SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Mustafa Koçyegi̇t

QHA - Kırım Haber Ajansı - Mustafa Koçyegi̇t haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Mustafa Koçyegi̇t haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Ukrayna-Rusya Savaşı'na tanıklık eden emekli asker, geride kalan 4 yılı ve geleceği QHA'ya değerlendirdi Haber

Ukrayna-Rusya Savaşı'na tanıklık eden emekli asker, geride kalan 4 yılı ve geleceği QHA'ya değerlendirdi

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Emekli Kurmay Albay, araştırmacı yazar ve şair Canfer Balçık, Ukrayna-Rusya Savaşı'nın seyrine ilişkin Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulundu. Savaşın başlangıcında Kıyiv'de bulunan Balçık, Ukrayna’nın direncinin temelinde halk-ordu bütünleşmesinin yattığını ifade etti. Modern savaş konseptinin insansız hava araçlarıyla (İHA) köklü biçimde değiştiğini vurgulayan Balçık, Kırım meselesinin ise olası bir barış anlaşmasında en kritik başlık olmaya devam edeceğini söyledi. “YANILDIM VE İYİ Kİ YANILMIŞIM” Savaşın patlak vermesinden hemen önce Ukrayna’ya giden ve işgal girişimine yerinde tanıklık eden Balçık, başlangıçta Rusya’nın stratejik üstünlüğü nedeniyle başkentin kısa sürede düşebileceğini öngördüğünü ancak Ukrayna halkının gösterdiği dirençle bu tahmininde yanıldığını ifade etti. Rusya’nın askeri kapasitesi ve Sovyet doktrininden gelen savaş stratejileri nedeniyle Kıyiv'in kısa sürede düşebileceğinin düşünüldüğünü kaydeden Balçık, “Yanıldım ve iyi ki yanılmışım” ifadelerini kullandı. UKRAYNA, KIRIM'IN İŞGALİ SONRASINDA HAZIRLANMIŞ Ukrayna halkının 2014’teki Kırım işgalinden itibaren olası geniş çaplı bir saldırıya karşı bilinçlendirilmiş ve örgütlenmiş olmasının savaşın uzamasındaki temel unsur olduğunu kaydeden Balçık, bu süreçte liderliğin ve toplumsal direncin belirleyici rol oynadığını vurguladı. Ayrıca Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy'ın ülkeyi terk etmeyerek direnişin sembolüne dönüştüğünün altını çizdi. Ukrayna’nın Rus stratejisini Kırım işgalinden bu yana doğru analiz ettiğini belirten Balçık, direnişin başarısını halkın örgütlenmesine bağladı. Meskûn mahal savaşlarında düzenli orduların ötesinde "halk destekli savaşın" önemine dikkat çeken Balçık, tanık olduğu bir sahneyi şöyle aktardı: Çok yaşlı bir hanımefendi lazerle Rus tankını işaretliyor, mevzisinden çıkan yine yaşlı bir Ukraynalı roketle o tankı vuruyordu. İşte bu inanç, Rusları geri çekilmek zorunda bıraktı. Tıpkı bizim İstiklal Harbi’mizde olduğu gibi, Ukrayna’da da bir 'ordu-millet' kavramı hayat buldu. “SİHA'LAR SAVAŞ KONSEPTİNİ DEĞİŞTİRDİ” Modern savaşın en dikkat çekici boyutunun İHA'lar olduğunu söyleyen Balçık, bu alandaki dönüşümün ilk örneklerinin Karabağ’da görüldüğünü ifade etti. Türkiye’nin geliştirdiği İHA ve SİHA’ların savaş doktrininde önemli bir kırılma yarattığını belirten Balçık, düşük maliyetli sistemlerle yüksek maliyetli hedeflerin etkisiz hale getirilebildiğine dikkat çekti. Ukrayna Savaşı'nda da SİHA'ların belirleyici rol oynadığını vurgulayan Balçık, Rus hava ve deniz unsurlarının bu nedenle ciddi kayıplar verdiğini, Karadeniz’deki Rus donanmasının hareket alanının önemli ölçüde daraldığını dile getirdi. Balçık, “Artık yüz milyonlarca dolarlık platformlar, çok daha düşük maliyetli sistemlerle devre dışı bırakılabiliyor. Bu, geleceğin savaş konseptini kökten etkiliyor” değerlendirmesinde bulundu. KIRIM MASANIN EN KRİTİK BAŞLIĞI Olası bir ateşkes veya barış sürecinde en zor başlığın Kırım ollacağını belirten Balçık, 2014’te Rusya tarafından işgal edilen Kırım’ın statüsünün Rusya tarafından tartışma dışı tutulduğunu ve Ukrayna’nın ise bu konuyu zamana yayarak çözme stratejisi izleyebileceğini ifade etti. Bu noktada Türkiye’nin Lozan sonrası Boğazlar meselesini hatırlatan Balçık, Mustafa Kemal Atatürk döneminde 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin lehine sonuç elde edildiğini anımsattı. Balçık, “Kırım konusunda kesin ve bağlayıcı bir barış anlaşması yerine, açık kapı bırakılan bir formül daha gerçekçi olabilir” dedi. “ATEŞKES MÜMKÜN, ANCAK TESLİMİYET OLMAMALI” Balçık, savaşın insani ve ekonomik maliyetinin sürdürülebilirliğinin zorlaştığını, bu nedenle bir ateşkes anlaşmasının mümkün olduğunu söyledi. Ancak olası barış anlaşmasının, Ukrayna’yı kalıcı tavizlere zorlayacak hükümler içermemesi gerektiğini belirtti. Toprak tavizi, asker sayısının sınırlandırılması veya tarafsızlık dayatmalarını “teslimiyet maddeleri” olarak nitelendiren Balçık, Ukrayna’nın uzun vadeli bağımsızlık idealinden vazgeçmemesi gerektiğini vurguladı. Öte yandan Kırım’ın Rusya açısından tarihsel ve stratejik önemine dikkat çeken Balçık, yarımadanın Karadeniz ve Azak Denizi’ne erişim bakımından kritik konumda olduğunu ifade etti. Rusya’nın tarihsel olarak sıcak denizlere inme stratejisinden vazgeçmediğini savunan Balçık, bu nedenle Kırım’dan geri adım atmasının kısa vadede olası görünmediğini dile getirdi. KIRIM: TÜRKİYE VE UKRAYNA ARASINDA BİR KÖPRÜ Türkiye’nin Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne verdiği desteğin stratejik bir tercih değil, ilkesel bir duruş olduğunu vurgulayan Canfer Balçık, Kırım Tatarlarını öz soydaşları olarak gördüklerini belirtti. Türkiye’nin bölgede herhangi bir toprak iddiası olmadığının altını çizen Balçık, Rusya ile olan doğalgaz ve nükleer santral gibi devasa ekonomik iş birliklerine rağmen Türkiye’nin her zeminde Kırım dahil Ukrayna’nın birliğini savunduğunu ifade etti. “SAVAŞIN YÜKÜNÜ KADINLAR VE ÇOCUKLAR TAŞIYOR” Balçık, savaşın en ağır bedelini sivillerin ödediğini belirtti. Özellikle kadınların hem cephedeki yakınlarını beklediklerini hem de aileyi ayakta tutmaya çalıştıklarını ifade eden Balçık, çocukların ve gençlerin geleceğinin savaşın en kritik boyutu olduğunu söyledi. Ukrayna’nın uzun vadede yeniden toparlanabilmesinin, genç kuşaklara milli bilinç ve tarihsel hafıza kazandırılmasıyla mümkün olabileceğini belirten Balçık, savaşın yalnızca askeri değil, sosyolojik ve kültürel bir mücadele olduğuna dikkat çekti.

