SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Osmanlı

QHA - Kırım Haber Ajansı - Osmanlı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Osmanlı haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Kut'ül Amare Zaferi'nin 110. yıl dönümü kutlanıyor Haber

Kut'ül Amare Zaferi'nin 110. yıl dönümü kutlanıyor

İngiliz birliklerinin Osmanlı ordusu tarafından teslim alınmasıyla elde edilen Kut'ül Amare Zaferi'nin 110. yıl dönümü kaydediliyor. Kut'ül Amare Zaferi, Türk tarihinde Çanakkale Zaferi'nin ardından Birinci Dünya Savaşı'nın "en büyük zaferi" olma önemi taşıyor. KÛTÜL‘AMÂRE NEREDE BULUNUYOR? Bağdat ile Amâre arasında, Dicle nehrinin sol kıyısında ve Fırat ile Dicle’yi birleştiren eski Şattülhay (Garrâf) Kanalı’nın Dicle tarafındaki ağzının karşısında bulunan Kûtül‘amâre’nin ismindeki “Kût”, Hintçe’deki kot (kale) kelimesinden gelmekte ve Irak’ta bu isimle anılan Kûtülmuammer ve Kûtülhay gibi yerler de bulunmaktadır. Kûtül‘amâre’nin kuzeyine doğru genişleyen ovalar, Arap kabilelerinden Benî Lâm’ın kollarından olan Benî Rebîa’nın yaşadığı yerdir. Çok eski bir yerleşim merkezi olmayan Kûtül‘amâre, Mazeraya adlı bir İlkçağ kasabasının bulunduğu yerde kuruldu. Kûtül‘amâre bölgesinin Osmanlı idaresine girmesi, Kanûnî Sultan Süleyman zamanında yani 1520 ile 1566 yılları arasında, Bağdat’ın fethi sırasında gerçekleşti. Kûtül‘amâre, İran Şahı I. Abbas’ın Bağdat’ı 1623 yılında ele geçirmesiyle bir süreliğine elden çıkmış da olsa IV. Murad’ın Bağdat’ı 1638 yılında yeniden fethi üzerine tekrar Osmanlı Devleti sınırları içine girdi. Bağdat vilâyeti merkez sancağına bağlı bir kaza merkezi olan Kûtül‘amâre’de, Dicle’de buharlı gemilerin çalışması ve İngiliz menşeli “Lynch” şirketinin burada kömür depoları ve yakıt istasyonları kurması üzerine büyük bir hareketlilik başladı. İNGİLİZ MENŞELİ “LYNCH” ŞİRKETİ, BÖLGEYİ İSTASYON OLARAK BELİRLEMİŞTİ 1869 yılında ise Osmanlı Devleti’nden Bağdat ile Basra arasında vapur işletme imtiyazı alan İngiliz menşeli “Lynch” şirketi, arada kalan Kûtül‘amâre’yi bir istasyon olarak belirlemişti. 19. yüzyılın sonlarında Gureybe, Bedre, Cîzân ve Zurbatiye nahiyelerinin bağlı bulunduğu Kûtül‘amâre bölgesinin nüfusu çoğunlukla Sünnîlerden ve 30 bin kişiden oluşuyordu. Bölge halkı, genelikle ziraat ve taşımacılıkla uğraşıyor; Yahudiler altın işlemeciliği ve ticareti, Hıristiyanlar ise daha çok demirhindi ticareti yapıyordu. Bölge merkezinde 200 iş yeri, 10 otel, 8 kahvehane ve yün eğirmek için de iki atölye vardı. Çevredeki verimli araziler, İran tarafından gelen ve Dicle’ye dökülen Kelâl nehriyle sulanırdı. 20. yüzyılın başlarında, yani Osmanlı döneminin sonlarına doğru kasabanın nüfusu 7 bin kişi kadardı ve burada bir rüşdiye mektebi, Sünnî ve Şiîler için birer cami, bir havra, iki han, çok sayıda iş yeri, mağaza ve dükkânla iki hamam bulunuyordu. 1911 yılında ise Bağdat salnâmesinde bin 500 ev, 150 dükkân ve 10 han kayıtlıydı. İNGİLİZLER, 26 EYLÜL 1915'TE BÖLGEYİ İŞGAL ETTİ I. Dünya Savaşı sırasında Kûtül‘amâre'de çok hareketli günler yaşandı. 