SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kırım Hanlığı

QHA - Kırım Haber Ajansı - Kırım Hanlığı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kırım Hanlığı haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Muhakeme youtube kanalında Moskova’yı fetihten sürgüne Kırım Tatarları konuşuldu Haber

Muhakeme youtube kanalında Moskova’yı fetihten sürgüne Kırım Tatarları konuşuldu

YouTube’da yayın yapan Muhakeme kanalında Türk dünyası meselelerinin konuşulduğu “Türk Yurtlarından Notlar” programında “Moskova’yı Fetihten Sürgüne Kırım Türklüğü” başlıklı bir içerik yayınlandı. Emre Kartal tarafından hazırlanan programda 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı’nda Kırım Tatarlarının yaşadığı acılar, 2014’te Rusya’nın gerçekleştirdiği işgal ve hukuksuzluklarla birlikte Kırım Tatarlarının zaferlerle dolu tarihine de değinildi. Yaklaşık 6 ay önce yayın hayatına başlayan Muhakeme YouTube kanalı pek çok konseptte çalışmalarını gerçekleştiriyor. Bu konseptlerden biri olan “Türk Yurtlarından Notlar” programını hazırlayan Emre Kartal her programda farklı Türk coğrafyasının gündemini ve meselelerini ele alıyor. 18 Mayıs 1944 tarihinde gerçekleşen Kırım Sürgünü ve Soykırımı’nın yıl dönümü olması sebebiyle de bu haftaki programlarında Kırım konuşuldu. MOSKOVA’YI FETHEDEN KIRIM HANLIĞI Programda Kırım Tatarlarının ve Kırım coğrafyasının tarihine değinilerek özellikle Kırım Hanlığının zaferlerle dolu tarihinden örnekler anlatıldı. Kırım Hanı Devlet Giray komutasındaki orduların Moskova’yı fethi ve büyük Moskova yangını çevresinde gelişen olayları anlatan Kartal, Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasındaki değerli ve güçlü ilişkiye de yoğun atıf yaptı. İKİ YUMRUK ARASINDA KIRIM TATARLARI İkinci Dünya Savaşı ikliminde Nazi ve Sovyetler Birliği işgallerini gören Kırım’ın yaşadığı dramatik gelişmelere değinen Kartal, iki güç arasında Kırım Tatarlarının aradıkları bağımsızlık ve özgürlüğü ve bu bağlamda yaşadıkları acı hadiseleri örneklerle incelendi. Hitler ve Stalin’in ayrı ayrı sürgün hareketlerine değinilerek II. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordusu yanında savaşan Kırım Tatarlarının dahi Stalin tarafından nasıl sürgün edildiğini örnekleriyle anlatıldı. ARABAT FACİASI HATIRLANDI Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı sırasında unutulan ve gemilere doldurularak batırılan Kırım Tatarlarının acı kaderlerini hatırlatan Kartal, Araba faciasının asla unutulmaması gerektiğini vurguladı. Bununla birlikte sürgüne dair bilgiler paylaşılan programda sürgünün soykırım olduğu vurgulandı. SOVYET SÜRGÜNÜNDEN RUS İŞGALİNE KIRIM Sürgünden sonra 2014 yılından Rus işgal kuvvetlerince gerçekleşen saldırıları gündemine alan Kartal, hukuksuz referandum ve işgalin tanınmaması gerektiğini işaret etti. Rusya’nın Kırım’dan sonra Ukrayna’nın başka bölgelerinde de işgal ve katliam yürüttüğünün işaret edildiği programda Türk dünyasının tamamının büyük siyasi bağlamların dışına çıkarak sade ve sadece Kırım Tatarlarından yana olması gerektiği vurgulandı. Programda “Aluştadan Esen Yeller” ve Kırım Tatar Millî Marşı olan “Ant Etkenmen” de okunarak Kırım Tatarlarının bağımsızlık ruhuna ve edebi gücüne atıf yapıldı. Programda ayrıca Antlı Şehit Numan Çelebicihan, Kırım Tatarlarının millî lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Abülcemil Kırımoğlu gibi abide şahsiyetin mücadelelerine de atıf yapıldı. EMRE KARTAL KİMDİR? Muhakeme YouTube kanalında “Türk Yurtlarından Notlar” programını hazırlayan Emre Kartal, Gazi Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında lisans ve yüksek lisans derecesine sahip. Halihazırda da Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında doktora eğitimine devam ediyor. Uzun yıllardır çeşitli sivil toplum kuruluşlarında özellikle Türklük ve Türk dünyası üzerine çalışmalar yürüten, pek çok yayın organında uluslararası ilişkiler alanında çalışmaları yayınlanan Kartal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde danışman olarak görev yapmaktadır. Kartal özellikle Çin Halk Cumhuriyeti dış politikasına ve Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine yönelik akademik çalışmalarda bulunuyor.

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Oleksandr Sereda: Böyle giderse Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz Haber

