SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Mustafa Kemal Atatürk

QHA - Kırım Haber Ajansı - Mustafa Kemal Atatürk haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Mustafa Kemal Atatürk haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

“Şark Fatihi” Kâzım Karabekir, vefatının 78. yılında saygıyla anılıyor Haber

“Şark Fatihi” Kâzım Karabekir, vefatının 78. yılında saygıyla anılıyor

Birinci Dünya Savaşı’nda yer alan ve Kurtuluş Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da üstün başarılar gösteren, hem askerî dehâsıyla hem de bürokratlığıyla öne çıkmış bir şahsiyet olan Musa Kâzım Karabekir Paşa, bundan 78 yıl önce hayata gözlerini yumdu. Musa Kâzım Karabekir Paşa’nın babası, aslen Karaman'ın Karabekir ilçesinden olan Osmanlı Ordusu subaylarından Mehmet Emin Paşa, annesi ise Havva Hanım’dı. Karabekir, Çiftin 5 erkek çocuğundan biri olarak 23 Temmuz 1882 tarihinde İstanbul, Kocamustafapaşa'da dünyaya geldi. Mekteb-i Erkan-ı Harbiye'yi 1905'te birincilikle tamamlayarak "Kurmay Yüzbaşı" rütbesiyle mezun olan Karabekir, 1907 yılında İstanbul Harbiye Mektebi tabiye muallim muavinliğine tayin edildi. Karabekir, Manastır ve İstanbul'da İttihat ve Terrakki Cemiyetlerinin ilk merkezlerinin kuruluşunda yer aldı ve İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra, 1908'de Edirne'deki 3. Piyade Tümeni Kurmay Başkanlığına getirildi. 31 MART OLAYLARININ BASTIRILMASINDA ROLÜ BÜYÜKTÜ Kâzım Karabekir, 13 Nisan 1909 tarihinde 31 Mart Olayları’nda Selanik'ten İstanbul'a gelen Hareket Ordusu'nda görev aldı. Beyoğlu Kışlası ile Yıldız Sarayı'nın ele geçirilmesinde ve isyanın bastırılmasında önemli bir rol oynayan Karabekir, 1910'da Arnavutluk isyanının bastırılmasında da Kolordu’nun Hareket Şubesi Şefi oldu ve kısmen de Erkanı Harp Reis Vekili olarak buldu. 1912'de "Binbaşılığa" terfi eden Karabekir, 1912 ve 1913 yılları arasında meydana gelen Balkan Savaşı sırasında, 10. Tümen Kurmay Başkanı olarak görev yaptı. Karabekir, 22 Nisan 1913 tarihinde esir düşerek Sofya'ya gönderildi. 21 Temmuz 1913 tarihinde ise Edirne'nin alınmasının ardından Bulgaristan ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile İstanbul'a geldi. I.DÜNYA SAVAŞI’NDA VE DOĞU CEPHESİNDE ÜSTÜN BAŞARILARI Karabekir, 1914'te başlayan 1. Dünya Savaşı'na «Kaymakam» rütbesiyle katıldı. Çanakkale Savaşı'nda Fransızlara karşı Kerevizdere'de kazandığı başarı üzerine ise «Miralay» rütbesine yükseldi. Alman Mareşali Graf Von der Gotz Paşa'nın Kurmay Başkanı olarak Irak'a gitti ve Maraşel'in vefatından Bağdat Savaşı sonuna kadar 18. Kolordu Komutanı olarak Kut'ül Amare'de, İngilizlerin bozguna uğradığı savaşta yer aldı. 1917 yılında Diyarbakır'daki II. Kolordu Komutanı olarak Ruslara karşı savaşan Karabekir, Rusların çekilmesinin ardından Ermeni çetelerle mücadele etmek üzere, 31 Aralık 1917 tarihinde 3. Ordu'ya bağlı I. Kafkas Kolordu Kumandanlığına getirildi. Ağır kış koşullarına ve kısıtlı imkânlara rağmen 18 Şubat 1918 tarihinde Erzincan'ı, 12 Mart 1918 tarihinde ise Erzurum'u çetecilerden tamamen temizledi. Karabekir, öte yandan, 3 Mart 1918 tarihinde imzalanan Brest-Litovsk Anlaşması ile Rusların boşalttığı Kars, Ardahan ve Batum'u, Ermeni ve Gürcülerden almak için harekâtı devam ettirdi. 25 Nisan 1918 tarihinde Kars'ın kurtarılmasından sonra ise 15 Mayıs'ta Gümrü'ye giren Karabekir’in başarıları, 28 Temmuz'da "Mirliva" rütbesine yükseltilmesinde katkısı oldu. 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalanmasının ardından Karabekir, İstanbul'a çağrılarak kendisine teklif edilen Erkan-ı Harbiyye-i Umumiyye Reisliği yani Genelkurmay Başkanlığı görevini kabul etmedi. Tekirdağ'daki 14. Kolordu Komutanlığına getirilen Karabekir, kendi isteğiyle 13 Mart 1919'da Erzurum'daki 15. Kolordu Komutanlığına nakledildi. KARABEKİR’İN SİYASİ KARİYERİ 15 Ekim 1922'de Edirne Milletvekili olan Kâzım Karabekir, 17 Şubat ve 4 Mart 1923 tarihleri arasında tertip edilen İzmir İktisat Kongresi'ne başkanlık yaptı. 29 Haziran 1923 tarihinde İstanbul Milletvekili olduktan sonra ise 21 Ekim 1923 tarihinde I. Ordu Müfettişliği'ne atandı. Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Adnan Adıvar ve arkadaşları ile 27 Kasım 1924'te cumhuriyetin ilk muhalefet partisi Terrakki Perver Cumhuriyet Fırkasını kuran Karabekir, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının ardından İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığında, 31 Aralık 1938'de İstanbul Milletvekili oldu. 23 Temmuz 1946'da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı seçilen “Şark Fatihi”, 26 Ocak 1948 tarihinde Ankara'da hayata veda etti. HATIRATINI, KİTAPLARIYLA GELECEK TÜRK NESİLLERİNE AKTARDI Karabekir, ayrıca, 22 Haziran 1926 tarihinde, Atatürk’e İzmir'de düzenlenen suikasttan haberdar olmasına rağmen bu suikastı bildirmediği iddiasıyla tutuklanmıştı. İstiklâl Mahkemesinde idamla yargılansa da mahkeme heyetinin oy birliğiyle beraat eden Karabekir, hatıratını yazdığı kitaplarla gelecek nesillere aktardı. ”Şark Fatihi”, aralarında "Birinci Cihan Harbi", "İstiklal Harbimiz", "İzmir Suikastı", "Çocuklara Öğütler", "Hayatım", "İttihat ve Terrakki Cemiyeti 1896-1909", "Ermeni Dosyası", "İngiltere, İtalya ve Habeş Harbi", "Çocuk, Davamız", "İstiklal Harbimizin Esasları", "Sanayi Projelerimiz", "İktisat Esaslarımız", "İstiklal Harbimizde İttihad Terrakki ve Enver Paşa", "İtalya ve Habeş", "Sarıkamış-Kars ve Ötesi" ve "Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu" olan 17 eser kaleme aldı.