Prof. Dr. Yalçın Sarıkaya: Türk milleti, geleceğini Türk dünyasında görüyor Haber

Prof. Dr. Yalçın Sarıkaya: Türk milleti, geleceğini Türk dünyasında görüyor

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) 10. Devlet Başkanları Zirvesi, 3 Kasım 2023 tarihinde Kazakistan'ın başkenti Astana'da gerçekleşecek. "Türk Devri" sloganıyla gerçekleştirilecek Zirve, örgütün kapsamlı gündeminin üst düzeyde tartışılması için önemli bir platform işlevi görecek. Ev sahipliğini Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev'in üstleneceği, üye devletler Azerbaycan, Kırgızistan, Türkiye ve Özbekistan; gözlemci üyeler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkmenistan ve Macaristan devlet/hükûmet başkanlarının bir araya geleceği Zirve öncesinde, Giresun Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yalçın Sarıkaya, Türk dünyasının Türk dış politikasındaki yeri ve önemini, TDT'nin gelecek vizyonunu ve Türk dünyasının lokomotifi konumundaki Türkiye'nin yeni yüzyılında atması gereken adımları Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirdi. Türkiye Cumhuriyeti için Türk dünyası, günümüz konjonktüründe; siyasal, kültürel ve jeopolitik anlamda neyi ifade ediyor? Türkiye için neyi ifade ediyor derken; bir, bence Türkiye için şunu ifade etmeli kısmı var; bir de Türk dış politikasının cari olarak bugün Türk dünyasını nasıl algıladığı ya da Türk dış politikası için neyi ifade ettiği ve mevcut uygulanan dış politikada nasıl bir yeri olduğu konusu var. Ben ikisini birlikte içerecek biçimde cevaplamaya çalışayım. Günümüzde dünyada buhranlar var. Bugün dünya iyi bir durumda değil. Bakıyoruz, ajansınızın adını da taşıyan Kırım'ın vaziyetine ve Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşa... Rusya'nın hukuk dışı uygulamaları ve işgali, Avrupa Birliği ve ABD başta olmak üzere Batı'nın burada izlediği siyaset, Çin'in batıya doğru güç genişletmeye ya da yansıtmaya girişmesi, Türkiye'nin güneyinde adına ‘Arap Baharı’ denilen sürecin getirdiği nokta, küresel salgın ve gıda güvenliği vs. konular düşünüldüğünde; dünyada istikrara, huzura ve bir düzene ihtiyaç var. Ve bu yakın vadede çok kolay görünmüyor. Bu krizlerin her biri, maddi manevi maliyeti çok yüksek olan uzun soluklu krizler gibi görünüyor. TÜRK DÜNYASI, JEOPOLİTİK AÇIDAN DAHA ÖNEMLİ HÂLE GELDİ Peki Türk dünyası böyle bir dünyada nerede duruyor? Bir kere, iklim bakımından küresel ısınma zaviyesinden de düşündüğümüzde orta kuşağın çok değerlendiği bir dönemdeyiz ve Türk dünyası bu orta kuşakta yer alıyor. Doğu Balkanlardan başlarsak; Akdeniz havzası, Karadeniz Havzası, Hazar Havzası ve Hazar ötesi; bu bölgeler dünyanın kıymetli yerleri. Enerji kaynakları bakımından belki Körfez bölgesini ve Arap Yarımadası'nı ikame edecek kapasitede değil ama çok da gerisinde değil. Dolayısıyla enerji açısından da son derece zengin bir coğrafya. Bir başka yönü, insan potansiyeli bakımından genç nüfus barındırması açısından son derece önemli demografik değer arz ediyor. Bunların hepsinden daha önemlisi siyasal açıdan görece istikrarın temin edilebileceği bir coğrafya. Şu anda da çok istikrarsız değil ama görece daha da istikrarlı olabilecek bir bölge. Uzun vadede değil yakın vadede bunun sağlanabileceği bir coğrafya. Bununla birlikte kırılganlıklar ve riskler de içeriyor. Çünkü her değerli coğrafya aynı zamanda orayı bir mücadele alanına çeviriyor. Bu bakımdan büyük güçlerin mücadele alanı içerisinde. Avrasya meselesi hep klasik jeopolitik teoriler açısından anlatılır. Bu gerçektir ve günümüzde de gerçekliğini sürdürmektedir. Sadece biraz değişmiş ve dönüşmüştür. Türk dış politikası açısından da bu önem büyük ölçüde kavranmış durumdadır. Yani şu anlattığım gerekçelerle hem Türk dünyasının Türkiye'nin yakın çevresinde olan bölgesi; Balkanlar, Kafkasya kısmı hem de Hazar ötesi artık daha fazla ilgi merkezidir. Bunu nereden anlıyoruz? Bir kere Türkiye'de kamuoyu sahiplenme düzeyi devletten tamamen bağımsız görülemez. Türkiye Cumhuriyeti devleti de aslında Türk dış politikasındaki öncelikler konusunda önemli bir değişim gösterdi. Çok değil, bundan yirmi sene öncesine baktığımızda Türk dış politikasının ana gündemini AB tam üyeliği meselesi oluşturuyordu. Tabii ki Türkiye-AB ilişkileri, 1963 Ankara Anlaşması'ndan başlayan ve karşılıklı yükümlülükleri, sorumlulukları içeren bir süreçtir. Dolayısıyla Türkiye'nin o süreçten hukuken kazanımları da vardır. Yani hukuken kazanımların kastımız nedir? Türkiye-AB ilişkilerinde, Türkiye'nin elde etmesi gereken ancak verilmemiş olan haklarını kastediyorum. Bununla birlikte üyelerinden birinin Yunanistan, bir diğerinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olduğu bir yapının ve genişlemesi oybirliğine dayanan bir yapının Türkiye'yi içine alması çok zor görünmektedir. Bunun mümkün olmadığını, o kuruluşun lokomotif ülkelerinin ifade ettiği bir ortamda Türk dış politikasının ana gündeminin Türkiye'nin AB üyeliği olması akla ziyan bir meseledir. Elbette, Türk dış politikasında Avrupa Birliği önemli bir boyuta sahip olacaktır ancak bunun öncelikli bir konu, hele bir millî hedef gibi takdim edilmesi, bunun dışındaki hususların hepsinin tali olarak algılanması yanlıştır. Maalesef yakın zamanlara kadar bu böyle olmuştur. Daha sonra Arap Baharı sürecinde Ortadoğu heveskârlığı gündeme geldi ve yükseldi. Sonra Ortadoğu'nun aldığı vaziyet, iç karmaşa ve izlenen yanlış siyaset bu noktada Türkiye'yi de o bölgeyi de iyi bir yere getirmedi. Hepsi Türkiye'den kaynaklanan sıkıntılar değildi bunların ama bana göre Türkiye de bunlara doğru gerekli adımlarla mukabele etmedi. "TÜRK MİLLETİ, GELECEĞİNİ TÜRK DÜNYASINDA GÖRÜYOR" Türk dünyasına baktığımızda; bir, Türk milleti Türk dünyasıyla işbirliği istiyor. Bunu nereden anlıyoruz? Bu konuda düzenli olarak yapılmış kamuoyu araştırmaları var. Türk toplumu açık ara Türkiye'nin geleceğini Türk dünyasında görüyor. Mesela ‘kardeş ülke olarak, yakın ülke olarak kimi görüyorsunuz?’ Hatta daha renksiz sorularla ‘Türkiye sizce hangi devletlerle ittifak etmelidir?’ ve ‘Size göre Türkiye en çok hangi ülkeye yakındır?’ gibi sorulara verilen cevaplar bunları gösteriyor. Mesela Kadir Has Üniversitesinin -zannediyorum 2013 yılından itibaren- binlerce kişiyle her sene yaptığı bir dış politika kamuoyu algı araştırması var. Burada her sene Azerbaycan birinci çıkıyor. Yani en yakın ülke sıralamasında bazen Özbekistan, bazen Pakistan, bazen Gürcistan ilk sıralarda yer alıyor. Şu açıkça görülüyor ki, Türk milleti, geleceğini Türk dünyasında görüyor. İkinci bir husus, bu sadece siyasal angajmanlar, bakış açıları ve oy verilen siyasal partilerle sınırlı bir mesele de değil. Yani toplumun genel eğilimi, isteği, orada oluşacak ilişkileri kendisi için risk içermeyen ilişkiler olarak görüyor. Geleceğini orada görmesinden kastımızın içerisinde tabii ki bir birliktelik arzusu da var ama o ölçülmüş değil. İşte şöyle bir birliktelik mi, böyle bir birliktelik mi olsun dediğinizde; insanlar siyasal birlik nedir, ekonomik birlik nedir, askeri pakt/blok nedir bunların hepsini bilerek buna cevap veriyor değil elbette. Ancak genel bir eğilim olarak bu anlayış var. Bu son derece önemli bir çıktıdır bence. Türk dış politikası karar alıcıları açısından meseleye baktığımızda da burada önemli bir dönüşüm olduğunu görüyoruz. Mesela Kafkasya politikası açısından bakalım. Çok değil yine 2009 yılında Zürih Protokolleri meselesiyle Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde ciddi sıkıntılar ortaya çıkmıştı. Ancak bugün gelinen noktada -ben bu konularda epeydir takip eden ve çalışan bir akademisyen olarak rahatlıkla söyleyebilirim- Türkiye-Azerbaycan ilişkileri altın devrini yaşıyor. Sonra, bir askerî dayanışma ortaya çıkmış olması, 2010 anlaşması, en son Azerbaycan topraklarının işgal altından kurtarılmasından sonra imzalanan Şuşa Beyannamesi… Bütün bunlar işin rengini, algısını bütünüyle değiştirdi ve Türk dünyasını sahiplenme konusu diğer Türk devletlerine de sirayet etti. Mesela Özbekistan, Türk Devletleri Teşkilatına üye oldu. Türkmenistan gözlemci statüsünde yer aldı. Bu devletler tarafından Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin tanınması konusu konuşuluyor. Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Türk Devleti Cumhurbaşkanı sayın Ersin Tatar Bakü'yü ziyaret ettiğinde sayın İlham Aliyev tarafından karşılandı. Çok ümitvar bir görüntü ortaya çıktı. Kazakistan'da yaşanan hadiseler, Özbekistan'da Karakalpakistan'da yaşananlar, Kazakistan'da Nursultan Nazarbayev'in görevden ayrılmasının beraberinde ortaya çıkan toplumsal gösteriler; bütün bu süreçlerde verilen tepkilere ve atılan adımlara baktığımızda en güvenilir limanın, Türk dünyasında birlik limanı olduğunu görüyoruz. 30 yıl içerisinde böyle bir noktaya gelinmesi çok kolay bir şey değil. "TÜRK DIŞ POLİTİKASI, TÜRK DÜNYASI AÇISINDAN İLERLEME GÖSTERDİ" Muhakkak, daha üzerinde konsensüs sağlanmayan pek çok konu var. Dilcilerimiz alfabeyi hala konuşuyorlar, Kazakistan alfabe meselesini konuşuyor, Kırgızistan konuşuyor; kararlar alınıyor ama uygulanamıyor. Birtakım problemler çıkıyor ama önemli olan şu üçüncü aktörlerin tavırlarına ilişkin takınılan tutum nasıldır? Benzer bir dil geliştirebiliyor mu? Toplumlar birbirine yakınlaşıyor mu, iktisadi ilişkiler ivme içeriyor mu? Bir atılım yapıldığı takdirde birlikte dünya ekonomisinde belirli bir noktaya gelinebilecek mi? Bunlar önemli. Bunların da gerçekleşme ihtimalini son derece yüksek görüyorum. Yine enerji bağlamında da güvenlik ilişkileri bağlamında da takip ediyoruz. Sadece bir hissiyat olarak değil bu devletlerin karar alma süreçlerindeki etkenleri de dikkate alarak söylüyorum. Dolayısıyla Türk dış politikasının da son 30-40 yılına baktığımızda Türk devletleriyle ilişkiler ve Türk dünyasına bakış açısında olumlu bir ilerleme açıkça kendisini gösteriyor. 3 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile kurulan Türk Keneşi, 2021 yılında İstanbul’da düzenlenen Zirvesi'nde Türk Devletleri Teşkilatı adını alarak yeniden yapılandırıldı ve günümüzde faaliyetlerini bu şekilde gerçekleştiriyor. Türk Devletleri Teşkilatı, Türk dünyasının birlikte hareket etmesi bağlamında potansiyelini ne ölçüde gerçekleştiriyor? Türk Devletleri Teşkilatı, gelecek dönemde hangi adımları atmalıdır? İstanbul'da Türk Devletleri Teşkilatının 8. zirvesi yapıldığında bu konudaki irade açıkça ortaya konuldu. Teşkilatın adı değişti ve sonrasında geniş kapsamlı zirve bildirgesi yayınlandı. Bir de akabinde 2040 vizyon belgesi yayınlandı. Bu işbirliğinin dünyada nerede olmasının arzu edildiği bu söylediğim iki belgenin içerisinde mündemiçtir. Bu belgelerin iyice incelenmesi gerekir. Fakat tabii bunun içinin de doldurulması gerekir. Burada iş hem akademisyenlere hem iş adamlarına hem gençliğe hem sivil toplum kuruluşlarına hem de devletlere düşecek. Ancak böyle bir iradenin ortaya konmuş olması yapılma kapasitesini, gerçekleşme kapasitesini gösteriyor. Pek çok boyut var. Mesela medya forumları gerçekleştirildi. Medya forumları basit bir iş değildir. Türkiye'nin bir İletişim Başkanlığı var. Diğer Türk dünyası devletlerinde de buna mukabil kuruluşlar var; ajanslar var, devlet televizyonları var, özel televizyonlar var, iletişim kanalları var. Yine içerisinde sosyal medyayla ilgili hususlar var. Yani bütün buralardaki temaslar meyvelerini