SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kopuz

QHA - Kırım Haber Ajansı - Kopuz haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kopuz haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Kazak bilim insanı açıkladı: "Kopuz konuşuyor" sözü sadece efsane değil mi? Haber

Kazak bilim insanı açıkladı: "Kopuz konuşuyor" sözü sadece efsane değil mi?

Kazakistan Türkü kopuz icracısı ve öğretim görevlisi Arğın Amina Töletaykızı, kopuz sesi, enstrüman tarihi ve çalgının özellikleri üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. Küleş Bayseyitova Kazak Ulusal Sanat Üniversitesi Kopuz Bölümü Öğretim Görevlisi Arğın Amina Töletaykızı, kendisi için icra pratiği ile bilimsel araştırmanın birbirini tamamlayan ve ayrı düşünülemez iki yol olduğunu belirterek, bu sebeple yalnızca sahnede sanat icra etmekle kalmayıp, kopuzun doğasını ilmî açıdan irdeleyerek onun gizemlerine daha derinden nüfuz etmeye gayret ettiğini kaydetti. KOPUZU İLK DEFA KORKUT ATA YAPTI Kopuzun kadim çalgıların en eskilerinden biri olduğunu vurgulayan sanatçı, "Kopuz, iki telli, yaylı bir sazdır. Teknesi bütün bir ağaçtan oyularak yapılır; alt kısmı deve derisiyle kaplanır, teli ve yayı ise at kılından çekilir. Bu hususî yapısı ve malzemeleri, kopuza hiçbir çalgıya benzemeyen eşsiz bir ses verir." dedi. Kopuzun kökeninin Türk dünyasının ulu şahsiyeti Korkut Ata ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu anımsatan Arğın Amina Töletaykızı, "Rivayete göre Korkut Ata, kopuzu ilk defa yapmış ve onun ilk ezgilerini vücuda getirmiştir. Onun nağmeleri ve makamları günümüze dek ulaşmış, hâlâ icra edilmektedir." ifadelerini kullandı. KOPUZUN TARİHSEL GELİŞİMİ: 19. ASIRDA YENİ BİR SOLUK GELDİ Asırlar boyunca kopuzun yalnızca bir müzik aleti değil, halkın manevî hayatının ayrılmaz bir parçası olmuduğunu dile getiren Töletaykızı, "Onu arifler, ozanlar, kamlar ve sazendeler kendi meclislerinde genişçe kullanmışlardır." diye konuştu. 19. asırda büyük kopuz sanatçısı Ikılas Dükenulı'nın kopuz sanatına yeni bir soluk getirdiğini kaydeden Töletaykızı, onun bestelediği eserlerin kopuzun ifade imkânlarını her yönüyle ortaya koyduğunu ve bugünkü geleneksel kopuz repertuarının temelini oluşturduğunu belirtti. Üç ve dört telli olan kopuzun yeni türlerinin 20. yüzyılda orkestral toplu icranın yaygınlaşmasıyla ortaya çıktığını söyleyen sanatçı, Kazakların özgün iki telli kopuzunun geleneksel yorumculuğun başat örneği olmayı sürdürdüğünü kaydetti. FARKLI MİLLETLERDEN İNSANLAR KOPUZ SESİNİ NEDEN BÖYLE ALGILIYOR? Kopuz sesini araştırmaya başlamasına ilişkin de konuşan Töletaykızı, şu ifadeleri kullandı Bu konuya duyduğum ilgi tesadüfen doğmadı. Ben kendim iki telli (kıl kopuz), üç telli ve dört telli çelik telli kopuzlarla icra yapıyorum. Dünyanın birçok ülkesinde turnelerdeyken ilginç bir hâli fark ettim. Konserlerin ardından yabancı izleyicilerin