Dr. Cezmi Karasu: Bugün Dobruca’da yaşayanlar, ben Türk’üm diyorsa bunu Müstecib Bey’e borçlu Haber

Dr. Cezmi Karasu: Bugün Dobruca’da yaşayanlar, ben Türk’üm diyorsa bunu Müstecib Bey’e borçlu

Emel Kırım Vakfının ve Emel Dergisi’nin kurucusu, ömrünü Kırım ve Kırım Türklerinin millî davası ve millî hakları için mücadele ile geçiren Müstecib Ülküsal’ın vefatının 30. yılı vesilesiyle Emel Kırım Vakfı tarafından konferans tertip edildi. Emekli Dr. Öğr. Üyesi Cezmi Karasu'nun konuşmacı olarak katıldığı program, 11 Ocak 2026 tarihinde çevrim içi olarak düzenlendi. Dr. Karasu, Müstecib Ülküsal’dan ve Emel Dergisi’nin neşredilme sürecinden bahsederek Ülküsal’ın Emel Dergisi'nde yayımlanan makalelerini içeren ve 1928 ve 1940 yıllarındaki faaliyetlerine değinen "Yazılarıyla Müstecip H. Fazıl Ülküsal ve Emel Muhiti 1928-1940" isimli kitabının tanıtımını yaptı. Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Türkiye Temsilcisi ve Emel Kırım Vakfı Başkanı Zafer Karatay, Kırım Vakfı Başkanı Tuncer Kalkay ve Kırım millî davasına hizmet eden pek çok ismin yer aldığı konferasın moderatörlüğünü, Kırım Tatar Tarihi Bilim Uzmanı Muhammed Taha Bayraktar yaptı. “EMEL DERGİSİ, KOL EMEĞİNİN VE ÖZ SERMAYENİN DE KATILDIĞI BİR GİRİŞİMDİ” Açılış konuşmasını yapan Emel Kırım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Emel Dergisi Editörü Bülent Tanatar, “Bugün, Emel Vakfı ve Emel Dergisi’nin ortaklaşa düzenlediği Kültür Konferansları'nın beşinci yılı. Beş yıl evvel, vefatının 25. yıl dönümünde bu konferanslara yine Müstecib Bey’i anarak başlamıştık, şimdi de 30. yıl dönümünde anıyoruz. Gurbetteki Kırım Tatar milliyetçiliğinin ve Kırım’da önü kesilen millî uyanışın sürdürülmesi için birtakım teşkilatlanmalar ve organlar gerekiyordu. O ateşi yakan kişi olarak Müstecib Ülküsal, Emel Dergisi’ni yarattı” dedi. Ülküsal’ın, Emel Dergisi’nden önce de benzer teşebbüsleri olduğunu belirten Tanatar, “Emel Dergisi, bugünün şartlarında kurulan bir dergi değildi; yalnızca zihinsel emeğin değil, kol emeğinin ve öz sermayenin de katıldığı bir girişimdi” şeklinde konuşarak açılış konuşmasını, “Emel Dergisi Romanya’da kuruldu fakat Türkiye’de de kurulmasaydı Emel hareketi Türkiye’de olur muydu? Onu da düşünmek lazım.” sözleriyle sonlandırdı. KARASU, MÜSTECİB ÜLKÜSAL’IN SOSYOLOG KİMLİĞİNE VURGU YAPTI Müstecip Ülküsal’ın Dobruca için yaptığı işin Emel Dergisi’ni çıkarmaktan çok daha büyük olduğunu dile getiren Karasu, “Müstecib Bey, her ne kadar Kırım Tatar millî hareketinin sözcüsü olarak biliniyor olsa da Emel Dergisi’yle Dobruca’da yaşan Türklerin ve Kırım Tatarlarının millî kimliğini inşa etmiştir. Bugün, Dobruca’da yaşanlar Türkler ben Türk’üm, ben Tatar’ım diyorsa biz, bunu Müstecib Bey’e borçluyuz” şeklinde konuştu. Emel’den önce Dobruca’daki köylü ahâlinin bir bunalım ve hedefsizlik içinde olduğunu belirten Karasu, Müstecib Ülküsal’ın sosyolog kimliğine vurgu yaparak “Biz, Müstecib Bey’in muhteşem bir sosyolog olduğunu görüyoruz. Kendileri, derginin birinci sayısından itibaren ‘İnsaniyet ve Milliyet’ ve ‘Miliyet ve Amilleri’ isimli serileriyle tarih şuurunu, makalelerinde işlemiştir. ‘Münevverin Vazifesi’ makalesi ise çok kıymetlidir. Müstecib Bey, bütün bu dağınıklığı derleyip toparlayacak ve millî beraberliği sağlayacak unsurlar olarak aydınları işaret eder.” dedi. Öte yandan, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk millî kimliğini inşa ederken Türk Dil Kurumunu (TDK) ve Türk Tarih Kurumunu (TTK) kurmasını örnek gösteren Karasu, Müstecib Ülküsal’ın da 1933 ve 1934 yıllarında, Dobruca’daki bütün köylerde kültür toplulukları olan hars cemiyetlerini kurmasının altını çizdi. “MÜSTECİB BEY, MUHTEŞEM BİR OKULDUR” Ayrıca, Emel’den önceki gazetelerde çoğunlukla öğretmenler ve tahsilli kişiler olan yazarların hep bir teşkilatsızlıktan, hedefsizlikten ve parçalanmışlıktan bahsetmesine dikkat çeken Karasu, “Müstecib Bey bunu sözde bırakmadı, yaptığı toplumsal tahlillerle bunu değerlendirdi. Bu düşünsel altyapının hayata geçirilmesi için hars cemiyetlerini kullanarak bir millî kimlik inşası sağlamanın mümkün olabileceğini gösterdi” değerlendirmesini yaparak konuşmasını şu ifadelerle sonlandırdı: Ben, Müstecib Bey’in bir düşünür ve yazar olmanın yanında bir okul olarak görüyorum. Bu okulun ilk sınıfı, Emel Dergisi’nin Romanya’daki koleksiyonudur ve bu koleksiyon, Müstecib Bey’in bütün fikriyatının temellerinin nasıl sağlam bir şekilde atıldığını göstermektedir. 30 yaşındaki düşüncemiz 60 yaşında aynı olmayabilir, biz değişiyoruz. Bununla birlikte, Müstecib Bey’in fikriyatı ve Türkiye’deki faaliyetleri de göz önüne alındığında 30 yaşında attığı temeller üzerinde dev bir yapı olduğunu ve o temellerin ne kadar doğru atıldığını görmek son derece önemli. O yüzden Müstecib Bey, muhteşem bir okuldur

Ziya Gökalp’in mirası yeni bir eserle geleceğe taşınıyor: "Ziya Gökalp Araştırmaları" kitabı yayımlandı Haber

Ziya Gökalp’in mirası yeni bir eserle geleceğe taşınıyor: "Ziya Gökalp Araştırmaları" kitabı yayımlandı

