SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kıbrıs

QHA - Kırım Haber Ajansı - Kıbrıs haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kıbrıs haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman: Kıbrıs Türk halkı görmezden gelinerek kalıcı barış sağlanamaz Haber

KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman: Kıbrıs Türk halkı görmezden gelinerek kalıcı barış sağlanamaz

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, bölgedeki askerî hareketliliğin ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) kurduğu ittifakların adanın ve adada yaşayanların güvenliğini tehlikeye attığına dikkat çekerek, bu faaliyetlerin Türkiye’ye karşı denge kurma çabası taşıdığını belirtti. Erhürman, “Bu çabalar, adanın ve adada yaşayanların güvenliğini riske etmektedir ve bu risk adanın iki eşit kurucu ortağından biri olan Kıbrıs Türk halkının iradesi olmaksızın ortaya çıkmış olmasına karşın, bizi de kapsama alanına almaktadır.” diyerek bu durumun adadaki statüye uygun ve adil olmadığını ifade etti. “GÜVENLİK RİSKİ EKONOMİYİ DE RİSKE EDER” Bölgede halihazırda süren savaşın ve asker artışının turizm ve genel olarak ekonomiyi riske atacağına değinen Erhürman, Güney’deki basının ada ile ilgili “güvensiz bir yer” değerlendirmesinde bulunduğunu belirtti. Erhürman, bu konudaki tartışmaları takip ettiğini belirtirken, Birleşik Krallık, Yunanistan, Fransa, İtalya, İspanya ve Hollanda’nın askerî enstrümanlarının bölgedeki varlığına dikkat çekerken dış basında konuyla ilgili haberler yapılmasının eleştirilmesindeki tutarlılığa vurgu yaptı. KIBRIS TÜRK HALKI HATALARIN BEDELİNİ ÖDEMEK İSTEMİYOR Yunanistan’ın eski başbakanlarından Samaras’ın “Eğer Annan Planı uygulansaydı, dönüşümlü başkanlık sistemi sonucunda cumhurbaşkanlığı koltuğunda bir Kıbrıslı Türk oturacaktı ve Yunanistan’ın adaya savaş gemisi ve uçak gemisi göndermesi imkânsız olacaktı.” sözlerini hatırlatan Erhürman, yaşanılmış olan tecrübelerin acı verici olduğu kadar öğretici olduğunu da söyledi. Kıbrıs Türk halkının dahli olmadığı hataların bedelini ödemek istemediğinin altını çizen Erhürman, savaşın bir an evvel bitmesi temennisinde bulundu. Erhürman, “Kıbrıs Türk halkı görmezden gelinerek, eşitliği reddedilerek, iradesi yok sayılarak kalıcı barış ve istikrara ulaşılamayacağı, bu adanın güvenliğinin ve Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların sürdürülebilir refahının sağlanamayacağıdır.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

İtalya Başbakanı Meloni: Dünyadaki kaos, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısının doğrudan bir sonucudur Haber

İtalya Başbakanı Meloni: Dünyadaki kaos, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısının doğrudan bir sonucudur

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Orta Doğu’daki patlamaya hazır durumun ve Kıbrıs Adası üzerindeki SİHA hareketliliğinin münferit çatışmalar olmadığını; bunların uluslararası hukukun yıkılmasının doğrudan bir sonucu olduğunu ifade etti. Meloni, dünyadaki mevcut kaosun temelinde Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısının yattığını vurguladı. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, TG5 kanalına verdiği mülakatta küresel güvenlik krizine dair dikkat çekici analizlerde bulundu. Meloni, mevcut istikrarsızlığın miladını Rusya'nın Ukrayna işgaline dayandırarak, BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi olan bir devletin komşusunun sınırlarını alenen ihlal etmesinin "kurallar artık işlemiyor" sinyali verdiğini belirtti. “HER ŞEY UKRAYNA İLE BAŞLADI” Dünyadaki kargaşanın kaynağını Kremlin’in hamlelerine bağlayan Meloni, şu değerlendirmede bulundu: Dünyadaki mevcut kaos, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısının doğrudan bir sonucudur. Rusya bu adımıyla tüm dünyaya kuralların artık geçerli olmadığı mesajını verdi. Savaş artık Avrupa'nın içine girdi ve bu olayları 'uzak' olarak nitelendirmek tehlikeli bir illüzyondur. Meloni, küresel güvenlik temelinin sarsılmaya devam ettiğine dikkat çekerek, İran rejiminin nükleer kapasitesini artırması ve müttefiklerin koordinasyon eksikliği konusundaki endişelerini dile getirdi. İtalya ve Avrupa için durumun net olduğunu belirten Başbakan, "Ukrayna'da yıkılan hukuk düzeni yeniden tesis edilmeden, küresel kaos sadece daha da büyüyecektir." uyarısında bulundu.

“Kıbrıs Türk Halkının Devletleşme Süreci Sözlü Tarih Projesi” başladı! Haber

“Kıbrıs Türk Halkının Devletleşme Süreci Sözlü Tarih Projesi” başladı!

Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mehmet Balyemez, Kıbrıs hakkında yürüttüğü projeler hakkında Kırım Haber Ajansına (QHA) özel açıklamalarda bulundu. Balyemez, 2023-2025 yılları arasında Türk Tarih Kurumu (TTK), Başkent Üniversitesi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı iş birliği ile “Mücahit ve Mücahidelerin Anlatımıyla Kıbrıs Türk Millî Mücadelesi Sözlü Tarih Projesi” isimli bir projenin KKTC Eski Kültür Bakanı İsmail Bozkurt’un katkıları ile 2023-2025 yılları arasında gerçekleştirildiğini belirtti. Bununla birlikte Balyemez, bu kapsamda proje ekibi ile birlikte KKTC'ye yedi defa görevli olarak gidildiğini, Kıbrıs Türk Millî Mücadelesinde kritik yerlerde görev üstlenmiş ve Türk Mukavemet Teşkilatı’nda yer almış 76 mücahit/mücahide ile 150 saatlik kayıt alındığını ifade etti. Bu kayıtların proje paydaşlarının arşivinde bulunduğunu, ayrıca kayıtların deşifre edildiğini söyleyen Balyemez bu deşifrelerin kitap hâline getirildiğini, ilk cildin TTK tarafından yayımlandığını sözlerine ekledi. İkinci cildin ise “Erenköy Direnişi” teması ile hazırlandığını ve hakem sürecinden geçtiğini belirtti. BALYEMEZ: YENİ PROJEMİZ “KIBRIS TÜRK HALKININ DEVLETLEŞME SÜRECİ” Kıbrıs Türklerinin millî mücadele ve devletleşme tarihine dair projelerin fikir babasının İsmail Bozkurt olduğunu vurgulayan Balyemez, “Kıbrıs Türk Halkının Devletleşme Süreci (1960’tan Günümüze) Sözlü Tarih Projesi” ismi ile yeni başlatılan proje sürecinin iki yıl kadar sürmesini öngördüklerini ifade etti. TTK, Başkent Üniversitesi ve Bayrak Radyo Televizyon Kurumu (BRTK) iş birliği ile gerçekleşecek proje kapsamında Kıbrıs Türk halkının devletleşme sürecinde rol üstlenenler ile görüşmeler yapılacağını ve 1960’tan günümüze kadar olan dönemin ele alınacağını söyleyen Balyemez, bu kapsamda yapılan görüşmelerin de kayda alınacağını ve kitaplaştırılacağını belirtti. Proje kapsamında, Türkiye’de Lefkoşa Büyükelçiliği görevinde bulunmuş, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın Kıbrıs ile ilgili birimlerinde çalışmış ve parlamenter sistem döneminde Kıbrıs’tan sorumlu devlet bakanı olarak görev yapmış kişilerle görüşmeler gerçekleştirileceğini belirten Balyemez, Kıbrıs Türk halkının 1960’tan bugüne uzanan 66 yıllık devletleşme sürecini iki yıl içinde kayıt altına alarak gelecek nesillere aktarmayı hedeflediklerini ifade etti. Balyemez, oluşturulacak arşivin gelecek kuşaklara bırakılacak önemli bir miras olacağını vurguladı. PROJE EKİBİ İLK GÖREV İÇİN ŞUBAT AYININ İKİNCİ HAFTASINDA LEFKOŞA’DAYDI “Kıbrıs Türk Halkının Devletleşme Süreci” konulu sözlü tarih projesinin bir parçası olmaktan duyduğu mutluluğu dile getiren Balyemez, bu kapsamda ilk görevin 9-13 Şubat 2026 tarihleri arasında Lefkoşa’da gerçekleştirildiğini belirterek, katkısı olan tüm kurum ve kişilere teşekkür etti. TANITIM TOPLANTISI LEFKOŞA’DA GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİ Editörlüğünü Balyemez ile Tekerek’in üstlendiği ve TTK tarafından yayımlanan “Mücahit ve Mücahidelerin Anlatımıyla Kıbrıs Türk Millî Mücadelesi I” adlı eserin tanıtım toplantısı, 23 Aralık 2025’te KKTC Cumhurbaşkanlığında, KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın ve projeye katkı sunan isimlerin katılımıyla gerçekleştirildi.

KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman, New York’ta BM Genel Sekreteri Guterres ile görüştü Haber

KKTC Cumhurbaşkanı Erhürman, New York’ta BM Genel Sekreteri Guterres ile görüştü

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ile New York’ta bir araya geldi. Görüşmenin ardından Bayrak Radyo Televizyon Kurumuna açıklamalarda bulunan Erhürman, temasın verimli geçtiğini ve üç temel başlıkta görüşlerini Genel Sekreter’e ilettiklerini söyledi. Birinci noktanın “Kıbrıs Türk halkının çözüm iradesine sahip olduğunu Genel Sekretere aktarmak” olduğunu ifade eden Erhürman, ikinci noktayı ise Güven Artırıcı Önlemler konusunda bugüne kadar Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) lideri Nikos Hristodulidis ile yaptıkları görüşmelerde gelinen noktayı ve güven artırıcı önlemlere verilen ehemmiyeti aktarmanın kendileri için anlamlı olduğunu söyledi. Güven Artırıcı Önlemler konusunda 5+1 formatlı toplantılar yerine çözümün Lefkoşa’da bulunması gerektiğini kendilerinin temel görüşü olduğunu aktardıkları açıklamasında bulunan Erhürman, bu konuda “Lefkoşa’da çözüm bulunması aslında iki liderin kendi halklarının Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların günlük yaşamlarının iyileştirilmesi konusunda ve daha fazla temas kurabilmeleri konusundaki kararlılığını gösterecek bir şey” olması nedeniyle de önemli olduğunu söyledi. Bununla birlikte Erhürman, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların sorduğu ve kendisinin zaman zaman gündeme getirdiği “birkaç geçiş noktası konusunda dahi uzlaşmaya varamayan iki lider Kıbrıs sorunu gibi onlarca yıldır devam eden bir konuda nasıl çözüm üretebilirler ki” sorusunu Genel Sekreter ile paylaşma fırsatı bulduğunu belirtti. Üçüncü başlıkta ise seçim sürecinde geliştirdiği ve kamuoyuyla paylaştığı dört maddelik metodoloji önerisini Genel Sekreter ve heyetine sunduğunu belirten Erhürman, yüz yüze görüşmenin bu nedenle faydalı olduğunu vurguladı. BM’NİN KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNE İLGİSİ SÜRÜYOR BM Genel Sekreteri Guterres’in Kıbrıs sorununun çözüm sürecine olan ilgisini koruduğunu ifade eden Erhürman, “Benim için önemli olan, görüşme olsun diye değil, bu kez çözüme ulaşmak için görüşme yapılmasıdır. ‘Bu defa farklı olmalı’ yaklaşımından hareketle geliştirdiğimiz dört maddelik önerimizi de Sayın Genel Sekreter ile paylaştım.” dedi. Dünyada çok sayıda kriz ve çatışmanın yaşandığı bir dönemde BM Genel Sekreteri’nin ayırdığı zamanın ve gösterdiği ilginin anlamlı olduğunu vurgulayan Erhürman, Guterres’in konuya hâkimiyetinin, sorduğu soruların ve temasların devam edeceği yönündeki vurgusunun BM’nin Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik ilgisini sürdürdüğünü açıkça gösterdiğini kaydetti. Görüşmede herhangi bir yorgunluk ya da umutsuzluk görmediğini ifade eden Erhürman, çözüm sürecine yönelik ilginin devam ettiğini gözlemlediğini söyledi.