1915 yılının eylül ayı sonlarına doğru İngiliz Generali Charles Townshend, Dicle nehri boyunda harekete geçti; Osmanlı kuvvetleri, Albay Yûsuf Nûreddin Bey’in kumandasında bulunuyordu. Hedefleri Bağdat’ı almak olan İngilizler, 26 Eylül 1915'te yol üzerindeki Kûtül‘amâre’yi işgal etti. Bunun üzerine bölgedeki Altıncı Ordu’nun başına Birinci Ordu kumandanı Alman Mareşali Wilhelm Colmar von der Goltz (Goltz Paşa) getirildi. 22-26 Kasım 1915’te General Townshend, Bağdat’a 30 kilometre uzaklıktaki Selmânıpâk bölgesinde taarruza başladı. İNGİLİZLER ÇOK SAYIDA KAYIP VERDİ Çok sayıda kayıp veren İngilizler, Kûtül‘amâre’ye çekilirken Osmanlı kuvvetleri, kaleyi kuşatma altına aldı. Halil Paşa kumandasındaki bu kuşatma ve İngilizlerin verdikleri karşı mücadele ise I. Dünya Savaşı’nın en önemli çarpışmaları arasında yer aldı. 1916 yılının başlarında, İngilizlerin Irak cephesi kumandanlığında bulunan General John Nixon’un yerine General Percy Lake tayin edildi. General Percy Lake’in emriyle, Basra tarafındaki İngiliz kuvvetlerinin kuşatma altındaki General Townshend’e yardım teşebbüsleri sonuç vermedi ve İngilizler, Hindistan’dan Basra’ya gönderilen yeni tugayların desteğiyle, 5 Nisan 1916’da Felâhiye’de başlattıkları dört gün süren taarruza rağmen kuşatmayı yaramadılar. TÜRKLER, İNGİLİZLERİN TESLİM OLMASINDA DİRENDİ İngilizler, 21-22 Nisan 1916 tarihlerinde IV. Felâhiye Muharebesi denilen bir saldırı daha gerçekleştirdilerse de geri püskürtüldüler. Başka çaresi kalmayan General Percy Lake, 26 Nisan 1916’da kuşatma altındaki General Townshend’e, Türklerle teslim müzakerelerini başlatmasını bildirdi. Yaklaşık beş ay süren kuşatmanın kaldırılması karşılığında İngilizler, bütün silâhlarıyla 1 milyon sterlin tazminat vermeyi teklif ettiler ve karşılığında Amâre yolu ile Hindistan’a gitmek için müsaade istediler; Türk tarafı ise İngilizlerin kayıtsız şartsız teslim olmasında direndi. Nihayet 27 Nisan 1916’da Kûtül‘amâre’nin 4 kilometre kuzeybatısında, nehir üzerinde Halil Paşa ile General Townshend arasında yapılan görüşmede İngilizler, tazminatı 2 milyon sterline çıkardılar. 29 Nisan 1916 günü protokol imzalanmasının ardından, halkın coşkulu gösterileri arasında Türk kuvvetleri, Kûtül‘amâre’ye girdi ve 13 bin 309 kişilik İngiliz ordusunu teslim aldı. KÛTÜL‘AMÂRE ZAFERİ’NDEN SONRA NE OLDU? Kûtül‘amâre Zaferi, Bağdat’ı ele geçirmeye yönelik planlar yapan İngilizlere büyük bir darbe vurdu. Buna karşın bu askerî başarı, Haziran 1916’da Hicaz’da ortaya çıkacak olan İngilizlerin planladığı Şerif Hüseyin ayaklanmasını engelleyemedi. 1916 ve 1917 yıllarındaki savaşlar, Osmanlı Devleti’nin bağlı bulunduğu tarafın başarısızlığı ile sonuçlandığı için Orta Doğu, tamamen kaybedildi. Şubat 1917’de Kûtül‘amâre ve Mart ayında Bağdat, İngilizlerin eline geçti. Bölgeye gelen İngiliz manda idaresinin yaptığı idarî taksimata göre Kûtül‘amâre, yeni kurulan on dört livânın ana şehirlerinden biri, daha sonra da Ağustos 1921’de Irak Devleti’nin kurulmasıyla bu on dört livâdan birinin merkezi oldu. Bugün on sekiz muhafazadan Vâsıt’ın merkezi olup 2002 verilerine göre muhafazanın nüfusu 860 bin, Kûtül‘amâre’nin nüfusu ise 380 bindir.

