SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Dobruca

QHA - Kırım Haber Ajansı - Dobruca haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dobruca haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Romanya'daki ecdat yadigarı Harşova Kalesi artık Türkçe anlatılacak Haber

Romanya'daki ecdat yadigarı Harşova Kalesi artık Türkçe anlatılacak

Romanya'da Osmanlı döneminden kalan önemli tarihî yapılardan Harşova Kalesi'nde ziyaretçiler için Türkçe yazılı materyal ve sesli rehber hizmeti kullanıma sunuldu. Yunus Emre Enstitüsü (YEE) ile Romanya Kültür Bakanlığı iş birliğinde yürütülen Tercihim Türkçe projesi kapsamında, Köstence'ye bağlı Harşova'da, Tuna Nehri kıyısında bulunan tarihî kaledeki tüm yazılı bilgilendirme materyalleri ve sesli rehber sistemi Türkçeye çevrildi. Projenin tamamlanması dolayısıyla Harşova Kalesi'nde düzenlenen törene Türkiye'nin Bükreş Büyükelçisi Özgür Kıvanç Altan, Köstence Vali Yardımcısı Şenol Ali, Harşova Belediye Başkanı Viorel Ionescu, Romanya Müslümanları Müftüsü Murat Yusuf, Köstence Tarih Müzesi Müdürü Constantin Aurel Mototolea, Harşova Kalesi-Carsium Müzesi Müdürü Constantin Nicolae ile çok sayıda davetli katıldı. Törende konuşan Büyükelçi Altan, Türkiye ile Romanya arasındaki kültürel ilişkilerin her geçen gün güçlendiğini belirterek, bu tür kalıcı projelerin iki ülke arasındaki dostluğu daha da pekiştirdiğini ifade etti. Köstence Vali Yardımcısı Şenol Ali ise kültürel iş birliklerinin ortak tarihî mirasın korunmasına önemli katkı sunduğunu vurguladı. Harşova Belediye Başkanı Viorel Ionescu da projenin kaleyi uluslararası ziyaretçiler için daha erişilebilir hâle getirdiğini ve kentin tanıtımına önemli katkı sağlayacağını söyledi. YEE Romanya Koordinatörü Mustafa Yıldız ise Tercihim Türkçe projesinin yalnızca bir çeviri çalışması olmadığını belirterek, uygulamanın ortak tarihe duyulan saygının ve Türkiye ile Romanya arasındaki dostluğun somut bir göstergesi olduğunu dile getirdi. Yüzyıllar boyunca Osmanlı idaresinde kalan Dobruca bölgesinde yer alan Hârşova Kalesi, Tuna Nehri üzerindeki stratejik konumu nedeniyle Osmanlı döneminde önemli bir askerî üs olarak kullanıldı. Osmanlı kültürel mirasının önemli simgelerinden biri olan kale, Türkçe rehber uygulamasıyla Türk ziyaretçiler tarafından artık kendi dillerinde gezilebilecek.

Dr. Cezmi Karasu: Müstecib Bey'in Romanya'da yaptıkları düşündüğümüzden daha ileri işlerdir Haber

Dr. Cezmi Karasu: Müstecib Bey'in Romanya'da yaptıkları düşündüğümüzden daha ileri işlerdir