Kıbrıs'ta Rumların gerçekleştirdiği "Kanlı Noel" katliamının üzerinden 62 yıl geçti Haber

Kıbrıs'ta Rumların gerçekleştirdiği "Kanlı Noel" katliamının üzerinden 62 yıl geçti

Rumların Kıbrıslı Türklere yönelik 1963 yılında gerçekleştirdiği "Kanlı Noel" katliamının üzerinden 62 yıl geçse de acılar halen unutulmadı. Rum terörist örgüt EOKA'nın başlattığı kanlı soykırım, tarihe "Kanlı Noel" olarak geçerken, olaylarda 103 Türk köyü boşaltıldı ve 364 Kıbrıs Türkü şehit oldu. Kıbrıs'ta, 16 Ağustos 1960'ta Rumların ve Türklerin ortaklığını esas alan "Kıbrıs Cumhuriyeti" kuruldu. Cumhuriyetin anayasası Kıbrıs Türklerinin siyasi haklarını garanti altına alıyordu ancak bu ortaklık fazla uzun sürmedi ve Rumlar, silah zoruyla Kıbrıs Türklerini yönetimden uzaklaştırdı. Kıbrıs'ta 1960-1963 dönemi, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin hukuken var olduğu dönem olmakla birlikte, Ada'da sorunlar devam etti. Rumlar başlangıçtan itibaren, Türk ve Rum ortaklığında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne inanmamışlar, kurulan düzeni Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması hedefi olan Enosis için bir sıçrama tahtası olarak görmüşlerdi. Daha sonra Türkler, baskı ve silah zoruyla cumhuriyetten dışlandı. Rumlar, Ada'daki Türkleri, Enosis hedeflerinin önündeki engel olarak görüyordu. Bu hedefle 21 Aralık 1963'te Akritas adı verilen ve Türklerin Ada'dan yok edilmesini hedefleyen plan, Rum çeteler tarafından uygulanmaya başladı. Lefkoşa'nın Tahtakale semtinde 20 Aralık 1963 gecesi otomobillerine açılan ateş sonucu Kıbrıs Türkü Zeki Halil ve Cemaliye Emirali şehit edildi. Rumların ilk saldırılarında sadece Lefkoşa'da 92 Türk öldürüldü, 146 kişi ise yaralandı. Rum terör örgütü EOKA'cı militanlar ilk büyük katliamını, Lefkoşa'da bulunan Ayvasıl köyündeki Kıbrıs Türklerine karşı 23 Aralık 1963'te gerçekleştirdi. Bu köyde esir alınan 21 Kıbrıs Türkü, elleri bağlandıktan sonra katledildi ve toplu mezara gömüldü. Rum çeteleri, 24 Aralık 1963'te Lefkoşa'nın Kumsal bölgesindeki saldırılarına devam ederken, Kıbrıs'taki Türk Alayında doktor olarak görev yapan Binbaşı Nihat İlhan'ın eşi ile 3 çocuğunu da vahşice katletti. Binbaşı İlhan'ın evinin banyo küvetinde eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Kutsi ile Hakan, ölü olarak bulundu. Bu olay tarihe "Kumsal Katliamı" ya da "Banyo Katliamı" olarak geçerken, baskının yapıldığı ev daha sonra Barbarlık Müzesi adıyla ziyarete açıldı. Olaylarda saldırıya uğrayan 103 Türk köyü boşaltılmak zorunda kalırken, Kıbrıs'ta 1963'te başlayıp 1964'te de devam eden olaylarda 364 Türk şehit oldu. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Ada'ya Barış Gücü gönderme kararı aldı ve ilk BM Barış Gücü (BMBG) 14 Mart 1964 tarihinde Ada'ya geldi. Ancak BMBG'nin Ada'ya gelmesi de Rumların, Türklere yönelik saldırılarının önüne geçemedi. Rumlar 6 Ağustos 1964 tarihinde üniversite öğrencileri ile Erenköylü mücahitlerin savunduğu Erenköy'e EOKA lideri Yeoryos Grivas komutasındaki kuvvetlerle saldırıya geçti. YÜZBAŞI CENGİZ TOPEL ŞEHİT EDİLDİ Erenköy'ü korumak için gizlice bölgeye gelen öğrenci, veteriner ve öğretmenden oluşan 500'e yakın Türk mücahidi, halkın yanında siper aldı. Rumların bu ağır saldırıları Erenköy'deki direnişi kıramadı. Rumların Erenköy çevresindeki kuşatmasını sona erdiren ise Türk Hava Kuvvetlerinin gerçekleştirdiği uyarı uçuşları oldu. Bu muharebeler sırasında Yüzbaşı Cengiz Topel'in kullandığı F100F jeti, yerden isabet alarak düşürüldü. Paraşütle atlamayı başaran Topel, indiği Rum köyü yakınlarında esir alındı. Rumlar tarafından işkenceyle öldürülen Yüzbaşı Topel, Cumhuriyet döneminin ilk hava harp şehidi oldu. Müdahaleden sonra Türklere yönelik saldırılar azalmakla birlikte bulundukları bölgelerde tecrit edilip her türlü haklarından mahrum bırakılarak yok edilmelerine girişildi. Bu durum 15 Kasım 1967 tarihine kadar sürdü. 15 Kasım 1967 tarihinde Grivas komutasındaki Rum ve Yunan birlikleri Geçitkale'ye saldırarak katliam yaptı, 20'den fazla Türk öldürüldü. Türkleri silahla yok edemeyeceğini anlayan Makarios, 1967-1974 döneminde Türklere ekonomik ve sosyal baskılar uygulayarak Ada'dan göçe zorlama ve bu suretle asimile etme politikasını uygulamaya başladı. Kıbrıs'ta 1963-1974 dönemi, Kıbrıs Türkleri için kan, gözyaşı, katliam, toplu mezar ve göç olarak tarihe geçti. Kıbrıs Türkleri 11 yıl süren bu acı dönemde adanın yüzde 3'üne sıkıştırıldı. EOKA mensupları arasındaki görüş ayrılıkları, Türkiye'nin müdahalesinden endişe eden ve Kıbrıs Türklerini ekonomik yoldan bitirmeyi dileyen Rum lider Makarios ve daha hızlı sonuç alınmasını isteyen eski