vermeye başladı. Farklı coğrafyalardan aynı meseleye müşterek bakış açısına bunlarla yöneleceğiz. Bu kolay bir şey değildir. Sonuçta coğrafyalar uzak, beklentiler farklı. Tarihi olarak her şeyimiz geçmişten bugüne tümüyle aynıdır diyemeyiz. Tarihi ve siyasal olaylar bizi ayırdı. Bir Sovyet tecrübesi yaşandı. Onun öncesinde Çarlık Rusya tecrübesi var. Sonra Sovyetlerin dağılmasından sonra yaşanan olaylarda da hep aynı reaksiyonu veremedik. Hatta çok yakın zaman olaylarından birisi mesela Rus uçağının düşürülmesi... Türkiye-Rusya ilişkilerinde çıkan krizde bile Türk devletlerinin bazılarının yöneticileri bunun çok tehlikeli olabileceğini düşünerek Türkiye'ye birtakım mesajlar gönderdiler. Arabuluculuklar önerdiler hatta bunu gerçekleştirdiler. Bu meseleye dahil olmak istediler. Yani her meselemizde aynı şekilde duracağımız bir ortama henüz kavuşmuş değiliz. Ancak geçtiğimiz on yıla bile baktığımızda bir standartlaşmaya doğru gidiyoruz. Yani onlar biraz adım atıyor, biz biraz adım atıyoruz ve benzer diller geliştiriyoruz, benzer söylemler geliştiriyoruz. Bu bakımdan Türk Devletleri Teşkilatı; bir kere bu devletler arasındaki iktisadi potansiyelin gerçekleştirilmesi açısından, ikincisi kültürel ilişkilerin daha da sağlam temellere oturtulması açısından, üçüncüsü turizm gibi belli başlı sektörler; tarımsal alanda işbirliği, sağlık sektöründe işbirliği gibi... Türkiye'nin görece daha avantajlı ve tecrübeli olduğu hususlarda ortaklık alanlarının ilerletilmesi bakımından son derece iyi bir yere doğru gidecek. "ORTAK ORDU İÇİN ŞİMDİLİK ERKEN AMA İMKÂNSIZ DEĞİL" Tabii burada akıllara bir, AB benzeri supranasyonel örgüte, teşkilata bu dönüşür mü? İki, savunma ve güvenlik boyutu içerebilir mi? Yani, Türk devletleri kendi müşterek ordularını kurar ve bu sancılı dünyada biz de bir bütünlük içerisinde varız diyebilirler mi? Bunun için biraz erken görünüyor ama bu da çok imkânsız gibi görünmüyor. Tabiî, Türkiye bir NATO üyesi. NATO’nun kurucularından sayılır. Türkiye NATO'ya ağır bir bedel ödeyerek dahil olmuş bir devlet. Türkiye'nin NATO üyesi olmakla edindiği bir takım teknik katkılar da var. Bunların da farkında. Bu konuda güvenlik alanında çalışan insanlar da bunları iyi biliyorlar. Fakat sıkıntıları da var. NATO üyesi olarak maruz kaldığı diğer NATO devletlerinden gördüğü tutumdan kaynaklı sıkıntıları da var. Bölgesel ihtiyaçlara cevap vermeyen bir ittifakın ya da çok uçlarda farklı okumaların, Türkiye'yi mecbur bırakacağı yerler istikametler olabilir. Bu açıdan da ben yine dönüp geliyorum Karabağ meselesine. Askeri olarak bir sonuç alınmış bir ilişki modeli ortaya çıktığı için diğer devletlerde de bu heyecana yol açtı. Belki Türk Devletleri Teşkilatı içinde orta vadede böyle bir perspektif söz konusu olabilir. Mesela, Karabağ’dan sonra Kırgızistan ve Tacikistan arasındaki sınır anlaşmazlıkları nedeniyle Türkiye, Kırgızistan'a SİHA tedarik etti ve bu sınırda yaşanan sıkıntılarda Kırgızistan dezavantajlı konumunu avantajlı konuma çevirme imkanına sahip oldu. Sonra Sayın Tokayev’in, Kazakistan Cumhurbaşkanı olarak Rusya'ya karşı ifade ettiği bazı çok çarpıcı cümleler var. Mesela Belarus ile Rusya arasında kurulmuş olan özel ilişki sisteminin kendilerine teşmil edilemeyeceğini ifade etti. Hem de Putin ve Lukaşenko’nun yanında bunu ifade etti. Oysa Kazakistan, Kırgızistan gibi Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütünün kurucu devletlerindendir. Sonra Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütünün içinde Ermenistan'dan kaynaklanan sıkıntılara; bu devletler bilhassa Kazakistan, hem Nazarbayev döneminde hem Tokayev döneminde birkaç defa acı fren yaptırdı. Bunları belki kamuoyumuz çok iyi bilmiyor ama yani o teşkilatın içerisindeki o rolleri de son derece önemliydi. Yani iki kutuplu dönemde var olan ve sonrasında da onu çağrıştıran güvenlik yapılanmalarına bu yapıların içindeki üyeler zaman zaman reaksiyon gösteriyorlar ulusal çıkarları gereği. Bunlar artabilir. Bu nedenle yeni bir güvenlik yapılanması ihtiyacı daha görünür hale gelecektir. İşte Türk Devletleri Teşkilatı açısından da oraya varana kadar da yapılacak pek çok iş var. Sadece, 2040 vizyon belgesindeki hususları tam kapasite icra edilse ve bu devletler tam kapasite burada ifade edilen hususlara çalışsa bile inanın AB'den geri kalmayacak bir yapı zaten ortaya çıkacak. Sadece bu zirve bildirgesi ve 2040 vizyon belgesinin içindekiler bile oldukça dolu ve kıymetli. Dediğim gibi sağlık alanından iletişim alanına kadar, güvenlik alanından terörle mücadeleye kadar pek çok husus var bunun içerisinde. Özellikle ulaştırma ve lojistik alanlarında hala sorunlarımız var. Bu devletlerin vatandaşları birbirlerinin ülkelerine kolay seyahat edebilmeliler. Ticaret erbabı, uluslararası ticareti en kolay bu devletler arasında icra edebilmeli. Örneğin, Kırgızistan'dan çıkan bir malın Türkiye sınırlarını Batı'dan aşıp Avrupa topraklarına girmesi veya Karadeniz havzasındaki diğer ülkelere ulaşması, bu devletlerin coğrafyası üzerinden ve çok kolaylıkla sağlanabilmesi gibi hala ilerlememiz gereken pek çok alan var. Son olarak bir gelecek perspektifi çizecek olursak; Türkiye, Cumhuriyet’in 2. yüzyılında Türk dünyasına yönelik olarak hangi adımları atabilir? Bu noktada; kısa, orta ve uzun vadede hangi gerçekçi hedefleri önümüze koymalıyız? Bence cumhuriyetin ikinci yüzyılında bir kere kafalarda birlik olmalı. Yani birlikten, bu devletlerin her birinin hükmi şahsiyetlerinin lağvedileceği ve tek bir devlet çatısı altında toplanacağını kastetmiyorum. İkinci yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti açısından bu devletlerin bir siyasal birlik seviyesine erişmesi