Araştırmacı, tarihçi ve yazar Dr. Cezmi Karasu, Kırım Tatar halkının millî davasının büyük yolbaşçısı Avukat Müstecib Ülküsal’ın Romanya’daki teşkilatlanma faaliyetleri ve kuruluşuna öncülük ettiği, Kırım Tatarlarının Türkiye ve dünya kamuoyundaki sesi olacak olan Emel Dergisi aracılığıyla teşvik ettiği millî bilinç üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. “MÜSTECİB BEY'İN HAYATINDA İKİ BÜYÜK EVRE OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ” Ülküsal’dan önce Dobruca'daki Türk-Tatarların durumu hakkında “Biz Müstecib Bey'in hayatında iki büyük evre olduğunu görüyoruz. Romanya'daki faaliyetleri, Emel'in ilk dönemindeki faaliyetleri ve Türkiye'ye göç ettikten sonra, özellikle Türkiye'de de Emel'i çıkarmaya başladıktan sonra Türkiye'deki Kırım'a yönelik faaliyetleri. Müstecip Bey, bir Kırım Tatarı olarak Romanya'da bu işin öncülerinden ve burada Emel'i bıraktığı yerden başladı.” değerlendirmesinde bulunan Dr. Karasu, Emel dergisinin ilk çıktığı dönemin başlangıcında Ülküsal’ın aslında doğrudan Kırım davasının sözcülüğünü yapan bir dergi çıkarma niyetinde olmadığını dile getirdi. Dr. Karasu, “Emel dergisinin 133. sayısının başlığı altında ‘Kırım davasının millî organı yazar fakat bunun Kırım davasının millî organı hâline gelmesi adım adım gelişen, 5. sayıda Cafer Seydahmet Bey'in mektubuyla başlayan bir durum.” şeklinde konuşarak Ülküsal’ın Romanya’dayken Emel dergisinde 120'nin üzerinde yazı yazdığını ancak bu yazıların ancak 3-4 tanesinin doğrudan Kırım'la ilgili olduğunu belirtti. Bununla birlikte Dr. Karasu, Ülküsal’ın, Kırım Tatarlarının en önemli fikir ve siyasi önderlerinden olan Cafer Seydahmet’i kendisinden bu konuda çok daha yetkin gördüğünü belirtti. ÜLKÜSAL, EN BAŞINDAN İTİBAREN MİLLÎ BİLİNÇ OLUŞTURMA GAYRETİ İÇİNDEYDİ Bununla birlikte Ülküsal’ın, Emel dergisinin ilk sayısından itibaren bir milliyet davası ve bir millî bilinç oluşturma gayreti olduğuna dikkat çeken Dr. Karasu, Dobruca’daki Türk-Tatarların öncesinde dağınık, teşkilatsız bir halk olduğunu dile getirdi. Hem 15. yüzyıldan itibaren Dobruca’ya Anadolu'dan göçürülmüş Evlad-ı Fatih Han’a hem de Kırım Hanlığı'nın Ruslar tarafından işgalinden sonra bölgeye göç etmiş olan Kırım Tatarlarının içerisinde millî bilinç ve millî kimlikten söz etmenin zor olduğuna değinen Dr. Karasu, şu ifadelere yer verdi: Şunu ayırmakta yarar var: Milletlerin tarihi çok eskilerde dayanabilir, binlerce yıl eskiye gidebilir ama millî kimliğin inşası, Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan bir durum. Yani milletleri insan vücudu olarak kabul edersek millî kimlik de üzerine giydirdiğimiz kıyafettir ve o kıyafet, o vücuda ne kadar yakışırsa millî bünye ile millî kimlik de o derece uyumlu bir şekilde gider. DR. KARASU, MİLLÎ KİMLİK İLE MİLLÎ COĞRAFYA ARASINDAKİ BAĞA VURGU YAPTI Milli kimliğin kültür, gelenek, yeme, içme, kıyafet, dil, âdet, inanç gibi unsurların hepsini içine aldığını ve bu millî bilincin, bir millî coğrafya fikrini de beraberinde getirdiğini dile getiren Dr. Karasu, millî kimlik olmadığı takdirde milli coğrafya ve koruyacak bir yerin de olamayacağını ve buna dair örneklerin bugün yaşandığını kaydederek şu değerlendirmelerde bulundu: Türkiye'nin güneyindeki toplumlarda henüz bir millî kimlik yok. Millî kimlik olmadığı için bir millî coğrafya da oluşmadı zihinlerinde. Dolayısıyla en kriz anlarında derhâl o coğrafyayı terk etmekte çare buluyorlar. Oysa mesela millî kimliğini oluşturmuş İran'da da bir savaş hâli var, tam tersini gördük. Oradan göç etmek yerine İran dışındaki İranlılar millî coğrafyamızı koruyalım, derler. Günümüzde en belirgin örnekleri söylüyorum. Dobruca’da durum nasıldı dersek evet; millet var, Türkler var, Yörükler var, Kırım Tatarları var ama bir millî bilinç teşkilatlı, bir millî bilinç, millî bilinci geliştirme durumu var mı? Yok. MÜSTECİB ÜLKÜSAL, DOBRUCA’DAKİ MİLLÎ BİLİNÇ EKSİKLİĞİNİ GÖRMÜŞTÜ 1 Ocak 1930 tarihinde Emel’den önce çıkmaya başlayan diğer gazetelerde, diğer aydın yazarların bir teşkilatsızlık, bir dağınıklık ve cehalet hâlinden yazarların şikâyet ettiklerini belirten Dr. Karasu, bu durumun yalnızca şikâyette ya da “acı acı dövünmekte, hayıflanmakta” kaldığını ifade etti. Emel dergisinin adını da koymuş olan Dobruca'nın en büyük düşünürü ve şairi Mehmet Niyazi’nin en ünlü şiiri olan “Tatar Barmı Dep Sorağanlarğa”ya atıf yapan Dr. Karasu, bu şiirin millî kimliğinin bilincinden yoksun olan insanlara bir hayıflanma ve bir eleştiri getirdiğini kaydederek Dr. Karasu, “Evet, bir millet var ama bir milli bilinçten söz etmek zor. İşte Müstecip Bey bunu görmüştür.” dedi. AVUKAT OLAN ÜLKÜSAL, BİR SOSYOLOG GİBİ MİLLÎ KİMLİĞİ İNŞA ETMEYE BAŞLADI Müstecip Bey'in, Emel'in 11 yıllık yazı hayatının 1934-1935'e kadarki ilk yarısında, Türkiye'de avukat olarak bilinmesine karşın bir sosyolog gibi yazılar yazdığının ve millî kimliği inşa etmeye başladığının görüldüğünü beyan eden Dr. Karasu, Ülküsal’ın ikinci yarıda, İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaya başladığı bir devirde uluslararası politikayı daha çok ilgilendiren yazılara yöneldiğini kaydederek “Mesela Emel'in ilk sayısındaki ilk yazısı ‘İnsaniyet ve Milliyet’tir.” dedi. Bununla birlikte Dr. Karasu, “Yani anlaşılan odur ki Müstecib Bey, ki giriş yazısını da Müstecip Bey almıştır, ‘Biz milli kimliği, milliyeti iyice milletimize benimseterek Dobruca dışındaki Türklerle irtibatını sağlamak yolunda çalışacağız,’ der. Buna da ‘Bütün Türkçülük’ adını verir.” dedi. Ülküsal’ın Emel’in ilk sayısından itibaren bu millî kimliği inşa işine başladığını, “Milliyet ve İnsaniyet” isimli yazısının ardından “Milliyet Amirleri” ve “Milliyetin Unsurları” şeklinde 4 yazılık bir serinin geldiğini ve Ülküsal’ın bu yazılarda ırk, tarih, dil ve din birliğiyle millî vicdan ve millî ideali ele aldığını belirten Dr. Karasu, “Ki, en son dördüncü yazının sonunda da millî ideal nedir ve bunun için neler yapılmalıdır, diye aslında kendi yol haritasını da orada çizer.” dedi. Arkasından “Türk ve Türkçülük” isminde dört yazılık bir serinin geldiğini kaydeden Dr. Karasu, Ülküsal’ın Türk tarihini Türkistan coğrafyasından, Çin sınırlarından itibaren aldığını; Cengiz Han, Altın Orda, Selçuklular ve Osmanlı dönemlerini de ele alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar getirdiğini beyan etti. ÜLKÜSAL, YAZILARIYLA DOBRUCA’DAKİ MİLLÎ KİMLİĞİ İNŞA ETTİ Ülküsal’ın bir yandan tarihi anlatırken aslında bir yandan da Türklerin tarihi coğrafyası yani millî kimliğin olmazsa olmaz unsurlarından birisini de ortaya koyduğuna işaret eden Dr. Karasu, Ülküsal’ın sonra bu milli kimlik inşa yazılarına devam ettiğini ve 1932 yılında “Teşkilat ve Biz” isminde bir yazı yazdığını kaydederek şu ifadelere yer verdi: ‘Teşkilat ve Biz’ yazısı, aslında milli kimliği inşa etmenin kuru kuru lafla değil ancak teşkilatlanmalarla olabileceğini ve mutlaka millî