Yeni nesil mankurtluk yahut Kırgız eli için tehlike çanları
Yazının Giriş Tarihi: 08.02.2026 00:20
Yazının Güncellenme Tarihi: 08.02.2026 01:15
Malumunuz, Cengiz Aytmatov’un meşhur Gün Olur Asra Bedel romanıyla literatüre kazandırdığı "mankurt" kavramı; geçmişiyle, hafızasıyla ve kimliğiyle bağı koparılmış ve kime hizmet ettiğini dahi sorgulayamayan bireyi ifade eder. Kişi, fiziksel bir esaretten çok zihinsel bir teslimiyet altındadır. Özetle kendi tarihine, kültürüne ve değerlerine yabancılaşmıştır ve başkasının iradesini kendi düşüncesi sanacak ölçüde bilinçsizleştirilmiş insan tipidir.
Geçen günlerde, Aytmatov’un memleketinden gelen bir demeç, maalesef Kırgız elinde mankurtluğun ve mankurtların hâlâ var olduğunu gözler önüne serdi. Kırgızistan Başbakan Yardımcısı Edil Baysalov (Baisalov), Rus medyasına verdiği röportajda; “Biz Rus dünyasının bir parçasıyız; bu siyasi değil, kültürel bir bağdır. Ben büyük Rus edebiyatıyla yetiştirildim ve bundan vazgeçmeyi düşünmüyorum” ifadelerine yer verdi. Başbakan Yardımcısı ayrıca, Kırgızistan’ın tek dilli bir devlet olmayı planlamadığını da kaydederek, ülkedeki bilgi alanının büyük ölçüde Rusça içerik tarafından şekillendiğine dikkat çekti. Bu nedenle Rus dilinin yasaklanmasının ya da yapay biçimde baskı altına alınmasının söz konusu olmadığını dile getirdi.
“RUS DÜNYASI” DOKTRİNİNİN JEOPOLİTİK ARKA PLANI
Haber merkezlerine düşen bu beyanatları sadece kültürel bir nostalji olarak okumak, saflık olur. Edil Baysalov tarafından sarf edilen bu ifadeler, şüphesiz Puşkin’in dizelerinden veya Dostoyevski’nin romanlarından çok daha fazlasını ihtiva ediyor. Nitekim post-Sovyet coğrafyada “Rus dünyası” kavramı, artık salt edebiyat, dil ya da kültür referanslarıyla sınırlı bir alanı ifade etmiyor. Bu kavram, Moskova’nın son yirmi yılda sistematik biçimde inşa ettiği ideolojik ve jeopolitik bir çerçevenin parçası olarak işlev görüyor.
“Rus dünyası” söylemi, Sovyet geçmişini bir sömürgecilik tecrübesi olarak değil; “ortak kader”, “birlikte kazanılmış zaferler” ve “tarihsel dayanışma” anlatısı üzerinden yeniden üretiyor. Özellikle II. Dünya Savaşı ve “Büyük Vatanseverlik Savaşı” mitolojisi, bu ortak hafızanın merkezine yer alıyor. Böylece bağımsızlık sonrası millî kimlik inşası tâli, hatta gereksiz bir arayış gibi sunuluyor.
YEREL AKTÖRLER, KÜRESEL HEDEFLER: İDEOLOJİK TAŞIYICILAR OLARAK ELİTLER
Bu söylemin en işlevsel yönlerinden biri ise yerel aktörler üzerinden dolaşıma sokulmasıdır. Rusya’da eğitim almış, Rus kültürel çevreleriyle bağlarını koparmamış siyasetçiler ve bürokratlar; ekonomik, akademik ve medya ağları aracılığıyla Kremlin’in dilini yeniden üretiyor. Bu sayede Moskova’nın bölgesel nüfuzu, dış müdahale değil “yerel irade” görüntüsü altında sunulmaya imkân buluyor.