Türk milliyetçiliği fikir sisteminin sembol isimlerinden, kaleme aldığı şiir ve yazılarıyla geniş kitlelerce tanınan, Türk sosyolojisinin kurumlaşmasını sağlayan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün “fikirlerimin babası” dediği Ziya Gökalp ve fikirleri, Türk akademisinde ilgi ve alakayla değerlendirilmeye devam ediyor. Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Türk Dili ve Edebıyatı Bölümünden; Prof. Dr. Turgut Tok, Prof. Dr. Dilek Çetindaş ve Arş. Gör. Dr. Orhan Baldane’nin editörlüğünü üstlendiği “Ziya Gökalp Araştırmaları” adlı kitap, Günce Yayınları tarafından yayımlandı. Ziya Gökalp Araştırmaları kitabı, düşünürün metinleri arasında yer alan kavramları yeniden anlamlandırmayı, düşünsel geçişleri disiplinler arası bir bağlamda yorumlamayı ve Gökalp'in fikirlerini çağdaş sosyal bilimler literatürüyle ilişkilendirmeyi amaçlayan bir bakış açısıyla oluşturuldu. Kitapta yer alan eleştirel değerlendirmeler, Gökalp'in düşünce yapısının her zaman yekpare bir bütünlük arz etmediğini; aksine dönemsel koşullar, kişisel hayat deneyimleri ve çeşitli kuramsal etkilenimlerin bir araya gelmesiyle oluşan karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyuyor. Eser, disiplinler arası yöntemlerin sunduğu imkânlardan yararlanarak Gökalp'in yalnızca tarihsel bir figür olarak değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümlere dair güncel tartışmaların merkezinde yer alabilecek bir düşünsel kaynak olarak okunabileceğini gösteriyor. Kitap, Gökalp üzerine üretilen dağınık literatürü bir araya getirmekle kalmamakta; aynı zamanda yeni dönemin araştırmacıları için sağlam bir teorik zemin oluşturan, kalıcı ve kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

Ermeni terörünün katlettiği devlet adamlarından Said Halim Paşa anılmaya devam ediyor Haber

Ermeni terörünün katlettiği devlet adamlarından Said Halim Paşa anılmaya devam ediyor

Said Halim Paşa, Osmanlı Devleti’nin son döneminde İttihat ve Terakkînin en önemli simalarından biri olarak devletin kaderinde kritik roller üstlenmişti. Sadrazamlık makamında bulunduğu yıllarda Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na giriş sürecinde etkin bir isim olmuş, diplomasi ve fikir hayatında derin izler bırakmıştı. Mondros Mütarekesi’nin ardından savaş ve sözde “Ermeni kırımı” iddialarıyla suçlanarak Malta’ya sürülen Paşa, 1921’de serbest bırakıldıktan sonra Roma’ya yerleşti. Ancak Osmanlı’nın önde gelen devlet adamlarından biri olarak, Ermeni terör örgütlerinin hedefi hâline geldi. 6 Aralık 1921’de Roma’daki konağının önünde Ermeni suikastçı Arşavir Şıracıyan tarafından silahlı saldırıya uğrayarak şehit edildi. Bu olay, Osmanlı devlet adamlarına yönelik Ermeni terörünün en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. KAVALALI MEHMED ALİ PAŞA’NIN TORUNU: SAİD HALİM PAŞA Prens Mehmed Said Halim Paşa, 19 Şubat 1864’te Kahire’de dünyaya geldi. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu olup babası Şûrâ-yı Devlet üyesi Mehmed Abdülhalim Paşa, annesi Vicdan Hanım’dır. Dedeleri Anadolu’dan Kavala’ya göç etmiş olan bir Türk ailesidir. Ailesiyle birlikte 1870’te İstanbul’a yerleşti. İlköğrenimini özel hocalardan yaptı. Küçük yaşta Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce öğrendi. Üniversite tahsilini İsviçre’de siyasî ilimler alanında tamamladı. II. Abdülhamid tarafından kendisine sivil paşalık rütbesi verilerek 21 Mayıs 1888’de Şûrâ-yı Devlet üyeliğine tayin edildi. Görevindeki başarısından dolayı kısa zamanda Rumeli beylerbeyliği pâyesine yükseltildi (22 Eylül 1900). Böylece sarayın ve padişahın gözde adamı oldu. Ancak onu çekemeyenler, Yeniköy’deki yalısında zararlı evrak, ayrıca silâh bulundurduğu gerekçesiyle saraya jurnal ettiler. Bu olaydan sonra Şûrâ-yı Devlet’teki göreviyle ilgisini azaltıp kendi adıyla anılan yalısına çekildi. Bir taraftan kitap okumakla, içtimaî ve tarihî incelemelerle, diğer taraftan eski eserleri toplamakla meşgul oldu. Sanat değeri olan eserleri ölünceye kadar toplamaya devam etti. JÖN TÜRKLERLE İLİŞKİSİ OLDUĞU İÇİN MISIR'A SÜRÜLDÜ Said Halim Paşa, “rahat durmadığı” (Jön Türklerle ilişkisi olduğu) gerekçesiyle 7 Aralık 1905 tarihinde yayınlanan irade-i seniyye ile İstanbul’dan ayrılarak Mısır’da ikamet etmesi emredildi. Paşa, 1905 yılının Aralık ayının sonlarında yurt dışına çıktı. İngiliz ve Fransız elçilerinin kendi himayelerinde ülkeyi terk etme tekliflerini reddetti. Kardeşi Abbas Halim Paşa ile birlikte önce Mısır’a, ardından Avrupa’ya gidip Jön Türklerle doğrudan ilişki kurdu, onlara maddî ve fikrî destek verdi.1906’da Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyetinin müfettişliğine getirildi. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra diğer İttihatçılarla birlikte İstanbul’a döndü. Şûrâ-yı Devletteki görevi yurt dışına çıkarılmış olmasına rağmen devam etmişti, fakat 3 Eylül 1908’de Şûrâ-yı Devlet’te yapılan tensîkatta kadro dışı bırakıldı. Aynı yıl belediye seçimlerinde İttihat ve Terakkî Fırkası listesinden Yeniköy Belediye Dairesi başkanı seçildi. Ardından İstanbul Belediye Genel Meclisi ikinci başkanlığına getirildi. 14 Aralık 1908’de II. Abdülhamid tarafından Âyan Meclisi üyeliğine tayin edildi. Bu sırada Cem‘iyyet-i Tedrîsiyye-i İslâmiyye’nin (Dârüşşafaka) idare meclisi üyeliğine seçildi. Padişah’ın izniyle Âyân Meclisi üyeliğinden ayrılarak, bir yılı aşkın süre Paris’te “İslâmcılık” tezi üzerine incelemelerde bulundu. Ünlü sosyolog Gustave Le Bon’le bu sırada görüştüğü düşünülmektedir. İTTİHATÇI PAŞA NAZIRLIĞA YÜKSELDİ Said Halim Paşa, Mart 1909’da Türkiye Merkez Bankası yönetim kurulu üyeliğine tayin edildi Aynı yıl Selanik’te yapılan İttihat ve Terakki Kongresi’ne âyân üyesi sıfatıyla katıldı. 1912’de Meclis’in feshedilmesinden hemen sonra kurulan Said Paşa kabinesine Şûrâ-yı Devlet reisi olarak girdi. Trablusgarb Harbi dolayısıyla İtalyan hükûmeti ile sulh müzakerelerinde bulunmak üzere hükûmet tarafından Lozan’a gönderildi (3 Temmuz 1912). 17 Temmuz’da Said Paşa hükûmetinin görevden çekilmesiyle yeni hükûmeti kuran Gazi Ahmed Muhtar Paşa görevini yenilemeyince görüşmeleri yarıda keserek yurda dönmek zorunda kaldı. Aynı yıl İttihat ve Terakki Cemiyetinin genel sekreterliğine seçildi. 25 Ocak 1913 tarihinde Babıâlî Baskını’nın ardından kurulan Mahmud Şevket Paşa kabinesine Şûrâ-yı Devlet reisi olarak girdi ve iki gün sonra da Hariciye Nazırlığına tayin edildi. 31 Ocak 1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin kurucularından olan Said Halim Paşa, İhtiyat-ı Milli adlı bir hayat sigortası şirketinin idare heyeti başkanlığını yaptı. 1913’te Cemiyeti Tedrisiye-i İslamiyenin başkanlığına seçildi. Yerli malının üretimi ve tüketimi amacıyla kurulan İstihlak-ı Milli Cemiyetinin üyesi oldu. Mahmud Şevket Paşa 11 Haziran 1913’te öldürülünce Said Halim Paşa’ya 16 Haziran 1913 tarihinde vezirlik rütbesi verilerek sadaret kaymakamlığına, ertesi gün de sadrazamlık makamına getirildi, Hariciye Nazırlığını da üzerine alarak hükûmeti kurdu. Said Halim Paşa, sadrazamlığı döneminde özellikle Edirne’nin geri alınmasında ve Adalar meselesinde büyük hassasiyet gösterdi. Edirne’nin geri alınmasıyla ilgili çalışmalarından dolayı padişah tarafından kendisine Murassa İmtiyaz nişanı verildi. 2 Ağustos 1914 tarihinde Almanya ile ittifak antlaşması onun yalısında yapıldı. Sadâreti dönemindeki en önemli olay, kendisinin onayı alınmadan Rusya’ya yapılan saldırı sonucu Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesidir. Said Halim Paşa, 24 Ekim 1915’te Talat Bey’in hükûmet içinde nüfuzunu güçlendirmek için yaptığı baskı sonucunda Hariciye Nazırlığından istifa etti. Boşalan nezarete Meclis-i Mebusan reisi Halil Bey getirildi. Bu gelişmenin ardından sadâreti göstermelik hale geldi. 15 Ekim 1915’te Hariciye nâzırlığından istifa edince yerine Halil Bey (Menteşe) getirildi. Dört yıl süren I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki hükûmetleri olarak değerlendirilen başta Said Halim Paşa ile Talat Paşa hükûmetleri ve İttihat ve Terakki’nin artçı kabinesi olarak değerlendirilen İzzet Paşa Hükûmeti görev yaptı. Said Halim Paşa, İttihat ve Terakkînin 1913 ve 1916’da yapılan kongrelerinde teşkilâtın genel başkanlığına seçildi. Ancak teşkilâtın başkan vekili ve kendi kabinesinin Dâhiliye nâzırı olan Talat Bey’le aralarının gittikçe açılması neticesinde daha önce de çekilmek istediği, ancak padişahın ricasıyla devam etmek zorunda kaldığı sadâret makamından rahatsızlığını ileri sürerek 3 Şubat 1917'de ayrıldı. Said Halim Paşa’nın sadaret müddeti 3 sene, 7 ay ve 21 gün sürdü. Said Halim Paşa, sadrazamlıktan ayrıldıktan sonra ayan üyeliği görevine devam etti. İttihat ve Terakki Partisinin 1917 yılı kongresinde merkez-i umumi üyeliğine seçilerek bu parti ile olan bağlarını koparmadı. Yalısına çekilerek Osmanlı toplumunun meselelerine çare bulmak için eserler yazmaya devam etti. MALTA SÜRGÜNÜ VE ROMA’DA SUİKAST Mondros Mütarekesi’nden sonra savaş ve sözde “Ermeni kırımı” sorumlusu iddiasıyla Dîvân-ı Âlîye verildi. 10 Mart 1919’da tevkif edilerek Bekirağa Bölüğü’ne konuldu. Bu sırada Mustafa Kemal Atatürk tarafından ziyaret edildi. Paşa, Dîvân-ı Harb-ı Örfîde yargılandı. 28 Mayıs 1919’da İngilizler tarafından önce Mondros’a, ardından Malta’ya sürüldü. Malta’da Polverista esir kampında tutuldu. 144 arkadaşıyla birlikte savaş sorumlusu ve “Ermeni kırımı”yla ilgili olarak müttefik mahkemelerinde yargılanmak istendiyse de suç işlediğine dair bir delil bulunamadığından 29 Nisan 1921’de Malta’da serbest bırakıldı. İstanbul’a dönme isteği sakıncalı görülüp reddedildi. İngiliz işgali altındaki Mısır’a da gidemediğinden Roma’da bir konak kiralayıp oraya yerleşti. 6 Aralık 1921’de konağın önünde Ermeni Arşavir Şıracıyan tarafından öldürüldü. Naaşı 26 Ocak 1922’de İstanbul’a getirildi ve 29 Ocak 1922’de cenaze namazı Ayasofya Camii’nde ikindi namazına müteakip kılınarak Sultan II. Mahmut Türbesi bahçesindeki babasının mezarının yanına gömüldü.