kimliği, şuur ve bilinci geliştirecek teşkilatlar kurulması gerektiğini söyler. Bu teşkilatlar siyasi teşkilatlar, sosyal teşkilatlar, ekonomik teşkilatlar, kültürel teşkilatlar olabilir ama kurulmalı, yayılmalı ve yaşatılmalıdır. Bu hangi döneme denk gelir biliyor musunuz? Atatürk'ün Türkiye'deki Türk millî bilincini geliştirmek üzere Türk Dil Kurumu (TDK) ve Türk Tarih Kurumunu (TTK) kurduğu döneme denk gelir. Yani Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'nde yaptığı millî bilinç oluşturma, millî kimliği inşa işini doğruca Türk Dil Kurumu arasında yapan kişi Müstecip Ülküsal'dır. “ROMANYA BİR MİLLÎ DEVLET, GELEN GÖÇMENLER MİLLÎ KİMLİĞİNİ İNŞA ETMİŞ OLAN BİR MİLLET” Müstecip Bey'in içinde yaşadığı toplumun durumunu ve nelerden esinlendiği üzerine Türkiye'de pek bilinmeyen noktalar olduğunu kaydeden Dr. Karasu, Dobruca’nın bir göç bölgesi olduğunu, Orta ve Kuzey Dobruca’nın Romanya sınırları içerisinde kaldığını ve bu bölgenin en eski sakinlerinin aslında 14-15. yüzyıldan itibaren Anadolu'dan göçürülmüş olan Yörükler, Türkmenler olduğunu dile getirdi. Daha sonrasında buradan Kuzey'den II. Bayezid’in Kıpçak sahasına yani Altın Orda bölgesine gidip buraya (Dobruca’ya) yerleşin, diye davetiye çıkarmasından sonra yavaş yavaş oradan da göçlerin başladığını belirten Dr. Karasu, “Burada belki 15'ten fazla bir etnik grup var yani Türkler, Tatarlar'ın dışında. Türkler, Tatarlar diye ayırıyorum çünkü orada o hala devam eden bir ayırım var. Yani Makedonlarından, Ukrainlerine, Ruslarına kadar pek çok grubu burada bulabilirsiniz. Rumenlerin buraya yoğun olarak gelmeye başlamaları Dobruca'nın Romanya'ya katılmasından sonra. Bizim ‘93 Harbi’ olarak bildiğimiz 1877-1878 savaşından sonra 1878'de Dobruca, Romanya'ya katıldı. Biz yine tırnak içerisinde ‘Hristiyanların elinde, kafirlerin elinde mi kalacağız?’ diye insanlar bu defa Dobruca'dan göç etmeye başladılar Türkiye'ye. O göç edenlerin boşalttıkları evlere, köylere Romanya'nın diğer bölgelerinden-Romanya'da kolonistler denir bunlara- göçmen getirip yerleştirmeye başladı Romanya. Tabii artık Romanya bir millî devlet, gelen göçmenler millî kimliğini inşa etmiş olan bir millet.” dedi. “DOBRUCA’DA GÖÇLERDE GİDEREK ZAYIFLAMIŞ BİR MÜSLÜMAN TOPLUMU GÖRÜYORUZ” Gelen göçmenlerin karşısında Dobruca'da uzun zamanlar, uzun yüzyıllardır kalan Müslümanlar, Türkler ve Tatarların birden kendilerini silahsız hissettiğini yani fikrî bakımdan bir milletler olarak varlığı ama o milleti tanımlayacak bir millî bilinçten yoksun olduklarını hissedip gördüğünü kaydeden Dr. Karasu, “Romanya, bir taraftan insanları getirirken bir taraftan da kendi kültürlerini bölgeye yerleştirmek üzere yoğun bir okul faaliyeti de yaptı burada. Müslümanlar arasında ise dedi ki, sizin eğitim ve uzun bir süre adalet ve din işlerinize ben karışmayayım, her bir yerleşim biriminde Cemaat-i İslamiye adıyla bir teşekkül oluşturuldu, siz bunları kendiniz görün. Tabii uzun süre bu Cemaat-i İslamiyeler eğitimi ve adalet duygusunu çağın gereklerine uygun şekilde geliştiremediler. Dolayısıyla 1930'lara yani Emel'in çıktığı zamana geldiğimizde biz millî bilinçten yoksun, göçlerde giderek zayıflamış olan bir Müslüman toplum görüyoruz Dobruca’da.” dedi. ÜLKÜSAL’I EMEL DERGİSİ ETRAFINDA BİR ÇEVRE OLUŞTURMAYA İTEN ETKEN NE OLDU ? 1920-1930 yılları arasında Köstence'de “Dobruca Yıllığı” anlamına gelen Analele Dobrogei adıyla bir derginin çıktığını ve içinde öğretmenler, okumuş insanların olduğu Romanya'nın diğer tarafından gelen Rumen aydınların Dobruca'nın her konusunu çok ince ayrıntılarına kadar araştırıp yazdığına işaret eden Dr. Karasu, “Analele Dobrogei’de bir tek Türk yazarın yazısı yoktur. Yani bu dışarıdan gelen kolonistlerle Dobruca'da oluşturulan güçlü bir Roman kimliğini ortaya koyuyor.” şeklinde konuştu. Ülküsal’ı Emel dergisinin etrafında bir çevre oluşturmaya iten sebeplerden birisinin bu durum olduğunu belirten Dr. Karasu, “Yani Türkler arasında okumuş, yazmış insanlar var. Düşünün, Müstecip Bey 1926'da Bükreş Hukuk Fakültesini bitirdi. Romanya'daki toplumun içerisinde ikinci avukattı. Birincisi Selim Abdülhâkim'dir. Zayıf bir topluluktan söz ediyoruz. Müstecib Bey'in muhtemelen içini acıtan, dışarıdan sonradan gelenlerin bu kadar güçlü bir millî bilince sahipken, yüzyıllardır burada bölgenin gerçek sahibi konumunda olan insanların millî bilinçten yoksul bulunmaları, teşkilatsız bulunmaları ve hazırlıksız yakalanmaları olgusudur.” değerlendirmesini yaptı. “ARTIK TOPLUMUMUZ TEŞKİLATLANMALIDIR” Bu sebeple Ülküsal’ın ilk sayıdan itibaren bu konuya eğilerek daha önceki durumdan şikâyet eden yazarların aksine başka bir adım attığını dile getiren ve 1932'nin sonlarında “Teşkilat ve Biz“ yazısında “Artık toplumumuz teşkilatlanmalıdır ve bu teşkilatlanmaları her yaşadıkları her yere, köylere yaymalıdır.” ifadelerini kullandığını, “Can Çekişiyor muyuz, Ayırıyor muyuz” yazısında da Dobruca'da Türkler arasında egemen olan millî kimlik konusunda iki zıt görüşü anlattığını kaydeden Dr. Karasu, “Birisi kötümser, pesimist düşünce. Biz işte yüzyıllardır burada yaşadık ama artık kimliğimiz burada varlığımızı sürdürmemize engel duruma geliyor. O yüzden biz buradan göç etmeliyiz. Romanya'dan gösterilen çoğun altında bu var.” dedi. Ülküsal’ın ilimsel görüşüne de dikkat çeken Dr. Karasu, Ülküsal’ın “Evet şu anda okumuş yazmışımız az ama 150 kadar genciz diye rakamda biri fakat bu gelişecek. Bu kadar genç, idealist insanla biz millî kimliğimizi rahatlıkla Dobruca'dan oluşturarak geleceğimizi güven içerisinde sağlayabileceğiz, geliştirebileceğiz.“ düşüncesinde olduğuna işaret etti. Öte yandan Ülküsal’ın “Teşkilat ve Biz“ yazısından sonra, 1933 ve 1934 yıllarında artık teşkilatlanmaya ağırlık verdiğini, her bir köyde şubesi olacak şekilde Dobruca Millî Hars (kültür) Teşkilatını kurduğunu ve Emel dergisine abone olan gençlerin eliyle bu teşkilatı bütün köylere yaymayı planladığını hatırlattı. Daha sonra 1935'te büyük bir toplantı yapıldığını ve bu bütün teşkilatlardan, 120 köyün 80’inden katılımcıların geldiğini ve Cafer Seydahmet ile beraber büyük bir konferansın tertip edildiğini dile getiren Dr. Karasu, “Peki bu teşkilatı nasıl ve kimler eliyle geliştirecek? Onları da yazıyor. İlk yazı, ‘Gençlerimizin Borcu’ yazısıdır.