SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kırım Hanlığı

QHA - Kırım Haber Ajansı - Kırım Hanlığı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kırım Hanlığı haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Kırım’a vefatından sonra bile hizmet etti: Doç. Dr. Muhammet Şen’in doktora tezi kitap oldu Haber

Kırım’a vefatından sonra bile hizmet etti: Doç. Dr. Muhammet Şen’in doktora tezi kitap oldu

Doç. Dr. Muhammet Şen, 18 Eylül 2025 tarihindeki vefatından sonra bile vatan Kırım’a hizmet etmeye devam ediyor. Doç. Dr. Şen’in, Kırım Hanı I. Selim Giray Han üzerine yazdığı doktora tezi, “Steplerden Payitahta Kırım Hanlığı’nda Dört Saltanat Bir Ömür: Selim Giray Han” ismiyle kitaplaştırılarak raflarda yerini aldı. KIRIM HANLIĞI’NI “TÜRK SIYASÎ GELENEKLERİNİN KUZEYDEKİ YANSIMASI” OLARAK YORUMLADI Özellikle Kırım Hanlığı dönemine dair yazmış olduğu akademik çalışmalarıyla bilinen Doç. Dr. Şen, araştırmalarında özellikle Kırım Hanlığı dönemi, I. Selim Giray Han’ın siyasî, ilmî ve edebî yönü, Rusya’nın Kırım Hanlığı üzerindeki baskı politikaları ve Osmanlı-Kırım Hanlığı ilişkilerinin diplomatik boyutları gibi konuları ele almıştı. Doç. Dr. Şen, 2003 yılında hazırladığı yüksek lisans tezinde “Kütahya Şer’iyye Sicili (No. 23) Transkripsiyonu ve Edisyon Kritiği”, 2013 yılındaki doktora tezinde ise “Kırım Hanlığında I. Selim Giray Han Dönemi (1671–1704)” konuları üzerinde çalışmıştı. Bununla birlikte çok sayıda makale, bildiri ve kitap bölümünü akademi dünyasına kazandıran Doç. Dr. Şen’in, “Bir Modernite Sorunu Olarak Ermenicilik” isimli bir kitabı da bulunuyor. Birçok kongre ve sempozyuma katılan Doç, Dr. Şen, öte yandan Prof. Dr. Halil İnalcık’ın Kırım üzerine sunduğu çerçeveyi daha ayrıntılı ve Kırım merkezli bilgilerle genişleten bir yaklaşımla yorumlamıştı. Araştırmalarında Kırım Hanlığı’nın 1671 ve 1704 yılları arasında Osmanlı merkezî otoritesinden kısmen bağımsız diplomatik ilişkiler kurabildiğini gösteren Doç. Dr. Şen, ayrıca Hanlığı, “Türk siyasî geleneklerinin kuzeydeki yansıması” olarak yorumlamış ve Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri karşılıklı çıkar ve ittifak bağlamında değerlendirmişti.

Odesa'daki arkeolojik çalışmalarda Hocabey Kalesi'nin bir kulesi ortaya çıkarıldı! Haber

Odesa'daki arkeolojik çalışmalarda Hocabey Kalesi'nin bir kulesi ortaya çıkarıldı!

Ukrayna'nın Odesa (Hocabey) kentinde yürütülen arkeolojik kazılarda, tarihî Hocabey Kalesi'ne ait kulelerden biri gün yüzüne çıkarıldı. Kırım Hanlığı döneminde stratejik öneme sahip olan Hocabey Kalesi, 1783 yılında Rus İmparatorluğu'nun Kırım Hanlığı'nı işgal etmesinin ardından sistematik olarak tahrip edildi. Rus yönetimi, bölgenin tarihî kimliğini silmek amacıyla kaleyi yıkıp yerine kendi mimari yapılarını inşa etti. Keşif, Uşınskıy Güney Ukrayna Millî Pedagoji Üniversitesi ile Ukrayna Millî Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü tarafından Prımorskıy Bulvarı'nda gerçekleştirilen ortak kazılar sırasında yapıldı. KALEYE AİT TEMELLER BÜYÜK ÖLÇÜDE KORUNMUŞ Kazı çalışmalarını değerlendiren üniversite rektörü Prof. Andriy Krasnojon, incelenen alanda yapının temellerinin büyük ölçüde bozulmadan günümüze ulaştığını, hatta duvarın ilk sırasının dahi korunduğunu vurguladı. Tarihi planlarda kulenin dairesel olarak gösterildiğini belirten Krasnojon, kazılarda ortaya çıkarılan temelin ise çokgen planlı olduğunu ifade etti. Yaklaşık 8 metre çapındaki kulenin duvar kalınlığının 2,5 metre olduğunu aktaran Krasnojon, köşe birleşimlerinde Orta Çağ tahkimat yapılarında yaygın olarak kullanılan ahşap güçlendirme kirişlerine ait kanalların da tespit edildiğini kaydetti. KALEYE İLİŞKİN TARTIŞMALAR NETLİK KAZANDI Krasnojon, elde edilen bulgular sayesinde 240 yıl sonra ilk kez Hocabey savunma kompleksinin tam konumunun ve gerçek boyutlarının kesin olarak belirlendiğini söyledi. Araştırmaya göre kale yaklaşık 32x37 metre ölçülerinde olup, yüz ölçümü bakımından Akkerman Kalesi'nin iç kalesinden biraz daha büyük bir alana sahipti. Kazılarda ayrıca kaleye bitişik savunma bataryasının genişliğinin 12 metreyi aşmadığı, ancak tarihî planlarda yapının gerçek sınırlarının tam olarak yansıtılmadığı da belirlendi. OSMANLI DÖNEMİNE AİT BULGULAR ORTAYA ÇIKTI Bilim insanları, kule inşasında Osmanlı tuğlaları ile Tatar kiremidi olarak tanımlanan çatı kiremitlerinin kullanıldığını tespit etti. Kazılarda, kulenin iç kısmındaki dolgu tabakasında Sultan I. Abdülhamid dönemine ait 1785 yılında üretilmiş gümüş sikke ile çeşitli giysi kalıntıları da bulundu. Bu bulguların, kalenin Osmanlı Devleti tarafından 18. yüzyılda aktif olarak kullandığına işaret ettiği belirtildi. 14. YÜZYILA AİT ALTIN ORDA DÖNEMİ İZLERİ Kazılarda ayrıca kulenin temelinin altında, 14. yüzyılın ikinci yarısına ait olan ve günümüzde Moldova sınırında yer alan bölgeden geldiği belirlenen Altın Orda dönemine ait bir seramik testi bulundu. Krasnojon, bu bulgunun yaklaşık 700 yıl önce bugünkü Prımorskıy Bulvarı'nın bulunduğu bölgede yoğun bir yerleşim hayatının varlığına işaret ettiğini ve Hocabey Kalesi'nin inşa tarihine ilişkin alt zaman sınırının belirlenmesine katkı sağladığını ifade etti. Hocabey Kalesi'nin bulunduğu alandaki arkeolojik kazılar, Ukrayna Millî Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü uzmanlarının katılımıyla 2025 yılında yeniden başlatılmıştı.