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Oleksandr Sereda: Böyle giderse Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi ve Güney Ukrayna Millî Pedagoji Üniversitesi "Uşınski D.K." Öğretim Üyesi Doç. Dr. Oleksandr Sereda, Kırım Hanlığı ile Ukrayna arasındaki ilişkiler, Osmanlı Devleti’nin Ukrayna’nın Odesa kenti üzerindeki izleri, Osmanlı arşivlerinin Ukrayna tarih yazımı açısından önemi ve Kırım’ın mevcut durumu üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. “KIRIM HANLIĞI’NI BU DÖNEMİN İLİŞKİLERİNDE BİR KÖPRÜ OLARAK GÖRÜYORUM” Sereda, Ukrayna ile Kırım Hanlığı arasındaki ilişkiler ve Kırım’ın 1783’te Rusya tarafından işgal edilmesinin Ukrayna tarihi ve kültürü üzerindeki etkilerinden bahsetti. Osmanlı Devleti ile Ukrayna arasındaki ilişkilerin ise 17. yüzyılın ortasında ve Hetman Bohdan Hımelnıtskıy (Bogdan Khmelnytsky) zamanında başladığını kaydeden Sereda, 1648 yılında ilk fermanların çıktığını ve Sultan İbrahim tarafından Hılemnıtskıy’a bu fermanların gönderildiğini belirtti. Hotin Seferi’nin düzenlendiği zaman ve sonrasına denk gelen Padişah Genç Osman Dönemi’nden beri Ukrayna Kazak toplumu ve Osmanlı Devleti arasında mektuplaşmaların olduğunu dile getiren Sereda, “Bütün bu ilişkiler genel olarak Kırım Hanlığı geçilerek kuruluyor. Bütün mektuplaşmalar, İstanbul’dan Bahçesaray’a ve Bahçesaray’dan Ukrayna Hetmanına ve Zaporog Kazaklarına elçiler gönderilerek gerçekleştiriliyor. Kırım Hanlığı’nı bu dönemin ilişkilerinde bir köprü olarak görüyorum. Kırım Hanlığı, tabii ki Osmanlı Devleti’nin içindeydi, Osmanlı Devleti’nin bir parçasıydı. Bu, vasal bir toprak değildi; orada vasallık yoktu. Kırım Hanlığı daha çok ‘kardeş ülke’ olarak Osmanlı Devleti içindeydi. Aynı zamanda Osmanlı Sultanı, Kırım Hanlarına mektuplarda ‘Benim kardeşim’ yazıyordu. Mesela Lehistan ile Moskova Devleti hakkında hangi kararların verilmesi gerekiyorsa tabii ki Osmanlı Devleti, bu noktada Kırım Hanlarıyla fikirleşiyordu ve aynı Kırım Hanları, Ukrayna Hetmanları ile ilişkilerde de yine Osmanlı padişahlarıyla fikirleşiyordu.” ifadelerini kullandı. UKRAYNA’NIN NEREDEYSE BÜTÜN ZAFERLERİ, KIRIM HANLIĞI ORDUSU İLE KAZANILDI En önemli fermanın 1651 yılında artık Sultan Mehmet tarafından gönderildiğini ve Ukrayna toplumuna bu şekilde koruma sağlandığını dile getiren Sereda, “Bu şekilde Ukrayna, Osmanlı Devleti’nin bir parçası olabilirdi fakat Ukrayna, riskli bir siyaset üçgeni içerisindeydi. Bir tarafta Lehistan, öbür tarafta Moskova Devleti, diğer tarafta da Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı vardı. Tabii ki her ülke, kendi siyasetini uyguluyordu. Kırım Hanlığı’nın siyaset üzerine kendi düşünceleri vardı, aynı Moskova Devleti’nin kendi planları olduğu gibi. Ukrayna toprağı, zaten o dönem Lehistan içindeydi. Ukrayna Millî Devrimi’nin de Hımelnıtskıy zamanında ‘iç savaş’ olarak başladığını söyleyebiliriz, sonra da Ukrayna Millî Savaşı başlıyor. Bu savaşta da en büyük desteğin Kırım Hanlığı’ndan geldiğini ve genel olarak bütün zaferlerin Kırım ordusu ile kazanıldığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. Sereda; sadece Hımelnıtskıy zamanında değil, sonrasında da Hetman İvan Vıgovskıy Dönemi’nde meydana gelen Konotop Savaşı’nda Kırım Hanlığı’nın ordusu bulunmasaydı Ukrayna ordusunun zor bir duruma düşeceğini dile getirerek “Bu ilişkilerde Ukrayna Devleti’nin korunması sebebiyle Osmanlı Devleti’ne çok teşekkür etmek gerekiyor. Bir taraftan Lehistan savaşıyor, hedeflerinin de ne olduğunu biliyoruz. Lehistan’ın hedefi, bu devrimi engellemek ve mevcut durumu aynen devam ettirmekti. Moskova Devleti de zaten genişlemeyi hedefliyordu.” dedi. Bununla birlikte Kırım Tatarlarını, Zaporog Kazakları gibi “asker toplumu” olarak nitelendiren Sereda, iki halkın birlikte sefere çıktığını dile getirerek “Ukrayna Kazakları ile Kırım Tatarları arasındaki en iyi ilişkilerin özellikle 18. Yüzyılda kurulduğunu söyleyebiliriz. 18. yüzyılın ikinci yarısı; hem Ukrayna Kazakları, Ukraynalılar ve Kırım Tatarları için çok zor bir dönem olduğunu görüyoruz. 1783 yılında, hem Kırım Hanlığı hem de Ukrayna Devleti için bir kayıp döneminin başladığını söyleyebiliriz çünkü artık Rus emperyalizmi, Ukrayna Devleti’nde ne kadar devletçilik örneği varsa yok etti. Bunların en başında Sol Yaka Ukrayna’sının Hetmanlığı 1765 yılında yok edildi, 1775’te Zaporog Kazaklarının devleti yok edildi, sonra ise Kırım Hanlığı 1783 yılında işgal edildi.” dedi. “BÖYLE DEVAM EDERSE YALNIZCA KIRIM’I KAYBETMEYECEĞİZ, BİZ BİR MİLLETİ KAYBEDEBİLİRİZ” Sereda; Kırım Hanlığı’nın Kırım Tatarları, Türkler ve Ukraynalılar arasında bir köprü olduğunu belirterek “Türkler ve Kırım Tatarlarının ‘kan kardeşi’ olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte ben, Kırım Tatarlarını ve Ukraynalıları ‘can kardeş’ olarak görüyorum çünkü iki millet, 250 yıl boyunca zor durumlar yaşadı ve bu durumda kendi dillerini ve kültürlerini muhafaza etmeleri ve millet olarak var olmaları çok zordu.” değerlendirmesini yaptı. Bununla birlikte Sereda, 20. yüzyıla kadar Kırım Tatarlarının 5 defa Kırım’dan sürgün edildiğini kaydederek Ukrayna-Rusya Savaşı’na da dikkat çekti. “Savaş böyle devam ederse biz, Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz; biz bir milleti (Kırım Tatarlarını) kaybedebiliriz.” ifadelerini kullanan Sereda, Kırım Tatar kültürünün Ukrayna kültürünün bir parçası olarak da önemine vurgu yaptı. UKRAYNA’NIN ODESA KENTİ, OSMANLI’NIN İZLERİNİ TAŞIYOR Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin izlerini barındıran ve yaklaşık 320 yıl Osmanlı idaresi altında kalmış Ukrayna’nın Odesa kentinde doğan ve Sereda, Odesa kentinin Osmanlı dönemindeki isminin “Hacıbey” ve “Hocabey” gibi isimlerle anıldığına, bu isimlerde Kırım Tatarcanın etkisi olduğuna ve bu kentin tarihinin Osmanlı’dan çok daha öncesine dikkat çekti. Sovyetler Birliği dönemindeki tarih kitaplarında Odesa başta olmak üzere Ukrayna’nın güneyinin, Osmanlı idaresine ait 320 yılın “Osmanlı’dan önce ve sonra” olacak şekilde iki başlık altında işlendiğini dile getiren Sereda, Rusların bu tarih kitaplarında söz konusu topraklarda işgal için değil, koruma için bulunduklarını iddia ettiklerini belirtti. Rusların Odesa kentini kendilerinin kurduğunu öne sürdüğünü dile getiren Sereda, bu kentin Osmanlı Devleti tarafından kurulduğunu ve Rusların 1794 yılında yalnızca isim değişikliği yaptığına dikkat çekti. “19. yüzyılda genellikle Odesa sadece Hocabey olarak tanınıyor veya ‘Hocabey’ yazıldığında yanında parantez içinde ‘Odesa’ yazıyor. 20. yüzyılın başında ise ‘Odesa’ yazıldığını ama yanında aynı zamanda parantez içinde ‘Hocabey’ yazıyor. Bu çok önemli çünkü 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ‘Hocabey’in, ‘Odesa’ için kullanılmış bir isim olduğunu görüyoruz.” ifadelerini kullanan Sereda, Odesa kentinin isminin siyasi bir konu olduğunu vurguladı. “(RUSLARIN) YÖNTEMLERİ AYNI: SAVAŞMAK VE BAŞKA MİLLETLERE ZULMETMEK” Bununla birlikte “’Ruslar, Odesa’yı biz kurduk; bu, bizim şehrimiz.’” diyor. Biz ise (Ukraynalılar) hem Osmanlı döneminde hem de sonraki dönemlerde burada yaşıyorduk. Bizimle birlikte başka milletler de burada yaşıyordu. Siz (Ruslar) ne zaman buraya geldiniz? 1791 yılında. Siz buradaki bütün Müslüman milletleri sürdünüz, tek bir Müslüman bile kalmadı. Onlar (Ruslar), ‘Biz geldik, (Odesa) burası yalnızca bir çöldü ve burada kimse yaşamıyordu.’ diyorlar. Tamam, burası ‘çöl’ olmuş olabilir fakat siz savaşırken bu toprakları kendiniz çöl hâline getirdiniz.” şeklinde konuşan Sereda, Osmanlı zamanında Hocabey (Odesa) kenti civarında dört büyük şehrin ve yaklaşık 150 köyün olduğunu fakat artık Rusya İmparatorluğu işgalinden sonra yalnızca bir şehrin ve yaklaşık 15 köy kaldığını dile getirdi. Öte yandan Rusların hâlihazırda Ukrayna’nın doğusundaki bütün köyleri ve şehirleri yok ettiğinin altını çizen Sereda, “Şimdi aynı strateji o zaman da vardı. Moskova Devleti, Rusya İmparatorluğu, şimdiki Putin Rusyası… Yöntemleri aynı: savaşmak ve başka milletlere zulmetmek.” dedi. SEREDA, UKRAYNA MİLLETİNİN OSMANLI ARŞİVLERİNDEKİ VARLIĞINA DİKKAT ÇEKTİ Sereda, 2004 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı (önceki adıyla Başbakanlık Osmanlı Arşivi) çalıştığını ve kenti tarih çalışmalarında en çok bu Arşivden yararlandığını belirterek Osmanlı arşivlerinin Ukrayna tarihi açısından sarsılmaz önemini vurguladı. Ayrıca Ukrayna'nın güneyinin tarihine ait yaklaşık 320 sene boyunca aydınlatılması gereken başka birçok noktanın bulunduğuna dikkat çeken Sereda, arşiv sayesinde Ukraynalıların Ukrayna'nın güneyinin tarihi başta olmak üzere yeniden kendi tarihini öğrenebileceğinin altını çizdi. “Ukrayna’nın Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı ile olan ilişkilerini sadece Osmanlı arşivinde görebiliriz. Aynı kopyalar, Moskova’da var fakat bu arşivler kapalı. 1990’lı yıllarda Boris Yeltsin döneminde bu arşivler açılmış fakat kısa süre içinde kapatılmış. Objektif tarih okumacılığı için bize orijinal belgeler gerekiyor.” şeklinde konuşan Sereda, Rusya’daki belgelerin çevirisinden istifade edilemeyeceğini beyan etti. Son olarak Putin’in “Ukrayna milleti yoktur, sadece Lenin tarafından Ukrayna milleti oluşturulmuştur.” iddiasına yönelik Sereda, “Ben buna karşın Osmanlı belgelerinin 16. ve 17. yüzyıllarda Ukrayna milletinin varlığını gösterdiğini belirtiyorum. Ukraynalılar olarak kendi millî kimliğimiz, Osmanlı belgelerinde bulunuyor.” dedi.

