SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Lozan Antlaşması

QHA - Kırım Haber Ajansı - Lozan Antlaşması haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Lozan Antlaşması haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

BAL-DES Başkanı İlko: 29 Ocak, yalnızca protesto değil; kimliğin inkarına karşı meşru direnişin simgesidir Haber

BAL-DES Başkanı İlko: 29 Ocak, yalnızca protesto değil; kimliğin inkarına karşı meşru direnişin simgesidir

Balkan Türkleri Destekleme ve İşbirliği Derneği (BAL-DES) Başkanı Aygün İlko, 29 Ocak Batı Trakya Türklerinin Toplumsal Dayanışma ve Millî Direniş Günü’nün tarihsel arka planını, Dr. Sadık Ahmet’in mücadelesini ve Batı Trakya Türklerinin günümüzde karşı karşıya olduğu sorunları Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirdi. 29 OCAK: YALNIZ PROTESTO TARİHİ DEĞİL MEŞRU DİRENİŞİN SİMGESİ Aygün İlko, 29 Ocak tarihinin Batı Trakya Türkleri için sadece bir anma günü değil, kimlik ve hukuk mücadelesinin kurumsallaştığı bir dönüm noktası olduğunu vurguladı. 1980’li yıllarda Yunanistan’ın "Türk" adını taşıyan dernekleri kapatma girişimine karşı Gümülcine’de başlayan kitlesel protestoların, Türk toplumunu parçalı tepkilerden örgütlü bir hak mücadelesine taşıdığını belirren İlko, "29 Ocak Batı Trakya Türklerinin Toplumsal Dayanışma ve Millî Direniş Günü, Batı Trakya Türk azınlığının Lozan Antlaşması ile güvence altına alınan haklarının sistematik biçimde ihlal edilmesine karşı geliştirdiği toplumsal ve siyasal direnişin simgesel bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Bugün yalnızca belirli bir tarihsel olayın anılması değil; Batı Trakya Türklerinin kimlik, temsil ve hukuk mücadelesinin kurumsallaştığı bir dönüm noktasını ifade etmektedir." değerlendirmesinde bulundu. Lozan Barış Antlaşması’nın 37-45. maddeleri uyarınca Batı Trakya Türklerinin dinî, kültürel ve eğitimsel özerklik başta olmak üzere azınlık haklarına sahip olduğunu anımsatan Aygün İlko, "Ancak özellikle 1960’lı yıllardan itibaren Yunanistan’ın azınlık politikasında belirginleşen güvenlik merkezli yaklaşım, Türk azınlığın kimliğinin kamusal alanda görünürlüğünü hedef alan kısıtlayıcı uygulamaları beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, 'Türk' etnik kimliğinin resmî olarak tanınmaması, Türk adını taşıyan derneklerin kapatılması, seçilmiş Müftülük kurumunun işlevsizleştirilmesi ve eğitim ile vakıf yönetimlerine yönelik müdahaleler, Batı Trakya Türk toplumunun siyasal ve toplumsal alanını daraltan temel unsurlar olmuştur." dedi. Bu sürecin en kritik aşamalarından birinin Yunan Yargıtayının 1980’li yıllarda aldığı kararlarla, “Türk” ibaresini taşıyan derneklerin kamu düzenine aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılması olduğuna dikkat çeken İlko, "Gümülcine Türk Gençler Birliği ve İskeçe Türk Birliği gibi tarihsel ve kurumsal öneme sahip derneklerin kapatılması, azınlık sayılan Türk toplumunda yalnızca hukuki bir hak ihlali olarak değil, Türk kimliğinin inkarı olarak algılanmıştır. Bu kararlar, uzun süredir devam eden sessiz direnişi kitlesel ve açık bir toplumsal tepkiye dönüştüren katalizör işlevi görmüştür." ifadelerini kullandı. 