Son zamanlarda çevremde konuştuğum pek çok insandan neredeyse birbirinin aynı olan şu ifadeleri duyar oldum; "Doğu Türkistan’da yaşanan zulümler sona mı erdi, yakın dönemde bu konuda neden hiç haber duymuyoruz?" veya "Sanırım bölgede işler biraz yoluna girdi ki artık eski yoğun tepkileri göremiyoruz."
Toplumun farklı kesimlerinde giderek yayılan bu algı, ne yazık ki gerçek bir yumuşamanın değil, Çin’in uyguladığı sistematik karartma stratejisinin bir sonucudur. Uluslararası basında haber akışının kademeli olarak kesilmesi ve medyadaki sessizlik, dış dünyada sanki bölgede bir "normalleşme" yaşanıyormuş ya da insan hakları ihlalleri yumuşamış gibi tamamen yanıltıcı bir izlenim yaratıyor.
Oysa Doğu Türkistan’da yaşanan gerçekler son derece yalın, sert ve ürkütücüdür. Son zamanlar akan gözyaşları ve çekilen acılar dinmedi; aksine, o acıların sesini dışarıya taşıyacak son kanallar da tek tek kapatılmış durumdadır.
Çin yönetiminin bölgede izlediği politikalar, hak ihlallerinin bittiğini ya da hafiflediğini değil; tam aksine baskı, denetim, gözetim ve uluslararası propaganda mekanizmalarının sınırları zorlayacak şekilde sıkılaştırılarak çığlıkların tamamen bastırıldığını gösteriyor.
MÜKEMMELLEŞTİRİLEN DİJİTAL AÇIK HAVA HAPİSHANESİ
Bölgenin dış dünyayla olan haberleşme ve veri bağı neredeyse tamamen koparılmış durumdadır. Doğu Türkistan genelinde kurulan yüksek teknolojili izleme ağları, yapay zekâ destekli yüz tanıma ve ses analiz sistemleri, her sokak başındaki kontrol noktaları ve zorunlu biyometrik veri toplama uygulamaları ile bölge adeta dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür.
Sıfır Bilgi Akışı ve İletişim Ambargosu: Bölgeden yurt dışındaki bir akrabaya veya basın mensubuna tek bir fotoğraf, ses kaydı ya da mesaj göndermenin bedeli; "devlet sırlarını sızdırmak" veya "terör propagandası" suçlamasıyla ağır cezalar ve müebbet hapis riskidir.
Şekil Değiştiren Kamplar ve Zorunlu Çalıştırılma: Kamuoyunun tepkisini çeken ilk dönemdeki kitlesel toplama kampları kapatılmamış; sadece tabelaları değiştirilerek yüksek güvenlikli resmî cezaevlerine ve kapalı fabrika komplekslerine dönüştürülmüştür. Uygur nüfusu, kölelik düzenini andıran "zorunlu çalıştırma" programlarıyla Çin'in küresel tedarik zincirlerinin ucuz iş gücü haline getirilmiştir. Kampların bu şekilde tabela değiştirip kurumsallaştırılması, dış dünyaya "kamplar boşaltıldı ve kapatıldı" izlenimi vererek uluslararası kamuoyunu yanıltan en büyük tuzaklardan biri olmuştur.
Çaresizliğin Kabullenilmesi: Doğu Türkistan’da yaşanan kültürel ve dini yıkım, geçici bir uygulama olarak kalmamış; aksine halkın direncini ve ses çıkarma kapasitesini tamamen bitirmeyi amaçlayan kesintisiz bir süreç olarak devam etmektedir. Uygur, Kazak ve diğer Türk topluluklarının dini ibadetlerinin suç sayılması, ana dilde eğitimin yasaklanması, tarihi mimarinin yok edilmesi ve "Kardeş Aile" adı altında evlere Çinli memurların yerleştirilmesi, toplumun en temel sığınağı olan aile yapısını ve mahremiyetini yok etmiştir. En mahrem alanında dahi kesintisiz gözetim altında yaşayan ve kimliği sistematik olarak silinen Uygur toplumu, zamanla bu çaresizliği bir yaşam biçimi olarak kabullenmeye zorlanmış; böylece içeriden bir itiraz yükseltme ya da ses verme imkânı tamamen ortadan kaldırılmıştır.