hedeflenmelidir. Ancak bu birlikteliğin, içinde yaşayan tüm Türk varlığına huzur, refah ve istikrar getiren bir birliktelik olması gerekir. Bu da tabii güvenliğini sağlamakla, devletlerarası örgütlerle kıyaslandığı zaman rekabet edebilirliğini sağlamakla mümkündür. Bunların aşama aşama gerçekleşmesine çalışılması gerekir. Kısa vadede, orta vadede ve uzun vadede bu konular ele alınmalıdır. Anlaşılması için basit bir örnek vereyim. Mesela biz dijitalleşmede son yıllarda bayağı iyi işler çıkardık ve e-devlet diye bir sistemimiz var. Hatta Avrupa ülkelerinden daha iyi noktalara geldik. Bugün bir Avrupa ülkesinde basit bir gayrimenkul veya otomobil alım satımı işlemi bile Türkiye’dekine kıyasla çok uzun sürüyor ve çok zor bir iş. Bizim bu e-devlet tecrübemizin, dijitalleşme tecrübemizin, bir kere o coğrafyaya yaygınlaştırılması olabilir. Buradan bir başka örneğe geçelim. Geçtiğimiz günlerde ben haber ajanslarında rastladım. Azerbaycan'da da bu bürokratik işlemler çok sıkıntılıydı. Birkaç yıl önce Asan Hizmet diye yani kolay hizmet diye bir şey başladı. Havaalanlarında da şehirlerin belli bölgelerinde de böyle otuz tane devlet işlemi var. O işlemlerin kolaylıkla gerçekleştirilebildiği ve eski engellerin ortadan kalktığı hizmet paketi sunmuşlar. Azerbaycan'daki bu Asan Hizmet uygulamasını Özbekistan ithal ediyor. Yani onlar yararlanmış, bundan bir şeyler edinmişler. Çok hoşuma gitti. Şimdi bu içeriğin doldurulmasında kastım budur ve bu anlamda da bir şeyler gerçekleşmekte şu anda. TÜRK ÜLKELERİ, ÖĞRENCİLER İÇİN İLK SEÇENEK OLMALI Eğitim alanında Türkiye'nin çok ciddi bir tecrübesi var. Konuşmamızın başlangıcında bahsettik bağımsızlık sonrası süreçten sonra askeri okullar da dahil Türkiye'ye bu Türk devletlerinden öğrenciler gelmeye başladı. Sonra karşılıklı olarak Türkiye’den de diğer Türk ülkelerine eğitim görmeye gidilmeye başladı. Türk dünyasında eğitim hareketliliğini artırmak ve faydasını çoğaltmak için yapılabilecek çok şey var. Bu bağlamda şöyle bir hedef konulmalı mesela bu devletlerin öğrencileri, yükseköğrenim öğrencilerini Türkiye'yi tercih etmeleri diğer devletlerle kıyaslandığında açık ara önde olmalı. Mesela Kırgızistan Türkü yükseköğrenim öğrencilerinin ilk tercihi hala Rusya. Yani Rusya Federasyonu’nda öğrenim gören Kırgız öğrenciler, Türkiye'de öğrenim gören Kırgız öğrencilerin belki altı yedi katıdır. Yani rakamsal olarak şu 2022-2023 eğitim öğretim yılındaki sayıları bilmediğim için net bir oran söyleyemiyorum ama kat kat fazlası. İşte orada Rusça kolaylığı, erişim kolaylığı, seyahat kolaylığı var. Mesela bu bir hedeftir, hem de bana göre kısa vadeli bir hedeftir. Bu devletlerin öğrencileri, sadece Türkiye'de değil; birbirlerinde yüksek öğrenim görme oranları, TDT dışındaki devletlerde öğrenim görme oranından çok yüksek olmalı. Burada seviye teknik olarak belirlenmelidir. Yani şu rakama erişilmeli, yüzde şu kadar olmalı gibi teknik olarak belirlenebilir. TİCARET ALANINDA İKİLİ HEDEFLERİN YANINDA BÜTÜNCÜL HEDEFLER DE YER ALMALI Başka nasıl hedefler olmalıdır? Mesela dış ticaret rakamları. Hem uluslararası iktisat hem uluslararası ilişkiler alanındaki devletler arasındaki ilişkilerin ticari boyutlarının incelendiği çalışmalarda baktığımız ülke grupları var. Mesela Ortadoğu ve Afrika bir grup olarak, AB ve Avrupa bir grup olarak, Amerikalılar bir grup olarak bir de Orta Asya ve Kafkasya diye gruplandırılır. Burada TDT ülkeleri ayrıca gruplandırılıp hedefler konmalıdır. Mesela bizim toplam dış ticaret hacmimizin içerisinde Türk Devletleri Teşkilatı üyesi devletlerle yapılan ticaretin payı yüzde 30 ya da 40 seviyesine gelmeli gibi bir hedef konulabilir. Şu anda çok geride. Yalnızca her bir devletle ikili ticari ilişkilerde rakamlar veriliyor ancak konu bütüncül olarak ele alınmalı. Mesela özellikle devlet başkanlarının ikili görüşmelerinde, zirvelerinde; ‘önümüzdeki yıl toplam dış ticaret hacmimizi şuraya çıkaracağız yada on yıl içerisinde 10 milyar dolara çıkaracağız’ gibi ifadeler kullanılıyor ama total olarak bakılmalı. Tüm Türk Devletleri Teşkilatı üyesi devletlerin her birinin dış ticaret partnerleri ülke grupları açısından tasnif edildiğinde TDT öncelikli olmalı ve hedef şu kadar olmalı gibi net bir hedef konmalı. İkinci yü yılda bunun çok önemli olduğunu ve bunun da ikinci yüzyılın ortalarına falan bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Yaklaşık olarak 2040 gibi vizyon belgesinin olduğu ve hedef tayin ettiği yılı esas alarak söylüyorum, 2040 gibi bu işlerin aşılması gerekiyor. Sonra bizim yeni ulaşım ve iletişim hatlarına ihtiyacımız var. Trans Hazar projeleri 2018'de Hazar Konvansiyonu ile çözüldü ama ondan sonra inşa edilemedi. Çünkü Rusya, Hazar'ın altından yeni boru hatlarına veya üstünden birtakım faaliyetlere pek taraftar değil. Ama gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu coğrafya bizim coğrafyamız. Hazar Konvansiyonu’nun verdiği imkanlar -ki, Rusya da imzacı ve taraftır- ölçüsünde Trans Hazar projelerinin hem hidrokarbon kaynakların taşınması açısından hem de belki kara yolu, demir yolu gibi ulaşım alanları açısından hedef ortaya konularak gerçekleştirilmesi gerekiyor. Tabi bunların sayısını arttırabiliriz. Yeni iletişim hattı, yeni yollar dediğimizde işin içine çok fazla şey giriyor. Ancak burada perspektif önemli. Perspektif bu coğrafya içerisindeki jeopolitik hatlarda bunların inşa edilmesi perspektifi. Dolayısıyla bizim Cumhuriyet’in 150. yılında bu coğrafyada inşaat alanındaki, iletişim alanındaki, sağlık alanındaki, adalet alanındaki, terörle mücadele alanındaki, savunma ve güvenlik alanındaki tecrübelerimizin önemli kısmını burada hayata geçirebilmiş olmamız lazım.