91 yıl önce tarihte bugün: Türkiye'de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı Haber

91 yıl önce tarihte bugün: Türkiye'de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı

Türkiye'de, toplumsal hayatta gerçekleştirilen Atatürk Devrimleri çerçevesinde, kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları 91 yıl önce bugün tanındı. İlk olarak 1930'dan itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile kadınların Belediye seçimlerine katılma, köylerde muhtar olma, ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınmış, 5 Aralık 1934 tarihinde de Anayasa ve Seçim Kanunu'nda yapılan yasa değişikliği ile kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları tanınmıştı. Yasanın çıkmasının akabinde 7 Aralık 1934’te, Türk Kadınlar Birliği tarafından İstanbul’da Beyazıt Meydanı’nda büyük bir kutlama mitingi gerçekleştirilerek Beyazıt’tan Taksim’e yürüyüş düzenlenmişti. Türkiye’de yasanın çıkışının ardından kadınların katıldığı ilk genel seçimler 8 Şubat 1935 yılında yapılan TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) 5. dönem seçimleri olmuş, söz konusu seçimlerde 17 kadın milletvekili TBMM’ye girdi. Daha sonra 1936 yılı başında boşalan milletvekillikleri için yapılan ara seçimde de emekli öğretmen Hatice Özgenel’in Çankırı milletvekili olarak seçilmesiyle meclisteki kadın milletvekili sayısı 18’e çıktı. TÜRK KADINLARI AVRUPA ÜLKELERİNDEN ÖNCE SEÇME VE SEÇİLME HAKKINA SAHİP OLDU Birçok Avrupa ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkına sahip olan Türk kadınları; devlet makamında söz hakkı sahibi olmanın kıvancını yaşadı. Öte yandan 5 Aralık, aynı zamanda Dünya Kadın Hakları Günü olarak da kutlanıyor. ATATÜRK’ÜN KADINLAR HAKKINDA SÖZLERİ Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Türk kadınlarına toplumsal eşitlik bağlamında verdiği hakların yanı sıra toplumsal hayattaki eşitliği ön planda tutmuştur. Türk kadınlarına verdiği önemle bilinen Türk lider Atatürk’ün kadınlar için söylediği sözleri hatırlayalım: “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.“ “Dünyada her şey kadının eseridir. Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar.” “Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir.” “Tarlalarda erkeklerle birlikte çalışan, kasabalarda pazar yerine giden, yumurta ve tavuğunu satan, ondan sonra kendisine gerekenleri bizzat satın alan, çalışmalarının hepsinde kocalarına yardımcı olan kadınlar!.. Ben bu kadınlar arasında kocalarından daha iyi işten anlayanlara ve hesap yapanlara rastladı” “Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurdur.” “Kadınlar içtimai hayatta erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.” “Milletin kaynağı, toplumsal hayatın temeli olan kadın ancak faziletli olursa görevini yerine getirebilir.” “Zaman ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe; hayatın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri taşıyan evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgin olmaya mecburdurlar!” “Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!” “Kadınlarımızın genel görev ve çalışmalarda paylarına düşen işlerden başka, en önemli, en hayırlı, en faziletli bir ödevleri de “iyi anne” olmalarıdır.” “Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacağı aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.” “Bizim toplumumuz için ilim ve fen lazım ise, bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın iktisap etmesi lazımdır.”