29 Ocak 1988 tarihinde Gümülcine merkezli olarak gerçekleşen kitlesel protestoların Batı Trakya Türklerinin ilk kez geniş çaplı ve örgütlü biçimde kamusal alanda kimlik talebini dile getirdiği eylemler olduğunu kaydeen Aygün İlko, "Barışçıl nitelik taşıyan bu gösteriler, devletin sert güvenlik müdahaleleri ve baskıcı uygulamalarıyla karşılaşmış; ancak bu durum azınlık toplumunun siyasal bilincini bastırmak yerine, toplumsal dayanışma duygusunu güçlendirmiştir. Böylece Batı Trakya Türkleri, parçalı ve bireysel tepkilerden Türk Toplumunun süreklilik arz eden bir hak mücadelesine geçiş yapılmıştır." yorumunda bulundu. Bu çerçevede 29 Ocak'ın Batı Trakya Türkleri açısından yalnızca bir protesto tarihi değil; kimliğin inkarına karşı geliştirilen meşru direnişin, kolektif hafızanın ve siyasal öznenin inşasının simgesel ifadesi haline geldiğinin altını çizen İlko şöyle devam etti: “Toplumsal Dayanışma ve Millî Direniş Günü” kavramsallaştırması, azınlık toplumunun kendi tarihsel deneyimini tanımlama ve siyasal söylemini üretme iradesinin bir yansımasıdır. Günümüzde 29 Ocak, Batı Trakya Türklerinin hem Yunanistan içindeki hak mücadelesini hem de uluslararası alandaki görünürlük taleplerini besleyen temel referans noktalarından biri olmayı sürdürmektedir. "DR. SADIK AHMET’İN AÇTIĞI YOL, AİHM'DE GÖRÜLEN DAVALARININ ENTELEKTÜEL VE SİYASAL ZEMİNİNİ OLUŞTURMUŞTUR" Dr. Sadık Ahmet’in Batı Trakya Türkleri için yürüttüğü mücadelenin niteliklerine değinen Aygün İlko, bu mücadelenin hak temelli, barışçıl ve uluslararası hukuk eksenli bir azınlık direnişinin en belirgin ve sembolik örneklerinden biri olarak değerlendirilmesi ve kimliğin görünür kılınması, siyasal temsilin inşası ile uluslararasılaştırma stratejisi olmak üzere üç temel düzlemde incelenmesi gerektiğini belirti. Sadık Ahmet’in, Batı Trakya Türklerini yalnızca “Müslüman azınlık” olarak tanımlayan yaklaşıma karşı Türk kimliğini açık biçimde savunduğunu vurgulayan İlko, 1989 ve 1990 seçimlerinde bağımsız milletvekili olarak Yunan Parlamentosuna girmesinin azınlık siyasetinde yeni bir dönemi başlattığını söyledi. İlko, Sadık Ahmet’in Batı Trakya Türklerinin yaşadığı sorunları Lozan Antlaşması ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde uluslararası gündeme taşıyarak Yunanistan’ın azınlık politikasını uluslararası denetime açık hâle getirdiğini ifade etti. "Dr. Sadık Ahmet’in en stratejik katkılarından biri, Batı Trakya Türklerinin yaşadığı sorunları uluslararası hukuk ve insan hakları bağlamına taşımasıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, azınlık hakları rejimleri ve Lozan Antlaşması gibi metinler, onun söyleminde merkezi bir yer tutmuştur." diyen İlko, "Bu yaklaşım, Yunanistan’ın Batı Trakya politikasını yalnızca iç hukuk meselesi olmaktan çıkararak uluslararası