnopedagojisi kavramını açıkladı. “İNSAN KENDİ KENDİNE MANKURTLAŞMAZ, BİRİSİ TARAFINDAN MANKURTLAŞTIRILIR” Eğitim politikaları üzerinde araştırmalar ve yayınlar yapan Doç. Dr. İkram Çınar, son yıllarda etnopedagojiye odaklandığını ve Ahıska Türklerinin etnopedagojisinden sonra çerçeveyi genişleterek Türk dünyası etnopedagojisi üzerine de çalıştığını kaydetti. Eserlerinde sıkça ele aldığı konulardan olan “mankurtlaşma” kavramını Cengiz Aytmatov’dan öğrendiğini belirten Doç. Dr. Çınar, “Onun anlattığı mankurtlaştırma işleminin Türkiye’de ve birçok ülkede yürütüldüğünü fark ettim. Mankurtlaştırma, eğitim ve kültür politikalarıyla binlerce yılda oluşan ve bireylere aktarılması gereken insanî değerleri ortadan kaldırmaya çalışmak, bireyi kendi tarih ve kültüründen koparmak hatta ona düşman yapmaktır. Mankurtlaştırma, insan onuruna ters düşen ve insanlık suçu sayılması gereken bir eylem. İnsan kendi kendine mankurtlaşmaz, birisi tarafından mankurtlaştırılır. Mankurt, bir kurban olmasına rağmen mazlum değildir. Türk dünyasında modernleşmenin, siyasal rejim ve ideolojik saplantıların yol açtığı olumsuzluklar vardır. Bunlar zamanla kendi yoluna girecektir.” değerlendirmesinde bulundu. “EĞİTİMLİ OLMASALARDI O SÜPER DEVLETLERİ KURUP AYAKTA TUTAMAZLARDI” Mankurtlaştırma üzerine çalışmaları sonrasında mankurtlaştırmayan eğitim nasıl olmalıdır soruna cevap ararken etnopedagoji kavramıyla karşılaştığını belirten Çınar, “Etnopedagoji, bir toplumun geleneksel çocuk terbiyesi bilgisidir. Aileler ve toplum, binlerce yılın tecrübesi ile çocuk yetiştirmektedir. Okul olmadan önce de çocuklar ailede, akrabalar arasında ve toplum içinde terbiye edilirdi. Hunları, Selçuklu ve diğer onlarca Türk devletini kuran ve güçlü tutanlar okul yüzü görmemişti ama eğitimliydiler. Eğitimli olmasalardı o süper devletleri kurup ayakta tutamazlardı. Sözlü kültüre dayalı bir bilgelik vardı. Eğitimi aile ve toplumdan alıyorlardı. Eğitim malzemesi masallar, atasözleri oyunlar vb. milli kültür ürünleriydi.” dedi. “EN BAŞA DEDE KORKUT’UN ADINI YAZMALIYIZ” Günümüzde eğitimin, millî olması ve millî etnopedagojiye dayanmasıyla mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Çınar, “Bir toplumun çocuğunu milli kültürle eğitmesi etnopedagoji, yetişkinlerini kendi kültürüyle eğitmesi ise etnoangragojiye dayalı olmalıdır.” ifadelerini kullandı. Eğitimin beşikten mezara kadar sürdüğünü anımsatan Çınar, şöyle devam etti: İnsanlar, çocukken edindikleri etnopedagojik bilgi üzerine yetişkinliklerinde de eğitilmeye devam eder. Bunu da etnoandragoji olarak adlandırdım yani belli bir toplumun yetişkinlerini hayat boyu eğitmesi. Halk ozanlarımız aynı zamanda etnoandragoglarımızdır. En başa Dede Korkut’un adını yazmalıyız. Günümüzde küreselleşmenin etkisiyle ortaya çıkan uluslararasılaşma millî kültürlere zarar veriyor. Toplumlar buna karşı eğitim ve kültür