Ukraynalı tarihçi Dr. Vladıslav Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin tarihi üzerine QHA’ya konuştu Haber

Ukraynalı tarihçi Dr. Vladıslav Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin tarihi üzerine QHA’ya konuştu

Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi M. S. Hruşevski Ukrayna Arkeografyası ve Kaynak Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Vladıslav Hrıbovskıy (Vladyslav Hrybovskyi), Nogay Türklerinin tarihi ve İslam dini ile olan bağlantıları üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) açıklamalarda bulundu. “NOGAY ORDASI’NA İLİŞKİN TARİHÎ HAFIZA, NOGAYLARIN KİMLİĞİNİN TEMELİNİ OLUŞTURMUŞTUR” Nogay Türklerinin, ayrı bir halk olarak 14. ve 15. yüzyıl civarında İdil Nehri (Volga) ile Aral Denizi arasındaki bozkırlarda ortaya çıktığını hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, bu toplumun etnogenetik atasının Mangıt boyunun lideri olan Edige (Edige Mirza Bahadır) olduğunu belirtti. Edige’nin Cuci ulusunda (Ulus-ı Cuci) bir beylerbeyi (beglerbeg) olarak siyasi hayatta son derece önemli bir rol oynadığını kaydeden Dr. Hrıbovskıy, bu göçebe devleti kimin yöneteceğinin büyük ölçüde Edige’nin iradesine bağlı bulunduğunu dile getirdi. 1419 yılında hayatını kaybeden Edige’nin Nogay Ordası'nın kurucusu olarak kabul edildiğini beyan eden Dr. Hrıbovskıy, “Edige Destanı, Nogay kültürünün temel taşlarından biri hâline gelmiş, bir zamanlar birleşik olan Nogay Ordası'na ilişkin tarihî hafıza ise Nogayların siyasi geleneği ile kimliğinin temelini oluşturmuştur.” ifadelerini kullandı. ALTIN ORDA DEVLETİ DAĞILDI, NOGAY ORDASI DÂHİL BİRÇOK DEVLET ORTAYA ÇIKTI Nogay Türklerinin, Deşt-i Kıpçak'ın (Kıpçak Bozkırı) başlıca göçebe nüfusunu oluşturan Kıpçakların torunları olduğunu ve Mangıt boyu etrafında şekillendiğini dile getiren Dr. Hrıbovskıy, Mangıt boyunun batı kolu olan Mansur kolunun, Dnipro (Dinyeper) ile Don nehirleri arasındaki bozkırlarda göçebe bir yaşam sürdüğünü kaydetti. “Mansur, Edige'nin oğullarından biriydi ve Mangıt boyunun liderliği üzerinde hak iddia ediyordu ancak Nogay Ordası'ndaki en yüksek makam, Edige'nin büyük oğlu Nureddin’in (Nur al-Din) soyundan gelenlerin eline geçti.” şeklinde konuşan Dr. Hrıbovskıy, bununla birlikte 1502 yılında Kırım Hanı Mengli Giray’ın Büyük Orda (Altın Orda'nın devamı kabul edilen devletin) Hanı Şeyh Ahmed'i mağlup ettiğini hatırlattı. Dr. Hrıbovskıy, 1502 yılının bu nedenle Altın Orda'nın sonu ve Cuci ulusunun dağılması sonucunda ortaya çıkan devletlerin; Kırım, Kazan, Astrahan ve Sibir Hanlıkları ile Nogay Ordası'nın kesin olarak teşekkül ettiği tarih olarak kabul edildiğini belirtti. Öte yandan Mangıt boyunun batı kolu olan Mansur soyunun Kırım Hanlığı'na bağlı olmasının önemine vurgu yapan Dr. Hrıbovskıy, “Bunu hatırlamakta fayda var çünkü daha sonra Nogayların Karadeniz'in kuzey bozkırlarına göçleri başladığında bu göçmenler, Kırım'daki Mansur koluna yani Batı Mangıtlarına dâhil edildiler.” dedi. NOGAY ORDASI NASIL İKİYE AYRILDI? 16. yüzyılın ortalarında Moskova Knezliği'nin Kazan ve Astrahan'ı ele geçirmesinin, Deşti Kıpçak'ın Türk halklarına ağır bir darbe vurduğunu dile getiren Dr. Hrıbovskıy, bu fetih sayesinde Moskova’nın, Mâverâünnehir'den (Transoksiyana) Mekke'ye gitmek isteyen Sünni hacıların, Şiî İran'ı dolaşmadan Astrahan üzerinden kullandıkları güzergâhı kontrol altına aldığını kaydetti. Bununla birlikte Nogay Ordası'nın hükümdarı İsmail Bey’in Astrahan'ın ele geçirilmesinde Moskova'ya yardım ettiğini de beyan eden Dr. Hrıbovskıy “Bunun karşılığında, Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti ile ittifak hâlindeki akrabası ve başlıca rakibi Gazi Mirza'ya (Gazi bin Uraq) karşı Moskova'nın desteğini almayı umuyordu.” dedi. Öte yandan Dr. Hrıbovskıy, bunun sonucunda Nogay Ordası’nın İsmail Bey'in liderliğindeki Büyük Nogay Ordası ve Gazi Mirza'nın liderliğindeki Küçük Nogay Ordası şeklinde ikiye ayrıldığını hatırlattı. Aynı dönemde meydana gelen doğal felaketlerin Nogayların hayvan varlığının önemli bir bölümünü kaybetmesine yol açtığını, bunun sonucu olarak yaşanan büyük kıtlıktan dolayı çok sayıda göçebenin hayatını kaybettiğini de belirten Dr. Hrıbovskıy, “Nogay halkının hafızasında ve destan geleneğinde bu olaylar, bir zamanlar büyük olan Nogay dünyasını yok eden evrensel bir felaket olarak yer etti.” dedi. İKİNCİ BÜYÜK GÖÇ GALGASI, ASTRAHAN ÜZERİNE DÜZENLENEN BÜYÜK SEFERLE BAŞLADI 16. yüzyılın ortalarından itibaren Nogayların Kuzey Kafkasya'ya ve Karadeniz'in kuzeybatısındaki bölgelere, özellikle Prut, Tuna ve Dnister (Dinyester) nehirleri arasındaki Bucak bozkırına kitlesel göçlerinin başladığını kaydeden Dr. Hrıbovskıy, bu göçebe toplulukların ikinci büyük göç dalgasının ise 1569 ve sonraki yıllarda, Osmanlı ve Kırım Tatar kuvvetlerinin Astrahan üzerine düzenlediği büyük sefer sonucunda gerçekleştiğine işaret etti. Kale ele geçirilemese de çok sayıda Nogay Türkünün başka yerlere nakledildiğini dile getiren Dr. Hrıbovskıy, 16. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Nogay Ordası'nın ana kitlesinin İdil, Ural ve Emba (Cembe/Zhemba) nehirleri arasındaki bozkırlarda yaşadığını, daha sonra ise Orda’nın yeniden parçalandığını ifade etti. “İlk ayrılan topluluklardan biri, Emba Nehri çevresinde dolaşan ve adını bu nehirden alan Cemboyluk (Dzhembuyluk) Nogaylarıydı. Bu grup, Kazaklarla olan yakın ilişkilerini sürdürdü.” şeklinde konuşan Dr. Hrıbovskıy, Büyük Nogay Ordası'nın ana kitlesinden ise Yedişkul topluluğunun ortaya çıktığını kaydetti. Bununla birlikte 18. yüzyılın sonlarında bile Yedişkul mirzalarının kendilerini, diğer bütün Nogaylardan daha yüksek statülü bir "biy soyu" olarak gördüğüne dikkat çeken Dr. Hrıbovskıy, Büyük Nogay Ordası'nın en kalabalık topluluğunun ise Yedisanlar olduğunu belirtti. “Bu ad, ‘yetmiş bin’ ifadesine gönderme yapmaktadır. Elbette, o dönemde göçebe nüfusun sayımı yapılmıyordu; dolayısıyla bu isim, yalnızca ‘çok büyük bir topluluk’ anlamına geliyordu. Küçük Nogay Ordası ise Azak Denizi'nin doğusundan başlayarak güneyde Kuban Nehri'nin sağ kıyısına ve Maniç bozkırlarına kadar uzanan sahayı kapsıyordu.” değerlendirmesini yapan Dr. Hrıbovskıy, 17. yüzyılda Kuzey Kafkasya'nın etek bozkırlarında Küçük Nogay Ordası'ndan Kasay-Ulu, Kospulat-Ulu ve Sultan-Ulu şeklinde üç büyük etnik grubun ortaya çıktığını dile getirdi. Bu etnik grupların yanında Kıpçak adıyla bilinen göçebe toplulukların da bulunduğunu ve bu göçebe toplulukların Nogay Türkleriyle akraba olma ihtimaline işaret eden ve buna karşın 18. yüzyılın sonlarına kadar ayrı kimliklerini koruduğunu kaydeden Dr. Hrıbovskıy, “18. yüzyılda Dağıstan'ın bozkır kesiminde topluca Karanoğay adı verilen bir Nogay grubu bulunuyordu. Bu ad, kalıtsal mirzalara sahip olmamaları ve erken dönemde Rus hâkimiyetine girmelerinden kaynaklanıyordu. Karadeniz'in kuzeybatısındaki Bucak bölgesinde ise Nogay göçleri sonucunda, Bucak Nogayları adı verilen ayrı bir etnik kol oluştu. Daha önce bölgede yaşayan ve genel olarak ‘Tatar’ diye adlandırılan nüfusun bir bölümü Nogaylar tarafından asimile edildi; bir bölümü Osmanlı kaleleri çevresinde yoğunlaştı; diğer bir bölümü ise Dobruca'ya iskân edildi.” dedi. OSMANLI DEVLETİ, AZAK KALESİ’Nİ NASIL KAYBETTİ? 17. yüzyılın başlarında Bucak'ta, Batı Mangıtları olarak da bilinen Mansur hanedan kolundan Kantemir (Can Temir) önderliğinde güçlü bir Nogay askerî ve siyasi teşekkülünün ortaya çıktığını beyan eden Dr. Hrıbovskıy; Kantemir’in, Mansur boyunun lideri Dev Mirza'nın torunu olduğuna, kendi nüfuzunu artırmak amacıyla Bucak'a Nogay göçlerini teşvik ettiğine ve doğudan Nogay göçmenlerini Bucak'a yerleştirmek için bizzat Azak Denizi'nin kuzey kıyılarına kadar gittiğine işaret etti. Bununla birlikte Dr. Hrıbovskıy, 1620’li yıllarda Kantemir’in Kırım hanlarıyla çatışmaya girdiğini ve Osmanlı Devleti'nin hâkimiyeti altında bağımsız bir devlet kurmaya çalıştığını hatırlatarak “O sırada ayrılıkçı eğilimler gösteren Kırım Hanlığı hükümdarları Mehmed Giray ile Kalgay Şahin Giray'a karşı olduğu için Bab-ı Âli, Kantemir'i destekledi. Bu mücadele sırasında Osmanlı Devleti, Don Kazakları ile Zaporojya Kazaklarının 1537 yılında ele geçirdiği Azak Kalesi'ni kaybetti.” dedi. “OSMANLI YÖNETİMİ, KIRIM HANLIĞI'NI GÜÇLENDİRME SİYASETİ İZLEDİ” Bu ve başka nedenlerle Bab-ı Âli'nin emri üzerine Kırım Hanı İnayet Giray’ın idam edildiğini belirten Dr. Hrıbovskıy, Kantemir’in Bucak Nogayları üzerindeki hâkimiyetini kaybettiğine ve daha sonra onun da idam edildiğine işaret etti. “Bundan sonra Osmanlı yönetimi, Kırım Hanlığı'nı güçlendirme, Bucak Ordası'nı ise zayıflatma siyaseti izledi. 17. yüzyılın ikinci yarısında Bucak Nogayları, yerleşik hayata geçirildi.” şeklinde konuşan Ukraynalı Nogay tarihçisi, 1600-1630 yılları civarında İdil ile Yayık (Ural) Nehri arasındaki bozkırların, Batı Moğolistan kökenli Oyratlardan oluşan Kalmıklar tarafından fethedildiğini ve Kalmık baskısı nedeniyle birçok Nogay Türkünün batıya göç ettiğini ifade etti. Dr. Hrıbovskıy, buna rağmen Nogay Türklerinin Yedişkul, Yedisan ve Cemboyluk topluluklarının büyük çoğunluğunun Kalmıklara tâbi olduğunu ve Kalmık Hanlığı'na katıldığını kaydederek “1630'lu yıllarda Büyük Nogay Ordası tamamen ortadan kalktı. Aynı dönemde bey (biy), nureddin, keykubat (keykuvat) ve taybuğa gibi başlıca yönetim unvanları da tarihe karıştı.” dedi. OSMANLI-RUS SAVAŞI, DOĞU AVRUPA'DAKİ SİYASİ DENGELERİ ALTÜST ETTİ 1768-1774 yılları arasında gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı’nın Doğu Avrupa'daki siyasi dengeleri köklü biçimde değiştirdiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, “Savaş sırasında II. Katerina yönetiminin Nogayların önemli bir bölümünü zorla Kırım Hanlığı'ndan koparması; Rusya'nın daha sonra Kırım'ı, Kuzeybatı Kafkasya'yı, Osmanlı Devleti'nin Karadeniz'in kuzeyindeki topraklarını ele geçirmesi ile Kazak Ukraynası ve Lehistan-Litvanya Birliği'ni ortadan kaldırmasının önünü açtı.” ifadelerini kullandı. Bunun doğrudan sonucu olarak Kuban Nehri'nin sağ kıyısında, Kuzey Kafkasya'nın orta kesiminde, Kuzey Azak bölgesinde ve Dağıstan'da Nogaylara ait "rezervasyonların" ortaya çıktığına işaret eden Ukraynalı Nogay tarihçisi, bu “rezervasyonların” topraklarının daraltılması ve nüfuslarının azaltılmasının her bölgede farklı biçimlerde gerçekleştiyse de Nogay Türklerinin ya tamamen ortadan kalktığını ya da yok olmanın eşiğine sürüklendiğini beyan etti. 1770 yılının Mart ayında II. Katerina'nın sarayındaki Devlet Konseyinin savaşın temel hedefini belirlediğini kaydeden Dr. Hrıbovskıy, bu savaşla birlikte Kırım'ın Osmanlı Devleti'nden ayrılması, görünüşte bağımsız bir devlet hâline getirilmesi, bazı kalelerinin Rus garnizonlarının konuşlandırılması amacıyla "gönüllü" olarak Rusya'ya verilmesi ve Rus donanmasının Karadeniz'e çıkışını güvence altına alacak bir limanın Rusya'ya bırakılmasının amaçlandığını dile getirdi. “RUSLARIN BU PLANI UYGULARKEN İLK HEDEFİ NOGAYLAR OLDU” Rusların bu planı uygularken ilk hedefinin Nogay Türkleri olduğunu belirten Dr. Hrıbovskıy, “Rus birlikleri, Zaporojya ve Don Kazaklarının yardımıyla çok sayıda Yedisan ve Bucak Nogay ailesini, özellikle kadın ve çocukları esir