“ dedi. ÜLKÜSAL, EĞİTİMLİ GENÇLERİN MİLLÎ KİMLİK İNŞASI SÜRECİNE KATILMALARINI TALEP ETTİ Ülküsal’ın, gençlerin özellikle eğitimli gençlerin bu milli kimliği inşa sürecine katılmalarını talep ettiğini ve onların içinde yaşadıkları topluma olan borçları olduğunu söylediğini hatırlatan Dr. Karasu, ardından “Köylü Öncüleri” yazısının geldiğini, bu şekilde tabir edilen topluluğun ise köylerdeki öğretmenler, imamlar, hocalar, eğitimli insanlar, özellikle gençler ve onların yapacakları faaliyete de maddi destek sağlayacak olan zenginler olduğunu dile getirdi. Ülküsal’ın söz konusu kişilerin neleri, nasıl yapacaklarını ve karşılaşabilecekleri sorunları da sonraki “Köy Öncülerin Vazifeleri” başlıklı yazısında anlattığını kaydeden Dr. Karasu, Ülküsal’ın ardından kasabalarda ve şehirlerde de yaşayan okumuş insanların da konuya dâhil olmasını istemek üzere “Münevverlerin Vazifeleri” başlıklı bir yazı yazdığını ve onların da neler yapabileceklerini, bu oluşuma nasıl katkı sunacaklarını anlattığını ifade etti. ÜLKÜSAL, KÖYLERDE MUTLAKA MÜSLÜMAN BİR BAKKALIN OLMASINI İSTEDİ Öte yandan Ülküsal’ın “Köylerimizin Vaziyeti” diye bir yazı kaleme alarak köylerin genel durumunu anlattığını ve hiç dikkat edilmeyen bir ayrıntıya önem verdiğini vurgulayan Dr. Karasu, “(Ülküsal ) Der ki köylerimizde mutlaka bir Müslüman bakkal olmalı. Çünkü bakkallar sadece mal satan insanlar değil, zor zamanlarda köyün bankacılık işlerini, yani kışın özellikle köylülerin para ihtiyacını gören insanlar ve köylülerimiz yabancı, gayrimüslim bankerlere, tefecilere muhtaç olmasın diye mutlaka bir Müslüman bakkal olmasını ister. Daha ilginci bakkallar, köylerin dışarıyla iletişimini sağlayan aracı kurumlar gibi çalışıyorlar çünkü hükûmetten gelen bildirler vesaireler, dışarıdan gelen abone gazeteleri, dergileri hep bakkallar üzerinden dağıtılır. Böyle önemli bir millî görevi olduğundan da söz eder. Mesela normalde çok dikkat çekmeyen küçük bir ayrıntıdır.” şeklinde konuştu. ÜLKÜSAL, “BAYRAM ŞENLİĞİ” OYUNUNDA AYDINLARA ÇAĞRIDA BULUNDU Daha sonra Ülküsal’ın “Üç Yazlık Köylerde Neler Gördük?” şeklinde bir yazı serisi çıkardığını kaydeden Dr. Karasu, “Dergiler, abone paralarını toplamak amacıyla ama daha çok köylerde yaptıkları işleri, teşkilatlanmaları yerinde görmek amacıyla doğrusu da köylerini dolaşır. Sonra bir ihtiyaç hisseder. Tabi teşkilatlar kuruldu köylerde, milyar teşkilatları. Bu teşkilatlar ne yapacak? Toplantı yapacak, pafrazlar verecek falan ama insanlar merakını çekecek, tiyatrolarda oynasın der. Aydınlara der ki teşkilatlarımızda oynanacak milli tiyatrolar yazın. Kendisi bir örnek olmak üzere 'Bayram Şenliği' adıyla iki perdelik bir oyun yazar ve bu oyun Emel'de çıkar. ” ifadelerini kullandı. Bayram Senliği'ndeki karakterlerden Ahmet’in aslında bizzat Ülküsal'ın kendisi olduğunu, yani bayram günü kahvede oturan insanların kâğıt oynamak yerine zamanlarını geçirmeklerine, millî işlerde geleneği göreneği ortaya çıkaracak ve yaşatacak işlerde harcamaları gerektiğine ilişkin bir ana fikri savunduğunu belirten Dr. Karasu, “Aydınlara yönelik çağrıya ilk karşılık cevap veren, kardeşi Necip Hacı Fazıl'dır.” dedi. EMEL ÇEVRESİNDE YER ALAN İSTİSNASIZ HERKES, SECURİTATE’NİN TAKİBİNE UĞRADI Onun yaptıkları karşılık buldukça eğitimli insanlardan, aydınlardan oluşan kitle Emel Dergisi tarafından toplanmaya başladı. Aynı biraz önce söz ünlettiğimiz Annali Dobruce (Dobruca Yıllığı) dergisi Rumenler için nasıl bir kültürel çevre meydana getirmişse, Emel dergisinin de aynı etkiyi Müslüman Tatar-Türkler için de yapmaya başladığını kaydeden Dr. Karasu, şu değerlendirmelerde bulundu: O yüzden ben çok iddialı bir şekilde söylüyorum ki, bugün biz ve Romanya'da yaşayanlar, ben Türküm, ben Tatarım diye göğsümüzü gere gere konuşuyorsak bunun tek inşa edicisi Müstecip Bey ve Emel çevresinde meydana gelen topluluktur. Niye bu kadar eminsin, diye söyleyecek olursanız, Romanya'yı iyi bilenler, Romanya'da Securitate adıyla bir gezide örgütü kurulduğunu bilirler. Bu KGB benzeri bir örgüttür ve Sosyalist dönemde, 1948'de kuruldu. İlk şehidi de Securitate'nin gözaltı sorgulamasında şehit olan Necip Hacı Fazıl'dır. “SECURITATE'NİN EN YOĞUNLUKLA TAKİP ETTİĞİ KİŞİLER BİZİM TOPLUMUMUZ İÇERİSİNDE EMEL ÇEVRESİNDE OLANLARDIR” “Securitate'nin en yoğunlukla takip ettiği kişiler bizim toplumumuz içerisinde Emel çevresinde olanlardır.” şeklinde konuşan Dr. Karasu, bunun nedeninin Romanya'daki sosyalist düzenin, Komünist düzenlerin karakterinin din karşılığı değil, milliyet karşılığı üzerine olduğuna işaret ederek sadece Türklerin değil, diğer bütün toplumların millî düşünce öncülerinin Securitate'nin takibine uğradığını vurguladı. Emel'de yazı yazmış olan, Emel çevresinde yer almış olan istisnasız herkesin, Necip Hacı Fazıl’ın eşi Sultaniye Hanım da dâhil olmak üzere Securitate'nin takibine uğradığını ve hapislerde yattıklarını, sürgünlere gittiklerini ve takip edilip tutuklandıklarını dile getiren Dr. Karasu, “Yani bu, orada yapılmış olan işin aslında ne kadar kıymetli olduğunu gösteren, biraz negatif bir örnek ama amacına ulaşmış olduğunu gösteren bir örnek olarak kayda geçmelidir. ” dedi. Ülküsal’ın yapmak istediği bir millî kimlik şu anda mevcut olduğunu kaydeden Dr. Karasu, şu ifadelere yer verdi: Müstecib Bey'in Müstecib Bey'in Romanya'da yaptıkları düşündüğümüzden daha ileri işlerdir. Şimdi Rus siyasetini burada iyi anlamamız gerekiyor. Rusların özellikle pazarlık masası için 1800'lü yıllardan itibaren yaptıkları politikanın özü, ‘Biz fiilî olarak silah kuvvetiyle sahada büyük bir yeri, elimizde tutmamız gereken yeri de içine alacak şekilde işgal edelim. Sonra masada çok baskıya maruz kalırsak bir kısmını taviz olarak verebiliriz.’ şeklindedir. “KIRIM MİLLÎ HAREKETİNİN EDİLGEN BİR DİL KULLANMAKTAN VAZGEÇMELERİ GEREKİR” Dr. Karasu, Rusların Karadeniz Donanması’ndaki olmazsa olmaz üssün, Kırım Savaşı’nın da çıkma sebebi olan Sivastopol (Akyar) Üssü olduğunu dile getirdi. Öte yandan Dr. Karasu, Rusların uluslararası kamuoyundan baskı görüp Doğu Ukrayna’dan geri çekilse bile Kırım’ı elde tutma arzusunda olduğuna işaret ederek “Buna karşın Kırım millî hareketinin söyleminde bence uluslararası kamuoyunu bu işe çağırırken edilgen bir dil kullanmaktan vazgeçmeleri gerekir, diye düşünüyorum. Kırım boşaltılsın, şu yapılsın, bu edilsin dersek bunun bir karşılığı yok. Bunu kim yapacak? Soru bu olur. Dolayısıyla Kırım davasını öne süren kişilerin öncelikli olarak kim ne yapacak ve bu işler için ne yapabilirim, sorularının cevabının bulunması lazım, Müstecib Bey böyle yapardı. Ben bu soruların sorulduğu ve cevaplarının alındığı kanaatinde değilim.” şeklinde konuştu. “BİZ BU SEN, BEN KAVGASINDAN KIRIM HANLIĞIMIZI KAYBETTİK” Bununla birlikte, bu plan içerisinde Rusya’ya, Ukrayna’ya, Türkiye’ye şu yapılmalı; Karadeniz İşbirliği Teşkilatı şöyle harekete geçmeli; Birleşmiş Milletler (BM), NATO şöyle olmalı, şeklinde en azından zihinde bir görev taksimi yaparak gerekli çağrılarda bulunulabileceğini ifade eden Dr. Karasu, son olarak şu değerlendirmelerde bulundu: Şunu da söylemek lazım: Arkamızdaki duvarlarda, panolarda hep ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ yazıyor fakat kafalarımızda ‘Dilde, fikirde, işte benlik’ var. Biz bu sen, ben kavgasından Kırım Hanlığımızı kaybettik, maalesef diaspora olarak da, Kırım’da yaşayanlar arasında da biz bir araya gelip birlikte bir fikir üretemiyoruz, yan yana duramıyoruz. İçimizdeki sen, ben kavgası hâlâ devam ediyor.