Kırım Tatar Teşkilatları Platformu: Kırım Tatar davası siyaset üstüdür! Haber

Kırım Tatar Teşkilatları Platformu: Kırım Tatar davası siyaset üstüdür!

Eski Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ile Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt arasında yaşanan sözlü tartıştıma bir anda tarihi bilgilerin çarpıtılmasıyla iç siyaset konusundan farklı bir alana taşındı. Eskişehir yerel medyasından İstikbal Gazetesi köşe yazarlarından Ali Baş'ın gündeme taşıdığı habere göre Yılmaz Büyükerşen, Kazım Kurt'a yönelik olarak "Kırım’ın Giray hanları gibi davrandı" ifadesini kullandı. İç siyasi tartışmalarda Kırım Tatarlarına yönelik gerçek dışı yakıştırmalar yapılması ise Kırım Tatar diasporası tarafından büyük tepki ile karşılandı. Büyükerşen'in söz konusu ifadeleri sonrasında Kırım Tatar Teşkilatları Platformu, Kırım Hanlığı’ndan günümüze uzanan tarihi süreci ve Türkiye Cumhuriyeti ile olan sarsılmaz bağları hatırlatan kapsamlı bir bildiri yayımladı. Kırım Tatar halkının tarih boyunca Türk ve İslam dünyasına hizmet ettiği, hiçbir zaman siyasi çekişmelerin malzemesi yapılamayacağı vurgulanan açıklamada şu ifadelere yer verildi: 0Kırım Hanlığı ve Kırım Tatar halkının, Hanlığın hüküm sürdüğü 342 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun sarsılmaz dostu ve müttefiki olduğu tarihsel bir hakikattir. Her iki güç, başta siyasî ve askerî alan olmak üzere bilim, kültür, düşünce ve sanat alanlarında işbirliği yaparak eşsiz başarılar elde etti. Tarih kitapları bu başarılarla doludur. Şu husus da unutulmamalıdır ki Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı, el ele vererek Türk ve İslam dünyasına muhteşem eserler kazandırmışlardır. II. Viyana Muhasarası sırasında Polonyalı ve Avusturyalı askerlerin saldırdıkları Sadrazamın otağını ve Hz. Peygamberin sancağını (Sancak-ı Şerif) kurtaran Hacı Giray ve 600 Kırım atlısıydı. Bu kahramanları kim yok sayabilir? Kırım Hanlığı’nın lağvolunmasından sonra geçen yüzyıllar boyunca Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne göç etmek zorunda kalan Kırım Tatarları, devletimizin sadık ve güvenilir vatandaşları olmuşlardır. Bürokraside görev alan memurundan tarlada çalışan ırgatına kadar tüm Tatar halkı, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınmasına, gelişmesine, muasır medeniyetler seviyesine yükselmesine canını dişine takarak çalışmıştır, ter dökmüştür. Milli Mücadele’de Kuva-yı Milliye ve düzenli ordu saflarında savaşmak üzere eşsiz Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısına uyan binlerce Kırım Tatarını kim unutabilir? Yaşı kırk beş olan, saçı sakalı ağarmış, büyük düşünür Yusuf Akçura’nın yedek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Alagöz Karargâhında Başkomutanla birlikte mücadelesini kim yok sayabilir? Bugün, Kırım ve Kırım Tatarlarının millî haklarının korunması Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından siyaset üstü nitelikte bir devlet politikası olarak kabul edilmiştir. Ne yazık ki zaman zaman siyaset sahnesindeki bazı aktörlerin sırf şahsi siyasi hesapları nedeniyle Kırım Tatarlarına yönelik tarihi hakikatlere uymayan yakıştırmaları bizleri ziyadesiyle üzmüştür. Gerek Türkiye’de gerekse dünyadaki Kırım Tatarları arasında büyük itibar gören Odunpazarı Belediye Başkanımız Kazım Kurt, mensubu olduğu Kırım ve Kırım Tatar halkının sorunları noktasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kabul gören politikasına uygun olarak siyaset üstü faaliyetler yürütmekte ve imkanı dahilinde her alanda destek olmaktadır. Kıymetli Belediye Başkanımızın bu tutumu bizler için unutulmazdır. Bu vesile ile, iç siyasi çatışma ve çekişmelerin orta yerinde bütün Kırım Tatar halkına yönelik uygunsuz ve mesnetsiz yakıştırmalar yapılarak, tarihi hakikatlerin farklı boyutlara taşınmasını, siyasi ahlaka, vefa ve dostluk ilişkilerine yakışmayan davranışlar olarak not alındığının bilinmesini rica ediyoruz. Saygılarımızla."

