SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Mustafa Koçyegit

QHA - Kırım Haber Ajansı - Mustafa Koçyegit haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Mustafa Koçyegit haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Ankara'da Ukrayna'nın Rus saldırganlığı karşısındaki direnişi selamlandı Haber

Ankara'da Ukrayna'nın Rus saldırganlığı karşısındaki direnişi selamlandı

Mustafa KOÇYEGİT OHA Ankara Ankara'da, Ukrayna'nın Rus işgaline karşı sergilediği sarsılmaz direnişin 4. yılı (ve Kırım'ın işgalinin 12. yılı) münasebetiyle diplomatik düzeyde geniş katılımlı bir anma programı gerçekleştirildi. 24 Şubat 2026 tarihinde Ukrayna'nın Ankara Büyükelçiliği binasında düzenlenen etkinlik, uluslararası toplumun Ukrayna'ya olan desteğini bir kez daha tescilledi. Ukrayna'nın Ankara Büyükelçisi Nariman Celâl'in ev sahipliğinde tertip edilen programa çok sayıda askerî ve diplomatik misyon temsilcisi, sivil toplum örgütü üyesi ve basın mensubu katıldı. Fotoğraf: Mustafa Koçyegit/QHA Ankara SAVAŞ 12 YIL ÖNCE BAŞLADI Ukrayna millî marşının okunması ve bayrağının göndere çekilmesiyle başlayan törende Büyükelçi Nariman Celâl, savaşın 4 yıl önce değil 12 yıl önce Kırım'ın işgali ile başladığını vurguladı. Bu savaşın yalnızca Ukrayna’ya karşı yürütülen bir savaş olmadığını belirten Nariman Celâl, "Bu savaş, Birleşmiş Milletler Şartı’na ve egemenlik ile toprak bütünlüğü ilkelerine dayalı uluslararası düzene yöneltilmiş bir meydan okumadır." dedi. Rusya’nın stratejisini değiştirmediğini; Ukrayna’yı yıpratmak, nükleer tehditlerle dünyayı sindirmek ve demokratik toplumlarda yorgunluk yaratmak olduğunu kaydeden Celâl, "Bu nedenle saldırganlığın toprak tavizleriyle ödüllendirildiği herhangi bir anlaşmanın tüm dünya için tehlikeli bir emsal oluşturacağını özellikle vurguluyoruz." ifadelerini kullandı. Fotoğraf: Mustafa Koçyegit/QHA Ankara "Ukrayna’ya verilen destek bir hayır işi değildir. Bu destek, istikrara, güvenliğe ve kurallara dayalı uluslararası düzenin geleceğine yapılan bir yatırımdır." şeklinde konuşan Büyükelçi Celâl, sözlerini şöyle sürdürdü: Türkiye Cumhuriyeti ile stratejik ortaklığımıza büyük değer veriyoruz. Türkiye, Ukrayna’nın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne istikrarlı biçimde destek vermekte; arabuluculuk rolü üstlenmekte; esir değişimleri ve insani girişimlere katkı sağlamaktadır. Türk diplomasisinin çabaları sayesinde 2025 yılında İstanbul’da üç tur müzakere gerçekleştirilmiş ve iki binden fazla vatandaşımızın geri dönüş süreci hızlandırılmıştır. Celâl konuşmasında ayrıca hayatını kaybedenlerin anısını bir dakikalık saygı duruşunda bulunmaya davet etti. Fotoğraf: Mustafa Koçyegit/QHA Ankara AVRUPA'NIN GÜVENLİĞİ DE TEHLİKEDE Fransa'nın Ankara Büyükelçisi Isabelle Dumont, Ukrayna'nın Rusya için hiçbir şekilde bir tehdit unsuru oluşturmamışken Rusya'ın tam 4 yıl önce, komşusuna karşı tam ölçekli bir işgal girişimi başlattığını anımsatarak, "Bu hukuksuz ve herhangi bir meşru zemine oturmayan işgalden 4 yıl sonra çatışmalar hâlâ devam ediyor." diye konuştu. Binlerce evin yıkıldığı ve yüz binlerce insan ya hayatını kaybettini ya da yaralandığını vurgulayan Isabelle Dumont, "Ukrayna halkı özgürlüğü için, emperyalist Rus güçlerine karşı amansız bir mücadele veriyor ve Rusya, kendi nüfusu için temel kamu hizmetlerini karşılamak yerine, Ukrayna'nın bitap düşmesi için milyarlarca dolar harcıyor." ifadelerine yer derdi. Fotoğraf: Mustafa Koçyegit/QHA Ankara G7 kapsamında Ukrayna'ya sağlanacak desteğin en büyük öncelikleri arasında bulunduğunu dile giteren Dumont şu şekilde devam etti. Donbas'ın siperlerinde veya Rusya'nın Karadeniz'deki uçaklarına karşı, yalnızca bağımsız bir millet olan Ukrayna'nın geleceği tehlike altında değil. Aynı zamanda Avrupa'nın güvenliği ve istikrarının geleceği de burada söz konusu. Bu yüzden G7 yönetimi, bu savaşı sonlandırmaya yönelik çalışmaların yapılmasına ve G7 kapsamında Ukrayna ile Ukrayna halkına sağlanan desteğin sürdürülmesine karar verdi. AB'DEN İŞGAL MÜKÂFATLANDIRILMAMALI MESAJI Fotoğraf: Mustafa Koçyegit/QHA Ankara Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu Maslahatgüzarı Jurgis Vilcinskas konuşmasına, "Bin 462 gün içerisinde birçok iş yapabilirsiniz. Üniversite bitirebilirsiniz, aile kurabilirsiniz, yeni bir dil öğrenebilirsiniz, bir müzik aleti çalmayı öğrenebilirsiniz." sözleriyle başladı ve şöyle devam etti: Bin 462 günde aynı zamanda evinizi kaydedebilirsiniz. Sevdiklerinizi, arkadaşlarınızı kaybedebilir, bitmek bilmeyen bombardımanlar altında kalabilirsiniz. Hava eksi 20 dereceyken elektrik, su ve ısıtma olmadan yaşayabilirsiniz. Bütün Ukrayna halkı, bunları son 4 yılda deneyimledi. Bunlar yaşanırken aynı zamanda, büyük bir kahramanlık örneği göstererek kendi ülkelerini, bağımsızlıklarını ve tabii ki Avrupa'nın barışını ve refahını savundular. 2026'nın Rusya'nın Ukrayna'da barbarlıkla yürüttüğü topyekûn işgal girişiminin sona erdiği yıl olmak zorunda olduğunu söyleyen Jurgis Vilcinskas, yaşananların sorumluluğunun tamamen işgali devam ettiren Rusya'ya ait olduğunu vurguladı. Ukrayna'dan daha fazla kimsenin barıştan yana olmadığını kaydeden Vilcinskas, "Fakat işgalciyle barış sağlamak, seçenekler dâhilinde değildir. İşgal de mükâfatlandırılmamalıdır. Barış, sadece savaşların yapılmaması değildir; barış, gelecekteki savaşların önlenmesidir. Ukraynalılar apaçık bir şekilde güvenlik, egemenlik ve refah temelli adil ve kalıcı barış için hazır olduklarını göstermişlerdir. AB de Ukrayna'ya tam desteğini göstermektedir ve ABD arabuluculuğundaki barış girişimlerine aktif olarak katkıda bulunmaktadır. Bu savaşın sona erme şekli, gelecek adına belirleyici olacaktır; Burada Ukrayna, Türkiye, Avrupa ve dünyanın geleceği söz konusudur." dedi. UKRAYNA'DA HAYATINI KAYBEDENLER İÇİN DUA Fotoğraf: Mustafa Koçyegit/QHA Ankara Konuşmaların ardından, Rus saldırılarında hayatını kaybeden Ukrainler için Hristiyan din görevlisi; Kırım Tatarları için ise Ömer Özel tarafından dua okundu. Fotoğraf: Mustafa Koçyegit/QHA Ankara UKRAYNA'DAKİ RUS SALDIRGANLIĞI,GÖZLER ÖNÜNE SERİLDİ Ukrayna ve Hollanda büyükelçilikleri tarafından hazırlanan sergide, savaşın askerî boyutunun yanı sıra sivil halk üzerindeki etkisi belgeleyen fotoğraflar yer aldı.