cuntacılardan oluşan EOKA-Bmensuplarının karşı karşıya gelmesine sebep oldu. YUNAN CUNTASI 1974'TE KIBRIS'TA DARBE YAPTI EOKA lideri Nikos Sampson, Yunan cuntasının desteğiyle 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak amacıyla Makarios'a karşı darbe yaptı ve iktidarı ele geçirdi. Bu darbeyle Kıbrıs'ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne kastedilmiş oldu. Türkiye, darbenin ardından 1960 Garanti Antlaşması gereği ilk aşamada diplomatik girişimleri önceledi. Bu noktada 17-18 Temmuz 1974'te Türkiye ile İngiltere arasında, darbenin ardından atılabilecek adımlara yönelik Londra'da görüşmeler de yapıldı. İstişarelere garantör devlet olarak Yunanistan da davet edildi ancak Yunanistan'daki cunta yönetimi görüşmelere katılmadı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ile İngiltere Dışişleri Bakanı James Callaghan arasındaki görüşmelerde İngiltere'ye ortak müdahale teklifinde bulunuldu. 20 TEMMUZ BARIŞ HAREKATI GERÇEKLEŞTİ Dönemin Başbakanı Ecevit ve Yardımcısı Necmettin Erbakan, İngiltere'nin olumsuz cevap vermesi üzerine, garantörlük hakkını kullanarak ve Ada'daki Türklerin güvenliğini de dikkate alarak 20 Temmuz 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı'nın başlaması kararını aldı. Harekat, dünyaya Ecevit'in yaptığı tarihi, "Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnızca Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için Ada'ya gidiyoruz."açıklamasıyla duyuruldu. Barış harekatıyla Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakının önüne geçilirken Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve varlığı güvence altına alındı. Türkiye, 20 Temmuz 1974'te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) 353 sayılı kararı ile İngiltere ve Yunanistan'a "barışın yeniden tesisini sağlamak üzere müzakerelere başlama" çağrısında bulundu ve 22 Temmuz 1974'te harekatı durdurdu. Bunun üzerine garantör ülkeler, bir araya gelerek Kıbrıs meselesinin çözümü için görüşmelere başladı. 25 Temmuz 1974'te toplanan 1. Cenevre Konferansı, 30 Temmuz 1974'te imzalanan Cenevre Deklarasyonu ile son buldu. Deklarasyonda, Yunanistan ve Rumlar tarafından işgal edilen Türk bölgelerinin acilen boşaltılması ile Ada'da barışın ve anayasal düzenin yeniden tesisini teminen dışişleri bakanları arasında müzakerelere devam edilmesi öngörüldü. Öte yandan deklarasyonla Ada'da Kıbrıs Türk toplumu ile Kıbrıs Rum toplumu olmak üzere iki özerk yönetimin mevcudiyeti ilkesel olarak tanındı. İKİNCİ HAREKAT "AYŞE TATİLE ÇIKSIN" PAROLASIYLA BAŞLADI Konferansın 8 Ağustos'ta başlayan ikinci aşamasında, Yunanistan, Ada'da yeni anayasal düzenin kurulmasına yönelik tüm teklifleri reddetti ve anayasaya ilişkin varılacak bir uzlaşma için Türk birliklerinin geri çekilmesini ön koşul olarak ileri sürdü. Ayrıca ikinci toplantıya kadar Rum ve Yunan askerlerinin, Türklerin bulunduğu bölgeden çekilmeleri gerekiyordu ancak çekilmedikleri gibi saldırılar da sürdü. 2. Cenevre Konferansı görüşmelerinden de bir sonuç çıkmayınca 14 Ağustos'ta"Ayşe tatile çıksın" parolasıyla Kıbrıs Barış Harekatı'nın ikinci aşaması başladı ve 16 Ağustos'ta ateşkes ilan edildi. Türkiye'nin başlattığı harekat başarıyla sonuçlanırken Ada'da yaşayan Kıbrıs Türk halkının güvenliği de sağlandı ve Ada'ya barış hakim oldu. İkinci harekat sırasında geri çekilen Rum askerleri, geçtikleri Türk köylerini yakarak silahsız insanları katletti. Toplu katliamlar ve mezarlar, harekatın bitiminde ortaya çıkarıldı. Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, Türk ordusu 498 şehit verirken Kıbrıs Türk tarafı ise 70'i mücahit, 270 kişiyi kaybetti. Kıbrıs Türkleri genel olarak ise 1672 şehit verdi. HAREKATIN ARDINDAN KIBRIS TÜRKLERİ KENDİ YÖNETİMLERİNİ KURDU Kıbrıs'ta mevcut sınırların çizilmesine olanak sağlayan harekattan hemen sonra Kıbrıslı Türkler, 1 Ekim 1974'te Otonom Kıbrıs Türk Yönetimini kurdu. Ardından Kıbrıs Türklerinin devlet yapısını kökleştirme, anayasa yapma ve çok partili sisteme geçme gibi tecrübeler yaşadığı Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) 13 Şubat 1975'te ilan edildi. KTFD Meclisi, 15 Kasım 1983'te oy birliğiyle aldığı bir kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) kurulduğunu ilan etti. KKTC'nin ilanı, Kıbrıs Türk halkının Ada'daki siyasi yaşamını devlet olgusuyla dünyaya ilan ettiği önemli bir dönüm noktası olurken Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkı da ilan edilmiş oldu. KKTC'de, 21-25 Aralık tarihlerinde Milli Mücadele ve Şehitler Haftası dolaysıyla, Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinde hayatını kaybedenler, tören ve etkinliklerle anılıyor.