UKRAYNA’DAN KALAN DERS: TANKLARDAN ÖNCE GELEN SÖYLEMLER
Kremlin, “Rus dünyası” söylemini bilinçli biçimde siyasetten arındırılmış gibi sunuyor. Dil, edebiyat, tarih ve ortak hafıza vurgusu, bu söylemin yumuşak yüzünü oluşturuyor. Ne var ki Gürcistan’dan Ukrayna’ya, Moldova’dan Kırım’a uzanan tecrübe, bu kültürel anlatının zamanla “özel sorumluluk alanı”, ardından da askerî ve güvenlik gerekçelerine evrildiğini açıkça gösterdi. Yani, tanklardan, SİHA'lardan ve füzelerden önce gelen bir "zemin hazırlama" stratejisi işlevi görüyor.
Hatırlayalım; Ukrayna’ya yönelik topyekûn işgal girişimi de benzer şekilde "ortak tarih, dil ve kültürel korumacılık" söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılmıştı. Bugün ülkenin semalarında yankılanan siren sesleri, bir zamanlar "kültürel birliktelik" adı altında sunulan ideolojik genişlemenin en acı sonucudur. Ukrayna örneği, bu noktada bir istisna değil, bir uyarıdır. Kırım’ın 2014’teki işgali ve 2022’den bu yana süren savaş, “Rus dünyası” söyleminin askerî hamlelerden önce gelen ideolojik zemin olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Bugün bu kavram, birçok post-Sovyet toplumunda kültürel yakınlıktan ziyade, haklı olarak potansiyel bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır.
Baysalov’un açıklamalarında dikkat çeken bir diğer husus, Rusçanın ülkedeki bilgi ve medya alanındaki hâkimiyetinin doğal ve kaçınılmaz bir gerçeklik olarak sunulmasıdır. Bu yaklaşım, Türk dünyası başta olmak üzere post-Sovyet devletlerin çoğunda görülen yapısal bir soruna işaret ediyor. Bağımsızlık kazanılmış olsa da bilgi alanı bağımsızlaştırılamamıştır. Eğitimden medyaya, dijital platformlardan kamu söylemine kadar geniş bir alan, hâlen Moskova merkezli içeriklerle şekillenmektedir. Bu durum, özellikle genç kuşakların düşünsel dünyasını Rusya’nın tarih ve siyaset anlatısına eklemlemektedir.
Konuyla alakalı olarak, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, geçtiğimiz yılın kasım ayında Rusçanın resmî statüsünün korunması nedeniyle Kırgız yönetimine teşekkür etmesi, bu bağlamda tesadüf değildir. Bu teşekkür, aslında bir "sadakat onayı" niteliği taşımaktadır.
REELPOLİTİK Mİ, STRATEJİK TESLİMİYET Mİ?
Elbette bu noktada, söz konusu açıklamaları yalnızca zihinsel bir teslimiyetin ürünü olarak okumak da eksik kalır. Bu çıkışı "reelpolitik" eksende bir "şirinlik" şekliyle okumak ve basitleştirmek de mümkündür. Kırgız ekonomisi açısından Rusya’daki işçi dövizlerine olan bağımlılık, enerji hatlarındaki hassasiyet ve bölgesel güvenlik mimarisindeki Moskova merkezli denge siyaseti, Baysalov'u bu tür "stratejik boyun eğme" şeklinde bir diplomatik dil kullanmaya itmiş olabilir.
Bu açıdan bakıldığında, “siyasi değil, kültürel bağ” söylemi; bir teslimiyetten ziyade, zamana oynayan bir reelpolitik manevra gibi sunulabilir. Ne var ki, tam da bu yaklaşım, uzun vadede bağımsızlık açısından en büyük riski barındırmaktadır. Çünkü kültürel alanın siyasetten arındırıldığı iddiası, fiiliyatta siyasetin en kalıcı ve en derin katmanına nüfuz edilmesi anlamına gelir. Ekonomik zorunluluklar gerekçe gösterilerek bilgi alanının, dil politikasının ve tarih anlatısının başka bir merkeze teslim edilmesi; bağımsızlığın sadece sınır ve bayrakla sınırlı bir forma indirgenmesi demektir. Bugün “denge siyaseti” olarak meşrulaştırılan bu tutum, yarın karar alma reflekslerini felç eden, kendi çıkarını tanımlayamayan bir yönetsel zihniyet üretir. İşte bu noktada "mankurtluk", bir hakaret değil; bağımsızlığın içten içe aşınmasını tarif eden analitik bir kavram hâline gelir.