en büyük merakı hep kopuza yöneliyordu. “Bu ne çalgı?”, “Sesi ne olağanüstü!”, “Sanki konuşuyor gibi” diyerek hayranlıklarını ifade ediyorlardı. Bu sorular beni derin düşüncelere sevk etti. Farklı milletlerden insanlar kopuz sesini neden böyle algılıyor? Bu olgunun bilimsel cevabını aramaya karar verdim. "KOPUZ SESİNDEKİ DOĞAL GÜRÜLTÜ UNSURLARI ONUN AYIRT EDİCİ VASIFLARINI ARTIRIR" Kopuz sesinin diğer çalgılardan farklılığını değerlendiren Töletaykızı, "Kopuzun sesi hiçbir enstrümana benzemez. Onun ses dokusu, yalnızca ezgisel güzelliğiyle değil; iç derinliği, tını zenginliği ve insan ruhuna tesir eden gücüyle de farklılaşır. Bu özellik, öncelikle çalgının yapısına, kullanılan malzemeye, tellerine, tekne biçimine ve asırlar boyu biçimlenmiş icra geleneğine doğrudan bağlıdır." dedi. Kopuz sesleri düz ve yeknesak olmadığını kaydeden Töletaykızı, şöyle devam etti: Aksine titreşim, gürültü bileşenleri ve pek çok armonik sesle doludur. Armonik ses derken, temel sesle birlikte duyulan yardımcı titreşimleri kastediyorum. İşte bu armonik sesler, kopuz sesini kalın, katmanlı, geniş, derin ve diri kılar. Dolayısıyla kopuzun sesi, tek bir notadan ibaret değil; birkaç ses katmanının iç içe geçmesiyle oluşan karmaşık bir olgudur. Kopuz sesindeki doğal gürültü unsurları da onun ayırt edici vasıflarını artırır. Bazı çalgılarda bu tür gürültü fazlalık sayılırken, kopuzda sesin doğal varlığını tamamlar. Kazak dünya görüşünde “koñır ses” kavramının özel bir yeri vardır. Koñır ses; ne çok gür, ne çok keskin ne de fazla tiz olan; sanki göğüsten geliyormuş gibi duran, yumuşak, ılık, hoş ve mânâ dolu bir sestir. Kopuz, işte bu koñır sesin en bariz tezahürlerinden biridir. Onun sesi insanı hemen cezbedip kendine bağlar, nağmesiyle tutar, düşündürür ve kalbe yakın gelir. İşte bütün bu hasletler kopuzu diğer çalgılardan ayırarak Kazak kültüründeki yerini eşsiz bir yüksekliğe taşır. BİLGİSAYAR ANALİZLERİ KANITLADI:​​​​​​​ KOPUZ GERÇEKTEN KONUŞUYOR MU? Kopuz sesinin insan sesine benzerliği noktasında bunun salt edebî bir benzetme olmadığının altını çizen sanatçı, "Kazak edebiyatında, destanlarda 'kopuz konuştu', 'kopuz seslendi', 'kopuz inledi' gibi ifadelere sıkça rastlanır. Halk arasında, kopuzcuların hiç söz söylemeden kopuzu konuşturup hikâyesini veya düşüncesini sesler aracılığıyla anlattıklarına, hatta ağızlarıyla kopuz çaldıklarına dair nice ilginç rivayetler yaşar." diye aktardı. Halk arasında yerleşmiş “kopuz konuşur” anlayışını yalnızca edebî bir imge olarak değil, işitsel açıdan da bilimsel olarak sorgulamaya çalıştığını belirten Töletaykızı, kopuz sesini insan sesiyle karşılaştırarak modern bilgisayar analizleri yaptığını söyledi. Bilimsel araştırma neticesinde kopuz sesiyle insan sesi arasında belli benzerliklerin bulunduğunu açıklayan Töletaykızı, "Kopuzun bazı tınıları, Kazakçadaki konuşma seslerini -özellikle ünlülerin