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Oleksandr Sereda: Böyle giderse Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz Haber

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Oleksandr Sereda: Böyle giderse Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz

Ukraynalı Osmanlı tarihçisi ve Güney Ukrayna Millî Pedagoji Üniversitesi "Uşınski D.K." Öğretim Üyesi Doç. Dr. Oleksandr Sereda, Kırım Hanlığı ile Ukrayna arasındaki ilişkiler, Osmanlı Devleti’nin Ukrayna’nın Odesa kenti üzerindeki izleri, Osmanlı arşivlerinin Ukrayna tarih yazımı açısından önemi ve Kırım’ın mevcut durumu üzerine Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. “KIRIM HANLIĞI’NI BU DÖNEMİN İLİŞKİLERİNDE BİR KÖPRÜ OLARAK GÖRÜYORUM” Sereda, Ukrayna ile Kırım Hanlığı arasındaki ilişkiler ve Kırım’ın 1783’te Rusya tarafından işgal edilmesinin Ukrayna tarihi ve kültürü üzerindeki etkilerinden bahsetti. Osmanlı Devleti ile Ukrayna arasındaki ilişkilerin ise 17. yüzyılın ortasında ve Hetman Bohdan Hımelnıtskıy (Bogdan Khmelnytsky) zamanında başladığını kaydeden Sereda, 1648 yılında ilk fermanların çıktığını ve Sultan İbrahim tarafından Hılemnıtskıy’a bu fermanların gönderildiğini belirtti. Hotin Seferi’nin düzenlendiği zaman ve sonrasına denk gelen Padişah Genç Osman Dönemi’nden beri Ukrayna Kazak toplumu ve Osmanlı Devleti arasında mektuplaşmaların olduğunu dile getiren Sereda, “Bütün bu ilişkiler genel olarak Kırım Hanlığı geçilerek kuruluyor. Bütün mektuplaşmalar, İstanbul’dan Bahçesaray’a ve Bahçesaray’dan Ukrayna Hetmanına ve Zaporog Kazaklarına elçiler gönderilerek gerçekleştiriliyor. Kırım Hanlığı’nı bu dönemin ilişkilerinde bir köprü olarak görüyorum. Kırım Hanlığı, tabii ki Osmanlı Devleti’nin içindeydi, Osmanlı Devleti’nin bir parçasıydı. Bu, vasal bir toprak değildi; orada vasallık yoktu. Kırım Hanlığı daha çok ‘kardeş ülke’ olarak Osmanlı Devleti içindeydi. Aynı zamanda Osmanlı Sultanı, Kırım Hanlarına mektuplarda ‘Benim kardeşim’ yazıyordu. Mesela Lehistan ile Moskova Devleti hakkında hangi kararların verilmesi gerekiyorsa tabii ki Osmanlı Devleti, bu noktada Kırım Hanlarıyla fikirleşiyordu ve aynı Kırım Hanları, Ukrayna Hetmanları ile ilişkilerde de yine Osmanlı padişahlarıyla fikirleşiyordu.” ifadelerini kullandı. UKRAYNA’NIN NEREDEYSE BÜTÜN ZAFERLERİ, KIRIM HANLIĞI ORDUSU İLE KAZANILDI En önemli fermanın 1651 yılında artık Sultan Mehmet tarafından gönderildiğini ve Ukrayna toplumuna bu şekilde koruma sağlandığını dile getiren Sereda, “Bu şekilde Ukrayna, Osmanlı Devleti’nin bir parçası olabilirdi fakat Ukrayna, riskli bir siyaset üçgeni içerisindeydi. Bir tarafta Lehistan, öbür tarafta Moskova Devleti, diğer tarafta da Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı vardı. Tabii ki her ülke, kendi siyasetini uyguluyordu. Kırım Hanlığı’nın siyaset üzerine kendi düşünceleri vardı, aynı Moskova Devleti’nin kendi planları olduğu gibi. Ukrayna toprağı, zaten o dönem Lehistan içindeydi. Ukrayna Millî Devrimi’nin de Hımelnıtskıy zamanında ‘iç savaş’ olarak başladığını söyleyebiliriz, sonra da Ukrayna Millî Savaşı başlıyor. Bu savaşta da en büyük desteğin Kırım Hanlığı’ndan geldiğini ve genel olarak bütün zaferlerin Kırım ordusu ile kazanıldığını görüyoruz.” şeklinde konuştu. Sereda; sadece Hımelnıtskıy zamanında değil, sonrasında da Hetman İvan Vıgovskıy Dönemi’nde meydana gelen Konotop Savaşı’nda Kırım Hanlığı’nın ordusu bulunmasaydı Ukrayna ordusunun zor bir duruma düşeceğini dile getirerek “Bu ilişkilerde Ukrayna Devleti’nin korunması sebebiyle Osmanlı Devleti’ne çok teşekkür etmek gerekiyor. Bir taraftan Lehistan savaşıyor, hedeflerinin de ne olduğunu biliyoruz. Lehistan’ın hedefi, bu devrimi engellemek ve mevcut durumu aynen devam ettirmekti. Moskova Devleti de zaten genişlemeyi hedefliyordu.” dedi. Bununla birlikte Kırım Tatarlarını, Zaporog Kazakları gibi “asker toplumu” olarak nitelendiren Sereda, iki halkın birlikte sefere çıktığını dile getirerek “Ukrayna Kazakları ile Kırım Tatarları arasındaki en iyi ilişkilerin özellikle 18. Yüzyılda kurulduğunu söyleyebiliriz. 18. yüzyılın ikinci yarısı; hem Ukrayna Kazakları, Ukraynalılar ve Kırım Tatarları için çok zor bir dönem olduğunu görüyoruz. 