denetime açık bir alan haline getirmiştir. Nitekim Dr. Sadık Ahmet’in açtığı yol, sonraki yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülen Batı Trakya Türk dernekleri davalarının entelektüel ve siyasal zeminini oluşturmuştur." diye konuştu. “DÜN AÇIK BASKI VARDI, BUGÜN YAPISAL TASFİYE VAR” Batı Trakya Türklerinin bugünkü koşullarının geçmişle karşılaştırıldığında bir iyileşme gösterip göstermediğine ilişkin soruya İlko, eğitim alanında yaşanan gerilemeye dikkat çekerek, mevcut tablonun hakların güçlenmesinden ziyade yapısal bir tasfiyeye işaret ettiğini vurguladı. "Okullarımız kapatılırken, mezarlıklarımız yok edilirken 'iyileşmeden' söz etmek mümkün değildir." ifadelerini kullanan İlko, azınlık hakları literatüründe eğitimin en temel ve ölçülebilir gösterge olduğunu söyledi. "Bir azınlık grubunun kendi dilinde eğitim verememesi, okul sayısının azalması, öğretmen ve müfredat üzerindeki denetimin artması o azınlığın ilerlediğini değil, geri itildiğini gösterir” şeklinde konuşan İlko, Batı Trakya Türkleri açısından bugün yaşanan durumun tam olarak bu olduğunu ifade etti. Dr. Sadık Ahmet döneminde okulların açık olduğunu, baskının sert fakat görünür bir nitelik taşıdığını belirten İlko, günümüzde ise farklı bir yöntem izlendiğini dile getirdi. İlko, “Bugün okullar 'öğrenci azlığı2 gerekçesiyle kapatılıyor. Türkçe eğitimin alanı daraltılıyor Azınlık okulları işlevsizleştiriliyor. Mücadele sessizleşiyor, çünkü sorun idari ve teknik kılıflarla yürütülüyor. Bu, klasik bir 2yumuşak asimilasyon2 modelidir.” ifadelerini kullandı. Mevcut durumu “hakların tanınması değil, hakların içinin boşaltılması” şeklinde tanımlayan İlko, görünür baskının azalmasının hakların güçlendiği anlamına gelmediğini vurguladı. Bir Batı Trakya Türk okulunun kapanmasının yalnızca eğitimle sınırlı bir sonuç doğurmadığını ifade eden İlko, bunun Türkçenin kamusal alandan çekilmesi, ailelerin çocuklarını çoğunluk okullarına yönlendirmek zorunda kalması, kimliğin gündelik hayatta görünmezleşmesi ve yeni kuşakların mücadele hafızasından kopması anlamına geldiğini söyledi. İlko, bu sürecin bir eğitim politikası değil, uzun vadeli bir toplumsal mühendislik olduğunu belirtti. Eğer bir iyileşmeden söz edilecekse bunun somut göstergelerinin olması gerektiğini vurgulayan İlko, azınlık okullarının sayısının artması, müfredat üzerinde azınlığın söz sahibi olması, öğretmen ihtiyacının azınlık tarafından belirlenmesi ve çocukların ana dillerinde nitelikli eğitim alabilmesinin temel kriterler olduğunu ifade etti. İlko, bu göstergelerin hiçbirinin bugün Batı Trakya’da karşılanmadığını dile getirdi. Değerlendirmesinin sonunda İlko, “Okullar kapanıyorsa, azınlık ayakta durmuyor demektir. Görünür baskının azalması, hakların güçlendiği anlamına gelmez. Eğitim geriliyorsa, iyileşme söylemi ancak bir algı yönetimi olabilir.” diyerek, Dr. Sadık Ahmet’in neden eğitimi ve gençliği mücadelenin merkezine koyduğunu bu tabloyla açıklamak gerektiğini sözlerine ekledi.