aldı. Onlara karşı misilleme tehdidinde bulunarak Nogay mirzalarını, Rus İmparatorluğu ile sözde bir ittifak antlaşması imzalamaya zorladı.” şeklinde konuştu. Bu ittifakın 1770 Eylül’ünün başında imzalandığını dile getiren Dr. Hrıbovskıy, II. Katerina’nın Nogay Türklerini bağımsız bir halk olarak tanıdığını ve başlarına bir yönetici seçilmesini sağladığını kaydetti. Yedisan mirzası Can Mambet’in böylelikle, bütün Nogay Türklerinin lideri ilan edildiğini ve 1630'lu yıllardan beri kullanılmayan "bey" unvanını aldığını hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, şu değerlendirmelere yer verdi: Elbette Rusların bunu Nogay Ordası'nın bağımsızlığını ve birliğini yeniden kurmak amacıyla değil, Kırım Hanlığı'nı yıkmak ve Osmanlı Devleti'ne darbe vurmak amacıyla yaptı. Rus yönetimi, Nogayları örnek göstererek Kırım aristokrasisini de benzer bir ‘ittifak’ yapmaya zorlamayı ve böylece onları tamamen Rusya'ya bağımlı hâle getirmeyi planlıyordu. Ancak Kırım Hanlığı, yaklaşık bir yıl daha Rus işgalcilerine karşı umutsuz da olsa direnişini sürdürdü. Rus askerî komutanlığı, Nogayları Kırım Hanı'ndan tecrit etmek amacıyla onları Karadeniz'in kuzey bozkırlarından Kuzeybatı Kafkasya'ya, Kuban Nehri'nin sağ kıyısındaki bozkırlara zorla iskân etti. Bu süreç, 1771 yazının sonlarında gerçekleşti. NOGAY TÜRKLERİ, RUSLARIN BASKISIYLA ŞAHİN GİRAY’IN OTORİTESİNİ TANIMAYA MECBUR BIRAKILDI Rusların Nogay Türklerini resmen bağımsız bir halk ilan ettiğini ve bu noktada bilinçli olarak "devlet" kavramını kullanmadığına dikkat çeken Dr. Hrıbovskıy, “Başlarında görünüşte bağımsız bir hükümdar olan Can Mambet Bey bulunuyordu ancak onu denetlemek amacıyla küçük bir askerî birlik ve Kazaklardan oluşan müfrezeyle birlikte bir Rus subayı görevlendirildi.” dedi. 1771 yazında Rus ordusunun Kırım'ı ilk kez işgal ettiğini ve 27 Temmuz 1771 tarihinde Karasuvbazar'da Kırım'ın ileri gelenlerinin kurultayının toplandığını hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, bu kurultayda Nogayların örneğinin izlenerek Rusya ile dostluk ve Osmanlı Devleti'nden ayrılmayı öngören bir ön anlaşma imzalandığını belirtti. “Selim Giray' Hanı tahttan indirmeyi ve ‘kadim geleneklere’ uygun olarak yeni bir han seçilmesini kararlaştırdılar. Kırım Hanlığı'nın ikinci en yüksek makamı olan kalgay görevine ise Şahin Giray getirildi. Kardeşi Saint Petersburg'a gönderilerek II. Katerina ile sözde ‘ittifak antlaşmasını’ müzakere etmesi istendi.” şeklinde konuşan Dr. Hrıbovskıy, bununla birlikte Kırım'da Rus egemenliğine karşı güçlü bir direnişin başladığını ve Kırım aristokrasisinin, sözde bağımsızlık fikrini Rusya'nın bir manipülasyonu olarak gördüğü için buna kesin biçimde karşı çıktığını kaydetti. Şahin Giray’ın ise bağımsızlığı kelime anlamıyla yorumladığını, Rus desteğiyle Kırım Hanlığı'nı Rus İmparatorluğu'ndan bağımsız hâle getirmeyi amaçladığını, bu nedenle de Kırım'da II. Katerina'nın "kuklası" olarak görüldüğünü belirten Dr. Hrıbovskıy, “Kırım ileri gelenlerinin direnişi üzerine Şahin Giray, 1773 yazının başlarında Kırım'dan ayrılarak Poltava'ya gitmek zorunda kaldı. Bunun üzerine II. Katerina, onu Kırım Hanlığı'nın ikinci devlet adamı sıfatıyla Kuban'daki Nogaylara göndermeye karar verdi. Rus askerî komutanlığının baskısıyla Nogaylar, onun otoritesini tanımaya mecbur bırakıldı.” değerlendirmesini yaptı. “NOGAYLARA RUS SİYASİ MANEVRALARINI MEŞRULAŞTIRACAK ZORAKİ BİR UNSUR ROLÜ BİÇİLDİ” 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı’nın uluslararası alanda bağımsız bir devlet olarak tanındığını, Antlaşma’nın Fransa'nın aracılığıyla imzalandığını, Kuban Nehri'nin sağ kıyısı Kırım Hanlığı'nın parçası olarak kaldığından burada yaşayan Nogay Türklerinin de bağımsız Kırım Hanlığı'nın tebaası kabul edildiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, buna karşın II. Katerina idaresinin, Kırım Hanlığı'nı bütünüyle hâkimiyeti altına almak amacıyla Şahin Giray ve Nogay Türklerini araç olarak kullanmaya devam ettiğini kaydetti. Rusya ile Kırım Hanlığı arasındaki resmî sınır olan Yeya Nehri üzerinde Rus askerî komutanlığının Yeysk tahkimatını inşa ettiğini belirten Dr. Hrıbovskıy, şu ifadelere yer verdi: Şahin Giray'ın karargâhı burada bulunuyor, ayrıca onun için bir saray inşa ediliyordu. Aynı yerde Yarbay Leşkeviç komutasında bir Rus garnizonu konuşlandırılmıştı, bu birlik hem Şahin Giray'ı hem de Can Mambet Bey'i denetliyordu. Rus subaylarının gözetiminde Şahin Giray, Nogaylardan beşli (beşly) adı verilen askerî birlikler oluşturmaya başladı. Bu birliklere alınan Nogaylar, Rus üniformaları giyiyor ve Tula'da üretilen Rus tüfekleriyle silahlandırılıyordu. Resmî olarak bunlar Kırım Hanlığı'nın ikinci adamı olan kalganın birlikleri sayılıyordu. Şahin Giray aynı zamanda Kuban'da Kırım Hanı'na bağlı olmayan, Rusya'nın denetimindeki kendi idari teşkilatını kurmaya başladı. Can Mambet’in 1776 yılında hayatını kaybettiğini, Nogay Türkleri ayaklandıysa da Rus birliklerinin isyanı büyük bir sertlikle bastırdığını ve Nogay Türklerinin ileri gelenlerinin sindirildiğini kaydeden Dr. Hrıbovskıy, “Nogaylara, yabancı bir devleti içeriden çökertmeye ve daha sonra onu ilhak etmeye yönelik Rus siyasi manevralarını meşrulaştıracak zoraki bir unsur rolü biçildi.” dedi. ŞAHİN GİRAY'IN KUVVETLERİNİN ARASINDA RUSLARIN BULUNMASI KRİZE YOL AÇTI 1777 yılının ocak ayı başlarında Kırım Hanı Şahin Giray’ın, Kuban'daki Kırım seraskerlerinin eski merkezi olan ve küçük bir Osmanlı garnizonunun bulunduğu Kopıl'ı çatışma yaşanmadan ele geçirdiğini ve burada yaklaşık 30 topa el koyarak kendi komutanını tayin ettiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, “Ancak 21 Ocak'ta Temrük'e yaptığı saldırı başarısız oldu. Yeniçeriler, düzensiz biçimde saldıran beşli birliklerini püskürttüler. Ayrıca Şahin Giray'ın kuvvetleri arasında Rus askerlerinin bulunduğu ortaya çıkınca uluslararası bir kriz doğdu.” dedi. Siyasi sonuçları önlemek amacıyla Rus birliklerinin hızla Orkapı (Perekop) tarafından Kırım'ı abluka altına aldığını ve 30 Ocak'ta yalnızca 200 yeniçeriden oluşan Osmanlı garnizonunu Temrük'ten çıkardığını belirten Dr. Hrıbovskıy, böylelikle Şahin Giray'ın Kırım Yarımadası'na geçişinin güvence altına alındığını dile getirdi. 