1783 yılında, hem Kırım Hanlığı hem de Ukrayna Devleti için bir kayıp döneminin başladığını söyleyebiliriz çünkü artık Rus emperyalizmi, Ukrayna Devleti’nde ne kadar devletçilik örneği varsa yok etti. Bunların en başında Sol Yaka Ukrayna’sının Hetmanlığı 1765 yılında yok edildi, 1775’te Zaporog Kazaklarının devleti yok edildi, sonra ise Kırım Hanlığı 1783 yılında işgal edildi.” dedi. “BÖYLE DEVAM EDERSE YALNIZCA KIRIM’I KAYBETMEYECEĞİZ, BİZ BİR MİLLETİ KAYBEDEBİLİRİZ” Sereda; Kırım Hanlığı’nın Kırım Tatarları, Türkler ve Ukraynalılar arasında bir köprü olduğunu belirterek “Türkler ve Kırım Tatarlarının ‘kan kardeşi’ olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte ben, Kırım Tatarlarını ve Ukraynalıları ‘can kardeş’ olarak görüyorum çünkü iki millet, 250 yıl boyunca zor durumlar yaşadı ve bu durumda kendi dillerini ve kültürlerini muhafaza etmeleri ve millet olarak var olmaları çok zordu.” değerlendirmesini yaptı. Bununla birlikte Sereda, 20. yüzyıla kadar Kırım Tatarlarının 5 defa Kırım’dan sürgün edildiğini kaydederek Ukrayna-Rusya Savaşı’na da dikkat çekti. “Savaş böyle devam ederse biz, Kırım’ı yalnızca toprak olarak kaybetmeyeceğiz; biz bir milleti (Kırım Tatarlarını) kaybedebiliriz.” ifadelerini kullanan Sereda, Kırım Tatar kültürünün Ukrayna kültürünün bir parçası olarak da önemine vurgu yaptı. UKRAYNA’NIN ODESA KENTİ, OSMANLI’NIN İZLERİNİ TAŞIYOR Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin izlerini barındıran ve yaklaşık 320 yıl Osmanlı idaresi altında kalmış Ukrayna’nın Odesa kentinde doğan ve Sereda, Odesa kentinin Osmanlı dönemindeki isminin “Hacıbey” ve “Hocabey” gibi isimlerle anıldığına, bu isimlerde Kırım Tatarcanın etkisi olduğuna ve bu kentin tarihinin Osmanlı’dan çok daha öncesine dikkat çekti. Sovyetler Birliği dönemindeki tarih kitaplarında Odesa başta olmak üzere Ukrayna’nın güneyinin, Osmanlı idaresine ait 320 yılın “Osmanlı’dan önce ve sonra” olacak şekilde iki başlık altında işlendiğini dile getiren Sereda, Rusların bu tarih kitaplarında söz konusu topraklarda işgal için değil, koruma için bulunduklarını iddia ettiklerini belirtti. Rusların Odesa kentini kendilerinin kurduğunu öne sürdüğünü dile getiren Sereda, bu kentin Osmanlı Devleti tarafından kurulduğunu ve Rusların 1794 yılında yalnızca isim değişikliği yaptığına dikkat çekti. “19. yüzyılda genellikle Odesa sadece Hocabey olarak tanınıyor veya ‘Hocabey’ yazıldığında yanında parantez içinde ‘Odesa’ yazıyor. 20. yüzyılın başında ise ‘Odesa’ yazıldığını ama yanında aynı zamanda parantez içinde ‘Hocabey’ yazıyor. Bu çok önemli çünkü 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ‘Hocabey’in, ‘Odesa’ için kullanılmış bir isim olduğunu görüyoruz.” ifadelerini kullanan Sereda, Odesa kentinin isminin siyasi bir konu olduğunu vurguladı. “(RUSLARIN) YÖNTEMLERİ AYNI: SAVAŞMAK VE BAŞKA MİLLETLERE ZULMETMEK” Bununla birlikte “’Ruslar, Odesa’yı biz kurduk; bu, bizim şehrimiz.’” diyor. Biz ise (Ukraynalılar) hem Osmanlı döneminde hem de sonraki dönemlerde burada yaşıyorduk. Bizimle birlikte başka milletler de burada yaşıyordu. Siz (Ruslar) ne zaman buraya geldiniz? 1791 yılında. Siz buradaki bütün Müslüman milletleri sürdünüz, tek bir Müslüman bile kalmadı. Onlar (Ruslar), ‘Biz geldik, (Odesa) burası yalnızca bir çöldü ve burada kimse yaşamıyordu.’ diyorlar. Tamam, burası ‘çöl’ olmuş olabilir fakat siz savaşırken bu toprakları kendiniz çöl hâline getirdiniz.” şeklinde konuşan Sereda, Osmanlı zamanında Hocabey (Odesa) kenti civarında dört büyük şehrin ve yaklaşık 150 köyün olduğunu fakat artık Rusya İmparatorluğu işgalinden sonra yalnızca bir şehrin ve yaklaşık 15 köy kaldığını dile getirdi. Öte yandan Rusların hâlihazırda Ukrayna’nın doğusundaki bütün köyleri ve şehirleri yok ettiğinin altını çizen Sereda, “Şimdi aynı strateji o zaman da vardı. Moskova Devleti, Rusya İmparatorluğu, şimdiki Putin Rusyası… Yöntemleri aynı: savaşmak ve başka milletlere zulmetmek.” dedi. SEREDA, UKRAYNA MİLLETİNİN OSMANLI ARŞİVLERİNDEKİ VARLIĞINA DİKKAT ÇEKTİ Sereda, 2004 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı (önceki adıyla Başbakanlık Osmanlı Arşivi) çalıştığını ve kenti tarih çalışmalarında en çok bu Arşivden yararlandığını belirterek Osmanlı arşivlerinin Ukrayna tarihi açısından sarsılmaz önemini vurguladı. Ayrıca Ukrayna'nın güneyinin tarihine ait yaklaşık 320 sene boyunca aydınlatılması gereken başka birçok noktanın bulunduğuna dikkat çeken Sereda, arşiv sayesinde Ukraynalıların Ukrayna'nın güneyinin tarihi başta olmak üzere yeniden kendi tarihini öğrenebileceğinin altını çizdi. “Ukrayna’nın Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı ile olan ilişkilerini sadece Osmanlı arşivinde görebiliriz. Aynı kopyalar, Moskova’da var fakat bu arşivler kapalı. 1990’lı yıllarda Boris Yeltsin döneminde bu arşivler açılmış fakat kısa süre içinde kapatılmış. Objektif tarih okumacılığı için bize orijinal belgeler gerekiyor.” şeklinde konuşan Sereda, Rusya’daki belgelerin çevirisinden istifade edilemeyeceğini beyan etti. Son olarak Putin’in “Ukrayna milleti yoktur, sadece Lenin tarafından Ukrayna milleti oluşturulmuştur.” iddiasına yönelik Sereda, “Ben buna karşın Osmanlı belgelerinin 16. ve 17. yüzyıllarda Ukrayna milletinin varlığını gösterdiğini belirtiyorum. Ukraynalılar olarak kendi millî kimliğimiz, Osmanlı belgelerinde bulunuyor.” dedi.

Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı ve Kırım Tatarlarının mücadelesi Balıkesir'de gündeme geldi Haber

Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı ve Kırım Tatarlarının mücadelesi Balıkesir'de gündeme geldi

Şubat ayı, Kırım Tatar halkının ana vatanı Kırım’ın Rusya tarafından işgalinin ve Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı topyekûn savaşın yıl dönümlerini ihtiva etmesi nedeniyle büyük önem taşıyor. Kırım’ın işgalinin 12. yılı ile Rusya’nın Ukrayna'ya karşı başlattığı topyekûn işgal girişimi ve saldırılan 4. yılı dolarken, Kırım Tatar halkının millî mücadelesini gündeme getirmek adına Türk Ocakları Balıkesir Şubesi tarafından önemli bir programa imza atıldı. Kırım Haber Ajansı (QHA) Editörü Mustafa Koçyegit ve Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Uzmanı Ömer Cihad Kaya’nın konuşmacı olarak katıldığı etkinlikte, “Ukrayna-Rusya Savaşı ve Kırım Türklerinin Milli Mücadelesi” konusu ele alındı. Programa, Türk Ocakları Balıkesir Şubesi üyeleri ve Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Balıkesir Şube Başkanı Kaan Akman katıldı “KIRIM BİRBİRİ ARDINA GELEN TÜRK KAVİMLERİNİN MÜZESİDİR” Konuşmasına Türkiye Cumhuriyeti'nin eski Turizm ve Tanıtma Bakanı, Balıkesir Milletvekili ve Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği eski Genel Başkanı Dr. Ahmed İhsan Kırımlı'yı anarak başlayan Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Uzmanı Kaya, geçmişten günümüze Kırım’ın ve genel olarak Deşt-i Kıpçak sahasının, dilden kültüre kadar Oğuz ve Kıpçak Türklüğünü birleştiren bir coğrafya olduğunu ifade etti. Kaya, bu çerçevede tarihçilerinin kutbu Prof. Dr. Halil İnalcık’ın “Kırım birbiri ardına gelen Türk kavimlerinin müzesidir” sözünü anımsattı. Kırım’ın jeopolitik ve stratejik olarak çok müstesna bir bölgede olduğunun altını çizen Kaya, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ve akabinde gelişen Kırım’ın 1783’teki işgalinin, Osmanlı Türkleri için dramatik bir husus olduğunu belirtti. Kırım’ın bu müstesna konumunun, Karadeniz jeopolitiği açısından da büyük önem taşıdığını vurgulayan Kaya, Karadeniz üzerinde Türkler ve Ruslar arasında geçmişten bugüne büyük çatışmalara bu işgal ile beraber Rusların emperyal siyasetinin sebep olduğunu ifade etti. "KOLONYAL VE ŞOVENİST RUS SİYASETİ, KIRIM’DA İLK İŞGALDEN GÜNÜMÜZE UYGULANMAKTADIR" Ardından gelen süreçte Kırım’da başlayan hızlı Ruslaştırma siyasetinin, Kremlin adlı zulüm ve baskı mekanizması tarafından kolonyal, emperyal ve sömürgeci bir şekilde uygulandığını belirtti. Kaya, “Bu kolonyal ve şovenist Rus siyaseti, Kırım’da ilk işgalden günümüze uygulanmaktadır. Halk anlatıları dahil olmak üzere Kırım adım adım, ‘Ruskiy Mir’ dedikleri Rus dünyasına entegre edilmeye çalışılmıştır” ifadelerini kullandı. Rusya’nın savaş suçlusu lideri Putin’in ortaya koyduğu siyasete ilişkin de konuşan Kaya, özellikle “Rusya’nın sınırı yoktur” anlayışıyla Rus kimliğini egemen kılmak için türlü savaş suçlarına imza attığını belirtti. Kaya, “Kırım, Çariçe Katerina’dan Stalin’e, Stalin’den Putin’e kadar asırlar boyunca bir zulüm merkezi haline gelmiş, Türkler bu tarihi topraklarından adeta kazınmıştır.” değerlendirmesini yaptı. KIRIMOĞLU'NUN MÜCADELESİ Bu zulüm dalgasına rağmen Kırım’ın ve Kırım Tatar halkının milli mücadeleden tarihin hiçbir döneminde geri adım atmadığını kaydeden Kaya, Türk dünyasında aydınlanmanın büyük öncüsü İsmail Bey Gaspıralı, Kırım Halk Cumhuriyeti hükûmetinin ilk Başkanı Numan Çelebicihan’ın mücadelesini aktardı. 