DİASPORANIN SESSİZLEŞTİRİLMESİ: ULUSLARÖTESİ BASKI VE TİCARİ ÇIKARLAR
Sadece Doğu Türkistan içinde yaşayan halk değil, yurt dışındaki Uygur diasporası da son birkaç yıla kıyasla oldukça sakinleşmiş ve eylemsel açıdan pasifleşmiş görünmektedir. İlk yıllarda dünya meydanlarında yankılanan protestoların ve medyadaki yoğun aktivizmin yerini durgunluğa bırakmasının arkasında acı gerçekler yatmaktadır:
Çin’in Uluslarötesi Baskı ve Rehin Politikası: Çin yönetimi, baskı mekanizmalarını sınırlarının ötesine taşıyarak uluslarötesi bir takip sistemi yürütmektedir. Yurt dışında yaşayan aktivistler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri, Doğu Türkistan’da kalan aile fertleri, anne-babaları veya çocukları üzerinden açıkça tehdit edilmektedir. "Konuşursan ailene zarar gelir" mesajı, diasporadaki bireylerin sesini kesmekte en etkili şantaj aracı haline gelmiştir. Ayrıca siber istihbarat, sahte hesaplarla yıpratma ve iade talepleri gibi yöntemlerle diaspora üyeleri psikolojik ve hukuki bir ablukaya alınmıştır.
Ticari Çıkarlar Uğruna Uygurların Pasifize Edilmesi: Diaspora üzerindeki en ağır darbe ise ne yazık ki sığındıkları ülkelerin politikalarından gelmektedir. Uygurların kültürel, tarihi ve dini bağlamda kendilerine en yakın gördükleri, duygusal olarak destek bekledikleri soydaş ve dindaş ülkelerin ekonomik bağımlılıkları ve reelpolitik kaygıları, mazlum soydaş veya dindaşlarının yanında durmanın önüne geçmiş; Çin’in "Kuşak ve Yol" projesi, sıcak para akışı ve altyapı yatırımları karşılığında ülkeler, Uygurların çığlıklarına ses vermek yerine, kendi topraklarındaki Uygur aktivizmini kısıtlama, gösterileri yasaklama ve hareketi pasifize etme yönünde politikalar izlemektedir.
SATIN ALINAN GAZETECİLER VE MEDYA OPERASYONLARI
Pekin yönetimi, gerçeklerin üzerini örtmek için uluslararası medyayı ve yabancı gazetecileri hedef alan devasa bir nüfuz operasyonu yürütmektedir. Yurt dışındaki farklı medya kuruluşlarından gazeteciler ve sosyal medya içerik üreticileri çeşitli fonlar, sponsorlu geziler ve finansal teşviklerle adeta satın alınarak bölgeye davet edilmektedir. Çin'in sıkı gözetimi altında ve önceden kurgulanmış güzergâhlarda gezdirilen bu isimler üzerinden "Doğu Türkistan’da hayat normal, insanlar mutlu, kültürler korunuyor" imajı pazarlanmakta; bu sahte normalleşme söylemi, küresel kamuoyunda zulmün bittiği yanılsamasını yaratmada ne yazık ki oldukça başarılı olmaktadır.
BİLİNMEZLİĞE, BELİRSİZLİĞE İTİLMİŞ AİLELER
Doğu Türkistan’da yaşananlar; soyut analizlerin ya da uluslararası siyaset raporlarının çok ötesinde, her bir Uygur ailesinin kalbinde açılmış derin ve kapanmaz bir yaradır. Sayılardan ve raporlardan ibaret kılınmaya çalışılan bu kriz, binlerce evde yaşanan insanüstü bir belirsizlik ve acı anlamına gelmektedir.
Bugün benim ağabeyim ve sayısız Doğu Türkistanlının bir diğer öz akrabası, hiçbir suçu ve hukuki dayanağı olmaksızın karanlık hücrelerde tutulmaktadır. Yıllardır onların hayatta olup olmadığı, o soğuk duvarlar arasında neler yaşadıkları bilinmemektedir. En acısı da helalleşme hakkının bile bir halkın elinden alınmış olmasıdır. Evlatlarının yanı başında bulunmasına, elini tutmasına fırsat tanınmayan babamın ve binlerce Uygur’un yaşlı anne-babalarının bu dünyadan ayrılırken son nefeslerini nasıl verdiklerinden dahi haberimiz yok.