politikalarında millî özelliklerini öne çıkarıyorlar. Bu da etnopedagojiyle ilgilenmeyi gerektiriyor. Etnopedagoji açısından değerlendireceğimiz çok zengin millî kültür varlıklarımız vardır. “ATABEK YURDU, TÜRK DÜNYASININ KÖPRÜSÜDÜR” Doç. Dr. İkram Çınar, QHA’nın “Atabek Yurdu kitabınızda Türk tarihinin pek değinilmeyen tarihsel-kültürel yönüne ışık tutuyorsunuz. Peki, Atabek Yurdu neresidir? Türk tarihi için önemi nedir?” sorusunu ise şu şekilde yanıtladı: Atabek Yurdu, Kuzeydoğu Anadolu’da yer alan Ahıska merkezli tarihi bir beyliğe verilen addır. 1267’de İlhanlı Hükümdarı Abaka Han zamanında Posof’un Caksu Kalesi’nde bir atabeklik kurulmuştur. Bu atabeklik şimdiki Ardahan, Kars, Artvin, Ahıska, Erzurum’un kuzeyinden Bayburt’a kadar olan bölgedir. Bir beylik olarak İlhanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safevilerle birlikte yaşadıktan sonra 1578’de Çıldır Savaşıyla Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Uzun yıllar bir arada yaşadığı için ortak bir kültür geliştirmiş, Akkoyunlu Devleti’ne bağlıyken toplum etnogenezini tamamlamış gibidir. 1829 Edirne Antlaşması ile atabekliğin merkezi olan Ahıska Rusya’ya bırakılmış ve o günden beri bölgeden huzursuzluk eksik olmamıştır. Atabek Yurdu’nun büyük kısmı Türkiye’de olmakla birlikte Ahıska civarı dışarıda kalmış ve kardeşlerimiz zulme uğramıştır. 1944’te etnik temizlik amacıyla sürgün edilmişlerdir. Aynı yıl Kırım Türkleri de sürgüne gönderilmişti. Kader ortağıdırlar. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da Kırım ve Ahıska Türkleri kardeşçe yaşamış, birbirini iyi anlayan insanlardır. Atabek Yurdu, tarihi Türk yurdudur. Ahıska uğruna tarihte büyük savaşlar yaptık ve çok kanımız aktı. Atabek Yurdu, Türk dünyasının köprüsüdür. “AHISKA TÜRKLERİ SIRF TÜRK OLDUKLARI İÇİN KORKUNÇ BİR ZULÜMLE KARŞILAŞMIŞ, BÜYÜK KAYIPLAR VERMİŞTİR” Kendisinin de tüm Ahıskalılar gibi bir Atabek Yurtlu olduğunu kaydeden Çınar, Ahıska Türklerinin karşılaştığı kimlik sorunlarına ilişkin olarak, “İnsanlık idealleri ve evrensel değerler açısından bakıldığında Ahıska Türkleri sırf Türk oldukları için korkunç bir zulümle karşılaşmış, büyük kayıplar vermiştir. Üstelik sürgünü henüz durduramamışızdır. Toplum, yaşadığı travmayla baş başadır. Ahıska Türkleri hâlâ vatanları olan Ahıska’ya dönememiştir. Bu adaletsizlik kabul edilebilir değildir. Gürcistan bu sorunu çözmek zorundadır. Sorumluluğu Sovyetler Birliği’ne ve Stalin’e yükleyerek konu kapatılamaz. Stalin artık yok öyleyse Stalin politikasını sürdürmenin gereği de yoktur. Türkiye ile Gürcistan iyi ilişkiler içinde olması gereken iki komşudur. İlişkilerimiz iyidir ama Ahıska Türklerinin trajedisi onurlu ve adil biçimde çözülmediği sürece bu iyi ilişkiler sürdürülebilir olmayacaktır. Türk milleti buna seyirci kalmaz.” şeklinde konuştu. Ahıska Türklerinin günümüzde dokuz ayrı ülkede küçük gruplar halinde