Türk dünyasının sorunları Gazi Üniversitesinde konuşuldu Haber

Türk dünyasının sorunları Gazi Üniversitesinde konuşuldu

Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜRKDAM), Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Gençlik Topluluğu ile Kızılelma Kadın, Gençlik ve Çocuk Derneği tarafından 8 Aralık 2025 tarihinde “Türk Dünyası Sorunları ve Sorunlu Bölgeler” başlığıyla kapsamlı bir panel düzenlendi. Gazi Üniversitesi Rektörlük binasındaki Mimar Kemaleddin Salonu’nda tertip edilen program saygı duruşu ve İstiklâl Marşı ile başladı. "TÜM ATALARIMIZI HÜRMETLE YÂD EDİYORUZ" “Türk dünyasının ata yurdundan bugüne, adı bilinen veya bilinmeyen tüm büyüklerimize; Alp Er Tunga’dan Tonyukuk’a, Korkut Ata’dan Kaşgarlı Mahmud’a, Cengiz Aytmatov’dan İsmail Bey Gaspıralı’ya kadar fikirleriyle, kalemiyle, mücadelesiyle yolumuzu aydınlatan bütün değerlerimizi hürmetle yâd ediyoruz.” diyerek programın sunumunu yapan TBMM ve TRT program yapımcısı ve aunucusu Yasemin Aras açılış konuşmaları için protokol isimlerini takdim etti. TÜRK DÜNYASININ DERTLERİYLE DERTLENMEYİ BORÇ BİLEN NESİLLER Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Gençlik Topluluğu Başkanı Seyfullah Kaya, katılımcıların programa iştirak ederek, Türk dünyasının dertleriyle dertlenmeyi bir borç olarak bildiğini gösterdiğini vurguladı. Kaya, panelde sorunlu bölgeler başlığıyla toplanılmış olsa da buraya yalnızca coğrafî problemle bakılamayacağını kaydetti. Kaya, “Çünkü bizim için Kırım yalnızca haritada bir yarımada değil, sürgüne direnen bir toplumun vatanı. Ahıska, vatana duyulan bitmeyen bir hasret. Kerkük, Türkmeneli hoyratlarda dile gelen bizi biz yapan, öz mayamızdır. Kıbrıs, vazgeçemeyeceğimiz egemenliğimiz; Karabağ ise sabrın kutlu zaferidir.” ifadelerini kullandı. Kaya, bu bölgelerdeki soydaşların tarih boyunca bedeller ödediğini belirtti. Yalnızca problemlerin konuşulduğu bir program olmaması gerektiğini kaydeden Türk Dünyası Topluluğu Başkanı, “Yolumuz İsmail Bey Gaspıralı’nın da dediği gibi ‘Dilde, fikirde, işte birlik’ sloganını bir slogan olmaktan çıkarıp yaşantımıza dökmektir.” dedi. "AYNI KANDAN AYNI CANDAN MİLLETİN EVLATLARIYIZ" Ardından Kızılema Kadın, Gençlik ve Çocuk Derneği Başkanı Dr. Yasemin Meydan ise programın yalnızca toplantıdan ibaret olmadığının altını çizdiği açılış konuşmasında, “Bugün burada aynı kandan aynı candan aynı tarihten gelen bir milletin evlatları olarak omuz omuzayız, omuz omuza olmak zorundayız. Her birimizin yüreğinde vatandan uzak, haksızlığa uğramış, sesi kısılmaya çalışılmış Türk yurtlarının hüznü, acısı ve umudu var.” cümlelerini sarf etti. Doğu Türkistan’daki toplama kamplarından, Rus işgali altındaki Kırım’da yapılan baskılardan örnek veren Meydan, yayılmacı güçlerin sistematik bir baskı, asimilasyon politikası ve korku yaratma hedeflerinin olduğunu söyledi. Ayrıca Azerbaycan’da memleketlerinden koparılan insanların acılarının devam ettiğini, Ahıska Türklerinin ise hâlâ vatan hasreti çektiğini sözlerine ekleyen Meydan, Türkmeneli’nde varoluş, Kıbrıs’ta ise eşitlik mücadelesi olduğunu dile getirdi. "BİR ÇOCUĞUN DİLİ SUSTURULDUĞUNDA BİR MİLLETİN SESİ KISILIR" Meydan konuşmasında, “Türk dünyasının farklı bölgelerindeki acılar yalnızca istatistik bir rapor ya da yalnızca tarih değildir. Bunlar kadınlarımızın gözyaşı, gençlerimizin feryadı, çocuklarımızın sessizliği, yaşlılarımızın kırılmış yüreğidir. Bir annenin çocuğuna sarılamadığı yerde huzur olmaz. Bir gencin kimliği elinden alınmaya çalışıldığı yerde gelecek olmaz. Bir çocuğun dili susturulduğunda bir milletin sesi kesilir. Bir yaşlının vatan toprağından hasretle ölmesi bir tarihin koparılmasıdır. Biz biliyoruz ki Türk dünyasının bir yerinde zulüm varsa o zulüm hepimize yapılmış demektir.” ifadelerine yer verdi. TÜRK DÜNYASI GENİŞ COĞRAFYAYA HÂKİM TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy ise Türk dünyasını derinliği olan, değerli ve önemli bir kavram olarak nitelendirerek başladığı konuşmasında, Türk nüfusunun derin bir coğrafyaya hâkim olduğunu ifade etti. Bağımsız olarak yaşayan, otonom olarak yaşayan ve başka ülkelerde azınlık halinde kimlik mücadelesi vererek yaşayan Türklerin büyük bir alana yayıldığını aktaran Aksoy, “İşte bu derin coğrafya içerisinde ekonomiden siyasete, sosyo-kültürel meselelerden güvenliğe kadar çok çeşitli alanlarda birtakım sorunların olduğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte yeni fırsat yeni siyasi konjonktür ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Türk milleti için birtakım fırsatları beraberinde getirirken diğer taraftan da aşılması gereken zaman içerisinde çözümlenmesi gereken sorunları beraberinde getirmiştir.” diyerek toplantının konusuna işaret etti. Programda farkındalık oluşturmayı amaçladıklarını kaydeden Aksoy sözlerine Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın “Ağıt” şiiriyle son verdi. TÜRKİSTAN HASSAS BİR DENGE KURMAK ZORUNDA Açılış konuşmaları Gazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Necdet Hayta’nın konuşmasıyla son buldu. Prof. Dr. Hayta, Türk dünyasının Kafkasya, Türkistan, Balkanlar ve Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada olduğunun altını çizdi. Bu nedenle Türklerin farklı siyasî yapıların, farklı ekonomik şartların ve çok çeşitli kültürel ortamlara sahip olduğunu aktaran Hayta, “Türk dünyası hem büyük bir potansiyel hem de ciddi sorunlar barındırabiliyor.” dedi. Türk dünyasının, özellikle Türkistan coğrafyasındaki ülkelerin Rusya, Çin, ABD ve asgari düzeyde bölgede tehdit haline gelen İran gibi ülkelere karşı güvenlik, enerji, ekonomik gibi alanlarda hassas bir denge kurmak zorunda olduğunu belirtti. Türk dili ve alfabesine dikkat çeken Hayta, farklı alfabelerin uzun vadede kültürel etkileşimi zorlaştırdığını söyledi. Hayta, “Ortak bir müfredat, ortak eğitim politikaları ya da gençler arası güçlü bir kültürel etkileşim gerekmektedir. Öyle ki bazı ülkelerde Türk kimliğine yönelik baskılar ve asimilasyon politikaları ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.” ifadelerini kullandı. Türk dünyasındaki sorunların devam ettiğini vurgulayan Hayta, “Bu sorunların aşılabilmesi için Türk devletlerinin daha güçlü bir iş birliği, daha fazla ekonomik entegrasyon ve ortak sosyo-kültürel politikalar geliştirilmesi son derece önemlidir.” diyerek Türk dünyasına çağrıda