Prof. Dr. Yalçın Sarıkaya: Türk kuşağı kaçınılmaz olarak barış ve refah ekseni oluşturacak Haber

Prof. Dr. Yalçın Sarıkaya: Türk kuşağı kaçınılmaz olarak barış ve refah ekseni oluşturacak

Mustafa Koçyegit/QHA Ankara Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılı tüm Türk dünyasında coşkusuyla kutlanıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm şehirlerinde tertip edilen kutlama programlarının yanında başta bağımsız Türk devletleri olmak üzere Türk dünyasının farklı bölgelerinde çeşitli etkinlikler düzenlendi. Giresun Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yalçın Sarıkaya, cumhuriyetin Türk milleti için taşıdığı anlamı ve cumhuriyetin ilanından günümüze Türk devletinin Türk dünyası politikalarını Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirdi. İlk olarak genel bir soruyla başlayacak olursak; malumunuz Cumhuriyet’imiz vatanımızın işgal edilmesi sonrasında milletimizin büyük fedakârlık ve kahramanlık destanıyla verdiği Millî Mücadele üzerine bina edilerek bugünlere geldi. Nitekim milletçe ve devletçe o günlerden güzümüze kadar birçok badireler atlattık. Bu geçen 100 yıla bütüncül olarak baktığımızda; Cumhuriyet’in kazanımları ve modern Türkiye’nin inşası bağlamında, “Türk evlatları, bunu hiçbir zaman unutmamalı ve yeniden hatırlamalı” diyebileceğiz en önemli husus nedir? Güzel ama güzel olduğu kadar da zor bir soru. Çünkü geçtiğimiz yüzyıl içerisinde Türkiye Cumhuriyeti, bir devletin yaşayabileceği türlü tecrübeler yaşadı. Bunlar, meşakkatleri de içeriyor, coşkuları, kazanımları ve başarıları da içeriyor. Demokrasi serüveni; demokrasiye çeşitli müdahaleler, millet devlet arasında ilişkilerde ortaya çıkan bazı problemler, bunların inşası, tamiri gibi hususlardan tutun da en son yaşadığımız deprem felaketi ve orada gösterilen millî dayanışmaya kadar pek çok şey ifade edilebilir. Ama benim açımdan sorunun başlangıcında ifade edilen husus cevabı da içeriyor. Millî Mücadele’nin bizatihi kendisi ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün eşsiz yeri bu cumhuriyetin inşasında ve önderliği son derece önemli. Ben şunu Türk evlatlarının hiçbir zaman unutulmamasını isterim; eğer Türkiye bugün etrafındaki devletlerle kıyaslandığında çok daha iyi bir yerde ise bunu Cumhuriyet’in temellerine ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e borçludur. Bunun hiçbir zaman unutulmaması gerekir. "TÜRKİYE BUGÜN BİZİM AÇIMIZDAN GURUR VERİCİ BİR NOKTADA İSE, BUNU ATATÜRK'E BORÇLUDUR" Peki, bu unutmamaktan kasıt nedir? Bir kere o meşakkatin, o zahmetin hatırlanması icap ediyor. Ben Türk dış politikası dersleri anlatıyorum veya eğitim faaliyeti dışında Türk dış politikasının çeşitli yönleriyle ilgili akademik çalışmalarımız var. Cumhuriyet'in ilk dönem dış politikasının idaresiyle ilgili hususlar da bizim konularımız içerisindedir ve Dışişleri Bakanlığının, 1920 yılındaki Millet Meclisinin hangi şartlar içerisinde bulunulduğunu okuyabileceğimiz birçok nokta var. Dışişleri Bakanlığı iki katlı bir evde idare edilmeye başlandı. Gençler Abdülhak Akşin’in hatıralarından okur, bakarlarsa göreceklerdir. Makam aracı, bir atlı araba; işlerle ilgilenebilecek bir memur vardır. Mum ışığında, gaz lambası ışığında çalışılan bir dönem. Muhatapları da çok güçlü iken; onları egemen ve eşit statüye maruz ve muhatap bırakmak bile başlı başına bir iş iken, bu bölgenin en önemli devleti yeniden inşa edilmiştir. ‘Osmanlı Devleti vardı, güçlüydü. Sanki cumhuriyetin ilânı Türk milletinin devletler tarihinde olmamış bir şey midir ki bunu söylüyorsun’ diye zihni öyle çalışan insanlar olabilir. Ama şu görülmelidir ki, böyle düşünenler Osmanlı’nın özellikle son iki yüzyıllık tarihini iyi bilmedikleri için öyle söylüyorlar. Dolayısıyla bugün eğer Türkiye bütün komşularıyla mukayese edildiğinde; buna bir Batılı devlet olan ve AB üyesi olan Yunanistan’ı veya Bulgaristan'ı, kendisi bir ideolojik devlet olarak 1979'dan beri varlık sürdüren ve onun da geçmişinde devletler tarihi mirası bulunan İran İslam Cumhuriyeti'ni de dahil etseniz, güneydeki bugün parçalı yapılarıyla ve dış devletlerin başka kuvvetlerin ordularının bulunması münasebetiyle varlık sorunu yaşayan Suriye ve Irak gibi örnekleri de dahil etseniz, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Türkiye Cumhuriyeti ile iyi ilişkiler içinde olan ancak bugün mevcut rejimi, uluslararası tanınırlık sorunu yaşayan Afganistan'ı da dahil etseniz ve bu silsileyi Çin'e kadar da batıda merkezî Avrupa devletlerine kadar da uzatsanız eğer devletimiz ve ülkemiz bugün bizim açımızdan gurur verici bir noktada ise, bunları Atatürk'e borçlu olduğumuzun her zaman hatırlanması gerekir. Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk cumhuriyetin ilk yıllarında; “Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.” diyerek Cumhuriyet’imizin Türk dünyasına bakışını ortaya koymuştu. Sonuçta tarih Atatürk’ü haklı çıkardı. SSCB dağıldı ve Türkiye’nin doğusunda 5 bağımsız Türk devleti doğdu. Bugünden geriye baktığımızda geçen 32 yılın muhasebesini yaparsak, Türkiye’nin Türk dünyasına yönelik politikalarını nasıl değerlendirirsiniz? Otuz iki yıl dersek eksik söylemiş oluruz. Bu, sadece Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrasında bağımsızlığını elde eden bugünkü Türk devletlerinin bağımsızlık tarihlerini milat kabul etmek olur. Elbette o kısmına geleceğim ama onun öncesinde Türk dünyasının buradan ibaret olmadığını da hatırlamak icap ediyor. Bu neden önemli? Çünkü cumhuriyetin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu topraklar da cumhuriyetin sınırları dışında kalmıştı ve onunla birlikte bu mücadelenin içine girmiş pek çok askerin, bürokratın, münevverin de doğduğu topraklar cumhuriyetin sınırları dışında kalmıştı. Dolayısıyla onların zihninde her zaman Türkiye dışındaki Türk varlığı vardı. Sorunuzda bahsettiğiniz konuşma Atatürk'ün Ziraat Bankası binasında verilmiş bir Cumhuriyet sene-i devriyesi resepsiyonu ardından yaptığı bir konuşmadır. Elbette ki, Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı dönemi zor bir dönemdi. Buna literatürde iki savaş arası dönem diyoruz. O dönemde İtalya'da, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da ve Sovyetler Birliği'nde farklı tür ve boyutlarda yeni bir gerilim mayalanması vardı. Atatürk ise dış politika anlayışında tam bağımsızlığı, egemen eşitliği önceleyen, prensip olarak barışçıl dış politika takip eden ve bölgesel iş birliklerine önem veren bir liderdi. Bölgesel iş birlikleri de o günün konjonktürü içerisinde son derece önemliydi. Nitekim hem Balkanlar'da hem de Türkiye'nin doğusunda