Dr. Metin Ömer: Romanya'daki Türk-Tatar varlığı Hunlara kadar uzanıyor Haber

Dr. Metin Ömer: Romanya'daki Türk-Tatar varlığı Hunlara kadar uzanıyor

Köstence Ovidius Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Romanya Müslüman Tatar Türkleri Demokrat Birliği (UDTTMR) Bükreş Şube Başkanı Dr. Metin Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun tarihi üzerine yazdığı ve yakın zamanda yayımlanacak olan “Turcii și tătarii din România – O scurtă istorie” (Romanya’daki Türkler ve Tatarlar: Kısa Bir Tarih) isimli kitabı üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) açıklamalarda bulundu. ROMANYA’DAKİ TÜRK-TATAR TOPLUMU, KENDİ KİMLİĞİNİ KORUYUP GELİŞTİRİYOR Kitabının başlığını seçme nedeni üzerine “Aslında bu tercih, günümüzün gerçeklerinden kaynaklanıyor. Bugün Romanya devleti, Türkleri ve Tatarları iki ayrı azınlık olarak tanımakta. Bu iki toplumun her birinin kendi kurumu var. Bu kurumlar, Romanya devletinin sunduğu imkânlardan yararlanarak kendi kimliklerini koruma ve geliştirme fırsatı bulmaktadır.” şeklinde konuşan Ömer, bu durumun büyük ölçüde 1990’lı yılların başında, Romanya’daki komünist rejimin sona ermesinden sonra topluluk elitlerinin bir kısmının girişimi sonucu şekillendiğini kaydetti. “İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE DOBRUCA, KIRIM TATAR MİLLÎ HAREKETİNİN MERKEZİ HÂLİNE GELMİŞTİR” Ömer, “Ancak kitabımda da gösterdiğim gibi tarih boyunca durum çoğu zaman bundan farklı olmuştur. Türkler ve Tatarlar, çoğunlukla Türk veya bunun eş anlamlısı olan Müslüman kimliği altında değerlendirilmişlerdir. Buna rağmen her iki topluluk da kendi iç özelliklerini ve farklılıklarını belirli ölçüde korumayı başarmıştır. Örneğin iki savaş arası dönemde Dobruca, Kırım Tatar millî hareketinin merkezi hâline gelmiştir.” ifadelerini kullanarak bu hareketin amacının Kırım Tatarlarının ana vatanı olan Kırım’da bir Kırım Tatar devleti kurmak olduğunu belirtti. “DOBRUCA’DAKİ TATARLAR, ESASEN KIRIM TATARLARIDIR” Bu hareketin başında olan Kırım Tatar aydın Müstecib Ülküsal’ın eserlerinde bilinçli ve programlı bir şekilde Türk kimliğini de kullandığını, “Dobruca Türk Tatarları” kavramını ise öne çıkardığını dile getiren Ömer, “Ayrıca, başlıkla ilgili başka bir unsuru da netleştirmek istiyorum. Kitapta ‘Tatar’ dediğimde bunun otomatik olarak ‘Kırım Tatarı’ şeklinde anlaşılması gerekir çünkü Dobruca’daki Tatarlar, esasen Kırım Tatarlarıdır.” dedi. Diğer Tatar gruplarını da kapsayan bir yaklaşımı savunan birtakım görüşlerin bulunmasına karşın bunların oldukça sınırlı olduğunu ifade eden Ömer, “Romanya’daki Tatarların büyük çoğunluğu, özellikle 1783’ten yani Kırım Hanlığı’nın ilhakından, özellikle Kırım Savaşı’nın sona ermesiyle 1856’dan sonra, Kırım’dan göç edenlerin torunları olduklarını bilmektedirler. ‘Kırım Tatarı’ şeklinde olan tanımlamaysa Romanya’daki diasporada henüz çok yaygın değildir. Bunun temel sebeplerinden biri, tarihsel koşullardır.” dedi. ROMANYA TOPRAKLARINDAKİ TÜRK VARLIĞI ÇOK DAHA ESKİ DÖNEMLERE DAYANIYOR Söz konusu tarihsel koşullar hakkında ise II. Dünya Savaşı’nın ardından Bükreş’te kurulan ve Moskova’nın etkisi altında olan komünist rejimin Kırım ile ilgili her türlü bağı sistematik olarak kestiğine ve kimlik bağlarının ifade edilmesine engel olduğuna dikkat çeken Ömer, şu değerlendirmelerde bulundu: Romanya’daki Türk-Tatar varlığının başlangıcı genellikle 13. yüzyıla dayandırılır. Bu dönemde Tatarlar, Altın Orda Devleti’nin yayılmasıyla Karadeniz’in kuzeyinde, Dobruca’ya ulaşmış, Türkler ise Anadolu’da özellikle Sarı Saltuk’un önderliğindeki gruplar aracılığıyla bölgeye yerleşmiştir. Kitabımda şunun da altını çiziyorum: Bu tarih aslında bir başlangıç değildir, daha ziyade yoğunlaşmanın ve kalıcılaşmanın dönüm noktasıdır çünkü bugünkü Romanya topraklarında Türk kökenli toplulukların varlığı; Hun, Avar, Peçenek, Uz ve Kumanlardan itibaren çok daha eski dönemlere dayanmaktadır. Sonraki yüzyıllarda Osmanlı hâkimiyeti, bölgedeki Türk ve Müslüman nüfusunun en belirgin unsur hâline gelmesini sağlamıştır; Dobruca’yı hem demografik hem de kurumsal olarak şekillendirmiştir. Bununla birlikte Ömer, Dobruca’nın 1878 yılında Romanya’ya bağlanmasıyla birlikte yeni bir dönemin başlayıp önemli göç hareketlerinin yaşandığını, buna rağmen Türk ve Tatar topluluklarının varlıklarını sürdürdüğünü ve bugüne kadar geldiğini kaydetti. TÜRK-TATAR TOPLUMUNUN DURUMU İKİLİ İLİŞKİLERDE BELİRLEYİCİ ROL OYNADI Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun Türkiye-Romanya ilişkileri açısından hayati bir öneme sahip olduğunu ve bir köprü işlevi gördüğünü dile getiren Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun Osmanlı’dan bugüne uzanan ortak bir tarihî mirasın taşıyıcısı olduğunu ifade etti. Ömer, Dobruca’daki Müslüman nüfusunun hem Osmanlı Devleti hem de daha sonraki Türkiye Cumhuriyeti ile kurduğu bağlar sayesinde iki ülke arasında sürekliliğin sağlandığını beyan ederek “Aynı zamanda 19. ve 20. yüzyıllarda gerçekleşen büyük göçler sonucunda, ‘büyük göçler’ dediğimizde daha kolay anlaşılması için 1878’den I. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 200 bin kadar Türk-Tatar, Osmanlı’ya göç etmiştir. Cumhuriyet döneminde ise sadece II. Dünya Savaşı’na kadar benim tahminlerime göre 115 bin kadar Türk-Tatar, Türkiye’ye göç etmiştir. Bu göçlerin neticesinde Türkiye’de önemli bir Dobruca kökenli nüfustan bahsedebiliriz. Bu nüfus, ilişkilerin demografik ve duygusal boyutunu daha da güçlendirmektedir.” şeklinde konuştu. Öte yandan Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun durumunun tarih boyunca devamlı hem Osmanlı Devleti hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin odağında olduğunu vurgulayan Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun içinde bulunduğu durumun çoğu zaman iki ülke arasındaki seviyeyi yansıttığını belirtti. “ROMANYA’DAKİ TÜRK-TATAR TOPLUMU SADECE BİR AZINLIK DEĞİLDİR” Bu duruma örnek olarak Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun en zor dönemlerinden biri olan komünist dönemin aynı zamanda Ankara ile Bükreş arasındaki ilişkilerin en düşük seviyede olduğu dönem olduğunu hatırlatan Ömer, söz konusu yıllarda sadece diplomatik ilişkilerin sınırlı kalmadığını, aynı zamanda toplumun Türkiye ile kültürel bağlarının da ciddi şekilde kısıtlandığını kaydetti. Öte yandan Ömer, “Buna karşın günümüzde durum tamamen farklıdır. Bugün, Romanya’daki Türk-Tatar toplumu, tarihleri boyunca belki de en elverişli koşullara sahiptir; kimlik koruma, geliştirme ve görünürlük açısından geniş imkânlardan yararlanmaktadır. Aynı şekilde Romanya ile Türkiye arasındaki ilişkiler de tarihteki en yüksek noktadadır. Dolayısıyla Romanya’daki Türk-Tatar toplumu sadece bir azınlık değildir, aynı zamanda iki ülke arasındaki ilişkilerin canlı bir göstergesi ve dinamik bir unsurudur.” değerlendirmesini yaptı. TÜRK-TATAR TOPLUMUNUN BİRÇOK HATIRATI RUMENCEYE ÇEVRİLMEMİŞ DURUMDA Romanya’daki Türk-Tatar toplumuna dair Rumence yayımlanan eserlerin Türkçeye çevrilmesi noktasında ise en büyük eksikliğin Rumenceden Türkçeye ve Türkçeden Rumenceye birçok eserin çevrilmemiş olduğunu dile getiren Ömer, Romanya’da yaşayan Türk-Tatar toplumunun tarihi yazıldığında Romanya’daki ve Türkiye’deki tarihçilerin ve araştırmacıların genelde kendi ülkelerindeki kaynaklar, arşivler ve gazetelerden istifade ettiğini belirtti. Öte yandan Ömer, hem Romanya hem de Türkiye’deki kaynaklara karşı eşit mesafede durulması gerektiğini kaydederek daha anlaşılır ve derin bir bakış açısına sahip olunabileceğini ifade etti. “Romanya’da yaşayan Türk ve Tatarların açısından ise bana göre en büyük eksikliklerden birisi, birçok önemli hatıratın Rumenceye çevrilmemiş olmasıdır. Toplumdaki çoğu kişinin hatıratı yalnızca Türkçe yayımlanmıştır. Örneğin Müstecib Hacı Fâzıl’ın (Ülküsal) hatıratı henüz Rumenceye çevrilmemiştir. Mehmet Vâni Yurtsever, Saim Osman Karahan, Piraye Kadrizade ve Kemal Karpat’ın bazı anı ve topluluk odaklı çalışmaları ile Dobruca Türk basınındaki dergiler (Teşvik, Işık, Mektep ve Aile vb.) henüz Rumenceye çevrilmemiştir. Bu da hem Romanya’da yaşayan Türk-Tatar toplumu hem de Rumen araştırmacılar ve kamuoyunun bu toplumu daha iyi anlayabilmeleri için çok büyük bir eksikliktir.” şeklinde konuşan Ömer, ayrıca Tatar kimliğinin iç çeşitliliği (Kırım, Nogay vb.), komünist dönemde kimliğin zorla yeniden şekillendirilmesi, günlük yaşam, hafıza ve diaspora ilişkileri ile Türk ve Tatar kimliklerinin kesişimi ve ayrışması konularının Türkçe literatürde yeterince aydınlatılmadığını dile getirdi. KİMLİK, DİL, DEMOGRAFİK YAPI VE KÜLTÜREL GÖRÜNÜRLÜK TEHDİT ALTINDA Ayrıca konular açısından ise komünist rejimin Romanya’daki Türk-Tatar toplumuna etkilerinin ve toplumun günlük yaşamının henüz çok iyi bir şekilde araştırılmadığını da birer örnek olarak sunan Ömer, toplumun karşı karşıya olduğu sorunların ise başlıca; asimilasyon ve genç kuşaklarda dil kullanımının azalması kaynaklı kimlik ve dil kaybı riski, Türk-Tatar ayrımı ile tarihsel ve kurumsal bölünmeler kaynaklı iç parçalanma, göç ve düşük nüfus artışı kaynaklı demografik küçülme, kültürel görünürlük eksikliği ile kaynak ve eğitim sorunları olduğunu belirtti. Öte yandan “Maalesef çok fazla problem var. Başlıca sorunlara değinecek olursak kimlik ve dil kaybı, toplumda hem Türkçe hem de Tatarca günlük hayatta çok az konuşuluyor. Demografik küçülme de başka bir sorun. Romanya’da yapılan son genel nüfus sayımı bunu çok net bir şekilde gösteriyor. Aynı zamanda Dobruca bölgesi için bu o kadar büyük bir sorun değil fakat Romanya genelinde kültürel görünürlük eksikliği bir sorun olarak değerlendirilebilir. Romanya’nın birçok bölgesinde Türk-Tatar toplumu o kadar iyi tanınmıyor.” ifadelerini kullanan Ömer, Romanya’daki Türk-Tatar toplumunun karşılaştığı sorunların çözümü için YTB (Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı), TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı), Yunus Emre Enstitüsü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Romanya’daki diplomatik temsilciliklerinin faaliyetlerinin öneminin altını çizdi. Ayrıca Ömer; eğitim sisteminde Türkçe ve Tatarcaya daha çok yatırım yapılması, dernekler, yayınlar ve araştırma merkezleri aracılığıyla kültürel kurumların güçlendirilmesi, Türkiye ile akademik ve kültürel iş birliğinin artırılması, ortak Türk-Tatar mirası üzerinde uzlaşmacı bir yaklaşıma sahip olunması ile dil, tarih ve kimlik bilinci üzerinden genç kuşaklara yönelik projeler yürütülmesinin gerekliliğine vurgu yaptı. Ömer, son olarak şu ifadelere yer verdi: YTB’nin yayınlarıyla benim Filiz Tutku Aydın Bezikoğlu ve Burak Atmaca hoca ile hazırladığımız albümü (Bir Zamanlar Dobruca) örnek olarak gösterebiliriz. Onun dışında Yunus Emre Ensitütüsünün Türkçe derslerini ve TİKA’nın birçok projesini, örneğin camilerin onarımını da örnek gösterebiliriz. Ayrıca Romanya’daki iki toplumu temsil eden dernekler, Romanya devletinin sağladığı birçok imkândan faydalanabiliyor. Belki bu imkânları daha iyi kullanarak ve sorunları daha iyi tespit ederek birçok katkı sağlanabilir.