1777 yılının Mart ayında Şahin Giray’ın, Rus desteğiyle Kerç yakınlarına çıkarma yaptığını ve Devlet Giray’ın bu ilerlemeyi durdurmaya yönelik birkaç başarısız girişimin ardından 29 Mart'ta Bahçesaray'dan ayrılarak İstanbul'a gittiğini hatırlatan Dr. Hrıbovskıy, “Ertesi gün Kırım beyleri ve mirzaları, ‘bütün Tatar halkının ortak isteğiyle en yüksek iktidarı üstlenmesini talep ettiklerini’ bildiren bir heyeti Şahin Giray'a gönderdiler. Yeni Han’a bağlılık yemini ise 22 Nisan'da gerçekleştirildi.” dedi. Öte yandan Şahin Giray'ın Kırım tahtına çıkmasından sonra Rus yönetiminin, Kuban Nehri'nin sağ kıyısında yeni bir tahkimat hattı inşa etmeye başladığına, böylece Kuzeybatı Kafkasya üzerindeki denetimini güçlendirerek bölgenin hukuken "bağımsız" Kırım Hanlığı'na ait olmasını tamamen göz ardı ettiğine dikkat çeken Ukraynalı Nogay tarihçisi, “Bu bölgede yaşayan Nogaylar, hem Şahin Giray'ın idaresine hem de Rus askerî komutanlığına tâbi tutuldu. Rus subayı Leşkeviç, Nogaylar üzerindeki denetimini giderek artırırken Şahin Giray'ın yönetiminin otoritesini sistematik biçimde zayıflattı.” şeklinde konuştu. NOGAY TÜRKLERİNİN İSLAM DİNİNE GEÇİŞ SÜRECİ NASIL GERÇEKLEŞTİ? Ayrıca yakın zamanda “İslam Dini ve Azak Denizi’nin Kuzey Kıyısındaki Nogay Toplumu” (Islam and Society of the Nogais of the Northern Coast of the Sea of Azov, 1770–1860) isimli kitabı yayımlanacak olan Dr. Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin İslam dinine geçişini de ele aldı. Nogay Türklerinin İslam dinini benimsemesinin birkaç yüzyıla yayılan kademeli bir süreç olduğunu ifade eden Dr. Hrıbovskıy, İslam'ı ilk benimseyenlerin Altın Orda'nın son dönemlerindeki yönetici seçkinler olduğunu kaydetti. Buna karşın Dr. Hrıbovskıy, eski bozkır geleneklerine ait birçok unsurun halk arasında uzun süre varlığını koruduğunu ancak 16. ve 17. yüzyıllara gelindiğinde özellikle Kırım Hanlığı, Osmanlı Devleti ve tasavvufî (Sufî) dinî ağların etkisiyle İslam’ın Nogay topluluklarının büyük çoğunluğu arasında köklendiğini dile getirdi. Evliya Çelebi’nin Nogay Türkleri hakkında aktardıklarının, birçok Nogay topluluğunun Hanefî veya Şafiî fıkıh gelenekleriyle ilişkilendirildiğini göstermekte olduğunu fakat bu durumun katı veya yeknesak bir mezhep kimliği olarak değerlendirilmemesi gerektiğini beyan eden Dr. Hrıbovskıy, şu değerlendirmelere yer verdi: Uygulamada dinî hayat; yerel şartlar, göçebe yaşam tarzı ve Kırım ile Osmanlı İslam kurumlarıyla kurulan ilişkiler tarafından şekillendirilen esnek bir yapıya sahipti. Genel olarak Nogaylar, Sünni İslam dünyasının ayrılmaz bir parçasıydı. Bununla birlikte, dinî uygulamaları farklı kabile grupları arasında çeşitlilik gösteriyor ve yalnızca sınırlı ölçüde standartlaşmış bulunuyordu. Dolayısıyla Ulu Nogay, Şıdak Nogay, Urumbet Nogay, Geçdi Nogay, Mansurlu, Sincivitli, Mangıt, Çobaneli, Nevruzeli ve Deveyli gibi Nogay toplulukları, dinî aidiyet temelinde tanımlanmıyordu. Bunlar, Nogay halkı içerisinde yer alan alt etnik veya kabilevi bölünmelerdi. Nogayların büyük çoğunluğu ise Hanefî mezhebine bağlı Sünni Müslümanlardan oluşuyordu. Bunun tek istisnasını, Dağıstan bozkırlarında ve Kafkasya'nın birtakım bölgelerinde yaşayan küçük bir Nogay topluluğu oluşturuyordu. NOGAY TÜRKLERİ ARASINDA ESKİ İNANÇ SİSTEMLERİNİN İZLERİ DE GÖRÜLÜYORDU Evliya (aulya) olarak adlandırılan kutsal mekânların varlığı ve kutsal kabul edilen kişilerin mezarlarının ziyaret edilmesiyle Nogay Türkleri arasında eski dinî inanç sistemlerinin izlerinin izlerinin görüldüğünü belirten Dr. Hrıbovskıy, “Bu mekânlarda, cami merkezli İslam anlayışından farklı ritüeller uygulanıyordu. Nogayların efsanevi atası kabul edilen Baba Tukles, Müslüman bir veli özelliklerine sahip olmakla birlikte, Moğol öncesi dönemde göçebe Kıpçakların güçlü bir şamanı ve diğer şamanların (baksıların) koruyucusu olarak kabul ediliyordu. Benzer unsurlar, Karadeniz'in kuzey bozkırlarında yaşayan Nogayların din anlayışında da izlenebilmektedir.” ifadelerine yer verdi. Evliya Çelebi’nin, Dnister kıyısında bulunan ve "Tereyağı Baba" anlamına gelen Mıyak Baba adlı kutsal bir mekândan söz ettiğine ve bu kutsal yerin, eski çobanlık ve hayvancılık kültleriyle ilişkilendirildiğine işaret eden Dr. Hrıbovskıy, “Atalar kültünün zayıflamış bir biçimini temsil eden evliya kültünün yanı sıra, Nogaylar arasında totemik inançların kalıntıları da gözlemlenmektedir.” dedi. Bununla beraber Dr. Hrıbovskıy, Nogayların Hanefi mezhebine bağlı Sünni İslam anlayışını benimsemelerinin ise başlangıçta Nogay Ordası üzerinde etkili olan dinî merkezlerden kaynaklandığını dile getirerek 16. yüzyılın ortalarına kadar İdil'den Aral Denizi'ne kadar uzanan bozkırlarda hüküm süren birleşik Nogay Ordası üzerinde özellikle Mâverâünnehir, Buhara, Bulgar ve Bağdat’ın önemli dinî nüfuz merkezleri olduğunu kaydetti. Nogay Türklerinin 16. yüzyılın ikinci yarısından 17. yüzyılın ilk yarısına kadar olan süre içerisinde Osmanlı Devleti ve Kırım