bulundu. TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy’un moderatörlüğünü yaptığı panelde; Dünya Uygur Kurultayı (DUK) Sözcüsü Prof. Dr. Erkin Emet, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yıldız Deveci Bozkuş, Araştırmacı-Yazar Dr. Azad Dedeoğlu, Türkmeneli Dernekler Federasyonu Başkanı Mehmet Tütüncü, Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mehmet Balyemez ve Kırım Ailesi Gençlik Kolları Üyesi Zevri Kömürcü konuşmacı olarak yer aldı. ÇİN YAYILMACI BİR SİYASET GÜDÜYOR Prof. Dr. Emet, Doğu Türkistan sorununu anlamak için öncelikle Çin’i bilmek gerektiğini vurgulayarak başladığı konuşmasında, Çin’in tarihî sürecini ve coğrafî konumunu kısaca ele aldı. Çin’in özellikle Türk dünyası başta olmak üzere geniş bir alana yayıldığını ifade eden Emet, Japonya ile ipleri geren Çin’in yayılmacı bir politika güttüğünü söyledi. KARDEŞLERİNİN HEPSİ TOPLAMA KAMPINDA Öte yandan Türkiye’de oluşturulan algının tam tersine Doğu Türkistan’da insanlık suçlarının işlendiğini aktaran Emet, kardeşlerinin hepsinin toplama kampında olduğunu dile getirdi. 2017 yılı itibarıyla hayata geçirilen toplama kampları için artık sadece Uygurların değil Özbek, Kırgız, Kazak, Tatar gibi Türk soyluların da millî kimliği nedeniyle hedef alındığını kaydetti. Emet, “Uydu görüntüleri aracılığıyla bin 200 tane toplama kampı tespit edildi. Korkunç derecede insanlık dışı uygulamalar var burada. Kampa girmek için akrabanızı ziyaret etmeniz bile yeterli. Ayrıca çok sayıda yazar, akademisyen, gazeteci de toplama kamplarına alındı.” dedi. Çin kaynaklarında Uygurların Türk olarak tarihe kaydedildiğini anımsatan Emet, şimdi ise bunun inkâr edildiğini, Uygurların Çinli olduğu yalanını ortaya koyduklarını sözlerine ekledi. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Doğu Türkistan ziyaretinin ardından asimilasyon talimatı vermesi üzerine Uygurların yok edilmeye çalışıldığının altını çizen Emet, “Çünkü Doğu Türkistan onlar için stratejik öneme sahip bir bölge.” yorumunda bulundu. Emet ayrıca dünyadaki Doğu Türkistan diasporasına da değindiği konuşmasında, Uygurların oluşturduğu teşkilâtların tek çatı altında toplandığı Dünya Uygur Kurultayından söz etti. Emet, Uygur Türklerinin kimliğini korumak, gelecek nesillere aktarmak için müzikleri, dansları ve ana dili ile kültürel çalışmalar yaptıklarını ifadelerine ekledi. Emet, “Bugün Doğu Türkistan sorununu sık sık gündeme getirmeye çalışıyoruz.” dedi. Ayrıca DUK Sözcüsü, 9 Aralık’ın Doğu Türkistan Soykırım Günü olarak kabul edilmesine işaret ederek, bunun kritik bir önem taşıdığını ve önemli bir gelişme olduğunun altını çizdi. AZERBAYCAN JEOPOLİTİK REKABETTE ÖNE ÇIKIYOR Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bozkuş ise Azerbaycan’daki soruna işaret ederek etnik yapısı, coğrafî konumu, bölgesel gelişmeler ve enerji sevkiyatının geçiş güzergâhı üzerinde olması nedeniyle Azerbaycan’ın önemli bir konumda olduğunun altını çizdi. Azerbaycan’ın 1918’de bağımsızlığını ilan edene dek Rusya’nın baskılarını sürdürdüğünü aktaran Bozkuş, iki yıl sonra Sovyetler Birliği'nin bir parçası haline geldiğini hatırlattı. Bozkuş, “Bu süreçte Türklerin bölgedeki varlığının izlerinin kasıtlı bir şekilde yok edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Geçmişin her dönemindeki Kafkasya’daki, Azerbaycan’daki, tarihî kültürel mirasa yönelik saldırılar bölgenin demografik yapısını önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu, Batılı kaynaklara dâhi yansımıştır.” değerlendirmesini yaptı. Ermeni kaynaklarında da Revan Hanlığından söz edildiğini belirten Bozkuş tarihî kalıntılara günümüzde ulaşıldığını belirtti. “Bu toprakların aslî sakinlerinin Azerbaycan Türklerine ait olduğunu görebiliyoruz.” ifadesine yer veren Bozkuş, aynı zamanda bölgeye gelen Ermenilerin kentlerin isimlerini değiştirdiğini ve ciddi bölgenin demografik değişime uğradığını kaydetti. Bozkuş, “Bölgeye gelen Ermeniler Müslüman halkı göçe zorlamış ve 20. yüzyıla kadar zorunlu göç devam etmiştir.” bilgisini verdi. Kültürel kimliğe yönelik tehdidin Sovyetler Birliği’nde de devam ettiğini vurgulayan Öğretim Üyesi, “Karabağ Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yeni dönemde Azerbaycan’ın Kafkasya’daki tarihî mirası araştırma ve gelecek nesillere aktarma konusunda hepimize önemli bir görev düşüyor.” şeklinde konuştu. Bozkuş bu hususta birlik ve dayanışma çağrısı yaparak diasporanın kültürel kimlik konusunda çalışmalar yapması gerektiğinin altını çizdi. AHISKA TÜRKLERİNİN SORUNU ELE ALINDI Ardından konuşmasına şiirle başlayan Araştırmacı-Yazar Dedeoğlu, Ahıska Türklerinin yaşadığı problemleri ele aldı. Ahıska Sürgünü’nün bu yıl 81. yılı olduğunu kaydeden Dedeoğlu, Ahıska’nın Türk yurdu olduğunu belirterek, tarihinden ve coğrafî konumundan söz etti. “Bölgede kara bulutlar eksik olmamış” diyen Dedeoğlu, 1828’den sonra Anadolu’ya göçlerin başladığını belirtti. Dedeoğlu, “Ahıska bölgede hem kültürün hem de irfanın ışığı olmuştur. Coğrafyada da söz sahibi olan bir vilayet konumunda olmuştur.” diyerek 19. yüzyıldaki duruma işaret etti. Dedeoğlu, Ahıska’nın 1900’lerde Sovyet sınırları içerisinde kaldığını ve bu süre zarfında kıyımlara maruz kaldığını da ifade etti. AHISKA TÜRKLERİ YAŞAM MÜCADELESİNE DEVAM EDİYOR Öte yandan Dedeoğlu, 14 Kasım 1944’te Ahıska Türklerinin hayvan vagonlarına bindirilip SSCB tarafından vatanlarından koparılarak Türkistan’a sürüldüğünü sözlerine ekledi. Ahıska Türklerinin hâlâ vatan hasreti çektiğini belirten konuşmacı, “1944’ten 1956 yılına kadar tam anlamıyla açık hava hapishanesi diyebileceğimiz bir yaşam sürdürmüşlerdir." dedi. Türk dünyası halklarının SSCB döneminde sürgüne uğradıklarını sözlerine ekleyen Dedeoğlu, “Bunların tamamına yakını geri dönüyor ancak Ahıska Türkleri olarak dünyanın dört bir yanında ABD dâhil dağınık bir şekilde yaşıyoruz. Ve yaşam mücadelesi veriyoruz.” ifadelerini kullandı. TÜRKMENELİN'DEKİ SORUNLAR KONUŞULDU Türkmeneli’ndeki sorunları masaya yatıran Türkmeneli Dernekleri Federasyonu Başkanı Tütüncü ise Türk dünyasındaki sorunlara bakıldığı zaman toplumların farklı milletlerin baskısı altında yaşadığını belirtti. Irak’taki meselenin Türkiye ile iç içe bir mesele olduğunu kaydeden Tütüncü, “Çünkü Türkmenler sınırın öte tarafındadır. Hem Irak’taki hem de Suriye’deki Türkmenler bölgeye yerleşen ilk Türklerdir. O bölge, Anadolu’nun Türkleşmesinden