Türk dünyasının sorunları Gazi Üniversitesinde konuşuldu Haber

Türk dünyasının sorunları Gazi Üniversitesinde konuşuldu

Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜRKDAM), Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Gençlik Topluluğu ile Kızılelma Kadın, Gençlik ve Çocuk Derneği tarafından 8 Aralık 2025 tarihinde “Türk Dünyası Sorunları ve Sorunlu Bölgeler” başlığıyla kapsamlı bir panel düzenlendi. Gazi Üniversitesi Rektörlük binasındaki Mimar Kemaleddin Salonu’nda tertip edilen program saygı duruşu ve İstiklâl Marşı ile başladı. "TÜM ATALARIMIZI HÜRMETLE YÂD EDİYORUZ" “Türk dünyasının ata yurdundan bugüne, adı bilinen veya bilinmeyen tüm büyüklerimize; Alp Er Tunga’dan Tonyukuk’a, Korkut Ata’dan Kaşgarlı Mahmud’a, Cengiz Aytmatov’dan İsmail Bey Gaspıralı’ya kadar fikirleriyle, kalemiyle, mücadelesiyle yolumuzu aydınlatan bütün değerlerimizi hürmetle yâd ediyoruz.” diyerek programın sunumunu yapan TBMM ve TRT program yapımcısı ve aunucusu Yasemin Aras açılış konuşmaları için protokol isimlerini takdim etti. TÜRK DÜNYASININ DERTLERİYLE DERTLENMEYİ BORÇ BİLEN NESİLLER Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Gençlik Topluluğu Başkanı Seyfullah Kaya, katılımcıların programa iştirak ederek, Türk dünyasının dertleriyle dertlenmeyi bir borç olarak bildiğini gösterdiğini vurguladı. Kaya, panelde sorunlu bölgeler başlığıyla toplanılmış olsa da buraya yalnızca coğrafî problemle bakılamayacağını kaydetti. Kaya, “Çünkü bizim için Kırım yalnızca haritada bir yarımada değil, sürgüne direnen bir toplumun vatanı. Ahıska, vatana duyulan bitmeyen bir hasret. Kerkük, Türkmeneli hoyratlarda dile gelen bizi biz yapan, öz mayamızdır. Kıbrıs, vazgeçemeyeceğimiz egemenliğimiz; Karabağ ise sabrın kutlu zaferidir.” ifadelerini kullandı. Kaya, bu bölgelerdeki soydaşların tarih boyunca bedeller ödediğini belirtti. Yalnızca problemlerin konuşulduğu bir program olmaması gerektiğini kaydeden Türk Dünyası Topluluğu Başkanı, “Yolumuz İsmail Bey Gaspıralı’nın da dediği gibi ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ sloganını bir slogan olmaktan çıkarıp yaşantımıza dökmektir.” dedi. "AYNI KANDAN AYNI CANDAN MİLLETİN EVLATLARIYIZ" Ardından Kızılema Kadın, Gençlik ve Çocuk Derneği Başkanı Dr. Yasemin Meydan ise programın yalnızca toplantıdan ibaret olmadığının altını çizdiği açılış konuşmasında, “Bugün burada aynı kandan aynı candan aynı tarihten gelen bir milletin evlatları olarak omuz omuzayız, omuz omuza olmak zorundayız. Her birimizin yüreğinde vatandan uzak, haksızlığa uğramış, sesi kısılmaya çalışılmış Türk yurtlarının hüznü, acısı ve umudu var.” cümlelerini sarf etti. Doğu Türkistan’daki toplama kamplarından, Rus işgali altındaki Kırım’da yapılan baskılardan örnek veren Meydan, yayılmacı güçlerin sistematik bir baskı, asimilasyon politikası ve korku yaratma hedeflerinin olduğunu söyledi. Ayrıca Azerbaycan’da memleketlerinden koparılan insanların acılarının devam ettiğini, Ahıska Türklerinin ise hâlâ vatan hasreti çektiğini sözlerine ekleyen Meydan, Türkmeneli’nde varoluş, Kıbrıs’ta ise eşitlik mücadelesi olduğunu dile getirdi. "BİR ÇOCUĞUN DİLİ SUSTURULDUĞUNDA BİR MİLLETİN SESİ KISILIR" Meydan konuşmasında, “Türk dünyasının farklı bölgelerindeki acılar yalnızca istatistik bir rapor ya da yalnızca tarih değildir. Bunlar kadınlarımızın gözyaşı, gençlerimizin feryadı, çocuklarımızın sessizliği, yaşlılarımızın kırılmış yüreğidir. Bir annenin çocuğuna sarılamadığı yerde huzur olmaz. Bir gencin kimliği elinden alınmaya çalışıldığı yerde gelecek olmaz. Bir çocuğun dili susturulduğunda bir milletin sesi kesilir. Bir yaşlının vatan toprağından hasretle ölmesi bir tarihin koparılmasıdır. Biz biliyoruz ki Türk dünyasının bir yerinde zulüm varsa o zulüm hepimize yapılmış demektir.” ifadelerine yer verdi. TÜRK DÜNYASI GENİŞ COĞRAFYAYA HÂKİM TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy ise Türk dünyasını derinliği olan, değerli ve önemli bir kavram olarak nitelendirerek başladığı konuşmasında, Türk nüfusunun derin bir coğrafyaya hâkim olduğunu ifade etti. Bağımsız olarak yaşayan, otonom olarak yaşayan ve başka ülkelerde azınlık halinde kimlik mücadelesi vererek yaşayan Türklerin büyük bir alana yayıldığını aktaran Aksoy, “İşte bu derin coğrafya içerisinde ekonomiden siyasete, sosyo-kültürel meselelerden güvenliğe kadar çok çeşitli alanlarda birtakım sorunların olduğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte yeni fırsat yeni siyasi konjonktür ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Türk milleti için birtakım fırsatları beraberinde getirirken diğer taraftan da aşılması gereken zaman içerisinde çözümlenmesi gereken sorunları beraberinde getirmiştir.” diyerek toplantının konusuna işaret etti. Programda farkındalık oluşturmayı amaçladıklarını kaydeden Aksoy sözlerine Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın “Ağıt” şiiriyle son verdi. TÜRKİSTAN HASSAS BİR DENGE KURMAK ZORUNDA Açılış konuşmaları Gazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Necdet Hayta’nın konuşmasıyla son buldu. Prof. Dr. Hayta, Türk dünyasının Kafkasya, Türkistan, Balkanlar ve Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada olduğunun altını çizdi. Bu nedenle Türklerin farklı siyasî yapıların, farklı ekonomik şartların ve çok çeşitli kültürel ortamlara sahip olduğunu aktaran Hayta, “Türk dünyası hem büyük bir potansiyel hem de ciddi sorunlar barındırabiliyor.” dedi. Türk dünyasının, özellikle Türkistan coğrafyasındaki ülkelerin Rusya, Çin, ABD ve asgari düzeyde bölgede tehdit haline gelen İran gibi ülkelere karşı güvenlik, enerji, ekonomik gibi alanlarda hassas bir denge kurmak zorunda olduğunu belirtti. Türk dili ve alfabesine dikkat çeken Hayta, farklı alfabelerin uzun vadede kültürel etkileşimi zorlaştırdığını söyledi. Hayta, “Ortak bir müfredat, ortak eğitim politikaları ya da gençler arası güçlü bir kültürel etkileşim gerekmektedir. Öyle ki bazı ülkelerde Türk kimliğine yönelik baskılar ve asimilasyon politikaları ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.” ifadelerini kullandı. Türk dünyasındaki sorunların devam ettiğini vurgulayan Hayta, “Bu sorunların aşılabilmesi için Türk devletlerinin daha güçlü bir iş birliği, daha fazla ekonomik entegrasyon ve ortak sosyo-kültürel politikalar geliştirilmesi son derece önemlidir.” diyerek Türk dünyasına çağrıda