Hanlığı'nın siyasi nüfuz alanına girmeye başlamalarıyla birlikte dinî, manevî ve kültürel yaşamlarının başlıca merkezlerinin Akkerman, Kefe ve Bahçesaray hâline geldiğini beyan eden Dr. Hrıbovskıy, “Rus İmparatorluğu Kırım'ı ele geçirinceye kadar Karadeniz'in kuzeyi, dinî ve kültürel açıdan Nogayları da kapsayan ortak ‘Kırım kültür ve din alanı’ niteliğini korumuştur.” dedi. NOGAYLAR, CAMİYE SIK GİTMEMELERİNE RAĞMEN İBADETLERİNİ YERİNE GETİRİRDİ Bununla beraber Dr. Hrıbovskıy, Nogay Türklerinin dinî faaliyetleri hakkında şu ifadelere yer verdi: 19. yüzyılda Kırım Tatarları, Nogayları küçümseyici bir ifadeyle ‘hayatında cami görmemiş fakir Müslümanlar’ olarak nitelendiriyordu. Gerçekten de Nogaylar, camilere sık gitmezlerdi; ancak buna rağmen günde beş vakit namaz kılmaları ve bozkır şartlarında İslam'ın bütün ibadet düzenini yerine getirmeleri beklenirdi. Öte yandan Nogay Türkleri için özellikle kıblenin, yani Mekke'de bulunan Kâbe'nin yönünü bilmenin büyük önem taşıdığına ve bunun için kıblanâme (qıblama) adı verilen basit bir pusulanın kullanıldığına işaret eden Dr. Hrıbovskıy, “Bu pusula, kişinin yaşamı boyunca Sünni İslam'a bağlılığının bir sembolü olarak mezar taşlarına da işlenirdi. Nogay Türkçesinde ‘kıble’ kelimesi, aynı zamanda güney yönünü ifade etmek için de kullanılıyordu.” değerlendirmesini yaptı. Dr. Hrıbovskıy, ayrıca 1820'li yıllarda Nogay Türklerinin gündelik yaşamını gözlemleyen İsviçreli misyoner Daniel Schlatter’in, Nogay Türklerinin dinlerine olan derin bağlılığını ve Sünni İslam'ın kurallarına titizlikle riayet ettiklerini özellikle vurguladığına da dikkat çekti.

Muhakeme youtube kanalında Moskova’yı fetihten sürgüne Kırım Tatarları konuşuldu Haber

Muhakeme youtube kanalında Moskova’yı fetihten sürgüne Kırım Tatarları konuşuldu

YouTube’da yayın yapan Muhakeme kanalında Türk dünyası meselelerinin konuşulduğu “Türk Yurtlarından Notlar” programında “Moskova’yı Fetihten Sürgüne Kırım Türklüğü” başlıklı bir içerik yayınlandı. Emre Kartal tarafından hazırlanan programda 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı’nda Kırım Tatarlarının yaşadığı acılar, 2014’te Rusya’nın gerçekleştirdiği işgal ve hukuksuzluklarla birlikte Kırım Tatarlarının zaferlerle dolu tarihine de değinildi. Yaklaşık 6 ay önce yayın hayatına başlayan Muhakeme YouTube kanalı pek çok konseptte çalışmalarını gerçekleştiriyor. Bu konseptlerden biri olan “Türk Yurtlarından Notlar” programını hazırlayan Emre Kartal her programda farklı Türk coğrafyasının gündemini ve meselelerini ele alıyor. 18 Mayıs 1944 tarihinde gerçekleşen Kırım Sürgünü ve Soykırımı’nın yıl dönümü olması sebebiyle de bu haftaki programlarında Kırım konuşuldu. MOSKOVA’YI FETHEDEN KIRIM HANLIĞI Programda Kırım Tatarlarının ve Kırım coğrafyasının tarihine değinilerek özellikle Kırım Hanlığının zaferlerle dolu tarihinden örnekler anlatıldı. Kırım Hanı Devlet Giray komutasındaki orduların Moskova’yı fethi ve büyük Moskova yangını çevresinde gelişen olayları anlatan Kartal, Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasındaki değerli ve güçlü ilişkiye de yoğun atıf yaptı. İKİ YUMRUK ARASINDA KIRIM TATARLARI İkinci Dünya Savaşı ikliminde Nazi ve Sovyetler Birliği işgallerini gören Kırım’ın yaşadığı dramatik gelişmelere değinen Kartal, iki güç arasında Kırım Tatarlarının aradıkları bağımsızlık ve özgürlüğü ve bu bağlamda yaşadıkları acı hadiseleri örneklerle incelendi. Hitler ve Stalin’in ayrı ayrı sürgün hareketlerine değinilerek II. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordusu yanında savaşan Kırım Tatarlarının dahi Stalin tarafından nasıl sürgün edildiğini örnekleriyle anlatıldı. ARABAT FACİASI HATIRLANDI Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı sırasında unutulan ve gemilere doldurularak batırılan Kırım Tatarlarının acı kaderlerini hatırlatan Kartal, Araba faciasının asla unutulmaması gerektiğini vurguladı. Bununla birlikte sürgüne dair bilgiler paylaşılan programda sürgünün soykırım olduğu vurgulandı. SOVYET SÜRGÜNÜNDEN RUS İŞGALİNE KIRIM Sürgünden sonra 2014 yılından Rus işgal kuvvetlerince gerçekleşen saldırıları gündemine alan Kartal, hukuksuz referandum ve işgalin tanınmaması gerektiğini işaret etti. Rusya’nın Kırım’dan sonra Ukrayna’nın başka bölgelerinde de işgal ve katliam yürüttüğünün işaret edildiği programda Türk dünyasının tamamının büyük siyasi bağlamların dışına çıkarak sade ve sadece Kırım Tatarlarından yana olması gerektiği vurgulandı. Programda “Aluştadan Esen Yeller” ve Kırım Tatar Millî Marşı olan “Ant Etkenmen” de okunarak Kırım Tatarlarının bağımsızlık ruhuna ve edebi gücüne atıf yapıldı. Programda ayrıca Antlı Şehit Numan Çelebicihan, Kırım Tatarlarının millî lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Abülcemil Kırımoğlu gibi abide şahsiyetin mücadelelerine de atıf yapıldı. EMRE KARTAL KİMDİR? Muhakeme YouTube kanalında “Türk Yurtlarından Notlar” programını hazırlayan Emre Kartal, Gazi Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında lisans ve yüksek lisans derecesine sahip. Halihazırda da Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında doktora eğitimine devam ediyor. Uzun yıllardır çeşitli sivil toplum kuruluşlarında özellikle Türklük ve Türk dünyası üzerine çalışmalar yürüten, pek çok yayın organında uluslararası ilişkiler alanında çalışmaları yayınlanan Kartal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde danışman olarak görev yapmaktadır. Kartal özellikle Çin Halk Cumhuriyeti dış politikasına ve Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerine yönelik akademik çalışmalarda bulunuyor.