açık, boğuk, derin veya uzatmalı duyuluşunu- andırıyor. Kimi yerlerde sesinde burundan geliyormuş gibi yumuşak bir renk de seziliyor. İnsanların kopuz sesini insan sesine yakın algılamasının sebebi belki de budur." ifadelerini kullandı. "KOPUZA, BÜTÜNCÜL BİR ORGANİZMA GİBİ BAKMAK DAHA DOĞRUDUR" Kopuz sesinin bilimsel açıdan oluşumuna değinen sanatçı, şunları kaydetti: Kopuzda sesin yalnızca tek bir telin titreşiminden doğduğunu söylemek yetersizdir. Tel ilk titreşimi başlatsa da, bu titreşim çalgının diğer parçalarına yayılır ve her biri sesin biçimlenmesine kendi katkısını sunar. Tekne sesi genişletir; deri ona ayrı bir yumuşaklık ve mat renk verir. Yayın tele dokunuşu da sesin karakterini değiştirir: kimi zaman ses ağır ağır açılır, kimi zaman koyulaşır, kimi zaman hafif pürüzlü bir hal alır. Bu açıdan kopuza, birbirinden ayrı parçaların birleşimi olarak değil, bütüncül bir organizma gibi bakmak daha doğrudur. Onun sesi, tel, tekne, deri, yay ve icracının el hareketi bir anda etkileşime girdiğinde tam anlamıyla açığa çıkar. Bu yüzden kopuz sesi önceden kalıba kolayca sığmaz. Bir icracıda yumuşak duyulurken, bir başkasında daha keskin çıkabilir; bir eserde ses engin bir nitelik kazanırken, başka bir yapıtta çok daha aydınlık işitilir. "BENİM İÇİN BÜYÜK BİR KEŞİF OLDU" Kimi zaman modern bilgisayar programlarının bile kopuzu tam ve doğru biçimde çözümleyemeyip sapmaya uğrardığını söyleyen Töletaykızı, "Bu, kopuzun sesinin ne kadar girift olduğunu gösterir. Böyle anlarda istemsizce: 'Acaba gerçekten bu çalgının bir kutsallığı mı var?' diye düşünmeden edemez insan." ifadelerini kullandı. Araştırma sürecinde kendisini en çok şaşırtan şeyin halk tarafından asırlar boyu saklanan pek çok kavrayış ve rivayetin, bilimsel incelemeler sırasında dayanak bulmaya başlaması olduğunu belirten Töletaykızı, "Eskiden yalnızca halk sezgisi veya manevî miras olarak görülen bazı olguların ardında gerçek bilimsel yasaların yattığını fark ettim. Bu benim için büyük bir keşif oldu. Zira bilimle gelenek birbirine karşıt değil, tam aksine birbirini tamamlıyor ve halk hikmetinin derin anlamını ortaya seriyor." diye konuştu. KOPUZ: DÜNYANIN KULAKLA DİNLENEN HARİKALARDAN BİRİ Sanatçı, kopuz araştırmalarının geleceğini bağlamında bu alandaki çalışmalar daha yeni hız kazandığını belirterek kopuzun yalnızca kadim bir çalgı değil, henüz tam anlamıyla açılmamış büyük bir araştırma nesnesi olduğunu kaydetti. Kopuzun tarihi, icra geleneği, ses doğası, yapım tekniği ve hatta insan üzerindeki tesirinin ayrı ayrı ele alınmayı hak ettiğini vurgulayan Arğın Amina Töletaykızı, "Dünyada gözle görülen yedi harika varsa, bence kulakla dinlenen harikalardan biri de kopuzun sesidir!" dedi.

Millî Dombra Günü'nde Semih İpek QHA'ya anlattı: Dombra, Türk dünyasının ortak ruhudur! Haber

Millî Dombra Günü'nde Semih İpek QHA'ya anlattı: Dombra, Türk dünyasının ortak ruhudur!