Dünyanın gözü önünde bir toplum, en yakınlarının ne ölüsüne ne de dirisine ulaşabilmektedir. Bir insanın öz babasının veda anına tanıklık edememesi, kardeşlerinin sağ olup olmadığını bilememesi, yurtdışındaki Uygurların yıllardır devam eden genel durumudur.
SONUÇ: YUMUŞAMA DEĞİL, AĞIRLAŞTIRILMIŞ BASKI VE YALNIZLIK
Uluslararası gözlemcilerin, insan hakları örgütlerinin ve bölge uzmanlarının ortaya koyduğu veriler net bir hakikate işaret etmektedir: Doğu Türkistan’dan çığlıkların artık duyulmaması, zulmün veya ihlallerin sona ermesinden değil; çığlık atanların sesini dışarıya iletecek iletişim kanallarının yok edilmesinden, paralı propaganda ile sahte bir normalleşme algısı yaratılmasından ve dışarıdaki seslerin diplomatik ve ticari hesaplarla kısılmasından kaynaklanmaktadır.
Doğu Türkistan’da sessizlik bir yumuşama göstergesi değil; tam tersine kitlelerin susturulduğu, kimliklerin ve kültürlerin aşamalı olarak silindiği, evlatların babalarının son anından habersiz bırakıldığı ağırlaştırılmış bir baskı ortamının sonucudur.
"Bir yerde adalet yoksa ve masumların sesi tamamen kesilmişse, oradaki sessizlik huzurun değil; mutlak ve organize bir baskının en somut kanıtıdır."
Doğu Türkistan’da yaşanan hak ihlallerinin unutulmaması, unutturulmaması ve sesini duyuramayan milyonların sesi olunması, küresel dengeler veya ekonomik çıkarlar ne olursa olsun tüm insanlığın erteleyemeyeceği ortak bir vicdani sorumluluktur.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdülhalik Kara
Doğu Türkistan: Zulüm dinmedi, çığlıklar boğuldu
Son zamanlarda çevremde konuştuğum pek çok insandan neredeyse birbirinin aynı olan şu ifadeleri duyar oldum; "Doğu Türkistan’da yaşanan zulümler sona mı erdi, yakın dönemde bu konuda neden hiç haber duymuyoruz?" veya "Sanırım bölgede işler biraz yoluna girdi ki artık eski yoğun tepkileri göremiyoruz."
Toplumun farklı kesimlerinde giderek yayılan bu algı, ne yazık ki gerçek bir yumuşamanın değil, Çin’in uyguladığı sistematik karartma stratejisinin bir sonucudur. Uluslararası basında haber akışının kademeli olarak kesilmesi ve medyadaki sessizlik, dış dünyada sanki bölgede bir "normalleşme" yaşanıyormuş ya da insan hakları ihlalleri yumuşamış gibi tamamen yanıltıcı bir izlenim yaratıyor.
Oysa Doğu Türkistan’da yaşanan gerçekler son derece yalın, sert ve ürkütücüdür. Son zamanlar akan gözyaşları ve çekilen acılar dinmedi; aksine, o acıların sesini dışarıya taşıyacak son kanallar da tek tek kapatılmış durumdadır.
Çin yönetiminin bölgede izlediği politikalar, hak ihlallerinin bittiğini ya da hafiflediğini değil; tam aksine baskı, denetim, gözetim ve uluslararası propaganda mekanizmalarının sınırları zorlayacak şekilde sıkılaştırılarak çığlıkların tamamen bastırıldığını gösteriyor.
MÜKEMMELLEŞTİRİLEN DİJİTAL AÇIK HAVA HAPİSHANESİ
Bölgenin dış dünyayla olan haberleşme ve veri bağı neredeyse tamamen koparılmış durumdadır. Doğu Türkistan genelinde kurulan yüksek teknolojili izleme ağları, yapay zekâ destekli yüz tanıma ve ses analiz sistemleri, her sokak başındaki kontrol noktaları ve zorunlu biyometrik veri toplama uygulamaları ile bölge adeta dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür.