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Oleksandr Sereda: Böyle giderse Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz Haber

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Oleksandr Sereda: Böyle giderse Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi ve Güney Ukrayna Millî Pedagoji Üniversitesi "Uşınski D.K." Öğretim Üyesi Doç. Dr. Oleksandr Sereda, Kırım Hanlığı ile Ukrayna arasındaki ilişkiler, Osmanlı Devleti’nin Ukrayna’nın Odesa kenti üzerindeki izleri, Osmanlı arşivlerinin Ukrayna tarih yazımı açısından önemi ve Kırım’ın mevcut durumu üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. “KIRIM HANLIĞI’NI BU DÖNEMİN İLİŞKİLERİNDE BİR KÖPRÜ OLARAK GÖRÜYORUM” Sereda, Ukrayna ile Kırım Hanlığı arasındaki ilişkiler ve Kırım’ın 1783’te Rusya tarafından işgal edilmesinin Ukrayna tarihi ve kültürü üzerindeki etkilerinden bahsetti. Osmanlı Devleti ile Ukrayna arasındaki ilişkilerin ise 17. yüzyılın ortasında ve Hetman Bohdan Hımelnıtskıy (Bogdan Khmelnytsky) zamanında başladığını kaydeden Sereda, 1648 yılında ilk fermanların çıktığını ve Sultan İbrahim tarafından Hılemnıtskıy’a bu fermanların gönderildiğini belirtti. Hotin Seferi’nin düzenlendiği zaman ve sonrasına denk gelen Padişah Genç Osman Dönemi’nden beri Ukrayna Kazak toplumu ve Osmanlı Devleti arasında mektuplaşmaların olduğunu dile getiren Sereda, “Bütün bu ilişkiler genel olarak Kırım Hanlığı geçilerek kuruluyor. Bütün mektuplaşmalar, İstanbul’dan Bahçesaray’a ve Bahçesaray’dan Ukrayna Hetmanına ve Zaporog Kazaklarına elçiler gönderilerek gerçekleştiriliyor. Kırım Hanlığı’nı bu dönemin ilişkilerinde bir köprü olarak görüyorum. Kırım Hanlığı, tabii ki Osmanlı Devleti’nin içindeydi, Osmanlı Devleti’nin bir parçasıydı. Bu, vasal bir toprak değildi; orada vasallık yoktu. Kırım Hanlığı daha çok ‘kardeş ülke’ olarak Osmanlı Devleti içindeydi. Aynı zamanda Osmanlı Sultanı, Kırım Hanlarına mektuplarda ‘Benim kardeşim’ yazıyordu. Mesela Lehistan ile Moskova Devleti hakkında hangi kararların verilmesi gerekiyorsa tabii ki Osmanlı Devleti, bu noktada Kırım Hanlarıyla fikirleşiyordu ve aynı Kırım Hanları, Ukrayna Hetmanları ile ilişkilerde de yine Osmanlı padişahlarıyla fikirleşiyordu.” ifadelerini kullandı. UKRAYNA’NIN NEREDEYSE BÜTÜN ZAFERLERİ, KIRIM HANLIĞI ORDUSU İLE KAZANILDI En önemli fermanın 1651 yılında artık Sultan Mehmet tarafından gönderildiğini ve Ukrayna toplumuna bu şekilde koruma sağlandığını dile getiren Sereda, “Bu şekilde Ukrayna, Osmanlı Devleti’nin bir parçası olabilirdi fakat Ukrayna, riskli bir siyaset üçgeni içerisindeydi. Bir tarafta Lehistan, öbür tarafta Moskova Devleti, diğer tarafta da Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı vardı. Tabii ki her ülke, kendi siyasetini uyguluyordu. Kırım Hanlığı’nın siyaset üzerine kendi düşünceleri vardı, aynı Moskova Devleti’nin kendi planları olduğu gibi. Ukrayna toprağı, zaten o dönem Lehistan içindeydi. Ukrayna Millî Devrimi’nin de Hımelnıtskıy zamanında ‘iç savaş’ olarak başladığını söyleyebiliriz, sonra da Ukrayna Millî Savaşı başlıyor. Bu savaşta da en büyük desteğin Kırım Hanlığı’ndan geldiğini ve genel olarak bütün zaferlerin Kırım ordusu ile kazanıldığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. Sereda; sadece Hımelnıtskıy zamanında değil, sonrasında da Hetman İvan Vıgovskıy Dönemi’nde meydana gelen Konotop Savaşı’nda Kırım Hanlığı’nın ordusu bulunmasaydı Ukrayna ordusunun zor bir duruma düşeceğini dile getirerek “Bu ilişkilerde Ukrayna Devleti’nin korunması sebebiyle Osmanlı Devleti’ne çok teşekkür etmek gerekiyor. Bir taraftan Lehistan savaşıyor, hedeflerinin de ne olduğunu biliyoruz. Lehistan’ın hedefi, bu devrimi engellemek ve mevcut durumu aynen devam ettirmekti. Moskova Devleti de zaten genişlemeyi hedefliyordu.” dedi. Bununla birlikte Kırım Tatarlarını, Zaporog Kazakları gibi “asker toplumu” olarak nitelendiren Sereda, iki halkın birlikte sefere çıktığını dile getirerek “Ukrayna Kazakları ile Kırım Tatarları arasındaki en iyi ilişkilerin özellikle 18. Yüzyılda kurulduğunu söyleyebiliriz. 18. yüzyılın ikinci yarısı; hem Ukrayna Kazakları, Ukraynalılar ve Kırım Tatarları için çok zor bir dönem olduğunu görüyoruz. 