bulundu. TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy’un moderatörlüğünü yaptığı panelde; Dünya Uygur Kurultayı (DUK) Sözcüsü Prof. Dr. Erkin Emet, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yıldız Deveci Bozkuş, Araştırmacı-Yazar Dr. Azad Dedeoğlu, Türkmeneli Dernekler Federasyonu Başkanı Mehmet Tütüncü, Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mehmet Balyemez ve Kırım Ailesi Gençlik Kolları Üyesi Zevri Kömürcü konuşmacı olarak yer aldı. ÇİN YAYILMACI BİR SİYASET GÜDÜYOR Prof. Dr. Emet, Doğu Türkistan sorununu anlamak için öncelikle Çin’i bilmek gerektiğini vurgulayarak başladığı konuşmasında, Çin’in tarihî sürecini ve coğrafî konumunu kısaca ele aldı. Çin’in özellikle Türk dünyası başta olmak üzere geniş bir alana yayıldığını ifade eden Emet, Japonya ile ipleri geren Çin’in yayılmacı bir politika güttüğünü söyledi. KARDEŞLERİNİN HEPSİ TOPLAMA KAMPINDA Öte yandan Türkiye’de oluşturulan algının tam tersine Doğu Türkistan’da insanlık suçlarının işlendiğini aktaran Emet, kardeşlerinin hepsinin toplama kampında olduğunu dile getirdi. 2017 yılı itibarıyla hayata geçirilen toplama kampları için artık sadece Uygurların değil Özbek, Kırgız, Kazak, Tatar gibi Türk soyluların da millî kimliği nedeniyle hedef alındığını kaydetti. Emet, “Uydu görüntüleri aracılığıyla bin 200 tane toplama kampı tespit edildi. Korkunç derecede insanlık dışı uygulamalar var burada. Kampa girmek için akrabanızı ziyaret etmeniz bile yeterli. Ayrıca çok sayıda yazar, akademisyen, gazeteci de toplama kamplarına alındı.” dedi. Çin kaynaklarında Uygurların Türk olarak tarihe kaydedildiğini anımsatan Emet, şimdi ise bunun inkâr edildiğini, Uygurların Çinli olduğu yalanını ortaya koyduklarını sözlerine ekledi. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Doğu Türkistan ziyaretinin ardından asimilasyon talimatı vermesi üzerine Uygurların yok edilmeye çalışıldığının altını çizen Emet, “Çünkü Doğu Türkistan onlar için stratejik öneme sahip bir bölge.” yorumunda bulundu. Emet ayrıca dünyadaki Doğu Türkistan diasporasına da değindiği konuşmasında, Uygurların oluşturduğu teşkilâtların tek çatı altında toplandığı Dünya Uygur Kurultayından söz etti. Emet, Uygur Türklerinin kimliğini korumak, gelecek nesillere aktarmak için müzikleri, dansları ve ana dili ile kültürel çalışmalar yaptıklarını ifadelerine ekledi. Emet, “Bugün Doğu Türkistan sorununu sık sık gündeme getirmeye çalışıyoruz.” dedi. Ayrıca DUK Sözcüsü, 9 Aralık’ın Doğu Türkistan Soykırım Günü olarak kabul edilmesine işaret ederek, bunun kritik bir önem taşıdığını ve önemli bir gelişme olduğunun altını çizdi. AZERBAYCAN JEOPOLİTİK REKABETTE ÖNE ÇIKIYOR Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bozkuş ise Azerbaycan’daki soruna işaret ederek etnik yapısı, coğrafî konumu, bölgesel gelişmeler ve enerji sevkiyatının geçiş güzergâhı üzerinde olması nedeniyle Azerbaycan’ın önemli bir konumda olduğunun altını çizdi. Azerbaycan’ın 1918’de bağımsızlığını ilan edene dek Rusya’nın baskılarını sürdürdüğünü aktaran Bozkuş, iki yıl sonra Sovyetler Birliği'nin bir parçası haline geldiğini hatırlattı. Bozkuş, “Bu süreçte Türklerin bölgedeki varlığının izlerinin kasıtlı bir şekilde yok edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Geçmişin her dönemindeki Kafkasya’daki, Azerbaycan’daki, tarihî kültürel mirasa yönelik saldırılar bölgenin demografik yapısını önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu, Batılı kaynaklara dâhi yansımıştır.” değerlendirmesini yaptı. Ermeni kaynaklarında da Revan Hanlığından söz edildiğini belirten Bozkuş tarihî kalıntılara günümüzde ulaşıldığını belirtti. “Bu toprakların aslî sakinlerinin Azerbaycan Türklerine ait olduğunu görebiliyoruz.” ifadesine yer veren Bozkuş, aynı zamanda bölgeye gelen Ermenilerin kentlerin isimlerini değiştirdiğini ve ciddi bölgenin demografik değişime uğradığını kaydetti. Bozkuş, “Bölgeye gelen Ermeniler Müslüman halkı göçe zorlamış ve 20. yüzyıla kadar zorunlu göç devam etmiştir.” bilgisini verdi. Kültürel kimliğe yönelik tehdidin Sovyetler Birliği’nde de devam ettiğini vurgulayan Öğretim Üyesi, “Karabağ Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yeni dönemde Azerbaycan’ın Kafkasya’daki tarihî mirası araştırma ve gelecek nesillere aktarma konusunda hepimize önemli bir görev düşüyor.” şeklinde konuştu. Bozkuş bu hususta birlik ve dayanışma çağrısı yaparak diasporanın kültürel kimlik konusunda çalışmalar yapması gerektiğinin altını çizdi. AHISKA TÜRKLERİNİN SORUNU ELE ALINDI Ardından konuşmasına şiirle başlayan Araştırmacı-Yazar Dedeoğlu, Ahıska Türklerinin yaşadığı problemleri ele aldı. Ahıska Sürgünü’nün bu yıl 81. yılı olduğunu kaydeden Dedeoğlu, Ahıska’nın Türk yurdu olduğunu belirterek, tarihinden ve coğrafî konumundan söz etti. “Bölgede kara bulutlar eksik olmamış” diyen Dedeoğlu, 1828’den sonra Anadolu’ya göçlerin başladığını belirtti. Dedeoğlu, “Ahıska bölgede hem kültürün hem de irfanın ışığı olmuştur. Coğrafyada da söz sahibi olan bir vilayet konumunda olmuştur.” diyerek 19. yüzyıldaki duruma işaret etti. Dedeoğlu, Ahıska’nın 1900’lerde Sovyet sınırları içerisinde kaldığını ve bu süre zarfında kıyımlara maruz kaldığını da ifade etti. AHISKA TÜRKLERİ YAŞAM MÜCADELESİNE DEVAM EDİYOR Öte yandan Dedeoğlu, 14 Kasım 1944’te Ahıska Türklerinin hayvan vagonlarına bindirilip SSCB tarafından vatanlarından koparılarak Türkistan’a sürüldüğünü sözlerine ekledi. Ahıska Türklerinin hâlâ vatan hasreti çektiğini belirten konuşmacı, “1944’ten 1956 yılına kadar tam anlamıyla açık hava hapishanesi diyebileceğimiz bir yaşam sürdürmüşlerdir." dedi. Türk dünyası halklarının SSCB döneminde sürgüne uğradıklarını sözlerine ekleyen Dedeoğlu, “Bunların tamamına yakını geri dönüyor ancak Ahıska Türkleri olarak dünyanın dört bir yanında ABD dâhil dağınık bir şekilde yaşıyoruz. Ve yaşam mücadelesi veriyoruz.” ifadelerini kullandı. TÜRKMENELİN'DEKİ SORUNLAR KONUŞULDU Türkmeneli’ndeki sorunları masaya yatıran Türkmeneli Dernekleri Federasyonu Başkanı Tütüncü ise Türk dünyasındaki sorunlara bakıldığı zaman toplumların farklı milletlerin baskısı altında yaşadığını belirtti. Irak’taki meselenin Türkiye ile iç içe bir mesele olduğunu kaydeden Tütüncü, “Çünkü Türkmenler sınırın öte tarafındadır. Hem Irak’taki hem de Suriye’deki Türkmenler bölgeye yerleşen ilk Türklerdir. O bölge, Anadolu’nun