Fatma Nur Sarıcaoğlu QHA/Ankara Kazakistan'da 2018 yılından bu yana temmuz ayının ilk pazar günü kutlanan Millî Dombra Günü kapsamında, halk ozanı ve dombra sanatçısı Semih İpek, Kırım Haber Ajansına (QHA) özel açıklamalarda bulundu. Dombranın Türk dünyasındaki tarihî serüvenini ve kültürel önemini anlatan İpek, asırlardır kuşaktan kuşağa aktarılan bu geleneğin yalnızca bir müzik mirası değil, aynı zamanda Türk milletinin ortak ruhunu yansıtan önemli bir kültürel değer olduğunu vurguladı. Dombra ile tanışma hikâyesini anlatan Semih İpek, bu yolculuğun kendisi için yalnızca müzikal değil, aynı zamanda manevi bir anlam taşıdığını söyledi. Erzurum doğumlu olduğunu ve büyüdüğü çevrede dombra geleneğinin bulunmadığını belirten İpek, yıllarca enstrüman hakkında araştırmalar yaptığını ancak herhangi bir müzik eğitimi almadığını ifade etti. Bir arkadaşının hediye ettiği dombranın uzun süre evinin duvarında asılı kaldığını anlatan İpek, "Ne kadar denediysem de çalamıyordum. İnsan bilmediği bir şeyi yapamıyor." dedi. “BEN DOMBRAYI SEÇMEDİM, DOMBRA BENİ SEÇTİ” Hayatını değiştiren olayın gördüğü bir rüya olduğunu dile getiren İpek, rüyasında odasının duvarının açıldığını ve uçsuz bucaksız Kazak bozkırlarının önünde belirdiğini anlattı. Bozkırdan gelen yaşlı bir ozanın kendisine dombra uzatarak "Al balam, çal." dediğini aktaran İpek, uyandıktan sonra enstrümanı çalabildiğini fark ettiğini söyledi. Yaşadığı deneyimi hâlâ büyük bir heyecanla hatırladığını belirten İpek, "Ondan önce dombrayı akort etmeyi bile bilmiyordum. Hatta lisede müzik dersindeki notum birdi. Müziğe dair hiçbir eğitimim yoktu. Ama o rüyadan sonra çalabileceğimi anladım." ifadelerini kullandı. Yaşadığının Türk kültüründe "rüya motifi" deneyimi ile örtüştüğünü ifade eden İpek, bu tür manevi tecrübelerin tarih boyunca şamanlar, ozanlar ve âşıklar arasında görüldüğünü belirtti. Günümüzde dombra ya da kopuz icrasına rüya motifiyle başlayan kişilerin sayısının oldukça az olduğuna dikkat çeken İpek, kendisiyle benzer deneyimler yaşayan sanatçılarla da karşılaştığını söyledi. İsim vermek istemediğini belirttiği iki genç müzisyenin de rüyalarında benzer deneyimler yaşadıktan sonra geleneksel Türk çalgılarıyla ilgilenmeye başladığını anlatan İpek, bunlardan birinin Altay Türklerinin iki telli çalgısı olan topşur, diğerinin ise dombra icra ettiğini ifade etti. İpek, her iki sanatçının da enstrümanlarını çalmaya başlamadan önce rüyalarında benzer manevi tecrübeler yaşadıklarını dile getirdi. Bu durumun Türk halk kültüründe yabancı olmadığını vurgulayan İpek, özellikle âşık edebiyatında ve tasavvuf geleneğinde ilhamın rüyalar yoluyla geldiğine dair pek çok anlatının bulunduğunu söyledi. Erzurumlu Âşık Sümmani ve Âşık Şenlik'in yanı sıra Türkmen edebiyatının büyük isimlerinden Mahdumkulu'nun hayat hikâyelerinde de "bade içme" olarak bilinen manevi ilham motifinin önemli bir yer tuttuğunu hatırlatan İpek, bu anlatıların Türk dünyasının ortak kültürel mirasının bir parçası