Doç. Dr. Balyemez: Gaspıralı'nın Türk fikir hareketi üzerindeki etkisini Kıbrıs'ta görmek mümkündür Haber

Doç. Dr. Balyemez: Gaspıralı'nın Türk fikir hareketi üzerindeki etkisini Kıbrıs'ta görmek mümkündür

Başkent Üniversitesi Kıbrıs Türk Tarihi Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Mehmet Balyemez, Kıbrıs'ın Türkiye için önemini stratejik bir ileri karakol olmanın ötesinde, 500 yıllık köklü bir gönül bağı ve millî dava olarak tanımladı. Türk Mukavemet Teşkilatının (TMT) kuruluşundan Kıbrıs Barış Harekatı’na, CIA raporlarındaki çarpıcı gerçeklerden millî mücadelenin lider kadrosuna kadar pek çok kritik konuya değinen Balyemez, Kıbrıs davasının bir "şeref meselesi" olduğunun altını çizdi. Kıbrıs’ın Türkiye için öneminden ve Kıbrıs’taki Türk varlığından bahseden Doç. Dr. Balyemez, Türkiye’nin Kıbrıs Türkleriyle olan bağının güvenlik meselesinden ziyade köklerden gelen bir bağlılıktan kaynaklandığını söyledi. Anadolu’dan gönderilerek Kıbrıs’ta iskân edilen Türklerin köklerinin halen Anadolu’da dinamik olarak durduğundan söz etti. "KIBRIS BİZİM MİLLÎ DAVAMIZDIR. KIBRIS'TAKİ TÜRKLER BİZİM KARDEŞİMİZDİR" Türkiye’nin Kıbrıs’ta olan Türk varlığını kendi öz varlığı gibi değerlendirmesi gerektiğine değinen Balyemez, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında hazırlanan bir CIA raporunda Kıbrıs’taki Türk birliğinin Türkiye’ye maliyetinin Türkiye’de mevcut olan bir birliğin maliyetinin bir buçuk katı olduğundan bahsettiğini belirtti. "Türkiye Kıbrıs'taki bu mücadeleyi bir kâr zarar veya çıkar boyutunda değil, bir şeref boyutunda değerlendiriyordu." diyen Balyemez, "Dolayısıyla Kıbrıs, bir mill'i davadır. Bunu sadece güvenlik boyutuna indirgersek şayet, kendi gerçekliğimize aykırı düşünmüş oluruz. Yani Amerikalı bunu 3 yıllık bir analizle tespit ederken, bizim 500 yıllık bir köke dayanan ilişkiyi ve bağı, sadece buna indirgememiz bence çok yanlış olur. Kıbrıs bizim millî davamızdır. Kıbrıs'taki Türkler bizim kardeşimizdir." ifadelerini kullandı. "KIBRIS'TA MÜCADELE ADADA İNGİLİZ HAKİMİYETİNİN BAŞLAMASI İLE ORTAYA ÇIKTI" Kıbrıs meselesinin yaklaşık 150 yıllık kökleri olduğuna atıf yapan Balyemez, “1878 yılında Kıbrıs'ın İngiliz yönetimine geçmesi neticesinde, Türklük mücadelesi de başlamıştır” dedi.. Jön Türk hareketinin burada çok büyük bir etkisi olduğuna işaret eden Balyemez, "Aynı dönemde hem Gaspıralı'nın hem Akçura'nın Anadolu'daki fikrî, Türk fikrî hareketi üzerindeki etkisinin yansımalarını Kıbrıs'ta da görmek mümkündür" değerlendirmesinde bulundu. KIBRIS’TAKİ İLK TOPLUM LİDERİ: MÜFTÜ ZİYAETTİN EFENDİDİR Müftü Ziyaettin Efendi’nin 1900’lü yıllardan itibaren Kıbrıs Türk Millî Mücadelesi'nin öne çıkan ismi olduğunu söyleyen Balyemez, Kıbrıs’ın 1923 yılında Lozan Antlaşması ile hukuken Birleşik Krallık'a devredilmesinden iki yıl sonra Kıbrıs’ta İngiliz sömürge yönetimi ilan edildiğini belirterek, bunun üzerine Kıbrıs’ta Kemalist Halkçı Hareket'in ortaya çıktığını, bu hareketin liderliğini Mısırlızade Mehmet Necati Özkan, Raşit Doğruyol ve Mehmet Remzi Okan’ın yaptığını beyan etti. 1930'lu yıllarda Mısırlızade Mehmet Necati Özkan bu hareketin liderliğinin tamamen üstlendiğini, Özkan’ın İngiliz sömürge yönetimine karşı hak arama mücadelesinde öne çıktığını ve İngiliz sömürge yönetimine kafa tutan ilk lider olduğunu kaydeden