İran'la, Afganistan'la, Pakistan'la ilişkiler, güneydeki Irak'la, Suriye'yle ilişkiler bütün bunları gösteriyor. Elbette Arap coğrafyasıyla münasebette Atatürk de dahil olmak üzere cumhuriyetin kurucu kadrosu, bizatihi askerî görevle oralarda bulunmuş oldukları ve sıkıntıları bildikleri için kılı kırk yarıyordu. Ortadoğu coğrafyası ve Arap memleketleri ile ilişkilere belirli bir mesafeyi gözetiyor, dikkat ediyorlardı ancak asla düşmanca bir tavır içerisinde olmuyorlardı. Tarihte Araplar, Türklerin ötekisi gibi olmamıştır; Cumhuriyet de böyle bakmadı. Ancak Arapların istemesi durumunda onlara insanî, ekonomik yardım göstermek gibi hususiyetler daha sonraki 60'lı, 70'li yıllarda da kendisini göstermişti. Bununla birlikte, dünyanın içinde bulunduğu uluslararası sistem özellikleri nedeniyle iki savaş arası dönem netameli bir dönemdir ve dış politikanın dikkatle sürdürülmesi gereken bir dönemdir. O dikkat gösterilmiştir ve oradan Türk boğazlarının statüsünün Türkiye'nin menfaatine düzenlenmesi ve Hatay'ın anavatana katılması gibi iki büyük başarılar elde edilmiştir. Ki, Hatay'ın ötesi; Halep de Türk toprağı idi ancak sınırlar içerisinde kalmamıştı. Atatürk Türkiye'nin güney sınırları için Misak-ı Millî’yi işaret ederek ‘bizim cenup hududumuz veya hukukumuz şarka doğru Halep'i de alarak ilerler, oradan Rakka'ya mülaki olur, oradan Irak'a devam eder’ diyordu. Demek ki, zihninde Türkiye'nin güneyinde sınırlarının dışında kalmış Türk varlığı diye bir mesele vardı. Misak-ı Millî’in içerisindeki vatan toprakları diye bir mesele vardı. Muhakkak ki, kendi doğduğu topraklar ve cumhuriyetin kurucu kadrosu içinde epeyce bir ismin yaşadığı, vazife yaptığı, savaştığı, mücadele ettiği; Batı Trakya başta olmak üzere, Selanik dahil olmak üzere Avrupa kısmındaki topraklarla ilgili de düşünceleri vardı. Ancak bunların birer birer gerçekleştirilmesine ömrü vefa etmedi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşasaydı belki başka bir dünya olabilirdi. Yani Atatürk öyle bir liderdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya yeniden kurulduğunda da Türkiye, dış Türkler meselesiyle zaman zaman karşılaşmıştır. Türk-Yunan ilişkileri ve Kıbrıs meselesi, Batı Trakya'daki Türk azınlığı gibi meseleler, Cumhuriyet'in bilhassa 1950’li ve 1960’lı yıllarında Türkiye dışındaki Türk varlığı meselesini hem devletin masasına hem de toplumun, kamuoyunun zihninde bir mesele haline getirmiştir. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti devleti bir şey yapmadı, bir gelişme olmadı demek büyük haksızlık olur. Ancak tabii stratejide kuvvet, mekân ve zaman ilişkisi son derece önemlidir. Yapılabilecek olan vardır, yapılamayacak olan vardır. Muhakkak eksikleri de içerir. Ancak gayret sarf edilmiştir. "CUMHURİYET SSCB SINIRI İÇİNDE KALAN TÜRKLERE İLGİ DUYMUŞTUR" Türk dünyasının çok önemli bir parçası elbette sadece Sovyet zamanında değil, 19. yüzyıldan itibaren Moskova merkezli Rus hâkimiyet sahası içerisinde kalmıştır. Bunun dışında İran Türkleri gibi, Doğu Türkistan Türkleri gibi Türk varlığı da mevcudiyetini sürdürmüş ancak onlarda başka devletlerin hakimiyeti altında kalmıştır. Sorunuza cevap verebilmemiz için Sovyetler Birliği'yle ilgili boyuttan ilerlememiz lazım. Sovyetler Birliği dahilinde kalan Türk topluluklarıyla, Türk milletinin oradaki parçalarıyla ilgili Atatürk'ün bizatihi -Anıtkabir Komutanlığı yayınladı- okuduğu kitaplar serisi, altını çizdiği cümleler ve ilgi gösterdiği konular; hepsi mevcut, internetten indirip okunabilir durumda. Orada çok net görüyoruz. Atatürk başta olmak üzere cumhuriyeti kuran irade, Sovyetler Birliği sınırları içerisindeki Türklerin tarihine de o gününe de geleceğine de ilgi duymuştur. Dil Kurumu'nun kurulması, Türk Tarih Kurumu'nun kurulması, dil çalışmaları, tarih çalışmaları ve kültür politikaları bize bunu göstermektedir. Cumhuriyetle birlikte Türk tarihinin yeniden yazılması icap etmiştir. Tarih yazımı ilmi ölçülerle ve millî bir perspektifle yapılmaya gayret edilmiştir. Pek çok sembol ve hadise vardır. İstanbul'un işgalcilerden teslim alınması için Yusuf Akçura'nın gönderilmesi son derece önemlidir. Fahrettin Paşa'ya Altay soyadının verilmesi son derece önemli bir semboldür. Bütün bu açılardan düşündüğümüzde Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Sovyet ilişkilerine bakış açısı bu şekildeydi. Ancak elbette Sovyetler Birliği kendi siyasal dünyası içerisinde bir emperyal hanedan devletin yıkılmasıyla ortaya çıkmıştı. Bolşeviklerin yaptığı devrim bu mirası aynı şekilde sürdürmek istemediklerini ortaya koydu. Elviye-i Selâse’nin Türkiye'ye verilmesi, İran'la yapılan savaşlar sonrasında imzalanan anlaşmalardan kaynaklanan birtakım menfaatlerinden feragat etmeleri ve Troçki'nin gizli anlaşmaları ifşa etmesi gibi hususlar bunu ortaya koyuyor. Millî Mücadele'de de o günün şartlarında iyi bir ilişki tesis edilmişti. Fakat Sovyet talepleri, İkinci Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında yaşananlar Türkiye'yi bir başka tercih yapmak zorunda bırakmıştır. İki kutuplu dönemde de Türkiye, NATO üyesi olarak Sovyetler Birliği'yle hem bir mücadele içindedir hem de zaman zaman iş birliği içindedir. 1950’li, 60'lı, 70'li yıllardaki gelişmeler bunu ortaya koymaktadır. Fakat Sovyetler Birliği politikalarının icbarıyla Türk Cumhuriyetleri ile veya özerk statüde olan, Cumhuriyet altı statüde olan topluluklarla doğrudan ilişki kurulamamıştır. Çoğu zaman bu ilişkiler kültürel seviyede ve Sovyetler'in müsaade ettiği ölçüde gerçekleşebilmiştir. Buna mukabil Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa'da, Latin Amerika'da ve Güney Asya'da olduğu gibi Türkiye'de de kendi nüfuzunu, etkisini artırmaya matuf çeşitli bir kısmı silahlı faaliyetleri ve istihbari faaliyetleri de içeren faaliyetlere girmiştir. İşte o dönem özellikle 60'lardan sonra 70'lerde Türkiye'de kendisini daha fazla göstermiştir. SOVYET YAYILMACILIĞINA KARŞI TEPKİNİN BAYRAKTARLIĞINI TÜRK MİLLİYETÇİLERİ YAPMIŞTIR Türkiye'de de bir Sovyet yayılmacılığına karşı ya da Sovyet benzeri bir yönetim değişikliği meydana getirme arzusuna karşı milletin bağrından tepki çıkmış ve yükselmiştir. Özellikle bu, büyük ölçüde Türk milliyetçilerinin faaliyetleriyle öne alınabilmiş bir husustur. Atatürk'ün Ziraat Bankasında yaptığı konuşmanın bir benzerini de Milliyetçi Hareket Partisinin kurucu lideri olan Alparslan Türkeş, NATO ile ilgili söylemiştir. Bunlar çok dikkat çekmeyen hususlar ancak okunmasını tavsiye ederim. Mesela onun Temel Görüşler eserinde NATO'yla ilgili hususlarda -ki, kendisi ABD'de de görev yapmış bir Türk subaydı ve Türk Silahlı Kuvvetleri de bir NATO müttefiki orduydu- NATO'nun bizim için o konjonktürde gerekli olduğunu ancak bunun ilanihaye devam edemeyebileceğini, NATO'yla ilgili hususların değişmez, dönüşmez olmadığını, yarın başka şartlar ortaya çıkabileceğini 1970'li yıllarda belirtmişti. Kendisi Sovyetler Birliği'nin dağılacağını da en sık ifade eden liderdi. O da gerçekleşmiştir, bu da gerçekleşmiştir. 