Kırım Derneği Genel Merkezinde "İşgal Altındaki Ukrayna’da İnsan Hakları ve Kırım Tatarları" toplantısı yapıldı Haber

Kırım Derneği Genel Merkezinde "İşgal Altındaki Ukrayna’da İnsan Hakları ve Kırım Tatarları" toplantısı yapıldı

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Genel Merkezi tarafından 8 Aralık 2023 tarihinde "İşgal Altındaki Ukrayna’da İnsan Hakları ve Kırım Tatarları" adlı toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda; Kırım Tatarlarının Millî Lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu, Ukrayna'nın Ankara Büyükelçisi Vasıl Bodnar, Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcısı, Ukrayna Milletvekili ve Ukrayna-Türkiye Parlamentolar Arası İlişkiler Grubu Başkanı Ahtem Çiygöz, Ukrayna Parlamentosu İnsan Hakları Yetkilisi Dmıtro Lubinets ve Ukrayna İnsan Hakları Yetkilisi Kırım Özerk Cumhuriyeti ve Akyar Temsilcisi Elvin Kadirov konuşmacı olarak yer aldı. Kırım Derneği Genel Merkezine ait Dr. Ahmed İhsan Kırımlı Sosyal Tesisi’nde yer alan Bekir Sıtkı Çobanzade Kütüphanesi’nde 8 Aralık 2023 cuma günü saat 14.30’da gerçekleşen etkinliğe; Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) Başkan Yardımcısı Dr. Mahmut Çevik, Kırım Derneği Genel Başkanı Mükremin Şahin, Kırım Vakfı Başkanı Tuncer Kalkay, Kırım Gelişim Vakfı Başkanı Ümit Şilit, Kırım Milli Varlık Vakfı Başkanı Lenur Mambetov, Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Ömeroğlu ve Kırım Derneğinin yönetim kurulu üyeleri ile Kırım Tatar halkının milli mücadelesine destek veren çok sayıda isim katıldı. #Kırım Derneği Genel Merkezinde "İşgal Altındaki #Ukrayna’da İnsan Hakları ve Kırım Tatarları" toplantısı yapıldıhttps://t.co/NBYfpxVKSl pic.twitter.com/790kICJGTa — QHA - Kırım Haber Ajansı (@qha_kirimhaber) December 8, 2023 MÜKREMİN ŞAHİN: KIRIM TATAR MİLLÎ HAREKETİ, AYNI ZAMANDA BİR İNSAN HAKLARI HAREKETİYDİ Toplantının açılış konuşmasını gerçekleştiren Başkan Mükremin Şahin, insan haklarının sınır ve devlet tanımayan yalnızca insanlar için olması gereken bir kavram olduğunu vurgulayarak, "Kırım Tatar millî hareketi, aynı zamanda bir insan hakları hareketiydi. Sovyetler Birliği zamanında Kırım Tatar millî hareketi, millî hareket olarak nam kazandı ama aynı zamanda dünyada insan hakları hareketi olarak da nam kazandı, itibar kazandı, saygı gördü" ifadelerini kullandı. Kırım Tatarlarının her zaman uluslararası hukuk, adalet, insan hakları prensipleriyle hareket ettiğini belirten Şahin, "Hiçbir zaman etnik ve dini kavramlar üzerinden hareket etmedik. Kendimiz için istediğimizi başka halklar için de istedik. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra vatana dönüş hareketi oldu ve 1991'de Meclisimiz, Kurultayımız toplandı. 23 yıllık Ukrayna zamanında halkımız vatana yerleşmek için çok mücadele etti, büyük insan hakları ihlalleri yaşandı fakat halkımız sabırla prensiplerinden ve ilkelerinden taviz vermeden mücadelesine devam etti" dedi. LUBİNETS: İŞGAL ALTINDAKİ KIRIM'DA EN ÇOK ZULÜM VE BASKI GÖRENLER KIRIM TATARLARIDIR Ukrayna Parlamentosu İnsan Hakları Yetkilisi Lubinets, toplantı katılımcılarına gönderdiği bir video mesaj ile seslendi. Ukrayna ve dünyanın Rusya'nın eylemlerini soykırım suçu olarak tanıması ve adalete teslim etmesi için baskı mekanizmaları geliştirmek gibi zorlu bir görevle karşı karşıya olduğunu kaydeden Lubinets, mesajında "İşgal altındaki Kırım topraklarında, yerli halkın temsilcileri olan Kırım Tatarları en çok zulüm ve baskı görenlerdir. Şu anda Kırım'da tutulan veya Rusya Federasyonu'na nakledilen 190 siyasi mahkum var. Bunlardan 123'ü Kırım Tatarıdır. Bu kişilerin çoğu, uluslararası insancıl hukukun tüm normlarını ihlal ederek gözaltına alınıyor" ifadelerine yer verdi. BODNAR: İŞGAL YETKİLİLERİ TARAFINDAN 5 BİNDEN FAZLA İNSAN HAKLARI İHLALİ VAKASI GERÇEKLEŞTİRİLDİ Ukrayna'nın Ankara Büyükelçisi Vasıl Bodnar, toplantıda gerçekleştirdiği konuşmasında Ukrayna'nın işgal altındaki topraklarında, özellikle de Kırım'da insan hakları alanında yaşanan sorunların yalnızca temel hak ve özgürlüklerin ihlaliyle ilgili olmadığını, aynı zamanda uluslararası sorumluluk meselesiyle ve küresel tepki ihtiyacıyla da ilgili olduğunu belirtti. Bodnar, "Ukrayna'nın yerli halkı olan Kırım Tatarları, işgal yetkilileri tarafından ciddi oranda ayrımcılığa ve şiddete maruz kalıyor. Bu durum aynı zamanda yasa dışı tutuklamalar, zulümler, ifade ve toplanma özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, İslam'ı özgürce yaşama hakkının baskılanması ve Kırım Tatar Milli Meclisinin faaliyetlerinin yasaklanmasıyla da ifade ediliyor. Geçtiğimiz 10 yılda insan hakları savunucuları, işgal yetkilileri tarafından 5.000'den fazla insan hakları ihlali vakası kaydetti" dedi. Konuşmasında Uluslararası Ceza Mahkemesinin Vladimir Putin hakkında tutuklama emri çıkarttığını hatırlatan Bodnar, "Ukrayna'nın işgal altındaki bölgelerinde ve Rusya