“Bilinmeze Doğru” romanının yazarı Hülya Başarangil Demir, 2025 Emine Işınsu Roman Ödülü Beratı'nı aldı Haber

“Bilinmeze Doğru” romanının yazarı Hülya Başarangil Demir, 2025 Emine Işınsu Roman Ödülü Beratı'nı aldı

2025 Emine Işınsu Roman Ödülü ve Paneli, 27 Kasım 2025 tarihinde saat 14.00’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) Farabi Salonu’nda gerçekleştirildi. Tören saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile başladı. Ardından Emine Işınsu’nun eşi ve Tören Ödül Komitesi Başkanı Prof. Dr. İskender Öksüz törenin açılış konuşmalarını gerçekleştirdi. Konuşmasında, yarışmanın ön jürisine de özel olarak teşekkür eden Prof. Dr. Öksüz, bu yıl 269 kişinin değerlendirmeye alındığını vurguladı. Aynı sayıyı tekrar hatırlatarak, 29 kişinin ve önceki yıllarda görev alan 142 kişinin katkısının Türkiye’de edebiyatın canlılığını gösterdiğini söyledi. Bu ilginin kendisini çok mutlu ettiğini belirtti. ÜÇÜNCÜ YARIŞMA 2027 YILINDA DÜZENLENECEK Konuşmasının devamında, üçüncü roman yarışmasının da ilanını yapan Prof. Dr. Öksüz, yarışmanın 2027 yılında, yine aynı şartlarla ve aynı jüriyle gerçekleştirileceğini açıkladı. Yarışmanın tek şartının eserin roman olması olduğunu dile getirerek, eserlerin yalnızca edebî kıymet ve Türkçe açısından değerlendirildiğini vurguladı. Jürinin eserleri 1 Mart 2027’ye kadar okuyacağını, sonuçların ise 17 Mayıs 2027’de Emine Işınsu’nun doğum gününde açıklanacağını bildirdi. “EMİNE IŞINSU BU ÜNİVERSİTEDE OKUDU” DTFC Dekanı Prof. Dr. İrfan Albayrak, törenin DTCF çatısı altında yapılmasının rastlantı olmadığını vurgulayarak, Emine Işınsu’nun fakültede bir dönem öğrenci olmasının yanı sıra, DTCF’nin Cumhuriyet’in kültürel inşa misyonunu taşıyan bir kurum olarak tarihsel bir sorumluluğu sürdürmeye devam ettiğini belirtti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu fakülteyi genç Cumhuriyet’in kültür, edebiyat ve düşünce hayatını bilimsel bir zemine oturtmak amacıyla kurduğunu hatırlattı. Fakültenin 90 yıllık yürüyüşünde Türk dilini, edebiyatını ve düşünce dünyasını güçlendiren bir miras oluşturduğunu ifade eden Albayrak, edebiyatın insanın kendini ve dünyayı anlamasında önemli bir düşünsel alan olduğunu söyledi. Roman sanatının bu zihinsel yolculuğun en güçlü damarlarından biri olduğunu dile getiren Albayrak, Emine Işınsu’nun da bireysel duyarlılık ile toplumsal hafızayı ustalıkla birleştiren özel bir romancı olduğunun altını çizdi. “BİR ŞEHRE RUH VEREN HİKÂYELERİDİR” Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş, Emine Işınsu Roman Ödülü töreninde yaptığı konuşmada tüm davetlileri saygıyla selamlayarak sözlerine başladı. Emine Işınsu’nun edebiyatımıza bıraktığı değerli mirası rahmetle andığını belirten Yavaş, Türk edebiyatının zarafet ile gücünü en ince çizgide buluşturan özel bir kalemini yâd etmek için bir araya gelmenin anlamına dikkat çekti. Yavaş, Emine Işınsu’nun romanlarında yalnızlığı, acıyı, umut ve vicdanı aynı kalpte birleştirebilen nadir yazarlardan biri olduğunu ifade etti. Gençlik döneminde okunan nitelikli eserlerin bireyin ruh dünyası ve düşünce hayatı üzerindeki kalıcı etkisine işaret eden Yavaş, edebiyatın şehirlerin kültürel yaşamındaki önemine dikkat çekerek, “Şehirleri yalnızca asfaltla ve binalarla değil; kültürle, sanatla, edebiyatla yaşatabileceğimize inanıyoruz. Bir şehre ruh veren, ardında bıraktığı hikâyelerdir.” dedi. Bu yıl ödüle değer görülen Hülya Başarangil Demir’i tebrik eden Yavaş, “Bilinmeze Doğru” adlı eserin hem Emine Işınsu’nun ruhuna yakışan bir nitelik taşıdığını hem de edebiyatımıza yeni bir soluk getirdiğini belirtti. Yavaş, yarışmaya katılımın yüksekliğinin de edebiyat alanındaki canlılığın önemli bir göstergesi olduğunu söyleyerek, özellikle dijital çağda gençlerin bu ilgisinin kıymetli olduğunu dile getirdi. Tören; Öksüz’ün ön jüriye hediye takdiminde bulunmasıyla devam etti. Sonrasında Funda Okçu, Bulut Okçu ve Elif Kalıpçı mansiyonlara ödüllerini takdim etti. “EMİNE IŞINSU SADECE ROMAN YAZARI DEĞİL, BİR İNSAN YETİŞTİRME OCAKLARININ SAHİBİYDİ” Bununla birlikte tören kapsamında ana jürilerin katılımıyla panel düzenlendi. Ana Jüri A. Yağmur Tunalı konuşmasında, Emine Işınsu ile tanışma sürecinden başlayarak yazarın edebiyat ve kültür hayatındaki etkisini anlattı. Sözlerine 1975 yılına uzanan bir hatırayla başlayan Tunalı, o dönem Yüksek Öğretmen Okulunda tiyatro yapan ve “Kültür Pınarı” adlı bir dergi çıkaran bir öğrenci grubu içinde yer aldığını söyledi. Işınsu ile ilk temaslarının bu faaliyetler aracılığıyla gerçekleştiğini belirten Tunalı, ünlü yazarın kendisini o yıllarda “Töre” dergisine davet ettiğini aktardı. Tunalı, “Töre” dergisine her yaştan okuyucudan tomar tomar mektup geldiğini, Emine Işınsu’nun her bir mektuba mutlaka cevap verilmesini istediğini vurguladı. Yazarın sadece roman yazmakla yetinmediğini belirten Tunalı, Işınsu’nun bu yoğun okuyucu iletişimini bir tür sosyal görev olarak gördüğünü ifade etti ve “Emine Işınsu kendisini sadece yazmakla sınırlayan biri değildi. O dergi onun bir sosyal ağıydı. Bir bakıma bir insan yetiştirme ve toplumu mayalama merkeziydi.” dedi. "SÜRGÜN VE KİMLİK MÜCADELESİ BİLİNMEZE DOĞRU'DA" Ana Jüri Üyesi Dr. Belkıs Gürsoy konuşmasında, merhum yazar Emine Işınsu’nun, Töre Dergisi’nden itibaren bütün eserlerinde millî ve manevi değerleri yücelten bir üslup kullandığını, bunun bir neslin mayalanmasında büyük payı bulunduğunu belirtti. Işınsu’nun, yalnız Türkiye’deki sosyal ve siyasi çalkantıları değil, Türkiye dışındaki Türklerin acılarını da gündeme taşıyarak önemli bir kamuoyu oluşturduğunu ifade etti. Dr. Gürsoy, ödülü “Bilinmeze Doğru” romanıyla alan Hülya Başarangil Demir’in Anadolu’ya göçmüş bir Kırım Tatarı ailesinin ferdi olduğunu hatırlatarak, romanın