Sıfır Bilgi Akışı ve İletişim Ambargosu: Bölgeden yurt dışındaki bir akrabaya veya basın mensubuna tek bir fotoğraf, ses kaydı ya da mesaj göndermenin bedeli; "devlet sırlarını sızdırmak" veya "terör propagandası" suçlamasıyla ağır cezalar ve müebbet hapis riskidir.
Şekil Değiştiren Kamplar ve Zorunlu Çalıştırılma: Kamuoyunun tepkisini çeken ilk dönemdeki kitlesel toplama kampları kapatılmamış; sadece tabelaları değiştirilerek yüksek güvenlikli resmî cezaevlerine ve kapalı fabrika komplekslerine dönüştürülmüştür. Uygur nüfusu, kölelik düzenini andıran "zorunlu çalıştırma" programlarıyla Çin'in küresel tedarik zincirlerinin ucuz iş gücü haline getirilmiştir. Kampların bu şekilde tabela değiştirip kurumsallaştırılması, dış dünyaya "kamplar boşaltıldı ve kapatıldı" izlenimi vererek uluslararası kamuoyunu yanıltan en büyük tuzaklardan biri olmuştur.
Çaresizliğin Kabullenilmesi: Doğu Türkistan’da yaşanan kültürel ve dini yıkım, geçici bir uygulama olarak kalmamış; aksine halkın direncini ve ses çıkarma kapasitesini tamamen bitirmeyi amaçlayan kesintisiz bir süreç olarak devam etmektedir. Uygur, Kazak ve diğer Türk topluluklarının dini ibadetlerinin suç sayılması, ana dilde eğitimin yasaklanması, tarihi mimarinin yok edilmesi ve "Kardeş Aile" adı altında evlere Çinli memurların yerleştirilmesi, toplumun en temel sığınağı olan aile yapısını ve mahremiyetini yok etmiştir. En mahrem alanında dahi kesintisiz gözetim altında yaşayan ve kimliği sistematik olarak silinen Uygur toplumu, zamanla bu çaresizliği bir yaşam biçimi olarak kabullenmeye zorlanmış; böylece içeriden bir itiraz yükseltme ya da ses verme imkânı tamamen ortadan kaldırılmıştır.
DİASPORANIN SESSİZLEŞTİRİLMESİ: ULUSLARÖTESİ BASKI VE TİCARİ ÇIKARLAR
Sadece Doğu Türkistan içinde yaşayan halk değil, yurt dışındaki Uygur diasporası da son birkaç yıla kıyasla oldukça sakinleşmiş ve eylemsel açıdan pasifleşmiş görünmektedir. İlk yıllarda dünya meydanlarında yankılanan protestoların ve medyadaki yoğun aktivizmin yerini durgunluğa bırakmasının arkasında acı gerçekler yatmaktadır:
Çin’in Uluslarötesi Baskı ve Rehin Politikası: Çin yönetimi, baskı mekanizmalarını sınırlarının ötesine taşıyarak uluslarötesi bir takip sistemi yürütmektedir. Yurt dışında yaşayan aktivistler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri, Doğu Türkistan’da kalan aile fertleri, anne-babaları veya çocukları üzerinden açıkça tehdit edilmektedir. "Konuşursan ailene zarar gelir" mesajı, diasporadaki bireylerin sesini kesmekte en etkili şantaj aracı haline gelmiştir. Ayrıca siber istihbarat, sahte hesaplarla yıpratma ve iade talepleri gibi yöntemlerle diaspora üyeleri psikolojik ve hukuki bir ablukaya alınmıştır.
Ticari Çıkarlar Uğruna Uygurların Pasifize Edilmesi: Diaspora üzerindeki en ağır darbe ise ne yazık ki sığındıkları ülkelerin politikalarından gelmektedir. Uygurların kültürel, tarihi ve dini bağlamda kendilerine en yakın gördükleri, duygusal olarak destek bekledikleri soydaş ve dindaş ülkelerin ekonomik bağımlılıkları ve reelpolitik kaygıları, mazlum soydaş veya dindaşlarının yanında durmanın önüne geçmiş; Çin’in "Kuşak ve Yol" projesi, sıcak para akışı ve altyapı yatırımları karşılığında ülkeler, Uygurların çığlıklarına ses vermek yerine, kendi topraklarındaki Uygur aktivizmini kısıtlama, gösterileri yasaklama ve hareketi pasifize etme yönünde politikalar izlemektedir.