Türkleşmesinden önce Türkleşiyor.” dedi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgedeki Türkmenlerin kaderinin değiştiğini vurgulayan Tütüncü, büyük bir varoluş mücadelesi verildiğini ifadelerine ekledi. "IRAK TÜRKLÜĞÜ HER ŞEYE RAĞMEN ÖZÜNÜ KORUYOR" Tütüncü, Musul’un Misak-ı Millî sınırları içinde olduğu için son derece önemli olduğunun altını çizerek, kaybedilen bir toprak olduğunu belirtti. Günümüzde devletin pek çok kademesinde ve bununla birlikte aydınların siyasî baskıya maruz kaldığını aktaran Tütüncü, “Türkmenler asimilasyona uğratılmak istendi, katliam gören, kendilerine ait binalarının tahrip edilmesine, pek çok yöntemle hunharca soykırıma uğramasına rağmen Irak Türklüğü bugün büyük ölçüde özünü korumaktadır.” şeklinde konuştu. Ayrıca dil ve kültürel açıdan asimile edilmeye çalışıldıklarının ve insanlık dışı muameleye maruz bırakıldıklarının altını çizen Tütüncü, “Siyasî Türkmen kuruluşları, Irak Türkmen Cephesi ve onun yanındaki diğer Türkmen partiler olmak üzere bütün bu Türkmenler coğrafyasında Irak Türkmenleri varlığını, kültürünü, siyasî ve kültürel haklarını savunmaya devam etmektedir. Bu konudaki en büyük desteğimiz elbette ki anavatanımız Türkiye’dir. Bütün Türk dünyasından da bu konuda destek bekliyoruz.” dedi. "KIBRIS'TAKİ TÜRK VARLIĞI 400 YILI AŞKINDIR MEVCUT" Panelistlerden Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Balyemez, bölgedeki sorunları masaya yatırdı. “Türk dünyasına selam olsun” diyerek konuşmasına başlayan Balyemez, Kıbrıs’taki Türk varlığının 4 asırdan bu yana var olduğuna dikkat çekti. Balyemez, Kıbrıs Türklerinin Osmanlı'nın fethiyle Kıbrıs Adası’nda var olduğunu ve yakın tarihte var olma mücadelesi verdiğini kaydetti. Balyemez, “Bu varoluş mücadelesi bundan 42 yıl önce kurulan bir devlet olarak varlığını devam ettiriyor.” diyerek bölgedeki soruna da işaret etti. Balyemez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ısrarla Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir ülke tarafından tanınmadığını aktardı. "TÜRKİYE 75 YILDIR KIBRIS TÜRKLERİNİN UĞRADIĞI HAKSIZLIĞI GİDERMEK İÇİN ÇABALIYOR" Tarihî süreci anlatan Balyemez, 1931’de İngiliz hükûmeti tarafından Türklerin millî kimliğinin reddedildiğini, Müslüman azınlığı olarak tanınma yönünde baskıya maruz kaldığını ifade etti. Balyemez, Kıbrıs Türklerinin o tarih itibarıyla Türklük mücadelesine başladığını kaydetti. 1960’lı yıllara gelindiğinde katliamlara uğradıklarını anımsatan Balyemez, daha sonra KKTC’nin kurulmasıyla güvenlik sorunun yaşanmadığını belirtti. Balyemez konuşmasında, “Türkiye yetmiş beş yıldır ana gündem maddesi olan dış politikasında Kıbrıs Türklerinin uğradığı haksızlığı gidermek için çabalamaktadır.” cümlesini sarf etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı tarafından Türk dünyasının şekillendirilmeye çalışıldığının altını çizen Balyemez, bunun yeniden hayata geçirilmeye çalışıldığını dile getirdi. Son olarak işgal altındaki Kırım, Kırım Tatarları, Rus saldırıları altındaki Ukrayna’da var olan mevcut durum ve bu bağlamda faaliyette olan Kırım Ailesini anlatan kısa bir video kesit gösterildi. "RUS ORDUSUNA GİRMEMEK, UKRAYNA'YA KARŞI SAVAŞMAMAK İÇİN TÜRKİYE'YE GELDİM" Panelde konuşmacı olarak yer alan Kırım Ailesi Gençlik Kolları Üyesi Zevri Kömürcü ise Rus işgali altındaki Kırım’ın tarihî serüvenini ve Kırım Tatarlarını katılımcılara anlattı. 2022 yılı itibarıyla Anadolu topraklarına adım attığını belirterek konuşmasına başlayan Kömürcü, “Türkiye’ye gelmemin sebebi Rus ordusuna girmemek, Ukrayna’ya karşı savaşmamak, milletim için çalışmaktı. Biliyorsunuz Kırım, Türk dünyasının hassas ve sorunu olan bölgelerinden biri.” diyerek Kırım Tatarlarının anavatanı Kırım Yarımadası’nın yüzyıllardır maruz kaldığı asimilasyon ve baskı politikalarına değindi. Kırım Hanlığı bağlamında yarımadanın tarihini ele alan Kömürcü, tarihî şahsiyetlerden biri olan İsmail Bey Gaspıralı’nın Türk dünyasına yeni bir soluk kazandırdığını vurguladı. Ayrıca 1917 senesinde Numan Çelebicihan başkanlığında Kırım Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu da sözlerine ekleyen Kömürcü kısa süreli cumhuriyetin ardından aydınların Ruslar tarafından katledildiğine dikkat çekti. Kömürcü, “Bu yetmeyince Kırım Hanlığı'ndan miras kalan yapılarımızı da yok etmeye çalıştılar.” dedi. Kömürcü, 1944’te ise Kırım Tatarlarının SSCB tarafından hayvan vagonlarına bindirilerek ana yurtlarından sürgüne gönderildiğini anımsattı. 1960’lı yılların sonunda Kırım’a geri dönüşlerin başladığını ancak gidenlerin zorlu şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini aktaran Zevri Komürcü, SSCB’nin dağıldığı 1991 yılı itibarıyla Kırım’ın Ukrayna topraklarına dâhil olduğunu belirtti. Kömürcü, böylelikle Kırım Tatarlarının anavatanına döndüğü, asimilasyona karşı verdiği kimlik mücadelesinin sonuç verdiği dönemin ortasında 2014 yılında Kırım’ın yeniden Rusya tarafından işgal edildiğini dile getirdi. MOSKOVA TÜRKİYE'NİN YARDIMLARINDAN SONRA TEDİRGİN OLDU Türkiye Cumhuriyeti’nin Kırım’a her zaman destek verdiğini, bununla birlikte Türk İşbirliği Koordinasyon Ajansı Başkanlığının (TİKA) işgalden önce Kırım’da türlü faaliyetler yürüttüğünü ifade eden Kömürcü, “Türkiye’nin Kırım’a yaptığı yardımları gören Moskova Türk dünyasının yeniden kurulmasına izin vermedi.” yorumunda bulundu. İşgal altındaki Kırım’da şu anda 200’ü aşkın siyasî tutsak olduğunu aktaran Kömürcü, işgalcilerin Kırım’daki Türklüğü susturmak istediğini vurguladı. Bu nedenle Kıyiv’de faaliyet gösteren Kırım Ailesinin 2022’de topyekûn Rus saldırılarının başlamasıyla birlikte Eskişehir’e geldiğini dile getiren Kömürcü, “Savaştan hemen önce Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, ‘Savaş başlayacak biliyoruz ama sizin yanınızda olacağız’ diyerek bize teminat vermişti. Öyle de oldu. Savaşın başladığı gün Türkiye'nin Kıyiv Büyükelçiliği otobüslerle çocukların Türkiye’ye getirilmesini sağladı.” dedi. CUMHURBAŞKANI, FIRST LADY VE TİKA BAŞKANINA TEŞEKKÜR Kömürcü, desteklerinden dolayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, First Lady Emine Erdoğan ve TİKA Başkanı Abdullah Eren’e teşekkür etti. Panelin ardından programın organizatörleri tarafından panelistlere bozkurt temalı plaket, Teşekkür Belgesi ve Kızılelma Ziya Gökalp Onur Ödülü Belgesi takdim edildi. Program, toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.