Kırım’da yaşanan baskı, sürgün ve kimlik mücadelesini birkaç aile üzerinden anlattığını aktardı. Eserde, 1917 Ekim Devrimi sonrasında başlayan acıların, 1944 Sürgünü ve Soykırmı ile zirveye çıktığını; ailelerin parçalanması, mecburi göçler ve farklı coğrafyalarda verilen yaşam mücadelesinin romanın merkezinde yer aldığını ifade etti. Konuşmasının sonunda, romandaki aşk hikâyesinin millî ve insani değerlerle harmanlanarak anlatıldığını; bu tür eserlerin millî hafıza ve tarih bilinci oluşturma konusunda etkili bir işlev gördüğünü dile getirdi. Gürsoy, bu nitelikteki eserlerin sayısının artmasının hem Türkiye’de hem de dünya kamuoyunda farkındalık yaratmak açısından büyük önem taşıdığını belirterek sözlerini tamamladı. "AZAP TOPRAKLARI TEMASI" Ana Jüri Üyesi Prof. Dr. Nazım H. Polat, Emine Işınsu Roman Ödülü’ne bu yıl 269 eserin başvuru yapmasının, roman üretimindeki artışın ve ilginin somut göstergesi olduğunu vurguladı. Yarışmaya gelen eserlerin büyük kısmının, Emine Işınsu’nun çizgisine uygun biçimde toplumsal meseleleri merkeze aldığını aktardı. Prof. Dr. Polat, birincilik ödülünü kazanan Hülya Başarangil Demir’in “Bilinmeze Doğru” adlı romanı ile Mahmut Sarıkaya’nın Kalanlar Arazi Ayırdılar eserinin hem Doğu hem Batı Türklüğünün vatanlarından koparılma trajedisini işlediğini ifade etti. Bu eserleri, Emine Işınsu’nun “Azap Toprakları” temasının izinde yetişmiş “kara karanfiller” olarak nitelendirdi. "BİREYDEN TOPLUMSALA YAYILAN MİLLÎ BİLİNÇ" Ana Jüri Üyesi Prof. Dr. Bilge Ercilasun romanın bireysel hikâyeler üzerinden toplumsal hafızayı canlandıran güçlü bir alan olduğunu belirterek, Emine Işınsu’nun eserlerinin bu özelliği taşıdığını ifade etti. Işınsu’nun Azap Toprakları, Tutsak ve Çiçekler Büyür romanlarında bireyselden toplumsala yayılan güçlü bir millî bilincin hissedildiğini kaydeden Ercilasun, bu eserlerdeki gerilimin ve psikolojik yoğunluğun okuyucuda derin etki bıraktığını dile getirdi. Ercilasun konuşmasının ikinci bölümünde, ödül alan eserlerden “Bilinmeze Doğru” romanının psikolojik boyutunu ele aldı. Romanın kahramanı Emin’in yaşadığı travmatik aşk kaybı sonrası psikolojik çöküşünü, kendi kendine konuşmalarını, gördüğü kâbusları ve hayalî seslerle kurduğu ilişkiyi değerlendirdi. Emin karakterinin savaş başladığında yeniden sarsıldığını, Kırım’a dönme arzusunun onu felakete sürüklediğini anlatan Ercilasun, romanın finalindeki trajedinin 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı’nda yaşanan gerçek bir facianın edebî yansımalarından biri olduğunu belirtti. ÖKSÜZ’DEN DEMİR’E BERAT TAKDİMİ Törenin devamında Öksüz tarafından “Bilinmeze Doğru” romanının yazarı Hülya Başarangil Demir’e berat takdim edildi. Program kapsamında aynı zamanda Kırım Türkleri Yardımlaşma ve Kültür Merkezi Genel Merkezi tarafından Başarangil Demir’e çiçek takdim edildi. “YAKIN TARİHİMİZİN EN ACI OLAYLARINDAN BİRİ” Sonrasında Başarangil Demir, bir konuşma gerçekleştirdi. Başarangil Demir konuşmasında, vatan kavramının tarih boyunca taşıdığı öneme dikkat çekerek sözlerine başladı. Yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce söylenen “Yeryüzünde bir insanın ana vatanını kaybetmesinden daha büyük bir acı yoktur” ifadelerinin bugün hâlâ geçerliliğini koruduğunu vurguladı. Başarangil Demir, Kırım Tatarlarının yüzyıllardır türlü baskı ve zulümlerle vatanlarından koparıldığını, bu acının defalarca ve en ağır biçimde yaşandığını dile getirdi. Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra artan baskıların, 1783’ten itibaren sistematik bir hâl aldığını belirten Başarangil Demir, Kırım’ın Türklerden arındırılmasını hedefleyen politikanın o günden bugüne değişmediğini söyledi. Bu bağlamda Başarangil Demir, 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı’nı ise “yakın tarihimizin en büyük acı olaylarından biri” olarak niteledi. GASPIRALI VE ATATÜRK’E ATIF Bir Kırımlı olarak atalarının göç edip geldiği toprakları anlatma sorumluluğu hissettiğini ifade eden Başarangil Demir, içsel hafızasının kendisini yazmaya yönelttiğini söyledi. İsmail Bey Gaspıralı’nın “Milletine hizmet etmek istiyorsan bildiğin işten başla” sözünü kendisine yol gösterici kabul ettiğini, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” sözünün ise ona ilham kaynağı olduğunu belirtti. KIRIM’DAN AK TOPRAKLARA Başarangil Demir, romanında Türk milletinin bağımsızlığını simgeleyen ay yıldızlı bayrağın dalgalanmasına hayat veren Millî Mücadele yıllarını, Cumhuriyet’in kuruluş sürecini, asla vazgeçmediği Tarak Tamgalı Gökbayrak’ın özgürce dalgalanacağı günlere olan inancını ve Kırım’dan Ak Topraklar’a uzanan bir ailenin hikâyesini ele aldığını anlattı. Ayrıca 1944 Kırım sürgününü de tarihî gerçeklikler çerçevesinde işlediğini ifade eden Yazar, “Tarihî gerçeklikler ışığında kurguladığım hikâyelerle vatan sevgisin, anlatmaya çalıştım. ‘Kırım neresidir?’ sorusunu yanıtlamak üzere çıktığım bu yolda ben anlattım, kalemimle yazdım ve ‘Bilinmeze Doğru’ ortaya çıktı.” ifadelerini kullandı. Aynı zamanda yazar, 2025 Emine Işınsu Roman Ödülü kapsamında, Ișınsu’nun aziz hatırası için tutulan 269 ışıktan biri olarak seçilmenin kendisi için tarifsiz bir mutluluk olduğunu ifade etti. Başarangil Demir, Emine Işınsu’nun Türkçüler için her zaman “sığınılacak bir liman” olduğunu belirterek, bu limandan aldığı güçle yeni hikâyelerine doğru yol aldığını söyledi. “DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK!” Konuşmasının sonunda, hem bir kadın hem bir yazar olarak Halide Nusret Zorlutuna’yı saygı ve rahmetle anan Yazar, İsmail Bey Gaspıralı’nın bugünlerde en çok ihtiyaç duyulduğunu düşündüğü sözüyle konuşmasını tamamladı: Dilde, fikirde, işte birlik! Ödül töreni toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.