1991’de Sovyetler’in dağılmasından sonra ittifakın büyük ortağı Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'ye dönük, özellikle Irak ve terörle mücadele konusunda izlediği siyaset ve bugün Türk-Amerikan ilişkilerinde derin bir kriz olarak önümüze gelen siyaset bunun göstergesidir. Türk dünyası dediğimizde bunun içerisinde Irak Türkmenleri de var ama Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak politikasında Irak Türkmenleri yok. Irak politikasında Erbil'deki Kürdistan Bölgesel Yönetimi öncelikli konumda. Bugün Suriye'de YPG ve SDG öncelikli bir Suriye politikası yürütüyor. Ama biz NATO müttefikiyiz. Bu tarihsel uzun görüşlü bakış açısı, bir silsile olarak da Türk devletinde varlığını sürdürmüştür. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türk dünyası, Türk dış politikası çalışmalarında genellikle Orta Asya ve Kafkasya gibi renksiz ve coğrafyadan hareket edilerek verilmiş bir terminoloji ile kavramsallaştırma ile öğretildi. Orta Asya'ya Türkistan denilmesi bile birkaç yıllık mesele durumundadır. Fakat tabii bu yeni coğrafyaya ilgi oluştu ve arttı. Türk dış politikasıyla ve uluslararası ilişkilerle ilgilenen Türk yazarlarının bir kısmı, çalışmalarında Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki jargonu kullanıyordu. Literatürdeki görüş, Türkiye’yi Orta Asya ve Kafkasya'da bir başka gücün tek başına dominasyonunu engelleyecek ve Batı'nın bu bölgeye nüfuzunu kolaylaştıracak bir aktör olarak görüyordu. Bu anlayış 2000’li yıllara kadar bu şekilde devam etti. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki, İngiltere'deki, hatta doğuda Kore’de, Japonya'da, Çin'deki yayınlara takip ettiğinizde bu algının varlığı görülebilir. Türkiye öncülüğünde yek vücut, dünya olaylarına benzer tepki veren bir Türk dünyası çok da arzu edilen bir şey değildi. Üzücü olan şu, Türkiye tarafında da bunun uzun süre bunun gerçekleşemeyeceği inancı vardı. Hatta bunun üzerinde enerji sarf edilmesi de başka sakıncalar da yol açar algısı vardı. Tabii bunda kullanılan argümanlar da var. Mesela bugünlerde sevinerek şahit olduğumuz Karabağ'ın düşman işgalinden kurtulması meselesi. 1990’lı yılların başında adeta Türkiye'nin hemen doğu sınırlarında elini ayağını bağlayan bir kördüğüm gibiydi. ‘Efendim, sizin sınırlarınız işte Kars'tan sonra başlıyor. Siz nereye gideceksiniz? Orada şu var, bu var, şunlar var, bunlar var, işte Çin var, Rusya var, Amerika var’ gibi argümanlarla Türk dünyası meselesiyle ilgili sessizlik söz konusuydu. TERÖRLE MÜCADELE TÜRK DÜNYASINA AÇILMAYI GECİKTİRDİ Başka faktörler de var. Mesela Türkiye, ilk eylemleri 1984 olmakla birlikte özellikle 90'lı yıllarda ağır bir terör gündemiyle meşguldü. Türkiye ilgisini ve kaynağını terörle mücadeleye ayırmak zorundaydı. O dönem hem Balkanlardaki Türklerin ve Türklerle akraba olan diğer toplulukların sıkıntılarının had safhada olduğu, Kuzey Kafkasya'da Çeçenistan, Dağıstan, İnguşetya gibi bölgeler, Güney Kafkasya'da Abhazya, Osetya ve Karabağ meselesi, Türkistan'da Tacikistan iç savaşı ve sınır meseleleri gibi pek çok problemin olduğu ve bir anlamda 90’lı yılların siyasal jeopolitik denkleminin şekillendiği bir dönemdi. Hem terörle mücadele edeceksiniz hem çok iyi olmayan bir ekonomi var hem içerde bir takım bitmemiş tartışmalar var... Bir taraftan da Türk dünyasıyla ilgilenmeniz gerekiyor. O şartlar içinde hiçbir şey yapılmamış değildi pek çok şey yapıldı. Mesela Türk dünyasından öğrencilerin Türkiye'ye gelişi bile büyük bir adımdı. Bir kültürel toplantı şeklinde cereyan eden TÜDEV öncülüğünde yapılan Türk kurultayları da önemliydi. Türkiye'ye Gagavuz Yeri’nden, Özbekistan’dan Azerbaycan’dan heyetler geliyor; Türkiye’den bu ülkelere heyetler gidiyor, yapılan ziyaretlerde çeşitli seviyeden bakanlar katılıyordu. O günün şartlarında yapılabilecekler de sınırlıydı ancak buna rağmen büyük mesafe alındığını düşünüyorum. "GELECEĞİN TÜRK DÜNYASINDA OLDUĞUNU GÖRÜYORUM" Ben geçtiğimiz 32 yıla baktığımda ve bugün geldiğimiz noktayı değerlendirdiğimde muazzam gelişme olduğunu düşünüyorum. Bu otuz iki yılın son yıllarına baktığımızda bunun daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyorum. Nahçıvan’da kurulmuş olan Türk Keneşi, geçtiğimiz iki yıl içerisinde çok büyük ivme kazandı. 1990'ların başında yapılan toplantıların atmosferi; kamera önünde bir araya gelen liderler, örs ve çekiçle demir dövme etkinlikler ancak ardından liderlerin Rusça konuşmaları şeklinde geçmektedi. Gerçekten bu konuda çok büyük ilerleme kaydedildi. Bugün bu devletlerin başkanları; Kasım Cömert Tokayev, Şevket Mirziyoyev ve İlham Aliyev Türkçe konuşuyorlar. Bundan memnuniyet duyuyorlar ve bunu da birbirlerine ifade ediyorlar. Bunların son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Türk dünyası ülkeleri yeni iş birliği alanları arıyorlar. Kırık dökük başlayan yatırım serüvenleri; Anadolu'dan çeşitli yatırımcı kuruluşların oralara gidip inşaattan tekstile, turizmden restorana kadar çeşitli sektörlerde yaptıkları yatırımlar bugün hala yeterli olmasa da önemli rakamlara ulaştı. Türk ihracatının, ithalatın, dış ticaretin içinde Türk devletleriyle yapılan rakam toplam içerisinde hala potansiyelin çok gerisinde olmasına karşın mesela Türkiye'deki dış yatırım şirketleri içerisinde Türk dünyası devletlerinden yatırımcıların sayısının arttığını görüyoruz. Mesela çok dikkate değer bir husus, Azerbaycan'ın Türkiye'deki yatırımlarının Türkiye'nin Azerbaycan'daki yatırımlarını aştığını görüyoruz. Bu devletlerin birbirleri ile bazı sorunlarını Türk Devletleri Teşkilatı zemininde konuşabildiğini görüyoruz. Üçüncü ülkelerle ilgili konuları aynı dille konuşmaya başladıklarını görüyoruz. Aynı siyasal çıkış noktalarından hareketle benzer ifadelerle konuşmaya başladıklarını görüyoruz. Otuz iki yıl insan hayatında uzun bir süre ama devletlerin hayatında çok kısa bir süre. Bu açıdan ben son derece ümitvar ve geleceğin o coğrafyada olduğuna inanıyorum. Sadece inanmıyorum, bunu görüyorum. Dünyanın iktisadî kalbinin doğuya kaymış olması, o bölgedeki istikrarın dünyanın geleceği açısından önemli hale gelmiş olması ve güneyin, kuzeyin istikrarsızlıkları nedeniyle Türk kuşağının kaçınılmaz olarak bir barış ve refah ekseni oluşturacağına inanıyorum.

Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı ve Kırım Tatarlarının mücadelesi Balıkesir'de gündeme geldi Haber

Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı ve Kırım Tatarlarının mücadelesi Balıkesir'de gündeme geldi

Şubat ayı, Kırım Tatar halkının ana vatanı Kırım’ın Rusya tarafından işgalinin ve Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı topyekûn savaşın yıl dönümlerini ihtiva etmesi nedeniyle büyük önem taşıyor. Kırım’ın işgalinin 12. yılı ile Rusya’nın Ukrayna'ya karşı başlattığı topyekûn işgal girişimi ve saldırılan 4. yılı dolarken, Kırım Tatar halkının millî mücadelesini gündeme getirmek adına Türk Ocakları Balıkesir Şubesi tarafından önemli bir programa imza atıldı. Kırım Haber Ajansı (QHA) Editörü Mustafa Koçyegit ve Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Uzmanı Ömer Cihad Kaya’nın konuşmacı olarak katıldığı etkinlikte, “Ukrayna-Rusya Savaşı ve Kırım Türklerinin Milli Mücadelesi” konusu ele alındı. Programa, Türk Ocakları Balıkesir Şubesi üyeleri ve Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Balıkesir Şube Başkanı Kaan Akman katıldı “KIRIM BİRBİRİ ARDINA GELEN TÜRK KAVİMLERİNİN MÜZESİDİR” Konuşmasına Türkiye Cumhuriyeti'nin eski Turizm ve Tanıtma Bakanı, Balıkesir Milletvekili ve Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği eski Genel Başkanı Dr. Ahmed İhsan Kırımlı'yı anarak başlayan Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Uzmanı Kaya, geçmişten günümüze Kırım’ın ve genel olarak Deşt-i Kıpçak sahasının, dilden kültüre kadar Oğuz ve Kıpçak Türklüğünü birleştiren bir coğrafya olduğunu ifade etti. Kaya, bu çerçevede tarihçilerinin kutbu Prof. Dr. Halil İnalcık’ın “Kırım birbiri ardına gelen Türk kavimlerinin müzesidir” sözünü anımsattı. Kırım’ın jeopolitik ve stratejik olarak çok müstesna bir bölgede olduğunun altını çizen Kaya, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ve akabinde gelişen Kırım’ın 1783’teki işgalinin, Osmanlı Türkleri için dramatik bir husus olduğunu belirtti. Kırım’ın bu müstesna konumunun, Karadeniz jeopolitiği açısından da büyük önem taşıdığını vurgulayan Kaya, Karadeniz üzerinde Türkler ve Ruslar arasında geçmişten bugüne büyük çatışmalara bu işgal ile beraber Rusların emperyal siyasetinin sebep olduğunu ifade etti. "KOLONYAL VE ŞOVENİST RUS SİYASETİ, KIRIM’DA İLK İŞGALDEN GÜNÜMÜZE UYGULANMAKTADIR" Ardından gelen süreçte Kırım’da başlayan hızlı Ruslaştırma siyasetinin, Kremlin adlı zulüm ve baskı mekanizması tarafından kolonyal, emperyal ve sömürgeci bir şekilde uygulandığını belirtti. Kaya, “Bu kolonyal ve şovenist Rus siyaseti, Kırım’da ilk işgalden günümüze uygulanmaktadır. Halk anlatıları dahil olmak üzere Kırım adım adım, ‘Ruskiy Mir’ dedikleri Rus dünyasına entegre edilmeye çalışılmıştır” ifadelerini kullandı. Rusya’nın savaş suçlusu lideri Putin’in ortaya koyduğu siyasete ilişkin de konuşan Kaya, özellikle “Rusya’nın sınırı yoktur” anlayışıyla Rus kimliğini egemen kılmak için türlü savaş suçlarına imza attığını belirtti. Kaya, “Kırım, Çariçe Katerina’dan Stalin’e, Stalin’den Putin’e kadar asırlar boyunca bir zulüm merkezi haline gelmiş, Türkler bu tarihi topraklarından adeta kazınmıştır.” değerlendirmesini yaptı. KIRIMOĞLU'NUN MÜCADELESİ Bu zulüm dalgasına rağmen Kırım’ın ve Kırım Tatar halkının milli mücadeleden tarihin hiçbir döneminde geri adım atmadığını kaydeden Kaya, Türk dünyasında aydınlanmanın büyük öncüsü İsmail Bey Gaspıralı, Kırım Halk Cumhuriyeti hükûmetinin ilk Başkanı Numan Çelebicihan’ın mücadelesini aktardı. 18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı’na da değinen Kaya, sürgünün Kırım Tatar halkı için çok büyük bir travma olduğunun altını çizdi. Ardından, Kırım Tatar Türklüğünün adeta bir “Anka Kuşu” gibi yeniden küllerinden doğmasını temsil eden Kırım Tatarlarının millî lideri, Ukrayna Milletvekili ve Türk dünyasının yaşayan efsanesi Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun mücadele hayatına değindi. Ömer Cihad Kaya, “Kırımoğlu’nun gerçek bir efsane olmasının arkasında yatan sebep, bedeli ne olursa olsun haksızlığa karşı tarihin her döneminde dik durması ve haksızlığa ‘dur’ diyebilmesidir. Onun Sovyetlerin cinayetlerine haksızlıklarına karşı başlattığı bu muhalefet, bugün Ukrayna’nın tek bir vücut olarak Putin Rusyası’na karşı koyabilmesini sağladı” dedi. SAVAŞ, KIRIM'IN İŞGALİYLE BAŞLADI Programın diğer konuşmacısı QHA Editörü Mustafa Koçyegit ise, 2014 yılında Kırım’ın işgali ile Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün ihlal edildiğini belirtti. Bu tarih ile 24 Şubat 2022’de başlayan topyekûn saldırıların birbirinden farklı görülmemesi gerektiğini vurgulayan Koçyegit, 12 yıldır Ukrayna’nın topraklarından Rusları çıkarmak için uğraş verdiğini ve artık silahlı bir mücadele içerisine girildiğini kaydetti. Tıpkı geçmişte olduğu gibi Kırım’ın jeopolitik açıdan hayli önemli olduğunu belirten Koçyegit, Rusların temel ikmal hattının Kremlin tarafından askerî üsse çevrilen Kırım yarımadası olduğunu vurguladı. "BİZ TÜRKLER OLARAK NEYİ KAYBETTİĞİMİZİN FARKINDA DEĞİLİZ" Koçyegit, “2014 yılında Kırım’ın son kez işgalinin ardından Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Karadeniz'deki Rus filosu ve Türk Deniz Kuvvetleri arasındaki güç oranının son birkaç yıl içerisinde ciddi biçimde değiştiğini vurgulamış ve ‘Türkiye artık Karadeniz'in efendisi değil’ demiştir. Bilinçli bir çarpıtma dahi olsa tarihi süreklilik ve tarih bilmek neden önemlidir bence bu cümleler bunu anlatıyor. Ayrıca, biz Türkler olarak neyi kaybettiğimizin farkında değiliz ama Ruslar neyi kazandığının gayet farkındadır.” değerlendirmesini yaptı. Kırım Tatar halkının, bu savaşta her zaman ön planda olduğunu ve Rusları ana vatanları Kırım’dan çıkarmak için hiçbir geri adım atmayacaklarını vurgulayan Koçyegit, "Kırım Tatarlarının görev aldığı Kırım Gönüllü Taburu, Numan Çelebicihan Taburu, Karadağ Taarruz Tugayı, Rus işgaline son vermek için Ukrayna saflarında mücadele vermektedir." dedi. TÜRKİYE'NİN UKRAYNA'YA DESTEĞİ Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Ukrayna’nın verdiği vatan mücadelesini desteklediğini ve Türk SİHA’larının ve Türk askerî araçlarının cephede Ukrayna ordusunun en büyük yardımcılarından olduğunu ifade eden Koçyegit, şunları kaydetti: Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kırım ve Ukrayna ile ilgili gerek AKPM gerek BM’deki birçok Rusya’nın işgaline karşı çıkan metne imza atan ve yazılmasına katkı sunan bir noktadadır. Türkiye, Kırım’ın yasa dışı ilhakını tanımamıştır ve tanımayacaktır. Kırım Tatarlarının hak ve hürriyetlerinin korunması yönündeki çabalarını da kararlılıkla sürdürecektir. Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne en başından bu yana destek vermektedir. Putin Rusyası, Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkede etki ajanları ve propaganda çalışmaları sayesinde Ukrayna’ya verilen desteği ve Ukrayna’nın verdiği vatan mücadelesini gevşetmek, susturmak ve zayıflatmak için var gücüyle çalışmaktadır. Program sonunda Türk Ocakları Balıkesir Şube Başkanı Oğuz Atan tarafından, konuşmacılar Ömer Cihad Kaya ve Mustafa Koçyegit'e günün anısına hediye takdim edildi.