SATIN ALINAN GAZETECİLER VE MEDYA OPERASYONLARI
Pekin yönetimi, gerçeklerin üzerini örtmek için uluslararası medyayı ve yabancı gazetecileri hedef alan devasa bir nüfuz operasyonu yürütmektedir. Yurt dışındaki farklı medya kuruluşlarından gazeteciler ve sosyal medya içerik üreticileri çeşitli fonlar, sponsorlu geziler ve finansal teşviklerle adeta satın alınarak bölgeye davet edilmektedir. Çin'in sıkı gözetimi altında ve önceden kurgulanmış güzergâhlarda gezdirilen bu isimler üzerinden "Doğu Türkistan’da hayat normal, insanlar mutlu, kültürler korunuyor" imajı pazarlanmakta; bu sahte normalleşme söylemi, küresel kamuoyunda zulmün bittiği yanılsamasını yaratmada ne yazık ki oldukça başarılı olmaktadır.
BİLİNMEZLİĞE, BELİRSİZLİĞE İTİLMİŞ AİLELER
Doğu Türkistan’da yaşananlar; soyut analizlerin ya da uluslararası siyaset raporlarının çok ötesinde, her bir Uygur ailesinin kalbinde açılmış derin ve kapanmaz bir yaradır. Sayılardan ve raporlardan ibaret kılınmaya çalışılan bu kriz, binlerce evde yaşanan insanüstü bir belirsizlik ve acı anlamına gelmektedir.
Bugün benim ağabeyim ve sayısız Doğu Türkistanlının bir diğer öz akrabası, hiçbir suçu ve hukuki dayanağı olmaksızın karanlık hücrelerde tutulmaktadır. Yıllardır onların hayatta olup olmadığı, o soğuk duvarlar arasında neler yaşadıkları bilinmemektedir. En acısı da helalleşme hakkının bile bir halkın elinden alınmış olmasıdır. Evlatlarının yanı başında bulunmasına, elini tutmasına fırsat tanınmayan babamın ve binlerce Uygur’un yaşlı anne-babalarının bu dünyadan ayrılırken son nefeslerini nasıl verdiklerinden dahi haberimiz yok.
Dünyanın gözü önünde bir toplum, en yakınlarının ne ölüsüne ne de dirisine ulaşabilmektedir. Bir insanın öz babasının veda anına tanıklık edememesi, kardeşlerinin sağ olup olmadığını bilememesi, yurtdışındaki Uygurların yıllardır devam eden genel durumudur.
SONUÇ: YUMUŞAMA DEĞİL, AĞIRLAŞTIRILMIŞ BASKI VE YALNIZLIK
Uluslararası gözlemcilerin, insan hakları örgütlerinin ve bölge uzmanlarının ortaya koyduğu veriler net bir hakikate işaret etmektedir: Doğu Türkistan’dan çığlıkların artık duyulmaması, zulmün veya ihlallerin sona ermesinden değil; çığlık atanların sesini dışarıya iletecek iletişim kanallarının yok edilmesinden, paralı propaganda ile sahte bir normalleşme algısı yaratılmasından ve dışarıdaki seslerin diplomatik ve ticari hesaplarla kısılmasından kaynaklanmaktadır.
Doğu Türkistan’da sessizlik bir yumuşama göstergesi değil; tam tersine kitlelerin susturulduğu, kimliklerin ve kültürlerin aşamalı olarak silindiği, evlatların babalarının son anından habersiz bırakıldığı ağırlaştırılmış bir baskı ortamının sonucudur.
"Bir yerde adalet yoksa ve masumların sesi tamamen kesilmişse, oradaki sessizlik huzurun değil; mutlak ve organize bir baskının en somut kanıtıdır."
Doğu Türkistan’da yaşanan hak ihlallerinin unutulmaması, unutturulmaması ve sesini duyuramayan milyonların sesi olunması, küresel dengeler veya ekonomik çıkarlar ne olursa olsun tüm insanlığın erteleyemeyeceği ortak bir vicdani sorumluluktur.