Doç. Dr. Aydın Kasımlı: Kırım'ın işgali Türk dünyasının ortak vicdanında derin bir yara açmıştır Haber

Doç. Dr. Aydın Kasımlı: Kırım'ın işgali Türk dünyasının ortak vicdanında derin bir yara açmıştır

Yaklaşık olarak 60 yıllık akademik ve siyasi mücadelesiyle Türk dünyasının ortak hafızasında yer edinmiş olan Doç. Dr. Aydın Kasımlı (Aydın Mədətoğlu Qasımlı), Kırım Haber Ajansına (QHA) özel verdiği özel röportajda Türk dünyasının temel meselelerini değerlendirdi. 1980’lerin sonunda Azerbaycan’daki millî özgürlük hareketine aktif olarak katılan, 1993’te siyasi sebeplerle tutuklandıktan sonra 8,5 yıl cezaevinde kalan, 2002-2022 yılları arasında Klasik Halk Cephesi Partisi Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenen ve günümüde partinin danışmanlığını yürüten Kasımlı, Türkçülük idealinin bir yaşam biçimine dönüşmesi gerektiğini ve Türk milletinin en büyük eksiğinin "birlik olamamak" olduğunu vurguladı. "TÜRKÇÜLÜK; BİLGİYLE, AHLÂKLA, İMANLA VE KARARLILIKLA YÜRÜTÜLMESİ GEREKEN BİR MÜCADELEDİR" 21. yüzyılda Türkçülük idealinin genç kuşaklara nasıl anlatılması gerektiği hususunda Doç. Dr. Aydın Kasımlı, Türk milletinin tarih boyunca dünyanın kaderine yön vermiş bir millet olduğunu belirterek, "Türkçülük ideali, insanlara özgürlük, milletlere istiklal getiren bir fikirdir. Mehmet Emin Resulzade, Atatürk ve Elçibey gibi büyük liderler, 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ve 'Birlikten doğan güç' düşüncesiyle milletlerini ileriye taşımışlardır. Bugünün Türk gençliği, bu öncülerin fikirlerini sadece okumamalı, onları yaşam biçimine dönüştürmelidir. Türkçülük; bilgiyle, ahlâkla, imanla ve kararlılıkla yürütülmesi gereken bir mücadeledir. Bir milletin gücü, ancak bütün sınıflarının aynı ideal etrafında birleşmesiyle ortaya çıkar. Türk dünyasının geleceği, Türk gençliğinin bu ideali yaşatma azmine bağlıdır." diye konuştu. "KIRIM TATARLARI TARİH BOYUNCA BÜYÜK ACILAR YAŞAMIŞ AMA KİMLİKLERİNİ KORUMAYI BAŞARMIŞLARDIR" Kırım meselesinin Türk dünyasının ortak hafızasında nasıl bir yer edindiği konusunu değerlendiren Doç. Dr. Kasımlı, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı işgalinin, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa tarihinde eşi görülmemiş bir olay olduğunu kaydetti. "Bu işgal sadece Ukrayna’nın değil, tüm Türk dünyasının ortak vicdanında derin bir yara açmıştır." diyen Kasımlı şöyle devam etti: Kırım Tatarları tarih boyunca büyük acılar yaşamış ama kimliklerini korumayı başarmışlardır. Bugün birçok ülke Rusya’nın bu eylemini kınasa da, Kırım Tatarlarının temel haklarını koruma konusunda yeterince adım atılmamıştır. Kırım'ın asırlardır orada yaşayan Kırım Tatarlarının vatanı olduğunu söyleyen Kasımlı, "Türk dünyası bu gerçeği savunmalı ve Kırım Tatarlarının haklarını her platformda dile getirmelidir." dedi. ELÇİBEY'İN FİKİR DÜNYASINDA KIRIM VE KIRIM TATARLARI Azerbaycan'ın efsanevî lideri Ebülfez Elçibey'in hem akrabası hem yoldaşı hem de onun ideallerini taşıyan bir akademisyen olarak Kasımlı, Elçibey'in fikir dünyasında Kırım ve Kırım Tatarlarının yerini de anlattı. Kasımlı, 1989 yılının aralık ayında Bakü’nün Zuğulba kasabasında düzenlenen Hazar Forumu'nda Kırım Tatarı Yunus Kandımov'un Ebülfez Elçibey'e yönettiği "Kırım Tatarlarının vatanlarına dönüş mücadelesine nasıl bakıyorsunuz, bize destek vermek ister misiniz?" sorusuna verdiği cevabı şu şekilde aktardı: Ben Kırım Tatarlarının mücadelesini yalnız bugün değil, daha 1960’lı yıllardan itibaren, öğrencilik yıllarımdan beri dikkatle izliyorum. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu hakkında yabancı radyolardan duyduğumuz haberler, onun hapishanede açlık grevi yapması, o dönemde Azerbaycan’daki çayhanelerde uzun süre konuşulan bir meseleydi. Size aktif olarak katılamasak da, her zaman Kırım Tatarlarına karşı yapılan haksızlıkları dile getirdik. Hatırlarsanız, Fergana’da Ahıska Türkleri ile Özbekler arasında çatışma çıkarıldığında biz Sovyet yönetiminin bu kışkırtıcı politikasını ve Rusya’nın bölücü faaliyetlerini sert bir şekilde eleştirdik. Ahıska Türklerinin Azerbaycan’da yerleşebilmesi için elimizden gelen desteği verdik. Şimdi Kırım Tatarlarıyla ilgili özel bir program hazırlıyoruz. Onların gençlerinin Bakü’ye gelerek üniversitelerde eğitim almalarını sağlayacağız. Hep birlikte mücadele ederek, Kırım Türklerinin vatanlarına dönüp atalarının topraklarında yerleşmeleri için çalışacağız. Bunun için mutlaka bir koordinasyon kurulu oluşturmalıyız. Elçibey’e göre, Kırım’a geri dönen Türkler nüfus kaydında “Türk” yazdırırlarsa, oradaki Azerbaycanlılar, Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar ve diğer Türk halkları da zamanla aynı şekilde “Türk” olarak kaydedilecek, böylece Kırım’da güçlü bir Türk kimliği oluşacaktı. Bu durumda Türkler, sayıca Ruslardan sonra ikinci büyük topluluk haline gelecek ve Kırım’da söz sahibi olacaklardı. Kırım’ın Ukrayna sınırları içinde kalması konusunda da Elçibey ile Yunus