olduğunu ifade etti. Dombra ile kurduğu bağı yalnızca müzikal bir tercih olarak görmediğini belirten İpek, yaşadığı süreci ilahi bir nasip olarak değerlendirdiğini söyledi. "Eğer Tanrı beni böyle bir şey için seçtiyse kendisine sonsuz şükrediyorum." diyen İpek, çevresinden sık sık "Bu kadar enstrüman varken neden dombra?" sorusunu duyduğunu belirterek, bu soruya verdiği cevabı şu sözlerle dile getirdi: Ben dombrayı seçmedim. Dombra beni seçti. “DOMBRA BENİM YÜREĞİMİN SESİ" Dombranın yalnızca bir müzik aleti değil, aynı zamanda bir anlatım ve iletişim aracı olduğunu vurgulayan Semih İpek, bu kadim sazın Türk kültüründe kutsal kabul edildiğini söyledi. Kendisini en iyi dombra aracılığıyla ifade edebildiğini belirten İpek, "Dombra, benim yüreğimin sesi." dedi. Türk kültüründe sazın sıradan bir enstrüman olarak görülmediğini ifade eden İpek, eski kaynaklarda saz için "telli Kur'an" benzetmesinin kullanıldığını hatırlattı. Büyüklerinden sazın hiçbir zaman yere bırakılmaması gerektiğini öğrendiğini belirten İpek, sazın öpülerek başa konulduğunu ve daima saygıyla muhafaza edildiğini anlattı. Dombranın manevi yönünü anlatırken dinî bir benzetmeye başvuran İpek, Kur'an okumanın Müslümanlar için Allah ile konuşmak anlamına geldiğini belirterek, aynı anlayışın Türk kültüründe saz için de geçerli olduğunu ifade etti. Dombranın Kazak halkının kültürel hafızasını taşıyan kutsal bir saz olduğunu söyleyen İpek, bu yönüyle ilahi ilhamın da bir vasıtası olarak görüldüğünü dile getirdi. Saz kelimesinin anlamına da değinen İpek, Azerbaycan Türkçesinde "saz" sözcüğünün yalnızca müzik aleti anlamına gelmediğini, aynı zamanda "iyi", "düzenli", "uyumlu" ve "yerinde" anlamlarında da kullanıldığını söyledi. Azerbaycan'da günlük hayatta kullanılan "Keyfin saz mı?" ifadesinin de kişinin hâlinin ve düzeninin yerinde olup olmadığını sormak amacıyla kullanıldığını belirten İpek, bunun sazın Türk kültüründeki derin sembolik anlamını gösterdiğini kaydetti. KÜYLER, YAŞANMIŞ ACILARIN EZGİYE DÖNÜŞMÜŞ HÂLİ Kazak müziğinin temel unsurlarından biri olan "küy" geleneğine de değinen İpek, küylerin yalnızca melodiden ibaret olmadığını, her birinin gerçek hayat hikâyelerinden ve derin duygulardan doğduğunu söyledi. Yakın zamanda Kazakistan'ın önemli dombra ustalarından Bilal Iskakoğlu ile yaptığı sohbeti aktaran İpek, Kazak Türkçesinde "küy" kelimesinin kökeninin "küymek" yani "yanmak" fiiline dayandığını ifade etti. "Hoca Ahmet Yesevi'nin 'Hamdım, piştim, yandım.' anlayışını hatırlayın." diyen İpek, insanın içinde taşıdığı acının ve yanmışlığın dombra aracılığıyla dile geldiğini belirtti. Bu geleneğin en etkileyici örneklerinden birinin Kazak besteci Tölegen Mombekov'un "Saltanat" adlı küyü olduğunu anlatan İpek, sanatçının eşini kaybettikten sonra dört kızıyla yalnız kaldığını, küçük kızı Saltanat'ın annesinin yokluğuna duyduğu özlem üzerine yaşadığı derin acıyı dombra ile dile getirdiğini söyledi. İpek, Mombekov'un gözyaşlarını içine akıtarak evden