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı’na da değinen Kaya, sürgünün Kırım Tatar halkı için çok büyük bir travma olduğunun altını çizdi. Ardından, Kırım Tatar Türklüğünün adeta bir “Anka Kuşu” gibi yeniden küllerinden doğmasını temsil eden Kırım Tatarlarının millî lideri, Ukrayna Milletvekili ve Türk dünyasının yaşayan efsanesi Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun mücadele hayatına değindi. Ömer Cihad Kaya, “Kırımoğlu’nun gerçek bir efsane olmasının arkasında yatan sebep, bedeli ne olursa olsun haksızlığa karşı tarihin her döneminde dik durması ve haksızlığa ‘dur’ diyebilmesidir. Onun Sovyetlerin cinayetlerine haksızlıklarına karşı başlattığı bu muhalefet, bugün Ukrayna’nın tek bir vücut olarak Putin Rusyası’na karşı koyabilmesini sağladı” dedi. SAVAŞ, KIRIM'IN İŞGALİYLE BAŞLADI Programın diğer konuşmacısı QHA Editörü Mustafa Koçyegit ise, 2014 yılında Kırım’ın işgali ile Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün ihlal edildiğini belirtti. Bu tarih ile 24 Şubat 2022’de başlayan topyekûn saldırıların birbirinden farklı görülmemesi gerektiğini vurgulayan Koçyegit, 12 yıldır Ukrayna’nın topraklarından Rusları çıkarmak için uğraş verdiğini ve artık silahlı bir mücadele içerisine girildiğini kaydetti. Tıpkı geçmişte olduğu gibi Kırım’ın jeopolitik açıdan hayli önemli olduğunu belirten Koçyegit, Rusların temel ikmal hattının Kremlin tarafından askerî üsse çevrilen Kırım yarımadası olduğunu vurguladı. "BİZ TÜRKLER OLARAK NEYİ KAYBETTİĞİMİZİN FARKINDA DEĞİLİZ" Koçyegit, “2014 yılında Kırım’ın son kez işgalinin ardından Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Karadeniz'deki Rus filosu ve Türk Deniz Kuvvetleri arasındaki güç oranının son birkaç yıl içerisinde ciddi biçimde değiştiğini vurgulamış ve ‘Türkiye artık Karadeniz'in efendisi değil’ demiştir. Bilinçli bir çarpıtma dahi olsa tarihi süreklilik ve tarih bilmek neden önemlidir bence bu cümleler bunu anlatıyor. Ayrıca, biz Türkler olarak neyi kaybettiğimizin farkında değiliz ama Ruslar neyi kazandığının gayet farkındadır.” değerlendirmesini yaptı. Kırım Tatar halkının, bu savaşta her zaman ön planda olduğunu ve Rusları ana vatanları Kırım’dan çıkarmak için hiçbir geri adım atmayacaklarını vurgulayan Koçyegit, "Kırım Tatarlarının görev aldığı Kırım Gönüllü Taburu, Numan Çelebicihan Taburu, Karadağ Taarruz Tugayı, Rus işgaline son vermek için Ukrayna saflarında mücadele vermektedir." dedi. TÜRKİYE'NİN UKRAYNA'YA DESTEĞİ Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Ukrayna’nın verdiği vatan mücadelesini desteklediğini ve Türk SİHA’larının ve Türk askerî araçlarının cephede Ukrayna ordusunun en büyük yardımcılarından olduğunu ifade eden Koçyegit, şunları kaydetti: Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kırım ve Ukrayna ile ilgili gerek AKPM gerek BM’deki birçok Rusya’nın işgaline karşı çıkan metne imza atan ve yazılmasına katkı sunan bir noktadadır. Türkiye, Kırım’ın yasa dışı ilhakını tanımamıştır ve tanımayacaktır. Kırım Tatarlarının hak ve hürriyetlerinin korunması yönündeki çabalarını da kararlılıkla sürdürecektir. Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne en başından bu yana destek vermektedir. Putin Rusyası, Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkede etki ajanları ve propaganda çalışmaları sayesinde Ukrayna’ya verilen desteği ve Ukrayna’nın verdiği vatan mücadelesini gevşetmek, susturmak ve zayıflatmak için var gücüyle çalışmaktadır. Program sonunda Türk Ocakları Balıkesir Şube Başkanı Oğuz Atan tarafından, konuşmacılar Ömer Cihad Kaya ve Mustafa Koçyegit'e günün anısına hediye takdim edildi.