Kırım Tatar Dilbilimci ve Yazar Saim Osman Karahan vefatının yıl dönümünde anılıyor Haber

Kırım Tatar Dilbilimci ve Yazar Saim Osman Karahan vefatının yıl dönümünde anılıyor

Emel Dergisinin bir dönem Yazı İşleri Müdürlüğünü yapan, Emel Kırım Vakfı ile Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Saim Osman Karahan, vefatının 11. yıl dönümünde rahmetle anılıyor. 23 Nisan 2015 senesinde İstanbul'da vefat eden Kırım Tatar dilbilimci Karahan, 2013 senesinde "Dobruca Kırım Tatar Ağzı Sözlüğü" eserini Kırım Tatar halkına kazandırmıştı. SAİM OSMAN KARAHAN KİMDİR? 5 Şubat 1939'da Romanya'nın Köstence şehrinin Koşu Mahallesinde öğretmen ve din adamı bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. 2 Nisan 1964’te Türkiye’ye göç etmek üzere Romanya'dan ayrıldı. 1970 senesinde Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Faransız Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 1974 yılında hayatını Nermin Hanım ile birleştirdi ve İstanbul’a taşındı, oğulları Özgür ve Haluk İstanbul’da doğdu. 1975’ten sonra Emel Dergisini çıkaran Müstecib Ülküsal’ın çevresinde Sabri Arıkan, Abdullah Zihni Soysal, Yusuf Uralgiray gibi Kırım Davası hizmetkârları ile görüşme ve fikirleşme fırsatı buldu. Ülküsal’ın Dobruca ve Türkler adlı eserindeki (1966, İstanbul) Dobruca haritasını çizip hazırladı. 1990 senesinde emekli olana kadar bir tekstil fabrikasında muhasebe işlerinde çalıştı. Emekliliğinden sonra dernek faaliyetlerine daha sık bir şekilde iştirak etmeye başladı. İstanbul'da Zafer Karatay, Celal İçten, Niyazi Elitok, Murat Vatansever gibi Emelciler ile tanıştı. 1995 senesinde Müstecib Ülküsal’ın yaşgünü merasimi esnasında Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile tanışma fırsatı buldu. 2001 senesinde 4. Kırım Tatar Milli Kurultayı’na katılmak için hayatında ilk defa Vatan Kırım’a gidebildi. Sözlük hazırlama çalışmalarına ilk gençlik yıllarında tuttuğu notlar ile başladı. Romanya Dobrucasında çıkmış tüm yazılı edebiyat örnekleri, diğer Türk lehçeleri sözlük ve gramerleri gibi geniş kapsamlı eserlerden de faydalanarak 3 ciltlik Dobruca Kırımtatar Ağzı Sözlüğü’nü tamamladı. Yarım asırdan fazla süren ve bu zaman zarfında karşılaştığı pek çok aksilik, sıkıntı ve zorluğa rağmen hazırladığı sözlüğü 2012 yılında Romanya’da bastırmaya muvaffak oldu. Sözlük dışında Dobruca’daki Kırım Tatar edebiyatının klasik sayılabilecek yazar ve şairlerine ait yazı ve şiirleri derleyerek bir araya getirdi. Mehmet Vani yurtsever’e ait cezaevi hatıralarını da içeren "Dobrucanın Davuşı -3" ile İsmail Ziyaeddin’in eserlerini bir araya getirdiği 2 ciltlik "Saylama Eserler" adlı kitapları 2013 yılında beri Romanya’da basıldı. Son olarak İsmail Bey Gaspıralı'nın Frengistan Mektupları ve Darürrahat Müslümanları adlı eserlerini Dobruca Kırım Tatar Ağzı'na aktarımış ve kitap Kasım 2014'te yine Romanya'da basılmıştır. Saim Osman Karahan “Dobruca Kırım Tatar Ağzı Sözlüğü” adlı eseri ile Kırım'ın en prestijli kültür-sanat ödülü olan 2013 yılı Bekir Sıtkı Çobanzade Ödülüne “Kırım Tatar filolojisi ve folkloru alanında en iyi bilimsel ve bilimsel-metodik çalışma” dalında layık görüldü. Romanya'daki Kırım Tatar kültürü, sanatı ve edebi değerlerinin gelişmesi ve desteklemesine katkıda bulunan "Mehmet Niyazi Ödülü" 2013 yılında Saim Osman Karahan'a verildi. Saim Osman Karahan Mehmet Niyazi'nin ruhuna ithaf ettiği “Dobruca Kırım Tatar Ağzı Sözlüğü” adlı eseri ile bu ödüle layık görüldü. Saim Osman Karahan 2009 yılından itibaren İstanbul’da yayınlanan Emel Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü ve Bahçesaray dergisinin yazı işlerini yürüttü. Kırımtatarca, Türkçe, Romence, Rusça ve Fransızca bilen Saim Osman KarahanKırım Tatar dil ve edebiyatı üzerine araştırmalar yaptı. Ölümünden kısa bir süre önce Kırım Tatar Yazarlar Birliği fahri üyeliğine kabul edildi.

Dr. Cezmi Karasu: Bugün Dobruca’da yaşayanlar, ben Türk’üm diyorsa bunu Müstecib Bey’e borçlu Haber

Dr. Cezmi Karasu: Bugün Dobruca’da yaşayanlar, ben Türk’üm diyorsa bunu Müstecib Bey’e borçlu