Nitekim Vladimir Putin tarafından da sık sık tekrarlanan “Russkiy Mir” yani, "Rus dünyası" doktrini; sınırları Rusya Federasyonu’nu aşan bir şekilde, Rusçayı ana dili olarak kabul eden, Rus kültürüne aidiyet hisseden ve Moskova’nın tarihsel anlatısını benimseyen herkesi kapsayan "küresel bir medeniyet projesi" motifiyle pazarlanmaktadır. Kremlin’in bu doktrini, kültürel yakınlığı doğrudan bir jeopolitik sadakat beklentisine dönüştürmektedir. Putin’in "Rusya’nın sınırları hiçbir yerde bitmiyor" retoriği ile "Rus dünyası" tezi birleştiğinde, Kırgızistan gibi ülkelerdeki yöneticilerin bu dili sahiplenmesi, egemenliğin kültürel bir rıza ile devredilmesi riskini doğurmaktadır. Moskova, bu tezi bir yumuşak güç unsuru gibi sunsa da gerçekte bu, gerek Çarlık Rusya'sı gerekse de Sovyetler Birliği dönemindeki sınırları kapsayan bir şekilde söz konusu coğrafyayı kendi yörüngesinde tutmak için kurgulanmış ideolojik bir kuşatmadır.
SON SÖZ YERİNE: PUŞKİN’İ OKUMAK BAŞKA, ATA-BEYİT’İ UNUTMAK BAŞKADIR
Dolayısıyla konu, Rus edebiyatını sevmek ya da Rusçayı konuşmak değildir. Asıl mesele, bu kültürel mirasın hangi siyasal çerçeve içinde anlamlandırıldığıdır. “Rus dünyası” kavramı, masum bir kültürel tanımlama olmaktan çıkıp jeopolitik bir araç hâline gelmişse, bu dili kullanan her açıklama ister istemez daha büyük bir bağlamın parçası olur. Sovyetler Birliği sonrasında bağımsızlığını kazanan Türk devletleri için artık asıl sınav, geleceklerini ve egemenliklerini Rusya'nın ideolojik hatlarına teslim etmeden kendi köklerinde inşa edebilmektir.
Yazıyı noktalamadan önce, Bişkek yakınlarındaki o sessiz tepeye, Ata-Beyit’e dönüp bakmakta fayda var. Baysalov’un gölgesine sığındığı o "kültürel mirasın" inşa edildiği yıllarda; Kırgız Türklüğünün en parlak zihinleri, devlet adamları ve aydınları "halk düşmanı" ilan edilerek hayattan koparıldı. Milliyetçilik suçu(!) işleyenlerin kemikleri, o çukurda on yıllarca gizlendi.
Bugün "Rus dünyası" kavramını masum bir edebiyat nostaljisi gibi pazarlayanlar, Ata-Beyit’te yatanların neden katledildiğini unutmamalıdır. O insanlar, Kırgızistan’ın kendi diliyle, kendi kimliğiyle ve kendi özgür iradesiyle var olmasını istedikleri için bedel ödediler.