çıktığını ve tek seferde "Saltanat" eserini bestelediğini belirterek, bu tür eserlerin hesaplanarak değil, ilhamla ortaya çıktığını ifade etti. Benzer bir örneğin ünlü Kazak Türkü dombra sanatçısı Saken Turysbekov'un "Könül Tolkun" adlı eserinde görüldüğünü söyleyen İpek, sanatçının trafik kazasında hayatını kaybeden kızının ardından bu eseri bestelediğini anlattı. İpek, "Yağmur damlalarının devrilen aracın camına vururken oluşturduğu dalgaları izleyen Turysbekov, bu görüntüden etkilenerek 'Könül Tolkun' yani 'Gönül Dalgası' eserini ortaya çıkardı." diyerek küylerin, yaşanmış acıların müziğe dönüşmüş hâli olduğunu ifade etti. Türk ozanlık geleneğinin Batı müziğindeki şarkıcılık anlayışından farklı olduğuna dikkat çeken İpek, hakiki ozanın yalnızca söz söyleyen kişi olmadığını vurguladı. "Ozan boş söz söylemez. Söylediği her sözün ilhamla geldiğine inanılır. Bu ilham, pirler vasıtasıyla gönülden gönüle aktarılır." diyen İpek, dombra geleneğinin de yüzyıllardır bu anlayışla yaşatıldığını söyledi. "ÖNCE GÖNÜL SAZINI AKORT ETMEK GEREKİR" Dombra geleneğinin gelecek kuşaklara aktarılmasının önemine değinen Semih İpek, bugün Türkistan coğrafyasında çok sayıda dombra icracısının yetiştiğini ancak bu kültürün yalnızca teknik eğitimle sürdürülemeyeceğini söyledi. Kendisinin de birçok öğrenci yetiştirdiğini belirten İpek, buna rağmen kendisini "üstat" olarak görmediğini ifade etti. Sanatta öğrenme sürecinin hiçbir zaman sona ermediğini vurgulayan İpek, "Bu gibi konularda 'oldum' demek, 'öldüm' demekle eş değerdir. 'Ben öğrendim, yapacağımı yaptım.' dediğiniz an gelişiminiz durur." diye konuştu. Dombra çaldığını ancak kendisini yalnızca Türk müziğine, Türk ozanlık geleneğine ve dombra kültürüne gönül vermiş biri olarak tanımladığını söyleyen İpek, modern dünyanın ustalık anlayışı ile geleneksel yaklaşım arasında önemli farklar bulunduğunu dile getirdi. Bir enstrümanı binlerce saat çalmanın teknik anlamda ustalık kazandırabileceğini ifade eden İpek, bunun tek başına yeterli olmadığını belirtti. "Dombrayı çalmadan önce gönül sazını akort etmek gerekir." diyen İpek, müziğin yalnızca teknik beceriden ibaret olmadığını şu sözlerle anlattı: Bugün sosyal medyada ya da dijital platformlarda parmakları adeta makine gibi çalışan çok başarılı icracılar görebiliyoruz. Teknik olarak kusursuz çalıyorlar ancak bazen duygu eksik kalıyor. Buna karşılık Muharrem Ertaş ya da Âşık Veysel gibi isimler belki nota bilmiyordu ama sazın tek bir teline dokunduklarında insanı asırlar öncesine götürebiliyorlardı. Ozanlık geleneğinin özünde gönülden gönüle kurulan manevi bağın bulunduğunu belirten İpek, gerçek sanatın dinleyiciyi yalnızca melodilerle değil, hislerle de buluşturduğunu ifade etti. "Bir tele dokunuş sizi Dede Korkut'a ulaştırabilir. Bir anda zamanı ve mekânı aşarsınız. İşte ozanlık budur." diyen İpek, dombra geleneğinin de yüzyıllardır bu manevi anlayış sayesinde yaşamaya devam ettiğini söyledi. "DOMBRA, BÜTÜN TELLİ ÇALGILARIN ATASIDIR" Dombranın