Ukrayna ve Kırım'ın “Özgürlük Ruhu” Ankara'da anlatıldı Haber

Ukrayna ve Kırım'ın “Özgürlük Ruhu” Ankara'da anlatıldı

Ukrayna’nın Ankara Büyükelçiliği, Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği, Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu ve Kült Kavaklıdere iş birliğinde 28 Şubat 2025 tarihinde “Özgürlük Ruhu” başlıklı kapsamlı programın açılışı yapıldı. 28 Şubat-2 Mart 2025 tarihleri arasında Ukrayna ve Polonya büyükelçiliklerinin ortaklığında tertip edilecek etkinliklerin ilki, bugün saat 19.00’da “Journalists Panel (Gazeteciler Paneli)“ ile başladı. Ukrayna ve Kırım'ın “Özgürlük Ruhu” Ankara'da anlatıldı pic.twitter.com/MmqAS7cYTJ — QHA - Kırım Haber Ajansı (@qha_kirimhaber) February 28, 2025 Program; AB Türkiye Delegasyonu Başkan Yardımcısı Jurgis Vilcinskas, Polonya'nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Maciej Kamieniak ve Ukrayna’nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Oleksiy Çernışev'in açılış konuşmasıyla başladı. "SINIRLAR GÜÇ KULLANARAK DEĞİŞTİRİLMEMELİ" AB Türkiye Delegasyonu Başkan Yardımcısı Vilcinskas, Rus saldırıları altındaki Ukrayna’ya yönelik desteğin altını çizdiği konuşmasında, “Şimdi, burada Ukrayna’ya destek olmak için yaptığımız her şey fark yaratıyor. Lütfen desteğinize devam edin. Çünkü sınırlar güç kullanarak değiştirilmemeli. Özgürlük bir imtiyaz değil hak ve hukuktur.” ifadelerini kullandı. Polonya'nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Maciej Kamieniak, savaşın 11 yıl önce Kırım’ın ve Ukrayna’nın doğusunun işgali ile başladığını vurguladı. Kamieniak, “Rusya, milletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğü başta olmak üzere tüm temel ilkeleri ayaklar altına aldı. Terör ve nükleer tehditler savurarak özgür dünyadaki ülkeleri susturmaya çalıştı.” diyerek işgalci Rusya’nın emperyal hedeflerine dikkat çekti. Ukrayna’nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Çernışev, konuşmasında programı tertip eden organizatörlere ve katılımcılara teşekkür etti. Etkinliğin yalnızca Ukrayna’daki Rus saldırganlığına karşı mücadelenin göstergesi değil aynı zamanda Ukraynalılar, Polonyalılar ve tüm Avrupa Birliği vatandaşları arasındaki dayanışmayı yansıttığını aktaran Çernışev, “Yardımlarınız bugünkü girişim için kilit öneme sahiptir. Ukrayna’ya destek olma konusundaki adanmışlığınızdan dolayı derin minnettarlığımızı sunuyoruz” dedi. GAZETECİLER PANELİ TERTİP EDİLDİ Kırım Haber Ajansı (QHA) Editörü Mustafa Koçyegit’in moderatörlüğünü yaptığı panelde; Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) Üyesi ve Şefika Gaspıralı Uluslararası Kadın Birliği Başkanı Prof. Dr. Gayana Yüksel, Gazeteci Nevşin Mengü ve gazeteci-yazar Gönül Şamilkızı konuşmacı olarak yer aldı. Panelde, Kırım’ın işgali ve Ukrayna’daki Rus saldırganlığı ele alındı. Kırım’ın 2014 yılında Rusya tarafından işgaline yerinde tanıklık eden dönemin TRT Muhabiri Gönül Şamilkızı, moderatör Mustafa Koçyegit’in sorusu üzerine, o gün yaşananları anlattı. Savaşın 2014’ten de önce başladığına dikkat çeken Şamilkızı, “Eski Sovyet coğrafyası ülkelerinin bağımsız olma, Rusya’nın kontrolü dışında kendi yönünü belirleme girişimine başlamasıyla savaş başladı.” vurgusu yaptı. Şamilkızı, Eylül 2013’te KTMM Başkanı Refat Çubarov ile Kırım Tatarları üzerine yaptığı röportaja işaret etti. Şamilkızı, Çubarov’un o dönemde de işgal hazırlıklarının yapıldığına ve Kırım’daki durumun tehlikeli olduğuna dikkat çektiğini söyledi. 26 ŞUBAT'TAKİ TARİHΠMİTİNGİ ANLATTI TRT Türk Muhabiri olarak 2013 Aralık’tan 2014 Şubat’a kadar Ukrayna’nın başkenti Kıyiv’de olduğunu aktaran Şamilkızı, Kırım’daki hareketlilik nedeniyle 24 Şubat’ta Akmescit’e geçtiğini belirtti. Şamilkızı, 26 Şubat’ta Kırım Parlamentosu önündeki tarihî mitingi ve sonrasında yaşananları anlattı. Ertesi gün Başbakanlığın önünde apoletleri sökülmüş üniformalı askerleri gördüğünü ifade eden Şamilkızı, “Bir anda ortaya çıkmaya başladılar. Kimliklerini belirten herhangi bir şey yoktu, kimseyle konuşmadılar, robot gibi bekliyorlardı. Arka planda asıl eylemi gerçekleştiren, militarist bir güce çevrilen Rus yanlısı siyasî gruplardı. Birçoğunda silah vardı.” bilgisini verdi. Kendisinin canlı yayında bir askere Rus olduğunu itiraf ettirdiğini de vurgulayan Şamilkızı, ancak gerçek tepkinin dönemin ABD Başkanı Barack Obama tarafından ancak 3 Mart’ta verildiğini ancak o zaman her şey için geç kalındığını söyledi. "RUSLAR, KIRIM'IN UKRAYNA'DA KALMASINI HAZMEDEMEDİ" Koçyegit'in o dönemin sonuçlarına ilişkin olarak herhangi bir kırılma noktasının olup olmadığı ile ilgili sorusuna Prof. Dr. Gayana Yüksel yanıt verdi. Kırım’ın Ukrayna’nın bir parçası olduğunun altını çizerek sözlerine başlayan Yüksel, savaşın 300 yıllık bir süreç içinde oluştuğunu, Rusların Ukrayna’yı hiçbir zaman bağımsız bir devlet olarak görmediğini belirtti. Yüksel, “Özellikle Ruslar Kırım’ın Ukrayna’da kalmasını hazmedemedi. Kırım’da yaşayan Kırım Tatar halkına karşı propaganda çalışmaları asla bitmedi” dedi. Rus milletvekillerinin propaganda çalışmalarına karşı Ukrayna vatandaşı Kırım Tatarı gazeteciler olarak tepki gösterdiklerini belirten Yüksel, tüm bu söylemlerin savaşa ve işgale hazırlık olduğunu dile getirdi. 20 Şubat itibarıyla KTMM olarak toplantılar yaptıklarını ve mitinge karar verdiklerini aktaran Yüksel, “O günü çok iyi hatırlıyorum. Askerler, zırhlı araçlar, silahlar, hepsi gözümün önünde. Sorduğumuz hiçbir şeye yanıt vermiyorlardı. Meclis olarak hemen hemen her gün toplanıyor, gelen haberleri değerlendiriyorduk. Kırım Tatar mahallelerinde nöbet tutuluyordu. Rus işgali bizim için böyle başladı.” diyerek o gün yaşananları anlattı. Yüksel, işgalin ve savaşın Ukrayna ile bir ilgisinin olmadığının, bütün bu eylemlerin Rusya’nın yayılmacı politikasının bir sonucu olduğunun altını çizdi. "PUTİN KENDİSİNİ OTOKRAT YARI TANRISAL BİR LİDER OLARAK GÖRÜYOR" Öte yandan panelistlerden Ukrayna’da 2022 yılında başlayan topyekûn işgal girşiminin ilk günlerini yerinde inceleyen gazeteci Nevşin Mengü, oradaki durumu kendi gözünden anlattı. Sosyal medya nedeniyle çok fazla yanlış bilginin yayıldığını belirten Mengü, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2020 pandemisiyle kendi kabuğuna çekildiği dönemde okuduğu Rus tarih kitaplarından etkilendiğini ve kafasını bununla bozduğunu dile getirdi. Putin’in otokrat bir lider olarak ortaya çıktığını, kendisini yarı tanrısal olarak gördüğünü ifadelerine ekledi. Ukrayna’daki gözlemlerini aktaran Mengü, “Ukraynalı insanlar millî bilinçlerinin farkındalar. Türk kamuoyunun bir kısmı, Rusya’yı anlamaya çalışırken bir kısmı da şöyle özdeşleştirmeye çalışıyor: Burası da emperyalist güçlere karşı milli mücadele ile kurulmuş bir devlet. Dolayısıyla böyle bir paralellik kurabilir Türk halkı.” değerlendirmesinde bulundu. Ukraynalıların Rus boyunduruğu altında yaşamak istemediğinin altını çizen Mengü; Rusların Buça’dan geri çekildiği süreçte, pek çok Ukraynalının elleri arkadan bağlanmış bir şekilde katledildiğini anımsattı. Moderatörün Ukrayna’nın egemenliğine dikkat çektiği konuşmasına ilişkin olarak Azerbaycan Türkü gazeteci Şamilkızı, Karabağ’ı örnek göstererek, “Ukraynalılar bu travmayı yıllarca atlatamayacak” dedi. "YEGÂNE YOL PUTİN'İN KAFASINI KALDIRAMAYACAK ŞEKİLDE EZİLMESİNDEN GEÇİYOR" Şamilkızı sözlerine şöyle son verdi: “Bu coğrafyada Putinizm belasından kurtulmanın, eski Sovyet coğrafyasında insanca yaşamanın yegâne yolu, Putin’in bir daha kafasını kaldıramayacak şekilde ezilmesinden geçiyor” Tekrar söz hakkı alan Yüksel ise Ukrayna’nın bağımsız bir ülke olduğunu ancak yine de 2014 senesinde NATO meselesinin gündemde olmadığını, bunun bir kılıf olarak öne sürüldüğünü belirtti. Yüksel, bu bağlamda 2014 yılından beri aynı tavra ve pozisyona sahip olan Türkiye’ye teşekkür etti. Mengü ise panelin sonunda şu ifadelere yer verdi: “Rusya, Türkiye NATO üyesi olduğu için kasıtlı olarak hava sahasını ihlal ediyordu. Ne oldu? Türkiye suçlandı. Türkiye’nin bağımsızlığına kasıtta bulundu. Bunun provası yapıldı zaten. NATO meselesi ayrı bir tartışma konusu. Bizim ittifaklar olarak hangi ortak konularda uzlaşabildiğimizi oturup konuşmamız gerekiyor.” UKRAYNA YAPIMI FİLM KATILIMCILARA GÖSTERİLDİ Panelin ardından saat 20.00’de Ukrayna yapımı “Under The Volcano” (Volkanın Altında) filmi özel gösterimle sahne aldı. Özgürlük Ruhu başlıklı program kapsamında Kült Kavaklıdere Kültür Merkezinde; 1 ve 2 Mart tarihlerinde “As It Was” (Olduğu Gibi), “The People” (İnsanlar) ve “Sniper: The White Raven” (Keskin Nişancı: Beyaz Kuzgun) filmlerinin gösterimi yapılacak.