New York Belediye Başkanı Mamdani, el bastığı Kur'an'ın Osmanlı dönemine ait olduğunu açıkladı Haber

New York Belediye Başkanı Mamdani, el bastığı Kur'an'ın Osmanlı dönemine ait olduğunu açıkladı

New York'un ilk Müslüman Belediye Başkanı Zohran Mamdani, göreve başlama yemininde el bastığı Kur'an-ı Kerim'in, Osmanlı dönemi Suriyesi'nden el yazması bir nüsha olduğunu açıkladı. Resmî sosyal medya hesabından, geçen hafta üzerine yemin ederek göreve başladığı Kur'an'a dair açıklamalarda bulunan Zohran Mamdani, Eski City Hall metro istasyonunda düzenlenen yemin törenindeki Kur'an-ı Kerim'in, Arturo Schomburg'a ait 18. yüzyıldan kalma olduğunu kaydetti. New York'un ilk Müslüman Belediye Başkanı olan Mamdani, yemin törenindeki Kur'an-ı Kerim'in Osmanlı dönemi Suriyesi'nden kalma el yazması bir nüsha olduğunu belirtti. Mamdani, eserin siyah mürekkeple yazıldığını, metinde bazı bölümlerin ise kırmızı renkle vurgulandığını ifade etti. New York'un yeni döneminin bir parçası olarak gösterdiği bu Kur'an'ın tüm New Yorklulara ait sayıldığını vurgulayan Mamdani, eserin New York Halk Kütüphanesi'nin (NYPL) ana binasında sergileneceğini ve bugün itibarıyla ziyarete açıldığını duyurdu. NEW YORK'UN İLK MÜSLÜMAN BELEDİYE BAŞKANI Uganda doğumlu olan 34 yaşındaki Mamdani, 4 Kasım 2025 tarihindeki seçimlerin resmi olmayan sonuçlarına göre, "ABD'nin en büyük kentinin başına geçen son yüzyıldaki en genç ve ilk Müslüman isim" olmuştu. CBS News kanalının verilerine göre seçimde 2 milyondan fazla kişi oy kullanmış, bunun "1969'dan bu yana kayda geçen en yüksek katılım oranı" olduğu vurgulanmıştı. Mamdani, 1 Ocak'ta halka açık alanda binlerce New Yorklunun katıldığı törende, Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ederek New York'un ilk Müslüman Belediye Başkanı olarak göreve başlamıştı.

Kırım Tatar Teşkilatları Platformu: Kırım Tatar davası siyaset üstüdür! Haber

Kırım Tatar Teşkilatları Platformu: Kırım Tatar davası siyaset üstüdür!