Federasyonu topraklarında, Ukrayna vatandaşlarının çocuklarının öz farkındalıklarının ideolojik olarak işlenmesi ve askerileştirilmesine yönelik kampanya gerçekleştirilmektedir. Yüzlerce çocuk aslında zorla akrabalarından ayrılarak Rusya Federasyonu'na götürüldü, orada ideolojik ve psikolojik baskıya maruz bırakıldı, zorla Ruslaştırıldı ve Ukrayna'ya karşı propaganda amacıyla kullanıldı" cümlelerine yer verdi. "MİLLETİMİZ MÜCADELESİNİ BÜTÜN DÜNYAYA GÖSTERDİ" Toplantının bir diğer konuşmacısı Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcısı, Ukrayna Milletvekili ve Ukrayna-Türkiye Parlamentolar Arası İlişkiler Grubu Eş Başkanı Ahtem Çiygöz ise düzmece suçlamalar çerçevesinde Rus mahkemesi tarafından Kırım Tatarlarına uygulanan siyasi baskılara değindi. Siyasi tutsaklar konusunda son yıllarda gerekli birçok çalışmanın yapıldığını ancak nihai başarıya ulaşılamadığını kaydeden Çiygöz, siyasi tutsak olan Kırım Tatarlarının Kırım'dan çıkartılarak Rusya'ya gönderildiğini söyledi. Ahtem Çiygöz konuşmasında, "Milletimiz 10 senedir mücadele ediyor ve bunu bütün dünyaya gösterdi. Dünyaca tanınan mücadelemiz, zor zamanlar geçirdi ama biz bunlara boyun eğmedik. Biz bu mücadele sonunda mutlaka Rusya'nın boynunu vuracağız" dedi. KADIROV: KIRIM TATARLARI ETNİK KÖKENLERİ VE DİNİ İNANÇLARI NEDENİYLE ZULME MARUZ KALIYOR Ukrayna İnsan Hakları Yetkilisi Kırım Özerk Cumhuriyeti ve Akyar Temsilcisi Elvin Kadırov, toplantıya çevrim içi bağlantıyla katıldı. Kadırov, Ukrayna Cumhurbaşkanının Kırım Temsilciliğinin 5 Aralık 2023 tarihli verilerine dayanan işgal altındaki bölgelerdeki duruma ilişkin bir sunum gerçekleştirdi. Kadırov, "Siyasi, dini ve cezai zulüm kapsamında gözetim altında tutulma yerlerinde bulunan 191 kişi; 21'i Kırım Tatarı olmak üzere 28 kişi, 102'si Kırım Tatarı olmak üzere 146 kişi, durumu belirsiz olan 17 kişi, Rusya'nın tam ölçekli işgale başlamasından sonra Herson ve Zaporijjya bölgelerinde en az 35 kişi gözaltına alındı ve Kırım'a götürüldü" bilgisini paylaştı. Kırım Tatarlarının dini ve etnik kökene bağlı olarak zulüm altında olduğunu açıklayan Kadırov, "Gözetim altında tutulma yerlerinde bulunan 191 kişiden 123'ü Kırım Tatarı, toplu olarak kamusal alanlarda bulunma organizasyonundan sorumlu tutulmuş 234 kişiden 205'i Kırım Tatarları" bilgisini verdi. TOPÇU: TÜRKİYE, UKRAYNA'NIN HAKLI DAVASINI DESTEKLİYOR Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu, katılımcılara yaptığı konuşmasında, "Türkiye, her şeyden evvel devleti ve milletiyle; Ukrayna’nın Kırım dahil toprak bütünlüğünü ve egemenliğinin sağlanması, aynı zamanda Tatar Türklerinin kadim vatanları Kırım’da öz kimlikleri ile esenlik içinde yaşamalarını talep ediyor. Bunu her platformda, bizzat muhatabından talep ediyor. Sadece Birleşmiş Milletler vs. değil. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Rusya devlet başkanıyla görüştüğü zaman bunu ifade ediyor. Dışişleri Bakanı bunu ifade ediyor. Neticede Ukrayna'nın bu haklı davasını destekliyor." dedi. Uluslararası sistemde işgalci Rusya'nın halen bir şekilde ticari ilişkiler içerisinde olması konusunda ise Topçu, "Dolar, anayı kızdan ayırır; dolar, Rusya'yı herkesle dost edebilir ama Tatarı Kırım'dan asla ayıramaz" ifadelerini kullandı. KIRIMOĞLU: TEK ŞARTIMIZ VAR, BİZİM TOPRAKLARIMIZI TERK ETSİNLER Türk dünyasının yaşayan efsanesi, Kırım Tatarlarının Millî Lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, konuşmasına Kırım'ın işgalinin 2.5 ay sonra 10. yılı olacağını hatırlatarak başladı. Kırımoğlu, konuşmasında "İşgal yıllarında oradaki bizim soydaşlarımız, kendi sınırlı imkanlarına göre kendi millî ve insani onurlarını korumak için ellerinden gelen şeyleri yapmaya başladı. İşgalcilerin kanunsuzluğuna karşı tepki göstermeye çalıştılar. Kendi vatanlarına, kendi devletlerine sahip olduklarını nümayiş ettiler" cümlelerine yer verdi. İşgal altındaki Kırım'da en büyük baskının Kırım'ın yerli halkı olan Kırım Tatarlarına yönelik gerçekleştiğini kaydeden Kırım Tatarlarının Millî Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, "Savaş öncesindeki sayıma göre Kırım Tatarlarının oran olarak yüzde 10 civarında olmasına rağmen baskıların yüzde 75'i Kırım Tatarlarına geldi. Onlarca kaçırılıp öldürülenler, yüzlerce hapishaneye atılanlar var ve orada işkenceler hala devam etmektedir" açıklamasında bulundu. İşgalci Putin rejiminin Stalin döneminden bile daha ağır hukuksuzluklara imza attığını söyleyen Kırımoğlu, "Sovyetler zamanında da söylediğin fikirler için, yazdığın şeyler için, evinde bulunan Sovyet rejiminin hoşuna gitmeyen kitaplar için insanlar hapishanelere atılırdı ama bunlar için 3 yıl hapis cezası veriyorlardı. Şimdi, Rusların hoşuna gitmeyen birkaç kelime için 18-20 yıl hapis cezası veriyorlar. Nariman Celal n'aptı? Sadece Rusların hoşuna gitmeyen Kırım Platformuna iştirak etti ve orada konuşma yaptı. Sonrasında onun etrafındaki