Emel Kırım Vakfının ve Emel Dergisi’nin kurucusu, ömrünü Kırım ve Kırım Türklerinin millî davası ve millî hakları için mücadele ile geçiren Müstecib Ülküsal’ın vefatının 30. yılı vesilesiyle Emel Kırım Vakfı tarafından konferans tertip edildi. Emekli Dr. Öğr. Üyesi Cezmi Karasu'nun konuşmacı olarak katıldığı program, 11 Ocak 2026 tarihinde çevrim içi olarak düzenlendi. Dr. Karasu, Müstecib Ülküsal’dan ve Emel Dergisi’nin neşredilme sürecinden bahsederek Ülküsal’ın Emel Dergisi'nde yayımlanan makalelerini içeren ve 1928 ve 1940 yıllarındaki faaliyetlerine değinen "Yazılarıyla Müstecip H. Fazıl Ülküsal ve Emel Muhiti 1928-1940" isimli kitabının tanıtımını yaptı. Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Türkiye Temsilcisi ve Emel Kırım Vakfı Başkanı Zafer Karatay, Kırım Vakfı Başkanı Tuncer Kalkay ve Kırım millî davasına hizmet eden pek çok ismin yer aldığı konferasın moderatörlüğünü, Kırım Tatar Tarihi Bilim Uzmanı Muhammed Taha Bayraktar yaptı. “EMEL DERGİSİ, KOL EMEĞİNİN VE ÖZ SERMAYENİN DE KATILDIĞI BİR GİRİŞİMDİ” Açılış konuşmasını yapan Emel Kırım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Emel Dergisi Editörü Bülent Tanatar, “Bugün, Emel Vakfı ve Emel Dergisi’nin ortaklaşa düzenlediği Kültür Konferansları'nın beşinci yılı. Beş yıl evvel, vefatının 25. yıl dönümünde bu konferanslara yine Müstecib Bey’i anarak başlamıştık, şimdi de 30. yıl dönümünde anıyoruz. Gurbetteki Kırım Tatar milliyetçiliğinin ve Kırım’da önü kesilen millî uyanışın sürdürülmesi için birtakım teşkilatlanmalar ve organlar gerekiyordu. O ateşi yakan kişi olarak Müstecib Ülküsal, Emel Dergisi’ni yarattı” dedi. Ülküsal’ın, Emel Dergisi’nden önce de benzer teşebbüsleri olduğunu belirten Tanatar, “Emel Dergisi, bugünün şartlarında kurulan bir dergi değildi; yalnızca zihinsel emeğin değil, kol emeğinin ve öz sermayenin de katıldığı bir girişimdi” şeklinde konuşarak açılış konuşmasını, “Emel Dergisi Romanya’da kuruldu fakat Türkiye’de de kurulmasaydı Emel hareketi Türkiye’de olur muydu? Onu da düşünmek lazım.” sözleriyle sonlandırdı. KARASU, MÜSTECİB ÜLKÜSAL’IN SOSYOLOG KİMLİĞİNE VURGU YAPTI Müstecip Ülküsal’ın Dobruca için yaptığı işin Emel Dergisi’ni çıkarmaktan çok daha büyük olduğunu dile getiren Karasu, “Müstecib Bey, her ne kadar Kırım Tatar millî hareketinin sözcüsü olarak biliniyor olsa da Emel Dergisi’yle Dobruca’da yaşan Türklerin ve Kırım Tatarlarının millî kimliğini inşa etmiştir. Bugün, Dobruca’da yaşanlar Türkler ben Türk’üm, ben Tatar’ım diyorsa biz, bunu Müstecib Bey’e borçluyuz” şeklinde konuştu. Emel’den önce Dobruca’daki köylü ahâlinin bir bunalım ve hedefsizlik içinde olduğunu belirten Karasu, Müstecib Ülküsal’ın sosyolog kimliğine vurgu yaparak “Biz, Müstecib Bey’in muhteşem bir sosyolog olduğunu görüyoruz. Kendileri, derginin birinci sayısından itibaren ‘İnsaniyet ve Milliyet’ ve ‘Miliyet ve Amilleri’ isimli serileriyle tarih şuurunu, makalelerinde işlemiştir. ‘Münevverin Vazifesi’ makalesi ise çok kıymetlidir. Müstecib Bey, bütün bu dağınıklığı derleyip toparlayacak ve millî beraberliği sağlayacak unsurlar olarak aydınları işaret eder.” dedi. Öte yandan, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk millî kimliğini inşa ederken Türk Dil Kurumunu (TDK) ve Türk Tarih Kurumunu (TTK) kurmasını örnek gösteren Karasu, Müstecib Ülküsal’ın da 1933 ve 1934 yıllarında, Dobruca’daki bütün köylerde kültür toplulukları olan hars cemiyetlerini kurmasının altını çizdi. “MÜSTECİB BEY, MUHTEŞEM BİR OKULDUR” Ayrıca, Emel’den önceki gazetelerde çoğunlukla öğretmenler ve tahsilli kişiler olan yazarların hep bir teşkilatsızlıktan, hedefsizlikten ve parçalanmışlıktan bahsetmesine dikkat çeken Karasu, “Müstecib Bey bunu sözde bırakmadı, yaptığı toplumsal tahlillerle bunu değerlendirdi. Bu düşünsel altyapının hayata geçirilmesi için hars cemiyetlerini kullanarak bir millî kimlik inşası sağlamanın mümkün olabileceğini gösterdi” değerlendirmesini yaparak konuşmasını şu ifadelerle sonlandırdı: Ben, Müstecib Bey’in bir düşünür ve yazar olmanın yanında bir okul olarak görüyorum. Bu okulun ilk sınıfı, Emel Dergisi’nin Romanya’daki koleksiyonudur ve bu koleksiyon, Müstecib Bey’in bütün fikriyatının temellerinin nasıl sağlam bir şekilde atıldığını göstermektedir. 30 yaşındaki düşüncemiz 60 yaşında aynı olmayabilir, biz değişiyoruz. Bununla birlikte, Müstecib Bey’in fikriyatı ve Türkiye’deki faaliyetleri de göz önüne alındığında 30 yaşında attığı temeller üzerinde dev bir yapı olduğunu ve o temellerin ne kadar doğru atıldığını görmek son derece önemli. O yüzden Müstecib Bey, muhteşem bir okuldur

Zafer Karatay, Dobruca’daki Kırım Tatar diasporasının güncel durumunu QHA'ya anlattı Haber

Zafer Karatay, Dobruca’daki Kırım Tatar diasporasının güncel durumunu QHA'ya anlattı

Emel Dergisi'nin isim babası, Dobruca’daki Kırım Tatar millî hareketinin öncüsü şair ve öğretmenin ideallerini yaşatmak için adına kurulan Mehmet Niyazi Kültür Derneği tarafından Köstence Tarih ve Arkeoloji Müzesi iş birliğinde tertip edilen, "Tarihte Güncellik: Kırım Tatarlarının Günümüzdeki Durumu ve Geleceğe Bakışı" konferansı vesilesiyle Dobruca bölgesine ziyarette bulunan, Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) Türkiye Temsilcisi ve Emel Kırım Vakfı Başkanı Zafer Karatay; Dobruca’daki Kırım Tatar diasporası ve Rumen halkının Türkiye tutumu hakkında Kırım Haber Ajansına (QHA) özel değerlendirmelerde bulundu. ‘’TOPLUM ÖNDERLERİ TEDBİR ALMALI” Konferans vesilesiyle Dobruca’daki Kırım Tatarlarının genel durumunu bir kere daha yakından görme fırsatı elde ettiğini, hem Romanya hem Bulgaristan tarafındaki Dobruca’nın köylerine gittiğini belirten Karatay, "Maalesef, hem Romanya’daki hem de Bulgaristan’daki Kırım Tatar toplumunun kan kaybettiğini söyleyebilirim. Romanya ve Bulgaristan’ın Avrupa Birliği’ne girmesinden sonra pek çok Kırım Tatar genci, hatta aileler Avrupa Birliği ülkelerine gitmiş" dedi. Kırım Tatarlarının geleceği açısından endişesini dile getiren Karatay, "Benim dedemin doğduğu köy olan Karatay köyü, bir zamanlar Dobruca’nın en büyük köylerinden birisiydi fakat şimdi burada sadece üç veya dört Kırım Tatarı var. Bu köyde üç camiden bir tanesi ayakta ve birkaç gönüllünün gayretiyle tamir ediliyor ve yaşatmaya çalışıyor. O insanlar gittikten sonra buralara kim sahip çıkacak, gelecekte neler olacak? Çoğu köy sakininin çocukları geleceklerini başka yerlerde arıyorlar. Bunun gibi bir çok köyde ve kasabada benzeri durum var. Mesela, Şumnu’da 'Tatar Camisi' olarak da bilinen camiye gittik. Gittiğimizde öğlen ezanı okunuyordu. İmamla birlikte tek ben namaz kıldım. 20 yıla yakındır bu camide görev yapan imam, ‘Eskiden bu mahallede Kırım Tatarları çok olduğu için bu adla anılıyor camimiz ama şimdi üç dört hane ancak var. Gençler Avrupa'ya gidiyor, genel olarak gerek Kırım gerek Anadolu’dan gelip yerleşmiş bütün Türklerde böyle bir durum var' dedi. Kırım’ın Rusya tarafından işgali ve Ukrayna’daki savaştan sonra da oradaki insanlar; Avrupa ülkelerine, ABD'ye ve Kanada’ya gitti. Dobruca’da da durum böyle. Bu konuda toplum önderleri düşünmeli, tedbir almalı” şeklinde konuştu. KIRIM TATARLARININ KİMLİK MÜCADELESİ “Avrupa modası”nın sadece Romanya ve Bulgaristan için değil, Türkiye için de bir sorun olduğunu vurgulayan Karatay, “Elbette, gençlerimizin başka ülkelerde iyi üniversitelere gitmesi, eğitim almaları, bilgi ve görgülerini geliştirmeleri gerekir; bu çok da yararlı olur ama istikballerini o ülkelerde görmeleri ve temelli olarak gitmeleri son derece tehlikeli” dedi. “Türkiye’de nüfusumuz fazla olsa da Kırım’da ve Dobruca’da çok daha azız. Buralardaki kan kaybımızın oranı çok daha yüksek ve geleceğimiz için tehlikeli bir durum” değerlendirmesini yapan Karatay, Kırım Tatarlarının kimliğini kaybetmesinin, ailelerin ve toplumda faaliyet gösteren herkesin üzerine düşünmesi gereken ciddi bir konu olduğunun ve toplumun iç çekişmeleri bırakıp birlikte geleceğini kurtarmanın yollarını aramaları gerektiğinin altını çizdi. RUMEN HALKININ TÜRKİYE SEVGİSİ Rumen halkının Türkiye’ye karşı duyduğu sevgi ve sempatinin devam etmesi ve kuvvetlenmesi adına, Romanya’ya ziyarette bulunan Türk iş insanlarının tutum ve davranışlarının belirleyici olacağını dile getiren Karatay, Rumen halkının Türkiye’ye karşı olan tutumu üzerine şu ifadelere yer verdi: Romanya’da konferansa gelen akademisyenler ve müdürlerle sohbetlerimizden yola çıkarak Rumen halkının, genellikle Kırım Tatarlarına ve Türklere bakışının olumlu olduğunu söylemek mümkün. Kızıl Ordu, 1950’lerde Romanya’yı işgal ettikten sonra KGB mensuplarının emirleriyle sadece Kırım Tatarlarına ve Kırım davasına hizmet edenlere değil, Rumen halkına da büyük zulümler yaptı fakat daha sonra bu baskı giderek azaldı. Sovyetler Birliği ile kıyaslandığında kendi azınlıklarına en hoşgörülü davranan, geçmiş dönemlerde olduğu gibi yine Romanya olmuştur. Çavuşesku rejimi yıkıldıktan sonra Rumen halkında genel bir Türkiye sempatisinin ve sevgisinin olduğunu söylemek mümkün, bu durum da sevindirici. Romanya’nın Türklere bakışı için şunu da hatırlatayım: Romanya Müslüman Tatar Türkleri Demokratik Birliğinin kurucu başkanı ve Romanya’nın önde gelen Osmanlı tarihçilerinden Prof.Dr. Tasin Cemil, Romanya’nın Azerbaycan’daki ilk tam yetkili büyükelçisi olarak görevlendirildi, ardından da Türkmenistan’da büyükelçilik yaptı. Şu anda Romanya’nın Hindistan Büyükelçisi de Sena Latif adlı bir Kırım Tatar kızımız.