Sonuç olarak; Puşkin’i veya Dostoyevski’yi okumak bir zenginliktir, buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak bu eserlerin kapağını, Ata-Beyit’te yatan şehitlerin mirasını örtmek için kullanmak, tarihe karşı büyük bir vefasızlıktır. Kırgızistan’ın geleceği, bir başkasının "dünyasında" figüran olmakta değil; Ata-Beyit’in o vakur ve bağımsız ruhunu yaşatmakta gizlidir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mustafa Koçyegit
Yeni nesil mankurtluk yahut Kırgız eli için tehlike çanları
Malumunuz, Cengiz Aytmatov’un meşhur Gün Olur Asra Bedel romanıyla literatüre kazandırdığı "mankurt" kavramı; geçmişiyle, hafızasıyla ve kimliğiyle bağı koparılmış ve kime hizmet ettiğini dahi sorgulayamayan bireyi ifade eder. Kişi, fiziksel bir esaretten çok zihinsel bir teslimiyet altındadır. Özetle kendi tarihine, kültürüne ve değerlerine yabancılaşmıştır ve başkasının iradesini kendi düşüncesi sanacak ölçüde bilinçsizleştirilmiş insan tipidir.
Geçen günlerde, Aytmatov’un memleketinden gelen bir demeç, maalesef Kırgız elinde mankurtluğun ve mankurtların hâlâ var olduğunu gözler önüne serdi. Kırgızistan Başbakan Yardımcısı Edil Baysalov (Baisalov), Rus medyasına verdiği röportajda; “Biz Rus dünyasının bir parçasıyız; bu siyasi değil, kültürel bir bağdır. Ben büyük Rus edebiyatıyla yetiştirildim ve bundan vazgeçmeyi düşünmüyorum” ifadelerine yer verdi. Başbakan Yardımcısı ayrıca, Kırgızistan’ın tek dilli bir devlet olmayı planlamadığını da kaydederek, ülkedeki bilgi alanının büyük ölçüde Rusça içerik tarafından şekillendiğine dikkat çekti. Bu nedenle Rus dilinin yasaklanmasının ya da yapay biçimde baskı altına alınmasının söz konusu olmadığını dile getirdi.
“RUS DÜNYASI” DOKTRİNİNİN JEOPOLİTİK ARKA PLANI
Haber merkezlerine düşen bu beyanatları sadece kültürel bir nostalji olarak okumak, saflık olur. Edil Baysalov tarafından sarf edilen bu ifadeler, şüphesiz Puşkin’in dizelerinden veya Dostoyevski’nin romanlarından çok daha fazlasını ihtiva ediyor. Nitekim post-Sovyet coğrafyada “Rus dünyası” kavramı, artık salt edebiyat, dil ya da kültür referanslarıyla sınırlı bir alanı ifade etmiyor. Bu kavram, Moskova’nın son yirmi yılda sistematik biçimde inşa ettiği ideolojik ve jeopolitik bir çerçevenin parçası olarak işlev görüyor.
“Rus dünyası” söylemi, Sovyet geçmişini bir sömürgecilik tecrübesi olarak değil; “ortak kader”, “birlikte kazanılmış zaferler” ve “tarihsel dayanışma” anlatısı üzerinden yeniden üretiyor. Özellikle II. Dünya Savaşı ve “Büyük Vatanseverlik Savaşı” mitolojisi, bu ortak hafızanın merkezine yer alıyor. Böylece bağımsızlık sonrası millî kimlik inşası tâli, hatta gereksiz bir arayış gibi sunuluyor.
YEREL AKTÖRLER, KÜRESEL HEDEFLER: İDEOLOJİK TAŞIYICILAR OLARAK ELİTLER
Bu söylemin en işlevsel yönlerinden biri ise yerel aktörler üzerinden dolaşıma sokulmasıdır. Rusya’da eğitim almış, Rus kültürel çevreleriyle bağlarını koparmamış siyasetçiler ve bürokratlar; ekonomik, akademik ve medya ağları aracılığıyla Kremlin’in dilini yeniden üretiyor. Bu sayede Moskova’nın bölgesel nüfuzu, dış müdahale değil “yerel irade” görüntüsü altında sunulmaya imkân buluyor.