1783 yılında, hem Kırım Hanlığı hem de Ukrayna Devleti için bir kayıp döneminin başladığını söyleyebiliriz çünkü artık Rus emperyalizmi, Ukrayna Devleti’nde ne kadar devletçilik örneği varsa yok etti. Bunların en başında Sol Yaka Ukrayna’sının Hetmanlığı 1765 yılında yok edildi, 1775’te Zaporog Kazaklarının devleti yok edildi, sonra ise Kırım Hanlığı 1783 yılında işgal edildi.” dedi. “BÖYLE DEVAM EDERSE YALNIZCA KIRIM’I KAYBETMEYECEĞİZ, BİZ BİR MİLLETİ KAYBEDEBİLİRİZ” Sereda; Kırım Hanlığı’nın Kırım Tatarları, Türkler ve Ukraynalılar arasında bir köprü olduğunu belirterek “Türkler ve Kırım Tatarlarının ‘kan kardeşi’ olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte ben, Kırım Tatarlarını ve Ukraynalıları ‘can kardeş’ olarak görüyorum çünkü iki millet, 250 yıl boyunca zor durumlar yaşadı ve bu durumda kendi dillerini ve kültürlerini muhafaza etmeleri ve millet olarak var olmaları çok zordu.” değerlendirmesini yaptı. Bununla birlikte Sereda, 20. yüzyıla kadar Kırım Tatarlarının 5 defa Kırım’dan sürgün edildiğini kaydederek Ukrayna-Rusya Savaşı’na da dikkat çekti. “Savaş böyle devam ederse biz, Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz; biz bir milleti (Kırım Tatarlarını) kaybedebiliriz.” ifadelerini kullanan Sereda, Kırım Tatar kültürünün Ukrayna kültürünün bir parçası olarak da önemine vurgu yaptı. UKRAYNA’NIN ODESA KENTİ, OSMANLI’NIN İZLERİNİ TAŞIYOR Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin izlerini barındıran ve yaklaşık 320 yıl Osmanlı idaresi altında kalmış Ukrayna’nın Odesa kentinde doğan ve Sereda, Odesa kentinin Osmanlı dönemindeki isminin “Hacıbey” ve “Hocabey” gibi isimlerle anıldığına, bu isimlerde Kırım Tatarcanın etkisi olduğuna ve bu kentin tarihinin Osmanlı’dan çok daha öncesine dikkat çekti. Sovyetler Birliği dönemindeki tarih kitaplarında Odesa başta olmak üzere Ukrayna’nın güneyinin, Osmanlı idaresine ait 320 yılın “Osmanlı’dan önce ve sonra” olacak şekilde iki başlık altında işlendiğini dile getiren Sereda, Rusların bu tarih kitaplarında söz konusu topraklarda işgal için değil, koruma için bulunduklarını iddia ettiklerini belirtti. Rusların Odesa kentini kendilerinin kurduğunu öne sürdüğünü dile getiren Sereda, bu kentin Osmanlı Devleti tarafından kurulduğunu ve Rusların 1794 yılında yalnızca isim değişikliği yaptığına dikkat çekti. “19. yüzyılda genellikle Odesa sadece Hocabey olarak tanınıyor veya ‘Hocabey’ yazıldığında yanında parantez içinde ‘Odesa’ yazıyor. 20. yüzyılın başında ise ‘Odesa’ yazıldığını ama yanında aynı zamanda parantez içinde ‘Hocabey’ yazıyor. Bu çok önemli çünkü 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ‘Hocabey’in, ‘Odesa’ için kullanılmış bir isim olduğunu görüyoruz.” ifadelerini kullanan Sereda, Odesa kentinin isminin siyasi bir konu olduğunu vurguladı. “(RUSLARIN) YÖNTEMLERİ AYNI: SAVAŞMAK VE BAŞKA MİLLETLERE ZULMETMEK” Bununla birlikte “’Ruslar, Odesa’yı biz kurduk; bu, bizim şehrimiz.’” diyor. Biz ise (Ukraynalılar) hem Osmanlı döneminde hem de sonraki dönemlerde burada yaşıyorduk. Bizimle birlikte başka milletler de burada yaşıyordu. Siz (Ruslar) ne zaman buraya geldiniz? 1791 yılında. Siz buradaki bütün Müslüman milletleri sürdünüz, tek bir Müslüman bile kalmadı. Onlar (Ruslar), ‘Biz geldik, (Odesa) burası yalnızca bir çöldü ve burada kimse yaşamıyordu.’ diyorlar. Tamam, burası ‘çöl’ olmuş olabilir fakat siz savaşırken bu toprakları kendiniz çöl hâline getirdiniz.” şeklinde konuşan Sereda, Osmanlı zamanında Hocabey (Odesa) kenti civarında dört büyük şehrin ve yaklaşık 150 köyün olduğunu fakat artık Rusya İmparatorluğu işgalinden sonra yalnızca bir şehrin ve yaklaşık 15 köy kaldığını dile getirdi. Öte yandan Rusların hâlihazırda Ukrayna’nın doğusundaki bütün köyleri ve şehirleri yok ettiğinin altını çizen Sereda, “Şimdi aynı strateji o zaman da vardı. Moskova Devleti, Rusya İmparatorluğu, şimdiki Putin Rusyası… Yöntemleri aynı: savaşmak ve başka milletlere zulmetmek.” dedi. SEREDA, UKRAYNA MİLLETİNİN OSMANLI ARŞİVLERİNDEKİ VARLIĞINA DİKKAT ÇEKTİ Sereda, 2004 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı (önceki adıyla Başbakanlık Osmanlı Arşivi) çalıştığını ve kenti tarih çalışmalarında en çok bu Arşivden yararlandığını belirterek Osmanlı arşivlerinin Ukrayna tarihi açısından sarsılmaz önemini vurguladı. Ayrıca Ukrayna'nın güneyinin tarihine ait yaklaşık 320 sene boyunca aydınlatılması gereken başka birçok noktanın bulunduğuna dikkat çeken Sereda, arşiv sayesinde Ukraynalıların Ukrayna'nın güneyinin tarihi başta olmak üzere yeniden kendi tarihini öğrenebileceğinin altını çizdi. “Ukrayna’nın Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı ile olan ilişkilerini sadece Osmanlı arşivinde görebiliriz. Aynı kopyalar, Moskova’da var fakat bu arşivler kapalı. 1990’lı yıllarda Boris Yeltsin döneminde bu arşivler açılmış fakat kısa süre içinde kapatılmış. Objektif tarih okumacılığı için bize orijinal belgeler gerekiyor.” şeklinde konuşan Sereda, Rusya’daki belgelerin çevirisinden istifade edilemeyeceğini beyan etti. Son olarak Putin’in “Ukrayna milleti yoktur, sadece Lenin tarafından Ukrayna milleti oluşturulmuştur.” iddiasına yönelik Sereda, “Ben buna karşın Osmanlı belgelerinin 16. ve 17. yüzyıllarda Ukrayna milletinin varlığını gösterdiğini belirtiyorum. Ukraynalılar olarak kendi millî kimliğimiz, Osmanlı belgelerinde bulunuyor.” dedi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.