önce Türkleşiyor.” dedi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgedeki Türkmenlerin kaderinin değiştiğini vurgulayan Tütüncü, büyük bir varoluş mücadelesi verildiğini ifadelerine ekledi. "IRAK TÜRKLÜĞÜ HER ŞEYE RAĞMEN ÖZÜNÜ KORUYOR" Tütüncü, Musul’un Misak-ı Millî sınırları içinde olduğu için son derece önemli olduğunun altını çizerek, kaybedilen bir toprak olduğunu belirtti. Günümüzde devletin pek çok kademesinde ve bununla birlikte aydınların siyasî baskıya maruz kaldığını aktaran Tütüncü, “Türkmenler asimilasyona uğratılmak istendi, katliam gören, kendilerine ait binalarının tahrip edilmesine, pek çok yöntemle hunharca soykırıma uğramasına rağmen Irak Türklüğü bugün büyük ölçüde özünü korumaktadır.” şeklinde konuştu. Ayrıca dil ve kültürel açıdan asimile edilmeye çalışıldıklarının ve insanlık dışı muameleye maruz bırakıldıklarının altını çizen Tütüncü, “Siyasî Türkmen kuruluşları, Irak Türkmen Cephesi ve onun yanındaki diğer Türkmen partiler olmak üzere bütün bu Türkmenler coğrafyasında Irak Türkmenleri varlığını, kültürünü, siyasî ve kültürel haklarını savunmaya devam etmektedir. Bu konudaki en büyük desteğimiz elbette ki anavatanımız Türkiye’dir. Bütün Türk dünyasından da bu konuda destek bekliyoruz.” dedi. "KIBRIS'TAKİ TÜRK VARLIĞI 400 YILI AŞKINDIR MEVCUT" Panelistlerden Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Balyemez, bölgedeki sorunları masaya yatırdı. “Türk dünyasına selam olsun” diyerek konuşmasına başlayan Balyemez, Kıbrıs’taki Türk varlığının 4 asırdan bu yana var olduğuna dikkat çekti. Balyemez, Kıbrıs Türklerinin Osmanlı'nın fethiyle Kıbrıs Adası’nda var olduğunu ve yakın tarihte var olma mücadelesi verdiğini kaydetti. Balyemez, “Bu varoluş mücadelesi bundan 42 yıl önce kurulan bir devlet olarak varlığını devam ettiriyor.” diyerek bölgedeki soruna da işaret etti. Balyemez, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ısrarla Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir ülke tarafından tanınmadığını aktardı. "TÜRKİYE 75 YILDIR KIBRIS TÜRKLERİNİN UĞRADIĞI HAKSIZLIĞI GİDERMEK İÇİN ÇABALIYOR" Tarihî süreci anlatan Balyemez, 1931’de İngiliz hükûmeti tarafından Türklerin millî kimliğinin reddedildiğini, Müslüman azınlığı olarak tanınma yönünde baskıya maruz kaldığını ifade etti. Balyemez, Kıbrıs Türklerinin o tarih itibarıyla Türklük mücadelesine başladığını kaydetti. 1960’lı yıllara gelindiğinde katliamlara uğradıklarını anımsatan Balyemez, daha sonra KKTC’nin kurulmasıyla güvenlik sorunun yaşanmadığını belirtti. Balyemez konuşmasında, “Türkiye yetmiş beş yıldır ana gündem maddesi olan dış politikasında Kıbrıs Türklerinin uğradığı haksızlığı gidermek için çabalamaktadır.” cümlesini sarf etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı tarafından Türk dünyasının şekillendirilmeye çalışıldığının altını çizen Balyemez, bunun yeniden hayata geçirilmeye çalışıldığını dile getirdi. Son olarak işgal altındaki Kırım, Kırım Tatarları, Rus saldırıları altındaki Ukrayna’da var olan mevcut durum ve bu bağlamda faaliyette olan Kırım Ailesini anlatan kısa bir video kesit gösterildi. "RUS ORDUSUNA GİRMEMEK, UKRAYNA'YA KARŞI SAVAŞMAMAK İÇİN TÜRKİYE'YE GELDİM" Panelde konuşmacı olarak yer alan Kırım Ailesi Gençlik Kolları Üyesi Zevri Kömürcü ise Rus işgali altındaki Kırım’ın tarihî serüvenini ve Kırım Tatarlarını katılımcılara anlattı. 2022 yılı itibarıyla Anadolu topraklarına adım attığını belirterek konuşmasına başlayan Kömürcü, “Türkiye’ye gelmemin sebebi Rus ordusuna girmemek, Ukrayna’ya karşı savaşmamak, milletim için çalışmaktı. Biliyorsunuz Kırım, Türk dünyasının hassas ve sorunu olan bölgelerinden biri.” diyerek Kırım Tatarlarının anavatanı Kırım Yarımadası’nın yüzyıllardır maruz kaldığı asimilasyon ve baskı politikalarına değindi. Kırım Hanlığı bağlamında yarımadanın tarihini ele alan Kömürcü, tarihî şahsiyetlerden biri olan İsmail Bey Gaspıralı’nın Türk dünyasına yeni bir soluk kazandırdığını vurguladı. Ayrıca 1917 senesinde Numan Çelebicihan başkanlığında Kırım Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu da sözlerine ekleyen Kömürcü kısa süreli cumhuriyetin ardından aydınların Ruslar tarafından katledildiğine dikkat çekti. Kömürcü, “Bu yetmeyince Kırım Hanlığı'ndan miras kalan yapılarımızı da yok etmeye çalıştılar.” dedi. Kömürcü, 1944’te ise Kırım Tatarlarının SSCB tarafından hayvan vagonlarına bindirilerek ana yurtlarından sürgüne gönderildiğini anımsattı. 1960’lı yılların sonunda Kırım’a geri dönüşlerin başladığını ancak gidenlerin zorlu şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini aktaran Zevri Komürcü, SSCB’nin dağıldığı 1991 yılı itibarıyla Kırım’ın Ukrayna topraklarına dâhil olduğunu belirtti. Kömürcü, böylelikle Kırım Tatarlarının anavatanına döndüğü, asimilasyona karşı verdiği kimlik mücadelesinin sonuç verdiği dönemin ortasında 2014 yılında Kırım’ın yeniden Rusya tarafından işgal edildiğini dile getirdi. MOSKOVA TÜRKİYE'NİN YARDIMLARINDAN SONRA TEDİRGİN OLDU Türkiye Cumhuriyeti’nin Kırım’a her zaman destek verdiğini, bununla birlikte Türk İşbirliği Koordinasyon Ajansı Başkanlığının (TİKA) işgalden önce Kırım’da türlü faaliyetler yürüttüğünü ifade eden Kömürcü, “Türkiye’nin Kırım’a yaptığı yardımları gören Moskova Türk dünyasının yeniden kurulmasına izin vermedi.” yorumunda bulundu. İşgal altındaki Kırım’da şu anda 200’ü aşkın siyasî tutsak olduğunu aktaran Kömürcü, işgalcilerin Kırım’daki Türklüğü susturmak istediğini vurguladı. Bu nedenle Kıyiv’de faaliyet gösteren Kırım Ailesinin 2022’de topyekûn Rus saldırılarının başlamasıyla birlikte Eskişehir’e geldiğini dile getiren Kömürcü, “Savaştan hemen önce Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, ‘Savaş başlayacak biliyoruz ama sizin yanınızda olacağız’ diyerek bize teminat vermişti. Öyle de oldu. Savaşın başladığı gün Türkiye'nin Kıyiv Büyükelçiliği otobüslerle çocukların Türkiye’ye getirilmesini sağladı.” dedi. CUMHURBAŞKANI, FIRST LADY VE TİKA BAŞKANINA TEŞEKKÜR Kömürcü, desteklerinden dolayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, First Lady Emine Erdoğan ve TİKA Başkanı Abdullah Eren’e teşekkür etti. Panelin ardından programın organizatörleri tarafından panelistlere bozkurt temalı plaket, Teşekkür Belgesi ve Kızılelma Ziya Gökalp Onur Ödülü Belgesi takdim edildi. Program, toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.