Dr. Öğr. Üyesi Aydın Bezikoğlu: Kırım "Büyük Rusya" için sembolik önemi olan bir yer Haber

Dr. Öğr. Üyesi Aydın Bezikoğlu: Kırım "Büyük Rusya" için sembolik önemi olan bir yer

Türk Ocakları Eskişehir Şubesi'nin düzenli olarak icra ettiği "Perşembe Sohbetleri" kapsamında, 24 Nisan 2025 tarihinde Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi (ASBÜ) Dr. Öğretim Üyesi Filiz Tutku Aydın Bezikoğlu'nu ağırladı.  Dr. Öğretim Üyesi Filiz Tutku Aydın Bezikoğlu, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının (YTB) desteğiyle yayımlanan Dr. Öğretim Üyesi Metin Ömer ve Edige Burak Atmaca ile birlikte kaleme aldığı "Bir Zamanlar Dobruca: İki Dünya Savaşı Arasında Kırım Tatar Millî Hareketi" kitabını tanıttı.  "MİLLÎ HAFIZAMINI SORGULADIĞIMDA KIRIM TATAR DİASPORASINI ARAŞTIRDIM" Kırım Tatarlarının Kırım'ın yerli halkı olduğunu vurgulayarak sözlerine başlayan Bezikoğlu, bölgede 200 yıldır Rus sömürgeciliğiyle mücadele edildiğini ifade etti. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) dağılmasıyla millî hafızanın yeniden yerine geldiğinin altını çizen Bezikoğlu, "Aramızda yeniden bir bağlantı kurulması, millî duyguların canlanması bana çok ilginç gelmişti. Bu millÎ duygunun sınır ötesi nasıl canlanabileceğini merak ettim ve diaspora kavramı bana çok ilginç geldi" açıklamasını yaparak, Türkiye, ABD, Romanya ve Özbekistan'daki Tatar diaporasını araştırmaya başladığını belirtti. Kırım Tatarlarının yerinden edildiğini ifadelerine ekleyen Bezikoğlu, "Göç, bir nevî kimliğini korumak için mücadele yolu. Gittiğin yerde kimliğini sürdürme çabası bir çeşit sömürgeciliğe karşı mücadele yöntemi." yorumunu yaptı.  "KIRIM TATARLARI PUTİN'İN GÖZÜNDE KÜÇÜK BİR HALK DEĞİL" Bezikoğlu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kafasında SSCB'nin aksine Rus İmparatorluğu'nun hayali olduğunun, bilinçaltında Kırım Hanlığı sınırlarına sahip olmak istediğinin altını çizdi. Uzman, "Dolayısıyla Kırım Tatarları onun (Putin) gözünde küçük bir halk değil, Kırım 'Büyük Rusya' için sembolik önemi olan bir yer" dedi. Kırım Tatarlarının dünya üzerindeki nüfusuna kısaca değinen Bezikoğlu, Kırım Tatarlarının önemli ve tarihî şahsiyetleri olan İsmail Bey Gaspıralı, Numan Çelebicihan, Cafer Seydamet gibi isimlerden söz etti. "STALİN BİRÇOK MİLLETE BÜYÜK ZULÜMLER YAŞATTI" Eli kanlı SSCB lideri Stalin'in koltuğa oturmasıyla Ruslaştırma politikası güttüğünü anımsatan Bezikoğlu, "Birçok millete büyük zulümler yaşattı. En son 1944 yılında Kırım Tatarlarını vatan topraklarından sürdüler" hatırlatması yaparak Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı'ndan bahsetti. Sürgünden sonra Kırım Tatarlarının kimliğini korumak için güçlü mücadeleler verdiğini ifade eden Bezikoğlu, "Vatana Dönüş Mücadelesini" ele aldı. Vatan topraklarına giden Kırım Tatarlarının evlerine giremediklerini ve maddî imkansızlıklar içinde kaldıklarını söyledi. Öte yandan Bezikoğlu, Romanya'da Tatarların çoğunluğu kültürel olmak üzere geliştirdikleri millî harekete de değindi. Uzman, sunumunu Romanya Tatarlarına ait arşiv fotoğralarını katılımcılara göstererek destekledi. Programın sonunda Bezikoğlu, katılımcıların sorularını yanıtladı. Türk Ocakları Eskişehir Şubesi Başkan Vekili Prof. Dr. Mehmet Topal Dr. Öğretim Üyesi Filiz Tutku Aydın Bezikoğlu'na teşekkür belgesi takdim etti.

Romanya'da 10. Geleneksel Türkçe Şiir Okuma Yarışması gerçekleşti Haber

Romanya'da 10. Geleneksel Türkçe Şiir Okuma Yarışması gerçekleşti

Yunus Emre Enstitüsü (YEE) ve Köstence İl Eğitim Müfettişliği iş birliği ile 16 Aralık 2024 tarihinde "10. Geleneksel Türkçe Şiir Okuma Yarışması" programı tertip edildi. Tercihim Türkçe Projesi kapsamında yapılan yarışma, Dobruca bölgesindeki devlet okullarına yönelik olarak düzenlendi. Programa, Türkiye'nin Köstence Başkonsolosu Ozan Çakır, Yunus Emre Enstitüsü Romanya Müdürü  Mustafa Yıldız, emekli Türkolog Emel Emin, Köstence okullarında görevli müdürler, öğretmenler ve veliler katılım sağladı.   Ofis tarafından yapılan açıklamada, yarışmaya Köstence ili ve çevre yerleşim birimlerinden öğrencilerin katıldığı, çeşitli yaş gruplarında dört kategoride gerçekleştirildiği belirtildi. Yarışmanın ardından her kategoride ilk 5’e giren yarışmacılara özel ödüller verildi. Öğrencilere hediyeleri ve katılım belgeleri takdim edildi. ROMANYA’DAKİ MÜZELER TÜRKÇELEŞİYOR Yunus Emre Enstitüsü (YEE) ve Romanya Kültür Bakanlığı iş birliğinde yürütülen “Rehberim Türkçe Projesi” kapsamında, Köstence Sanat Müzesi artık Türkçe olarak ziyaret edilebilecek. YEE Köstence Şubesinin resmî sayfasından 10 Aralık'ta yapılan açıklamaya göre Romanya'daki müze ve ören yerlerinin Türkçeleştirilmesini amaçlayan projeyle, Köstence Sanat Müzesi'ndeki tüm bilgiler Türkçeye tercüme edildi. Köstence Sanat Müzesi’nin Türkçe rehberlik hizmeti sunmaya başlaması ise, müzede düzenlenen tören ile kutlandı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.