Kırım Haber Ajansına Türk dünyası ödülü! Haber

Kırım Haber Ajansına Türk dünyası ödülü!

Türkiye’nin başkenti Ankara’daki Hilton Garden Inn Otel’de 22 Haziran'da düzenlenen ödül yarışması büyük yankı uyandırdı. Çok sayıda katılımcının yer aldığı basın ödüllerinde Kırım Haber Ajansı (QHA) "Yılın Türk Dünyası" ödülüne lâyık görüldü. Ödülü, QHA Editörü Mustafa Koçyegit, "Beauty Of Turkey 2024" yarışması kapsamında jüri koltuğuna oturan Abidin Özçelik’ten aldı.   Ankara’da düzenlenen basın mensupları ödül töreninde Kırım Haber Ajansı (QHA) Yılın Türk Dünyası Ödülü’ne lâyık görüldü. pic.twitter.com/YgTiksp0Kv — QHA - Kırım Haber Ajansı (@qha_kirimhaber) June 23, 2024 BASIN MENSUPLARINA ÖDÜL TAKDİM EDİLDİ Toplamda 20 ödülün takdim edildiği gecede, "Yılın En İyi Gazetesi" ödülüne Hürriyet Ankara sahip olurken, "Yılın En İyi Genel Yayın Yönetmeni" ödülünü Haberler.com Genel Yayın Yönetmeni Av. Bedia Teymur aldı. "Yılın En İyi Haber Ajansı" ödülü ise İhlas Haber Ajansına (İHA) verildi. Ödülü Ajansın Ankara Temsilcisi Burak Can Ekizoğlu aldı. Sosyal medya, araştırmacı-gazeteci, haber sunumu, en iyi çıkış yapan muhabir gibi pek çok alanda ödüllerin verildiği törende Türkiye’nin ilk kadın futbol televizyon programı sunucusu Aysun Şahin Mutlu da "Yılın En İyi Kadın Futbol Sunucusu" ödülüne lâyık görüldü. Gecede, "Yılın Haber Müdürü" ödülü Aybala Girgeç Derviş'e verilirken; "Yılın Programı" Ecem Toplar'ın hazırlayıp sunduğu "Hariciye" programı seçildi. Ayrıca, "Yılın En İyi Sosyal Medyada Çıkış Yapan Muhabiri" Yiğitcan Aydın olurken; "Yılın İnternet Editörü" ödülü Bengü Türk İnternet Sorumlusu Ümit Aydın'a verildi. Mehmet Burak Torun ve Onur Metin Şavluk’un organizasyonuyla hazırlanan ve saat 20.30’da başlayan güzellik yarışmasının sunuculuğunu Uğur Arslan ile Elif Güçkıran üstlendi. Sunucu Arslan programa Karagümrük isimli şarkısını okuyarak başladı. Ardından organizasyon sahipleri Torun ve Şavluk sahnede yer aldı. Katılımcılara teşekkür ederek sözlerine başlayan Torun, “Gecenin kazananı siz olacaksınız” dedi. Basın ve medya kuruluşları ile çalışanlarına verilen ödüllerin yanında gecede "Beauty Of Turkey 2024" güzellik yarışması ve defilesi de gerçekleştirildi. Jüri üyelerinin kendilerini tanıtmasının ardından başlayan güzellik yarışması kapsamında yarışmacılar podyumdaki yerini aldı. Defilenin tasarımcısı 18 yaşındaki Naz Çakır, "Gelecek Vaad Eden Moda Tasarımcısı” ödülü aldı. Çakır, defileyi bugün yaş gününü kutlayan annesine armağan etti. Danslar ve çeşitli şovlarla devam eden renkli gece, misafirler tarafından büyük bir beğeni ile takip edildi.