Stockholm’de Kırım Hanlığı mirası ve Avrupa’nın Rus yayılmacılığına bakışı masaya yatırıldı Haber

Stockholm’de Kırım Hanlığı mirası ve Avrupa’nın Rus yayılmacılığına bakışı masaya yatırıldı

Kırım Platformu 4. Parlamenter Zirvesi kapsamında, Stockholm’de 25 Kasım 2025 tarihinde “Avrupa’nın Rus Emperyalizmine Karşı Birliği: 17-18. Yüzyıl İttifaklarından 21. Yüzyılın Ortak Sorumluluğuna” başlıklı panel düzenlendi. Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) ve Ukrayna’nın İsveç Büyükelçiliği tarafından organize edilen etkinlik, İsveç Ordusu Müzesi’nde gerçekleştirildi. Panel kapsamında, İsveç Devlet Arşivlerinde bulunan ve Kırım Hanlığı, İsveç, Ukrayna ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki 17-18. yüzyıl diplomatik ilişkilerini belgeleyen arşiv materyalleri sergilendi. Belgeler, dönemin ittifaklarının ortak tehdit olarak görülen Moskova’ya karşı yürütülen askerî ve diplomatik iş birliğini ortaya koydu. Panelde, Kırım’ın yüzyıllardır Avrupa güvenlik hattının ön cephesinde bulunduğu vurgulandı. Katılımcılar, işgal altındaki Kırım’ın Ukrayna’ya geri dönmesinin ve Kırım Tatarlarının haklarının yeniden tesis edilmesinin, Avrupa’da sömürge geçmişin aşılması açısından sembolik önem taşıdığını belirtti. Ukrayna’nın Stockholm Büyükelçisi Svitlana Zalişçuk, arşiv sergisinin önemine değinerek, Rusya’nın tarih anlatılarını manipüle etme çabasına dikkat çekti. Zalişçuk, “Bugün burada gerçek tarihten, daha önce Sovyet imparatorluğu tarafından gizlenmiş sayfalardan bahsediyoruz. Bugün Putin de tarihi anlatıları kullanmaya, gerçeği gizlemeye ve çarpıtılmış bir gelecek için savaşmaya çalışıyor. İsveç Ulusal Arşivleri ile birlikte Ukrayna ve İsveç tarihinin yanı sıra Kırım Hanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan buluntuları ve eserleri sergileyen ve restore eden İsveç Ordusu Müzesine minnettarım. Ukrayna'nın ve tüm bu devletlerin gerçek tarihini, kendi kimliğimiz için verdiğimiz mücadeledeki tarihi birliğimizi gösteriyor. Askerlerimiz cephede, biz ise enformasyon cephesinde gerçekler için mücadele ediyoruz.” dedi. KTMM Başkanı Refat Çubarov ise, ortak tarihsel bağların bugünkü dayanışmanın temelini oluşturduğunu belirterek şunları kaydetti: Savaşlardan kaçınmak, kimin saldırgan, kimin yayılmacı olduğunu anlamak için, insanlara modern dünyada bizi neyin birleştirmesi gerektiğini açıklamak gerekiyor. Bunun için de bizi birleştiren konuların ele alınması gerekiyor. Bugün İsveç, Türkiye ve Ukrayna arasındaki etkileşim hatlarından bahsetmeye çalıştık. 17. yüzyıldan bahsettiğimiz için, 342 yıl boyunca varlığını sürdüren Kırım Tatar devleti olan Kırım Hanlığı'nı ayrıca vurguladık. Dolayısıyla, bugün bu ortak noktaların arayışı, geçmişi açıklamak ve modern süreçlerle paralellikler kurmak son derece önemlidir. Panelin moderatörlüğünü, “İsveç Arşivlerinin Hazineleri” kitabının derleyicisi araştırmacı Marina Trattner üstlendi. Etkinlikte Türkiye, Ukrayna ve İsveç’ten tarihçiler ve uzmanlar sunum yaptı. Etkinlik, tarihsel ittifakların derslerinin günümüzde Rus emperyalizmine karşı verilen uluslararası mücadelede yol gösterici olduğu mesajıyla tamamlandı. Etkinlikte, geçmiş ittifakların tarihi derslerinin modern Avrupa için olağanüstü değer taşıdığı vurgulanırken, uluslararası dayanışma, ortak güvenlik ve yerli halkların haklarının korunmasının 21. yüzyılda emperyal emellere karşı koymada temel faktörler olmaya devam ettiğine dikkat çekildi.

Kırım Hanlığı'nda suç ve ceza sistemi nasıl işliyordu? Haber

Kırım Hanlığı'nda suç ve ceza sistemi nasıl işliyordu?