UKRAYNA’DAN KALAN DERS: TANKLARDAN ÖNCE GELEN SÖYLEMLER
Kremlin, “Rus dünyası” söylemini bilinçli biçimde siyasetten arındırılmış gibi sunuyor. Dil, edebiyat, tarih ve ortak hafıza vurgusu, bu söylemin yumuşak yüzünü oluşturuyor. Ne var ki Gürcistan’dan Ukrayna’ya, Moldova’dan Kırım’a uzanan tecrübe, bu kültürel anlatının zamanla “özel sorumluluk alanı”, ardından da askerî ve güvenlik gerekçelerine evrildiğini açıkça gösterdi. Yani, tanklardan, SİHA'lardan ve füzelerden önce gelen bir "zemin hazırlama" stratejisi işlevi görüyor.
Hatırlayalım; Ukrayna’ya yönelik topyekûn işgal girişimi de benzer şekilde "ortak tarih, dil ve kültürel korumacılık" söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılmıştı. Bugün ülkenin semalarında yankılanan siren sesleri, bir zamanlar "kültürel birliktelik" adı altında sunulan ideolojik genişlemenin en acı sonucudur. Ukrayna örneği, bu noktada bir istisna değil, bir uyarıdır. Kırım’ın 2014’teki işgali ve 2022’den bu yana süren savaş, “Rus dünyası” söyleminin askerî hamlelerden önce gelen ideolojik zemin olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. Bugün bu kavram, birçok post-Sovyet toplumunda kültürel yakınlıktan ziyade, haklı olarak potansiyel bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır.
BİLGİ ALANINDA BAĞIMSIZLIK: SINIRLARIN ÖTESİNDEKİ EGEMENLİK
Baysalov’un açıklamalarında dikkat çeken bir diğer husus, Rusçanın ülkedeki bilgi ve medya alanındaki hâkimiyetinin doğal ve kaçınılmaz bir gerçeklik olarak sunulmasıdır. Bu yaklaşım, Türk dünyası başta olmak üzere post-Sovyet devletlerin çoğunda görülen yapısal bir soruna işaret ediyor. Bağımsızlık kazanılmış olsa da bilgi alanı bağımsızlaştırılamamıştır. Eğitimden medyaya, dijital platformlardan kamu söylemine kadar geniş bir alan, hâlen Moskova merkezli içeriklerle şekillenmektedir. Bu durum, özellikle genç kuşakların düşünsel dünyasını Rusya’nın tarih ve siyaset anlatısına eklemlemektedir.
Konuyla alakalı olarak, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, geçtiğimiz yılın kasım ayında Rusçanın resmî statüsünün korunması nedeniyle Kırgız yönetimine teşekkür etmesi, bu bağlamda tesadüf değildir. Bu teşekkür, aslında bir "sadakat onayı" niteliği taşımaktadır.
REELPOLİTİK Mİ, STRATEJİK TESLİMİYET Mİ?
Elbette bu noktada, söz konusu açıklamaları yalnızca zihinsel bir teslimiyetin ürünü olarak okumak da eksik kalır. Bu çıkışı "reelpolitik" eksende bir "şirinlik" şekliyle okumak ve basitleştirmek de mümkündür. Kırgız ekonomisi açısından Rusya’daki işçi dövizlerine olan bağımlılık, enerji hatlarındaki hassasiyet ve bölgesel güvenlik mimarisindeki Moskova merkezli denge siyaseti, Baysalov'u bu tür "stratejik boyun eğme" şeklinde bir diplomatik dil kullanmaya itmiş olabilir.
Bu açıdan bakıldığında, “siyasi değil, kültürel bağ” söylemi; bir teslimiyetten ziyade, zamana oynayan bir reelpolitik manevra gibi sunulabilir. Ne var ki, tam da bu yaklaşım, uzun vadede bağımsızlık açısından en büyük riski barındırmaktadır. Çünkü kültürel alanın siyasetten arındırıldığı iddiası, fiiliyatta siyasetin en kalıcı ve en derin katmanına nüfuz edilmesi anlamına gelir. Ekonomik zorunluluklar gerekçe gösterilerek bilgi alanının, dil politikasının ve tarih anlatısının başka bir merkeze teslim edilmesi; bağımsızlığın sadece sınır ve bayrakla sınırlı bir forma indirgenmesi demektir. Bugün “denge siyaseti” olarak meşrulaştırılan bu tutum, yarın karar alma reflekslerini felç eden, kendi çıkarını tanımlayamayan bir yönetsel zihniyet üretir. İşte bu noktada "mankurtluk", bir hakaret değil; bağımsızlığın içten içe aşınmasını tarif eden analitik bir kavram hâline gelir.