Eski Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ile Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt arasında yaşanan sözlü tartıştıma bir anda tarihi bilgilerin çarpıtılmasıyla iç siyaset konusundan farklı bir alana taşındı. Eskişehir yerel medyasından İstikbal Gazetesi köşe yazarlarından Ali Baş'ın gündeme taşıdığı habere göre Yılmaz Büyükerşen, Kazım Kurt'a yönelik olarak "Kırım’ın Giray hanları gibi davrandı" ifadesini kullandı. İç siyasi tartışmalarda Kırım Tatarlarına yönelik gerçek dışı yakıştırmalar yapılması ise Kırım Tatar diasporası tarafından büyük tepki ile karşılandı. Büyükerşen'in söz konusu ifadeleri sonrasında Kırım Tatar Teşkilatları Platformu, Kırım Hanlığı’ndan günümüze uzanan tarihi süreci ve Türkiye Cumhuriyeti ile olan sarsılmaz bağları hatırlatan kapsamlı bir bildiri yayımladı. Kırım Tatar halkının tarih boyunca Türk ve İslam dünyasına hizmet ettiği, hiçbir zaman siyasi çekişmelerin malzemesi yapılamayacağı vurgulanan açıklamada şu ifadelere yer verildi: 0Kırım Hanlığı ve Kırım Tatar halkının, Hanlığın hüküm sürdüğü 342 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun sarsılmaz dostu ve müttefiki olduğu tarihsel bir hakikattir. Her iki güç, başta siyasî ve askerî alan olmak üzere bilim, kültür, düşünce ve sanat alanlarında işbirliği yaparak eşsiz başarılar elde etti. Tarih kitapları bu başarılarla doludur. Şu husus da unutulmamalıdır ki Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı, el ele vererek Türk ve İslam dünyasına muhteşem eserler kazandırmışlardır. II. Viyana Muhasarası sırasında Polonyalı ve Avusturyalı askerlerin saldırdıkları Sadrazamın otağını ve Hz. Peygamberin sancağını (Sancak-ı Şerif) kurtaran Hacı Giray ve 600 Kırım atlısıydı. Bu kahramanları kim yok sayabilir? Kırım Hanlığı’nın lağvolunmasından sonra geçen yüzyıllar boyunca Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne göç etmek zorunda kalan Kırım Tatarları, devletimizin sadık ve güvenilir vatandaşları olmuşlardır. Bürokraside görev alan memurundan tarlada çalışan ırgatına kadar tüm Tatar halkı, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınmasına, gelişmesine, muasır medeniyetler seviyesine yükselmesine canını dişine takarak çalışmıştır, ter dökmüştür. Milli Mücadele’de Kuva-yı Milliye ve düzenli ordu saflarında savaşmak üzere eşsiz Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısına uyan binlerce Kırım Tatarını kim unutabilir? Yaşı kırk beş olan, saçı sakalı ağarmış, büyük düşünür Yusuf Akçura’nın yedek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Alagöz Karargâhında Başkomutanla birlikte mücadelesini kim yok sayabilir? Bugün, Kırım ve Kırım Tatarlarının millî haklarının korunması Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından siyaset üstü nitelikte bir devlet politikası olarak kabul edilmiştir. Ne yazık ki zaman zaman siyaset sahnesindeki bazı aktörlerin sırf şahsi siyasi hesapları nedeniyle Kırım Tatarlarına yönelik tarihi hakikatlere uymayan yakıştırmaları bizleri ziyadesiyle üzmüştür. Gerek Türkiye’de gerekse dünyadaki Kırım Tatarları arasında büyük itibar gören Odunpazarı Belediye Başkanımız Kazım Kurt, mensubu olduğu Kırım ve Kırım Tatar halkının sorunları noktasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kabul gören politikasına uygun olarak siyaset üstü faaliyetler yürütmekte ve imkanı dahilinde her alanda destek olmaktadır. Kıymetli Belediye Başkanımızın bu tutumu bizler için unutulmazdır. Bu vesile ile, iç siyasi çatışma ve çekişmelerin orta yerinde bütün Kırım Tatar halkına yönelik uygunsuz ve mesnetsiz yakıştırmalar yapılarak, tarihi hakikatlerin farklı boyutlara taşınmasını, siyasi ahlaka, vefa ve dostluk ilişkilerine yakışmayan davranışlar olarak not alındığının bilinmesini rica ediyoruz. Saygılarımızla."

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun! Haber

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!

Türkiye Cumhuriyeti, bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve şanlı Türk ordusu büyük mücadeleler sonucunda ülkeyi işgale kalkışan düşmana "dur" demişti. Türk ordusu, taarruza geçerek aldığı, “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!” emri ile durmadan, canını hiçe sayarak gerçekleştirdiği karşı taaruz ile düşmanı ülkeden kovmayı başardı. Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın aklında, yeni ve çağdaş bir Türkiye vardı. Bunu da gerçekleştirmek adına atacağı en büyük adım cumhuriyetin ilan edilmesiydi. Bunun için kabineyi 28 Ekim 1923 tarihinde, Çankaya Köşkü’nde topladı ve açıkladı: “Efendiler, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz!” CUMHURİYET’İN İLANI Osmanlı Devleti, 1876 yılına kadar mutlak monarşi, 1876-1878 ve 1908-1918 arasında meşruti monarşi ile yönetilmişti. I. Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğramasının ardından işgale uğrayan Anadolu'da halkın işgalcilere karşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde verdiği Milli Mücadele, 1923 yılında milli güçlerin zaferi ile sonuçlandı. Bu süreçte, "Büyük Millet Meclisi" adıyla 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan halkın temsilcileri, 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adlı yasayı kabul ederek egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ilan etmiş ve 1 Kasım 1922'de aldığı kararla saltanatı kaldırmıştı. Ülke, meclis hükûmeti tarafından yönetilmekteydi. 27 Ekim 1923'te İcra Vekilleri Heyeti'nin istifası ve yerine meclisin güvenini kazanacak yeni bir kabinenin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal Paşa, yönetim biçiminin Cumhuriyet olması için İsmet Paşa ile birlikte bir kanun değişikliği tasarısı hazırlayarak 29 Ekim 1923'te Meclis'e sundu. 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) toplandı. TBMM’de yapılan bir anayasa değişikliğiyle Türkiye’nin yönetim biçimi Cumhuriyet olarak belirlendi ve 29 Ekim 1923 günü saat 20.30’da Cumhuriyet ilan edildi. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan değişikliklerin kabulü ile Cumhuriyet, TBMM tarafından ilan edilmiş oldu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.