yaşadığına dikkat çeken Çınar, “Şimdiye kadar kimliklerini koruma hususunda büyük titizlik göstermişlerdir ancak mikro azınlık haline geldikleri yerlerde kültürlerini geliştirme yönünden ciddi sıkıntı yaşamaktadırlar. Ahıska Türkü olma bilinçleri ve vatana dönme idealleri onları bir dava sahibi yapmıştır. Ancak sürekli göçmen olmaktan kaynaklanan durumdan ötürü bulundukları yerlerde hep en alttan ve sıfırdan başlamak onları yıpratmakta ve davalarına daha azimli biçimde bağlanmaktan alıkoymaktadır.” değerlendirmesinde bulundu. “KIRIM TÜRKLERİ SIKINTILARLA BAŞA ÇIKMA VE HER DURUMDA AYAKTA KALMANIN YOLLARINI BULMUŞTUR” “Araştırma ve gözlemlerim Ahıska Türkleri ile Kırım Türkleri arasında başta etnopsikoloji olmak üzere kültürel özellikler bakımından diğer Türk boylarından daha fazla ortak noktalarının olduğunu gösterdi.” diyen Doç. Dr. İkram Çınar, şu bilgileri paylaştı: 19. yüzyıl kaynakları Kırım ile Atabek Yurdu arasında yoğun ilişkilerin olduğunu gösteriyor. Kırım Türkleri de son yüzyıllarda büyük acılar çekmiştir ve halen çekmektedir. Ancak Kırım Türkleri bu sıkıntılarla başa çıkma ve her durumda ayakta kalmanın yollarını bulmuştur. Tarihlerini ve yaşadıklarını, kültür ve değerlerini edebiyat, sinema, internet ve medya aracılığıyla genç kuşaklara ve vicdanlı insanlara anlatmakta ve kültürel varlıklarını sürdürmektedirler. Kültürel varlıkları toplum bütünlüğü içinde güvenceye alınabilir. Bir yolunu bulup Kırım Türklerinin tarihi vatanlarında toplanmaları sağlanmalıdır. Ahıska Türklerinin Kırımlı kardeşlerinin örgütlenme ve kültürel üretim biçimlerinden öğrenmesi gerekenler vardır. “ORTAK ALFABEYİ KULLANMAK, ORTAK TÜRKÇE SÖZLÜK HAZIRLAMAK GİBİ İVEDİLİKLE YAPILMASI GEREKEN İŞLER VAR” Türk dünyasında ortak bir eğitim vizyonu, ortak bir müfredat oluşturmanın mümkün olup olmadığı sorusunu ise, “Eğitimde birtakım ortaklıklarımızın olması gerekir çünkü ortak dil ve kültürümüz, ortak bir tarihimiz var. Kardeşiz. Bu kardeşliği sürdürmek ve fayda sağlamak için el birliği içinde ve dayanışma halinde olmamız gerekir. Bunu, eğitim yoluyla çocuklara öğreterek başarabiliriz. Her ülkenin kendine özgü şartları vardır. Her şeyiyle aynı müfredatı uygulamak doğru olmaz. Ancak bazı ortaklıklar olmalıdır. Ortak tarihimizi çocuklarımıza ders çıkarmış biçimde öğretmeliyiz. Emir Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki Ankara Savaşı’nı ya da Çaldıran Savaşı’nı yeni bir bakışla yorumlamalı, kardeş kavgasının yol açtığı trajediyi anlatmalıyız. Ortak alfabeyi kullanmak, ortak Türkçe sözlük hazırlamak gibi ivedilikle yapılması gereken işler vardır. Henüz Kazakistan ve Kırgızistan alfabelerini değiştirmedi. Çin işgalindeki Doğu Türkistan Uygurlarında bu konuda bir çalışma da yok. Konuşurken birbirimizi anlayabiliyoruz ama yazdıklarını hepimiz okuyamıyoruz.” şeklinde yanıtladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.