Balyemez, Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Raif Denktaş’tan önce adada mücadeleyi başlatan ismin Necati Özkan olduğunu ifade etti. İkinci Dünya Savaşı'nın hem Türkiye’de hem de Kıbrıs’taki dinamikleri doğrudan etkilediğinden de bahisle, 1937 yılında Dr. Fazıl Küçük’ün adaya geldiğini, Küçük’ün halka sağlık hizmetleri verirken bir taraftan da mücadelenin içine yavaş yavaş girdiğini belirten Balyemez, 1943’te Lefkoşa’da yapılan belediye seçimlerinde 11 meclis üyesinden, Türklere ayrılan 5 kişilik kontenjandan birine Necati Özkan, birine de Dr. Fazıl Küçük’ün seçildiğini Dr. Küçük’ün siyasi olarak Kıbrıs Türklerinin var olma mücadelesindeki liderliğinin ortaya çıktığını belirtti. Balyemez, Dr. Küçük’ün Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi ile mücadeleye devam ettiğini, 1949 yılında Faiz Kaymak’ın mücadelenin önde gelen isimlerinden biri olduğunun üzerinde durarak, verilen bu ikili mücadelenin 1957 yılından Denktaş’ın Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu başkanı olmasıyla sonra Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Raif Denktaş birlikteliği ile devam ettiğine dikkat çekti. Uzman, Türklerin Rumlarla beraber 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde, siyasi, anayasal, kurucu bir unsur olarak Kıbrıs’ın geleceğine dair kararlarda yer aldığını vurgulayarak bu sürecin 21 Aralık 1963 tarihinde gerçekleşen Kanlı Noel saldırıları ile sonlandığını ve devletin yıkıldığını kaydetti. "Cumhuriyet yıkıldıktan sonra 1973'e kadar Denktaş'la Dr. Fazıl Küçük omuzdaşlık yaparak bu mücadeleye devam ediyorlar" diyen Balyemez, 1973 yılında Dr. Fazıl Küçük’ün bayrağı Denktaş'a teslim ederek kendisinin pasif mücadeleye devam ettiğini belirtti. "KKTC, 18. TÜRK DEVLETİDİR!" Mücadeledeki kişileri sadece Mısırlızade Necati Özkan, Faiz Kaymak, Dr. Fazıl Küçük, Denktaş'la sınırlandırmanın vefasızlık olacağı değerlendirmesinde bulunan Balyemez, TMT'nin kurucularından olan Dr. Burhan Nalbantoğlu, Osman Örek, Niyazi Manyera, Kenan Atakol ve İsmail Bozkurt gibi isimlerinden mücadelenin önde gelen isimlerinden olduğunu ifade etti. Kıbrıs’ta İngiliz sömürge yönetiminin başlamasından sonra ilk reaksiyonun Rumlardan geldiğini söyleyen uzman, Enosis istekleri doğrultusunda hareket eden Rumların ilk olarak İngilizlere tepki gösterdiğini daha sonra bu hareketin yönünün Türklere döndüğünü belirtti. "Kurdukları EOKA tedhiş örgütü ile Türklere yaşam hakkı bırakmayan Rumlara karşı mücadele etmek üzere Kıbrıs Türkleri, Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdu" diye ekleyen Balyemez, TMT’den önce "Var olmak lazımsa kan akıtmamak niye?" cümlesindeki kelimelerin ilk harflerinden alan Volkan’ın Dr. Fazıl Küçük tarafından kurulduğunu, ayrıca Kara Çete, 9 Eylül Çetesi gibi mahalli teşkilatlar kurulduğu bilgisini paylaştı. TMT’nin Burhan Nalbantoğlu, Rauf Denktaş ve o dönem Türkiye Konsolosluğunda görevli Kemal Tanrısevdi tarafından 15 Kasım 1957 tarihinde kurulduğunu aktaran Balyemez, 26 Kasım 1957 tarihinde; bütün örgütlerin lağvedildiğini, örgüt üyelerinin bundan sonra TMT'nin çatısı altında toplandığını belirten bildirinin yayınlandığını, Türkiye’nin desteğini almak isteyen Kıbrıs Türklerinin Başbakan Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatih Üçlü Zorlu'nun tabiri caizse kapısını