Kandımov arasında herhangi bir görüş ayrılığı olmadığını dile getiren Kasımlı, "Her iki isim de Ukrayna’nın Rusya’nın sömürgeci boyunduruğundan kurtulmasının ardından ekonomik olarak zayıf olsa da, Kırım Türklerine daha fazla destek vereceği ve onların vatanlarına dönüşünü kolaylaştıracağı düşüncesindeydi. Elçibey’e göre, Ukraynalılar da Rus baskısına direnebilmek için Kırım Türkleriyle dayanışma içinde olmak zorundaydılar." ifadelerini kullandı. ELÇİBEY'İN KIRIM'A DAİR YARDIM PLANI Kasımlı, Kandımov'ın vatanına dönen Kırım Tatarlarının Rus şovenistlerinin baskısına maruz kaldıklarını ve konut inşa etmekte zorlandıklarını anlattığında Elçibey'in Azerbaycan içerisinde bulunduğu zor durumdan çıkması durumunda bu meseleyi kısa sürede çözmek adına planını paylaştığını kaydetti. Elçibey'in planına göre her yıl yaklaşık 50 bin genç, öğrenci inşaat ekipleri şeklinde Kırım’a gönderilecekti. Bu gençler, hem ev yapımında ve tarımsal işlerde yardımcı olacaktı, hem de oradaki saldırgan ve faşist unsurlara karşı direnişi organize edeceklerdi. Kasımlı görüşmede ayrıca “Tercüman” gazetesinin yeniden yayımlanması, Kırım’dan Azerbaycan’a çok sayıda öğrencinin gönderilmesi, ortak bir televizyon kurulması ve ortak bir iletişim dili oluşturulması gibi konular da geniş şekilde ele alındığını belirtti. Aynı toplantıda Kazan Tatarı Rafael Nuriddinoviç Bedirkin, “Azerbaycan Halk Cephesi Kongresi'ne kadar Bakü’de yaşayan Türk halkları için bir merkez kursak iyi olur” önerisinde bulunduğu söyleyen Kasımlı, Elçibey verdiği cevabı şu sözlerle aktardı: Biz de bu yönde çalışıyoruz. Ancak yalnız Bakü’deki Türk halkları için değil, dünya Türklüğünün koordinasyon merkezi olacak bir kuruluşun temelini atmalıyız. Gelecek yıl nisan ayında Türkiye’de düzenlenecek Büyük Azerbaycan Kongresi de bu yönde atılmış önemli bir adım olacak. Bizim temsilcilerimiz de orada yer alacak. "ELÇİBEY, GASPIRALI’NIN 'DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK' ÇAĞRISINI ÇAĞIMIZA TAŞIYAN BİR DÜŞÜNÜRDÜ" Elçibey'in Türkçülüğünü ve Türk dünyası hakkındaki görüşlerini de değerlendiren Kasımlı, "Elçibey, Türk dilini, tarihini, edebiyatını ve ahlâkını bir bütün olarak görürdü. Ona göre Türk medeniyeti, Türklük ve Türkçülük idealinin yarattığı en yüce değerdir. Devlet anlayışında adalet, hoşgörü ve insan sevgisi temeldi. 'Türkler yönettikleri halkların diline, dinine dokunmamışlardır.' derdi. Elçibey, İsmail Bey Gaspıralı’nın 'Dilde, fikirde, işte birlik' çağrısını çağımıza taşıyan bir düşünürdü. Türk milletinin yeniden dirilişinin ancak dil birliği ve ortak kültürle mümkün olacağına inanırdı. Ona göre Türk dünyasının kalbi dildi, ruhu ise özgürlüktü. 'Türk dilini yaşatamazsak, milletimizi de yaşatamayız.' derdi. Elçibey’in ideali; bütün Türk devletlerinin ortak bir kültür politikası yürütmesi ve Turan ülküsünün bir gün gerçek olmasıydı. Bugün Türk dünyasının birliği için çalışan herkes, onun mirasını yaşatmaktadır." dedi. "TÜRK DÜNYASINI BİRLEŞTİREN EN GÜÇLÜ BAĞ, ORTAK DİLİMİZDİR" "Türk dünyasının geleceğini düşündüğünüzde, sizce bizleri birleştiren en güçlü bağ nedir?" sorusunu Kasımlı, "Bence Türk dünyasını birleştiren en güçlü bağ, hepimizin geleceğe olan inancımız ve bu inancı yaşatan ortak dilimizdir. Dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir milletin ruhudur. Bir milletin dili yoksa, o milletin kimliği de yoktur. Türk dili tarih boyunca geniş coğrafyalarda varlığını korumuş, zenginleşmiş ve birçok dile kaynaklık etmiştir. Bugün Türk cumhuriyetlerinin ortak geleceğini inşa etmesinin en sağlam yolu, Türkçeyi ortak iletişim dili olarak benimsemekten geçmektedir. Türk dili bizi birleştirir, güçlendirir ve ortak tarihimizin bilincinde tutar. Bu yüzden Türk dünyasının geleceği, dil birliğini ve kültürel dayanışmayı korumaktan geçmektedir." şeklinde yanıtladı. "TÜRK GENÇLİĞİ, BİLGİYLE, İMANLA, CESARETLE DONANMALIDIR" Son olarak, Türk kimliği ve kültürü üzerine çalışan genç araştırmacılara, yazarlara ve akademisyenlere tavsiyelerde bulunan Kasımlı, şöyle seslendi: "Ey Türk gençliği! Unutma ki, Türk milleti tarihin her döneminde büyük medeniyetler kurdu, büyük sanatlar ve devletler yarattı; fakat en büyük eksikliğimiz birlik olamamaktı. Bugün göreviniz, bu birliği yeniden kurmak, 'Türk ailesini' bütünleştirmektir. Kendinizi tanıyın, birbirinizi sevin, geçmişinizi öğrenin. Türk’ün düşmanı çoktur ama en büyük düşman, kendi içinde bölünmesidir. Dilini, kültürünü, tarihini korumak, sadece bir görev değil, bir varlık mücadelesidir. Unutmayın, Türk’ün varlığı ana diline bağlıdır. Dil ölürse millet de ölür. Tarihini başkalarından değil, kendinizden öğrenin; kendi tarihini yazan milletler özgür kalır. Türk gençliği, bilgiyle, imanla, cesaretle donanmalıdır. Kendi kültürünü, kendi değerlerini bilmeden ilerlemek mümkün değildir. Türklüğün geleceği, gençliğin elinde yeniden doğacaktır. Tanrı Türk gençliğine bu yolda güç versin!"

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.