Kırım tarihçisi, Kırım Derneği Köklüce Şubesi Başkan Yardımcısı ve Emel Kırım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Doktorant Büşra Kayar, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği özel röportajda Kırım Hanlığı’ndaki suç ve ceza sistemi, hukuk sistemi ve şer’iye sicillerinin tarihsel önemi üzerine dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Büşra Kayar, “Osmanlı arşivlerinde Kırım’a ilişkin müstakil belgeler bulunmakla birlikte, sosyal tarih araştırmaları açısından Kırım Hanlığı’na dair başvurulabilecek yegâne kaynak şer‘iye sicilleridir. Bu bağlamda, “Kırım Hanlığı Kadı Sicilleri Kataloğu”, 17. ve 18. yüzyıllara ait sicillerin anlaşılmasına rehberlik edecek önemli bir kaynak niteliği taşımaktadır.” dedi. Kayar, Kırım Hanlığı’nda en çok rastlanan suçun ise at hırsızlığı olduğunu belirtti. “KIRIM KADISI İLE OSMANLI KADISI FARKLIDIR” Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti’nin kadılık sisteminin farklı olduğuna vurgu yapan Kayar, “Kırım Hanlığı’nda Osmanlı Devleti’nden önce de kadılık sistemi olduğunu İbni Bîbî’den görüyoruz. Kırım Hanlığı bir İslâm devletidir ve diğer İslâm devletlerine baktığımızda aynı sistem, Altın Orda’dan yani Cengiz Yasası’ndan gelen farklılıklarla birlikte Kırım Hanlığı’nda da mevcut. 13. yüzyıldan itibaren Kırım’da kadılık sistemi olduğunu İbn Bîbî’nin söylemiyle tespit ettim. Kırım’ın hukuk sistemi içerisinde en aktif rol oynayan kişi kadıdır. Kırım’daki kadılık sistemi, Osmanlı’daki kadılık sisteminden etkilense de iki kadılık sistemi arasında farklar mevcut. Osmanlı’da kadılar üç yılda bir değişiyor ancak Kırım Hanlığı Kadı Sicilleri Kataloğu’nu incelediğimizde Kırım’daki kadıların farklı görev sürelerinin olduğunu ve farklı atamaların yapıldığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. “ŞER’İYE SİCİLLERİ, KIRIM HANLIĞI’NDAKİ YAŞAMI ANLATIYOR” Doktora araştırmaları boyunca Kırım Hanlığı’ndaki şer’iye sicillerini inceleyen Kayar, “Kadıların tuttuğu şer’iye sicilleri, Kırım Hanlığı’nda olan olayların kayıtlarını içeriyor; şer’iye sicilleri için bir nevi mahkeme tutanağı diyebiliriz. Kırım Hanlığı’ndaki cezalar, suçlar, noter kayıtları, vakıf kayıtları, Kırım Hanlığı’nın mahalle ve ev yapısı bu kayıtlarda mevcuttur. Evlerin tariflerinin yapıldığı satış kayıtlarından ise bir mahallenin tanımı çıkarılabilir. Bu kayıtlarda evlere dair iki veya üç katlı olduğu, sokak başında bulunduğu, yanında camii olduğu gibi detaylar yer alıyor. Şer’iye sicilleri sosyal tarih alanında en önemli kayıtlardan biridir ve hukuk alanında da bize çok değerli ipuçları verir. Ben 17. yüzyıla ait şer’iye sicillerini incelediğimde suçla ilgili 2 bin 50 kayıt çıktı. Bu suçlar arasında cinayet, darp, küfür, hırsızlık ve ağırlıklı olarak da at hırsızlığı vardı. Edilen küfürler bile kadı tarafından kaydedilmişti. İslam hukukunda ceza; hat, tazir ve kısas olarak üç grupta incelenir. İdam cezası da kısas başlığı altındadır fakat yaptığım incelemelerde idam cezasının genellikle paraya çevrildiğini gördüm.” değerlendirmesini yaptı. “KIRIM HANLIĞI’NDAKİ BÜTÜN ARZ VE TAYİNLER, HAN TARAFINDAN YAPILIRDI” Kayar, Kırım Hanlığı’ndaki atama sistemi konusunda “Benim gözlemlerim Osmanlı’nın, Kırım Hanlığı’nın iç işlerine genel olarak dokunmadığı yönünde. Hanlığın kendi kadısını, subaşısını vs. atadığı görülüyor. Ki, Evliya Çelebi de Kırım’ı anlatırken hanlıktaki bütün arz ve tayinlerin Han tarafından yapıldığını dile getiriyor. Hanlıkta Aristokrat beylerin etkisi de mevcut. Kırım Hanlığı’nda etkili bir yapı olan Aristokrat beyler, Altın Orda’dan gelen bir gelenek. Benim tahminime göre kadıların seçimi, kadı ve kadıasker olarak iki farklı şekilde gerçekleşiyordu. Kadılar, daha çok yerel halkın davalarıyla ilgilenirken kadıaskerler, hanlıktaki üst düzey yöneticilerin davalarını takip ediyordu. Aristokrat beylerin kadıaskerlerin atamasında büyük rol oynadıkları, bir nevi referans görevi gördükleri söylenebilir." ifadelerine yer verdi. Gayrimüslimlerle yaşanan husumetlerin nasıl çözüldüğü konusunda ise Kayar, “Gayrimüslimler de aynı şekilde kendi cemaatleriyle davalarını görebiliyordu fakat Kırım kadısı ile davalarını çözmek istedikleri zaman alınan kayıtlar da elimizde mevcut. Gayrimüslim ve gayrimüslim arasında veya gayrimüslim ile Müslüman arasındaki davaların Müslüman Kırım kadısı tarafından çözüldüğü kayıtlarda bulunuyor.” açıklamasını yaptı. "KIRIM HANLIĞI’NIN KENDİNE ÖZGÜ BİR HUKUK YAPISI VAR" Kayar, Kırım Hanlığı hukuk sistemindeki kısas ve diyet uygulamasından “Şer’iye sicilinde cezalar net olarak gözükmüyor, bu kayıtlar da çok nadir. Benim çıkardığım kayıtların çoğu suç ile ilgili, ceza ile ilgili ise elimde 150 civarı kayıt ya vardır ya da yoktur çünkü cezalar genellikle şer’iye sicillerine yansımıyor. Nadir kayıtlar içindeki kısas ve diyet cezası ise şöyle örneklendirilebilir: 21 Haziran 1613 tarihinde gerçekleşen bir cinayet olayında ölen kişinin vekili geliyor, vekiller ise genellikle aileden oluyor. Normalde kısas cezası verilmesi gerekiyor fakat gerçekleşen olay, nefsimüdafaa olduğu için ve kasıtlı olarak yapılmadığı için kadı, bunu diyete çeviriyor.“ şeklinde bahsetti. Kayar, Kırım Hanlığı’nın şer’iye sicillerini incelerken denk geldiği sıra dışı bir hadiseyi şöyle aktardı: Benim incelediğim ilginç bir hadise oldu, genellikle diyet cezasının miktarı sabittir fakat söz konusu hadisede ceza, dört suçlunun maddi durumuna göre verilmişti. En yoksul suçlu en az miktarda diyet öderken en zengini ise en fazla miktarda diyet ödemişti. Altın Orda Hukuku isimli kitapta, Altın Orda’da verilen cezaların kişilerin maddi durumlarına göre verildiği ifade ediliyor; benim tahminime göre de bu ceza, Altın Orda kökenliydi. Gözlemlediğim bir başka hadise ise Kırım Hanlığı’nda Altın Orda’dan gelen bir geleneğe örnek teşkil etmesi açısından çok mühim: Hanlık divanına üç mezhep kadısı da katılıyor, Osmanlı’da ise genellikle böyle bir durum yok. Kırım Hanlığı’nın, İslâm hukukunun ve Altın Orda hukukunun örneklerinin bulunduğu, kendine özgü bir hukuk yapısı olduğu söylenebilir.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.