aşındırdıklarını kaydetti. Bal yemez, söz konusu taleplerin kabul gördüğünü ve TMT'nin Türkiye tarafından hem askerî hem maddi hem de malzeme açısından desteklenmesine karar verildiğini belirtti. "TSK 1974 HAREKATI'NI KIBRIS'TAKİ MÜCAHİT VE MÜCAHİDELERLE BERABER VERMİŞTİR" “Kıbrıs'ı İstirdat Planı” adıyla Kıbrıs'ı geri alma planı oluşturulduğunu dile getiren Balyemez şöyle devam etti: Türk Silahlı Kuvvetlerinden, Seferberlik Tetkik Dairesinden görevli subaylar gizli görevlerle adaya gönderiliyor. Bunların çoğu öğretmen. Üniforma giymiyorlar. Bunlara söylenen talimat şu; Kıbrıs'ta eğer yakalanırsanız ve deşifre olursanız biz sizi tanımıyoruz. Siz şu andan itibaren izindesiniz, izindeyken bu özgür iradenizle kabul etmiş olduğunuz bir şey olduğu için sizin arkanızda durmayacağız. Dolayısıyla orada mümkün olduğu kadar gizli bir örgütlenme olacak. İşte bu örgütlenmenin ilk lideri de Albay Ali Rıza Vuruşkan. Kasım 1957'de kurulan Türk Mukavemet Teşkilatını tekrar organize etmek için adaya İş Bankaşı müfettişi maske göreviyle gidiyor. İsmi de Ali Rıza Vuruşkan değil, Ali Conan. Kendisi aynı zamanda Kore Harekatı'na katılmış, Kore Harbi'ne katılmış olmasından dolayı bu mahlası kullanıyor. Ve Türk Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs'ta hem Kıbrıs Türk kardeşlerimizin namus güvenliğini sağlarken toplumun bir arada olmasına da büyük bir destek veriyor. 1963-1974 arasında mücadele veren mücahit ve mücahidelere de değinen uzman, "1974 Barış Harekatı'nı Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'taki Kıbrıs Türk kardeşlerimizin kurmuş oldukları bu direniş örgütü mücahit ve mücahidelerle beraber vermiştir. Adada onların destekleri belki de bizim bu harekatta çok az zayiat vererek başarılı olmamıza etkin olan faktörlerinden biridir" değerlendirmesinde bulundu. Doç. Dr. Mehmet Balyemez değerlendirmesinde son olarak şu ifadeleri kullandı: Türk milleti olarak birlikte olmamız gerekir, bir olmamız gerekir. Ortak bir ülküde, ortak bir eylem birliğiyle çalışıp mücadele etmemiz gerekir.

Batı Trakya'da müftülük krizi: Yunanistan'ın atama kararına Türk azınlıktan tepki Haber

Batı Trakya'da müftülük krizi: Yunanistan'ın atama kararına Türk azınlıktan tepki

Batı Trakya Türk azınlığının iradesini ve dini özerkliğini hiçe sayan bir adım atan Yunanistan hükûmeti, Dimetoka’ya kendi kararıyla bir müftü atadı. Yunanistan Eğitim, Din İşleri ve Spor Bakanlığının kararıyla müftü olarak atanan Emin Şerif, 9 Ocak 2026 tarihinde Atina’da düzenlenen törenle yemin ederek görevine başladı. Bakanlık, bu atamayı "tarihî bir adım" ve müftülük kurumuna yönelik "modern ve şeffaf" bir uygulama olarak nitelendirirken atama töreninde konuşan Yunanistan Eğitim, Din İşleri ve Spor Bakanı Sofia Zaharaki, sürecin anayasa, Lozan Antlaşması ve Avrupa hukuku ile uyumlu olduğunu ileri sürdü ve müftülük kurumunun devlet güvencesi altında güçlendirildiğini de iddia etti. MÜFTÜLER TOPLUMUN HÜR İRADESİYLE SEÇİLMELİDİR Batı Trakya Türk azınlığı, müftülerin devlet tarafından atanmasını sert bir dille reddederek müftülerin toplumun hür iradesiyle seçilmesi gerektiğini bir kez daha vurguladı. Azınlık temsilcileri, tek taraflı bu atamaların dini özgürlükler ve demokratik temsil ilkeleriyle bağdaşmadığını, azınlık toplumunun beklentilerinin yok sayıldığını belirtti. Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu (BTTADK) müftünün devlet eliyle atanması ve atanmış müftünün Atina’da yemin ederek göreve başlamasına tepki gösterdi. Danışma Kurulunca yapılan açıklamada, mevcut atamanın azınlık iradesini yansıtmadığı ve meşruiyet taşımadığı ifade edildi. Ayrıca Batı Trakya Türk Azınlığının en temel sorunlarından biri olan müftülük meselesinin Yunanistan tarafından bugüne kadar azınlığın talep ve beklentileri doğrultusunda çözüme kavuşturulmadığını hatırlatan Danışma Kurulu azınlık iradesi, seçimi ve gerçek temsilcilerin bir defa daha yok sayıldığını vurguladı. Açıklamada, bir süre önce Dimetoka’da gerçekleştirilen cami açılışı töreninde tayinli müftünün Yunanca dua etmesinin, azınlığın dini ve kültürel hassasiyetlerinden uzak durduğunu gösterdiği kaydedildi. Dimetoka’da hayata geçirilen uygulamanın benzerinin İskeçe ve Gümülcine’de de uygulanacağına dair açıklama ve basına yansıyan haberlerin azınlık açısından endişelere yol açtığı belirtildi. Batı Trakya Trük Azınlığı Danışma Kurulu, Yunanistan’a çağrıda da bulunarak, müftülük sorununun samimi, gerçek ve yapıcı bir diyalog zemini üzerinden ele alınmasını, azınlığın iradesine saygı gösterilmesini ve beklentilerinin karşılanmasını talep etti. Açıklamanın sonunda müftü tayini ve azınlığın hür iradesiyle seçtiği Müftülüklerin tanınmaması kınanırken, gayri meşru olan bu adımın demokrasi ve insan hakları açısından kabul edilemez olduğu ifade edildi. Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığından (YTB) destek açıklaması Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar (YTB) Başkanı Abdulhadi Turus, Yunanistan’ın Dimetoka’da müftü atamasının ardından BTTADK'nın yayınladığı; sürecin azınlığa danışılmadan, dayatmacı bir anlayışla yürütüldüğünü vurgulayan açıklamasına destek veren yazılı bir açıklama yaptı. Hukuk ve demokrasinin hiçe sayan uygulamaların karşısında olduklarını ifade eden Turus, “Batı Trakya Türk Azınlığı’nın uluslararası hukuk temelindeki haklı taleplerinin ve kendi iradesiyle seçtiği müftülerin yanında olduğumuzu bir kez daha kararlılıkla vurguluyoruz” dedi. ABTTF BAŞKANI: TOPLUMUN HÜR İRADESİYLE SEÇTİĞİ MÜFTÜLER TANINMALIDIR! Konuyla ilgili Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu (ABTTF) Başkanı Halit Habip Oğlu ise yaptığı açıklamada Yunanistan’ın tek taraflı kararıyla müftü atadığını ve Türk toplumunun 1913 Atina Antlaşması ile belirlenen ve 1923 Lozan Antlaşması ile garanti altına alınan dini özerkliğini ve iradesini yok saydığını söyledi. Habip Oğlu, 29 Temmuz 2022’de ulusal mecliste kabul edilen “Trakya’daki Müftülüklerin Modernleştirilmesi” başlıklı yasa ile özerk yapıda bulunan müftülüklerinin açıkça devlet dairelerine dönüştürüldüğünü ve tümüyle devletin kontrol ve denetimine tâbi tutulduğunu da belirtti. "Yunanistan aldığı kararla, Türk azınlığının kabul etmediği birini atayarak asıl niyetinin, dini özerkliği tamamen ortaya kaldırmak amacında olduğunu göstermiştir" diyen Habip Oğlu, bu kararın kabul edilemeyeceği ve yok sayılacağını da ifade etti. Buna ilave olarak ülkeleri Yunanistan’ı müftülük meselesini toplumumuzla birebir diyalog içinde ele almaya, toplumun hür iradesiyle seçtiği müftüleri tanımaya ve dini özerkliği ihlal eden tek taraflı uygulamaya son vermeye çağırdı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.