tarihine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Semih İpek, bu sazın insanlık tarihindeki en eski telli çalgılardan biri olduğunu ve birçok enstrümanın kökeninde yer aldığını söyledi. Eskiden telli çalgıların kökeninin Sümerlere ait pantur enstrümanına dayandırıldığını belirten İpek, Kazakistan'da bulunan yeni arkeolojik buluntuların bu görüşün yeniden değerlendirilmesine neden olduğunu hatırlattı. İpek, Kazakistan'ın Aktöbe bölgesinde keşfedilen ve yaklaşık 7 bin yıl öncesine tarihlendirilen kaya resimlerinde dombra çalan bir figürün tasvir edildiğini ifade ederek, bu bulgunun dombranın tarihinin düşünüldüğünden daha eskiye uzandığını gösterdiğini dile getirdi. Söz konusu petrogliflerde dombra çalan kişinin etrafında dans eden ya da trans hâlinde tasvir edilen figürlerin de bulunduğunu aktaran İpek, bu sahnenin Türklerin çok eski dönemlerde müzikle gerçekleştirdiği ritüelleri yansıttığını söyledi. Bu veriler ışığında dombranın bütün telli çalgıların atası olduğunu düşündüğünü ifade eden İpek, "Bugün kullandığımız bağlama, ud ve gitar gibi telli enstrümanların kökeninde dombra geleneği bulunuyor." değerlendirmesinde bulundu. DOMBRANIN DOĞUŞUNA İLİŞKİN EFSANELER ANLATILIYOR Dombranın tarihsel geçmişinin yanı sıra Türk ve Kazak kültüründe anlatılan çeşitli efsanelerin de bulunduğunu belirten İpek, bu anlatıların sazın kültürel hafızadaki yerini göstermesi açısından önemli olduğunu söyledi. İpek'in aktardığı ilk rivayete göre, Kazak halk inanışlarında yer alan Calamus adlı kötü ruhun iki çocuğu kaçırıp bir ağaca asmasının ardından çocuklarını arayan anne ve baba, rüzgârın ağaç kovuğuna ve çocukların kuruyan bağırsaklarına çarpmasıyla oluşan sesten etkilenerek ilk dombrayı yapar. İpek, eski dönemlerde dombra tellerinin koyun bağırsağından üretildiğini, bu nedenle efsanenin sazın yapısıyla ilişkilendirildiğini ifade etti. Ayrıca alt tele "mumluk", üst tele ise "zarlık" adı verildiğini ve bu isimlerin üzüntü ile ağıdı simgelediğini belirtti. Semih İpek'in aktardığı ikinci rivayet ise bütün Türk ozanlarının piri kabul edilen Dede Korkut etrafında şekilleniyor. İpek, efsaneye göre Korkut Ata'nın Tanrı'ya yakarışlarını dile getirecek bir saz yapmak istediğini söyledi ve rivayeti şu şekilde anlattı: İkinci versiyona göre Korkut Ata, bütün ozanların piri, hepimizin babasıdır. Dede Korkut, Tanrı'yla bu hâl üzerinden konuşabileceği bir saz yapmak ister. Bunun için ormanda dolaşır, uygun ağaçlara bakar ve nasıl bir saz yapabileceğini düşünür. Rivayete göre o sırada ormanda toplanmış şeytanları görür. Şeytanlar Korkut Ata'ya, 'Bu ormanda ne yapıyorsun?' diye sorar. Korkut Ata da düşlerinde gördüğü; teknesi, sapı ve telleri olan bir saz yapmak istediğini ancak bunu nasıl yapacağını bilmediğini söyler. Bunun üzerine şeytanlar ona kolaylık dileyerek oradan ayrılır. Korkut Ata da gidiyormuş gibi yapıp bir ağacın arkasına gizlenir ve şeytanların kendi aralarında yaptıkları konuşmayı dinler. Şeytanlardan biri, Korkut