Kırım Tatar askerî doktor Asan İsenacıyev: Nerede yaşadığımızın bir önemi yok, Kırım Tatarları tek bir millettir Haber

Kırım Tatar askerî doktor Asan İsenacıyev: Nerede yaşadığımızın bir önemi yok, Kırım Tatarları tek bir millettir

Kırım Tatar askerî doktor Asan İsenacıyev 5 Aralık 2024 tarihinde Ukrayna’nın Ankara Büyükelçiliği ile Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Ankara Büyükelçiliği öncülüğünde ve Ankara Ukrayna Derneği ev sahipliğinde, “Azovstal’in Efsanevi Sağlık Görevlisi ile Buluşma” isimli programda katılımcılara hitap etti. ???? Kırım Tatar askerî doktor Asan İsenacıyev, Türk kökenli savaş esiri için seferber olma çağrısında bulundu pic.twitter.com/5zMCvHxyDw — QHA - Kırım Haber Ajansı (@qha_kirimhaber) December 5, 2024 Kırım Haber Ajansı (QHA) Editörü Mustafa Koçyegit’in moderasyonunda gerçekleşen programda, İsenacıyev sözlerine Rus esaretinde olan Türk kökenli bir Ukrayna askerinin hikâyesini anlatarak başladı. Bu hikâyenin en çok Türkleri etkileyeceğini belirten İsenacıyev, “Türkler tarihte hiçbir zaman soydaşlarının incitilmesine izin vermemiştir. Her zaman birbirine sahip çıkmıştır.” dedi ve sözlerine şu şekilde devam etti: Bu kahraman askerin annesi, torunlarını sevmek veya başarılarıyla gururlanmak yerine şu anda oğluma nasıl işkence yapıyorlar, hayatta mı diye geceleri uyku uyuyamıyor maalesef. Kendisi birçok Ukrayna insanı gibi vatanını savunmak için gönüllü olarak hareket etti. İlk motivasyonu annesinin evini savunmaktı ama vatan uğruna, canı pahasına bir mücadele sergiledi. Ailesi hem oğlunu savaşa yollamışken hem de diğer taraftan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Çünkü Rus işgali altında yaşamak mümkün değildi. TÜRK KÖKENLİ SAVAŞ ESİRİ İÇİN SEFERBER OLUNMASINI İSTEDİ İsenacıyev, “Tam da bu nedenle sizden bu konuyu duyurmanız ve takipçisi olmanızı isteyeceğim. Rus medyasından öğrendiğimiz bilgilere göre, biliyorsunuz ki, Ruslar göstermelik hukuk dışı yargılama süreçleri gerçekleştiriyor.” diyerek Türk savaş esiri için bir yargılanma sürecinin başladığını duyurdu. İsenacıyev, bu hukuk dışı göstermelik yargılamanın durması ve askerin özgürlüğüne kavuşabilmesi için seferber olunmasını istedi ve “Çünkü Rus esareti öyle bir şey ki, yarının hiç belli değil. Maalesef şahit oluyoruz. Esaretten dönenler çoğu zaman diri değil; cenaze olarak geliyorlar. Bazen ise saygısızca torbalar içinde gönderiliyorlar. Bu nedenle hassasiyetinizi rica edeceğim.” ifadelerini kullandı. “İLK HEDEFLERİ KIRIM TATARLARI OLDU” Programın ikinci kısmında ise İsenacıyev, kendisine yöneltilen sorular üzerinden tanıklıklarını aktardı. İlk olarak QHA Editörü'nün Kırım’ın işgal edilme süreciyle ilgili sorusunu yanıtlayan İsenacıyev, Onur Devrimi’nden sonra birdenbire Kırım’da "yeşil adamların" ortaya çıkmasını ve sahte referandumu anımsattıktan sonra sözlerine şu şekilde devam etti: Kırım Tatarları Ukraynalıdır ve aksi hiçbir şekilde iddia edilemez. Kırım Tatarları hiçbir şekilde Rus değildir ve olamazlar. Çünkü biz tarihi biliyoruz, kendi toplumsal hafızamız var. 1944 yılındaki sürgünde ve soykırımda dedesini ve ninesini hayvan vagonlarında kaybeden biri nasıl Rusya’ya ait olmak istesin ki? Onlar da zaten bunu bildikleri için bu korkunç düzeni sağlar sağlamaz ilk hedefleri yine Kırım Tatarları oldu. “PEKİ BENİM GÖZÜMÜN ÖNÜNDE ÖLEN SİVİLLER KİMDİ?” Bununla beraber İsenacıyev, sahte referandumdan sonra referandum sonuçlarına karşı çıkan Kırım Tatarlarının çöp konteynırlarında ve elektrik akımı olmayan tarlalarda elektriğe çarpılarak ölen insanların bulunduğunu söyledi. Buna rağmen İsenacıyev, Rus işgaline karşı çıkmak için sivil mitingler düzenlediklerini belirterek, “Kırım’ın asil sahipleri olan bizler, orada yaşayan insanlar olarak Rus işgaline karşı çıkmıştık. Sivil bir toplantıydı ve karşımızda yine sözde siviller vardı. Tek farkı arkalarındaki silahlı adamlar; ağabeyleri onları koruyordu. Biz şunu net bir şekilde anladık ki, biz ilerlediğimiz sürece o siviller çekilecek ve arkasındaki silahlılar bizi hedef alacaktı.” ifadelerini kullandı. İsenacıyev, Kırım’ın sözde ilhak edilme sürecinin tek bir kurşun dahi atılmadan gerçekleştiği yönündeki Rus propagandasına atıfta bulunarak, “Peki benim gözümün önünde ölen siviller kimdi?” dedi. Rusya’nın Kırım’da gerçekleştirdiği katliamı ve sürgünleri meşrulaştırmak için birçok uydurmaca neden sunduğunu belirten İsenacıyev, “Bugün Türkiye'de, milyonlarca diğer birçok ülkede yüz binlerce Kırım Tatarı yaşıyor. Ancak nerede yaşadığımızın herhangi bir önemi yok. Biz tek bir milletiz.” dedi. OLENİVKA KATLİAMI BİR KREMATORYUMDU Bununla beraber, 28 Temmuz 2022’yi 29 Temmuz 2022’ye bağlayan gece gerçekleşen Olenivka Katliamı’nı anlatan İsenacıyev, gerçekleşen üç patlama sonrasında canlı canlı yanan Ukrayna askerlerinin ölüm çığlıklarını dinlediklerini kaydetti. İsenacıyev, Olenivka Katliamı’nı krematoryuma benzetti. Katliamdan sonra hayatta kalanların ise 6 saat sonra tahliye edildiğini belirten İsenacıyev, 76 yaralı ve esir Ukrayna askerinin bir kamyonun arkasına üst üste konulduğunu ve çoğunun da yolda vefat ettiğini söyledi. GÜNDE 6 SAAT İŞKENCE İsenacıyev ayrıca; esarette olduğu zamanlarda katil Rusya tarafından uygulanan işkencelere ve savaş suçlarını anlattı. Günde 6 saat işkenceye maruz kaldığını ve sadece ölmeyip sürünsünler diye kendilerine yemek verildiğini söyleyen İsenacıyev, esaret sürecinde birçok arkadaşını kaybettiğini kaydetti. “Koğuşumuzun önünde öldürdükleri arkadaşımızın kanı hücremize dolmuştu. Yaşanılan her şey kabustu ama biz bu kabusu gerçekte yaşıyorduk.” ifadelerini kullanan İsenacıyev, esaret sürecince öleceğinin bilinciyle yaşadığını kaydetti. Öte yandan gerek Azovstal Fabrikası’nda gerekse esir değişimi sonrasında Kızıl Haç’ı görmediğini vurgulayan “Benim merak ettiğim, bu kurumlar böyle yerlerde değillerse neredeler ve kime yakınlar?” dedi. İsenacıyev ayrıca Cenevre Sözleşmesi’nin de uygulanmadığının altını çizdi. Bununla birlikte savaşın sadece isimlerden olduğunun altını çizen İsenacıyev, cephede herkesin eşit olduğunu söyleyerek önemli olanın toplumun genelinin bağımsız bir şekilde yaşaması olduğunu vurguladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.