KKTC’den Norveç’in GKRY’ye silah ambargosunu kaldırma kararına sert tepki! Haber

KKTC’den Norveç’in GKRY’ye silah ambargosunu kaldırma kararına sert tepki!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Dışişleri Bakanlığı, Norveç hükûmetinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne (GKRY) uyguladığı 65 yılı aşkın süredir devam eden silah ambargosunu kaldırma kararına tepki gösterdi. Bakanlık, kararın Doğu Akdeniz’de her geçen gün giderek kırılgan hale gelen hassas dengeyi ciddi şekilde zedelediğini ve bölgedeki istikrar ile güvenlik ortamına olumsuz etkilerinin olacağını vurguladı. Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Norveç Parlamentosu tarafından 1959 yılında kabul edilen bir düzenleme uyarınca, çatışma yaşayan veya iç karışıklık riski bulunan ülkelere silah satışının yasaklandığı hatırlatıldı. Söz konusu ambargonun Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide tarafından 7 Kasım 2025 tarihinde GKRY lideri Nikos Hristodulidis’i arayarak kaldırıldığı belirtildi. “ADA’DAKİ HASSAS DENGEYE BİR MÜDAHALE” Açıklamada, Norveç’in geleneksel barış odaklı dış politikası ile çelişen bu kararın üzüntü ile karşılandığı ifade edildi. Bakanlık, ambargonun kaldırılmasının Ada’daki hassas dengeyi bozduğu ve bölgesel istikrara zarar verdiği görüşünü paylaştı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: Norveç hükûmetinin Kıbrıs Rum tarafının silahlanmasına imkân tanıyan bu kararı, Doğu Akdeniz’de her geçen gün giderek kırılgan bir hal alan mevcut hassas dengeye son derece zarar veren nitelikte olup, bölgedeki istikrar ve güvenlik ortamına katkı sağlamaktan oldukça uzaktır. Şüphesiz, Ada’da kalıcı barış ancak iki halkın eşit haklarının tanınması ve karşılıklı güven ortamının tesisi ile mümkün olabilecektir. Bu türden tek taraflı kararlar bu hedefe ulaştırmayı zorlaştırmakta, mevcut durumu tehlikeye sokmaktadır. “GEREKLİ ADIMLAR TÜRKİYE İLE BİRLİKTE ATILACAKTIR” Açıklamada ayrıca, Norveç hükümeti GKRY’nin provokatif tutumunu cesaretlendirecek ve silahlanma eğilimlerini artıracak girişimlerden vazgeçmeye, Kıbrıs Adası’nın gerçeklerine dayalı, bölgesel istikrar ve barışı destekleyici bir politika benimsemeye davet edildi. KKTC Dışişleri Bakanlığı, bu süreçte gereken adımları Türkiye ile birlikte atmaya devam edeceğini vurguladı. Bakanlık, kararın yalnızca Kıbrıs Türk tarafı için değil, bölgedeki tüm taraflar için olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.