Ata'nın kopuz yapmak istediğini ancak hangi ağaçtan yapılacağını bilmediği için bunu başaramayacağını söyler. Bir diğeri burguların ide ağacından yapılması gerektiğini, bir başkası ise tellerin hastalıktan ölmüş bir kuzunun bağırsağından hazırlanması gerektiğini anlatır. Korkut Ata bütün bu bilgileri aklında tutar ve daha sonra bu şekilde kopuzu, yani dombra geleneğinin temelini oluşturan sazı yapar. DOMBRANIN SES DELİĞİNİN OLUŞUMUNA DAİR EFSANE Semih İpek, dombranın ortaya çıkışına ilişkin anlatılan üçüncü rivayetin ise Cengiz Han döneminde yaşayan büyük Türk ozanı Ketbuğa ile ilgili olduğunu söyledi. İpek'in aktardığı rivayete göre olay, Altın Orda Devleti topraklarında geçiyor. Rivayete göre Cengiz Han'ın koyduğu yasalar gereği hükümdara kötü haber getiren kişinin kulağına ya da bazı anlatımlara göre boğazına eritilmiş kurşun dökülerek cezalandırılıyordu. İpek, bu tür cezalandırma yöntemlerinin tarihte örneklerinin bulunduğunu belirterek, Cengiz Han'ın Otrar'ı ele geçirdikten sonra vali İnalcık Hayr Han'ı da benzer şekilde cezalandırdığına dair rivayetlerin bulunduğunu ifade etti. Efsaneye göre Cengiz Han'ın büyük oğlu Cuci, avlanmayı seven bir prensti. Bir gün yaban atı olarak bilinen "kulan" avına çıkan Cuci, okuyla yaraladığı kulanın peşine düşer. Yaralı hayvana yaklaşmaya çalıştığı sırada kulanın attığı çifte sonucu hayatını kaybeder. Cengiz Han'ın oğlunun ölüm haberini hükümdara kimin götüreceği ise büyük bir sorun hâline gelir. Rivayetin bir anlatımına göre Ketbuğa bu görevi gönüllü olarak üstlenirken, başka bir anlatıma göre ise huzura zorla çıkarılır. Ketbuğa, Cengiz Han'ın otağına vardığında tek kelime etmeden eline dombrasını alır ve bugün "Aksak Kulan" adıyla bilinen küyü çalmaya başlar. Sözsüz olarak icra edilen ezgiyi dinleyen Cengiz Han, müziğin anlattığı acıdan oğlunun öldüğünü anlar ve "Sen bana oğlumun öldüğünü söylüyorsun. Kötü haber getirenlerin boğazına kurşun döktüğümü bilmiyor musun?" diye sorar. Bunun üzerine Ketbuğa, "Ben söylemedim Han'ım. Bunu siz söylediniz." diye karşılık verir. Cengiz Han bu kez, "Öyleyse bunu kim söyledi?" diye sorunca Ketbuğa, "Dombra söyledi." cevabını verir. İpek, rivayete göre bunun üzerine Cengiz Han'ın öfkesini dombradan çıkardığını ve sazın tam ortasına eritilmiş kurşun döktürdüğünü anlattı. Dombranın gövdesindeki ses deliğinin de bu olayın hatırası olarak kaldığına inanıldığını belirten İpek, bu efsanenin Kazak halk kültüründe nesilden nesile aktarılan en bilinen anlatılardan biri olduğunu ifade etti. Dombranın Türk dünyasının ortak kültürel mirasını temsil ettiğini vurgulayan Semih İpek, bu kadim sazın yalnızca bir müzik aleti olmadığını söyledi. Dombranın çanağında bütün Türk dünyasının sesini topladığını ifade eden İpek, "Dombra, iki telinin ahengiyle Batı Türk yurdu ile Doğu Türk yurdunu birbirine bağlayan, ortak kültürü ve ortak ruhu yaşatan kutsal bir sazdır." diyerek ifadelerini sonlandırdı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.