MEDENİYET SÖYLEMİ ALTINDA JEOPOLİTİK KUŞATMA: “RUSYA’NIN SINIRLARI BİTMEZ”
Nitekim Vladimir Putin tarafından da sık sık tekrarlanan “Russkiy Mir” yani, "Rus dünyası" doktrini; sınırları Rusya Federasyonu’nu aşan bir şekilde, Rusçayı ana dili olarak kabul eden, Rus kültürüne aidiyet hisseden ve Moskova’nın tarihsel anlatısını benimseyen herkesi kapsayan "küresel bir medeniyet projesi" motifiyle pazarlanmaktadır. Kremlin’in bu doktrini, kültürel yakınlığı doğrudan bir jeopolitik sadakat beklentisine dönüştürmektedir. Putin’in "Rusya’nın sınırları hiçbir yerde bitmiyor" retoriği ile "Rus dünyası" tezi birleştiğinde, Kırgızistan gibi ülkelerdeki yöneticilerin bu dili sahiplenmesi, egemenliğin kültürel bir rıza ile devredilmesi riskini doğurmaktadır. Moskova, bu tezi bir yumuşak güç unsuru gibi sunsa da gerçekte bu, gerek Çarlık Rusya'sı gerekse de Sovyetler Birliği dönemindeki sınırları kapsayan bir şekilde söz konusu coğrafyayı kendi yörüngesinde tutmak için kurgulanmış ideolojik bir kuşatmadır.
SON SÖZ YERİNE: PUŞKİN’İ OKUMAK BAŞKA, ATA-BEYİT’İ UNUTMAK BAŞKADIR
Dolayısıyla konu, Rus edebiyatını sevmek ya da Rusçayı konuşmak değildir. Asıl mesele, bu kültürel mirasın hangi siyasal çerçeve içinde anlamlandırıldığıdır. “Rus dünyası” kavramı, masum bir kültürel tanımlama olmaktan çıkıp jeopolitik bir araç hâline gelmişse, bu dili kullanan her açıklama ister istemez daha büyük bir bağlamın parçası olur. Sovyetler Birliği sonrasında bağımsızlığını kazanan Türk devletleri için artık asıl sınav, geleceklerini ve egemenliklerini Rusya'nın ideolojik hatlarına teslim etmeden kendi köklerinde inşa edebilmektir.
Yazıyı noktalamadan önce, Bişkek yakınlarındaki o sessiz tepeye, Ata-Beyit’e dönüp bakmakta fayda var. Baysalov’un gölgesine sığındığı o "kültürel mirasın" inşa edildiği yıllarda; Kırgız Türklüğünün en parlak zihinleri, devlet adamları ve aydınları "halk düşmanı" ilan edilerek hayattan koparıldı. Milliyetçilik suçu(!) işleyenlerin kemikleri, o çukurda on yıllarca gizlendi.
Bugün "Rus dünyası" kavramını masum bir edebiyat nostaljisi gibi pazarlayanlar, Ata-Beyit’te yatanların neden katledildiğini unutmamalıdır. O insanlar, Kırgızistan’ın kendi diliyle, kendi kimliğiyle ve kendi özgür iradesiyle var olmasını istedikleri için bedel ödediler.
Sonuç olarak; Puşkin’i veya Dostoyevski’yi okumak bir zenginliktir, buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak bu eserlerin kapağını, Ata-Beyit’te yatan şehitlerin mirasını örtmek için kullanmak, tarihe karşı büyük bir vefasızlıktır. Kırgızistan’ın geleceği, bir başkasının "dünyasında" figüran olmakta değil; Ata-Beyit’in o vakur ve bağımsız ruhunu yaşatmakta gizlidir.