iki çocuğa elektrikle işkence yapıp ifade alıyorlar ve bu ifadeleri esas alıp 17 yıl hapishaneye gönderiyorlar" ifadelerini kullandı. "BÜTÜN DÜNYA TEHLİKEDE OLDUĞUNU İYİ ANLADI" Kırımoğlu, Rusya'nın yayılmacı emelleriyle 24 Şubat 2022 tarihinde başlattığı topyekun işgal girişimi ve savaşla ilgili olarak, "Eğer bu savaşta Ukrayna kaybederse yarın hangi ülkenin tehlike altında olacağını kimse bilemez ama bütün dünya tehlikede olduğunu iyi anladı" yorumunda bulundu. Kırımoğlu ayrıca, Ukrayna'ya yönelik gerçekleşen desteklerin tam anlamıyla yeterli olmadığını ve geciktiğini belirtti. Rusya'nın takındığı mevcut tavırla barışın gelemeyeceğini vurgulayan Kırımoğlu, "Tek şartımız var, bizim topraklarımızı terk etsinler" dedi. Mevcut savaşın Kırım Tatarları için yeryüzünde var olma ya da yok olma meselesi olduğunu belirten Kırımoğlu, "Biz, 50 yıldan uzun süre vatanımıza dönmek için mücadele verdik. 2014 yılında Ruslar geldikten sonra en az 30 bin Kırım Tatarı mecburen vatanlarını terk ettiler. Bu insanlarımızın büyük bir çoğunluğu Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinde düşmanla savaş halinde" şeklinde konuştu. 2022 yılının eylül ayı içerisinde Rusya'nın ilan ettiği seferberliğe Kırım Tatarlarının boyun eğmediğini kaydeden Kırımoğlu, "Binlerce insan yine vatanlarını terk etmek zorunda kaldı çünkü onları kendi devletine karşı ölüme göndermeye başladılar. O dönem Kırım ile Ukrayna anakarası arasındaki sınırın kapalı olması nedeniyle birçok insanımız başka ülkelere gitmek zorunda kaldı" ifadelerini kullandı. Kırımoğlu, "Yarım yüzyıl vatanımıza dönmek için mücadele verdik ama bu işgal neticesinde yine milletimiz bütün dünyaya dağıldı" değerlendirmesini yaptı.

Ukrayna Büyükelçisi Celâl: Ukraynalılar tıpkı yüz yıl önce Türk halkının yaptığı gibi işgalciyi kovmak için savaşıyor Haber

Ukrayna Büyükelçisi Celâl: Ukraynalılar tıpkı yüz yıl önce Türk halkının yaptığı gibi işgalciyi kovmak için savaşıyor

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy tarafından 14 Mayıs 2025 tarihinde Ankara Büyükelçisi olarak atanan Nariman Celâl, 8 Temmuz 2025 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a güven mektubunu sundu. Kırım Tatarı diplomat, resmen göreve başlaması sonrasında Rusya’nın Ukrayna’ya karşı 2022'de başlattığı topyekûn işgal girişimi ve saldırılardaki son durumu, Ukrayna-Türkiye ilişkileri ve 2014 yılından bu yana Rus işgali altında olan Kırım’daki güncel vaziyeti Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği özel röportajda değerlendirdi. CELÂL: UKRAYNA HALKINA LAYIK BİR TEMSİLCİSİ OLMAK İÇİN ELİMDEN GELENİN EN İYİSİNİ YAPACAĞIM Sayın Büyükelçi, izninizle kişisel bir soruyla başlamak isterim. Sizin bir kariyer diplomatı olmadığınız sır değil. Gazetecilik alanındaki çok yönlü tecrübeniz ile Kırım Tatar Milli Meclisi Başkan Yardımcılığı göreviniz, şüphesiz ki yeni görevinizde size önemli avantajlar sağlayacaktır. Bununla birlikte, bu atamayı bekliyor muydunuz? Sizin ve ailenizin ilk tepkisi ne oldu? "Bu teklif, kuşkusuz beklenmedik bir teklifti ve reddedilemeyecek nitelikteydi. Bir büyükelçi olarak atanmak, büyük bir onur olduğu kadar aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Bu güven için Ukrayna Cumhurbaşkanı Sayın Volodımır Zelenskıy’a müteşekkirim. Bu güveni boşa çıkarmamak ve Ukrayna halkına layık bir temsilcisi olmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Aileme de ayrıca minnettarım; zira bu karar onlar için de en az benim için olduğu kadar beklenmedikti. Doğup büyüdüğümüz Kırım’ı, sevgiyle bağlı olduğumuz yuvamızı terk etmek, önce Kırım’dan Kıyiv’e, şimdi ise Kıyiv’den Ankara’ya iki kez taşınmak büyük bir sabır ve sevgi gerektiriyor. Henüz dört yaşında olan küçük kızım, benimle birlikte gelmeyi kabul etmeden önce bazı şartlar öne sürdü. Neyse ki bu şartları karşılayabildim. Dolayısıyla, burada Ankara’da ailemin tamamından oluşan gerçek bir kahraman desteğine sahibim." "UZLAŞI GEREKLİLİĞİ KİSVESİ ALTINDA DEVLETİMİZİN TESLİMİYETE ZORLANMASINA İZİN VERMEYECEĞİZ" Ateşkes konusu, Ukrayna için öncelikli konular arasında yer almayı sürdürüyor. Bu yılın mayıs ve haziran aylarında Türkiye’de Ukrayna ve Rusya taraflarının katılımıyla iki görüşme gerçekleştirildi. Bu müzakereleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu görüşmeler, Ukrayna’nın hedefleriyle ne ölçüde örtüşüyordu? Müzakereler sırasında Rusya’nın tutumu neydi ve ateşkes konusunda öne sürdüğü talepler nelerdi? "Ateşkes meselesi Ukrayna için gerçekten de kilit bir konu olmaya devam ediyor ve Ukrayna bu öncelikten hiçbir zaman vazgeçmiş değildir. Ancak biz aynı zamanda temel bir ilkeye de sıkı sıkıya bağlıyız: Barış ancak adil olduğunda mümkündür. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy’ın defalarca vurguladığı gibi; çatışmanın 'dondurulması' ya da Ukrayna’nın toprak bütünlüğü, egemenliği ya da geleceği pahasına herhangi bir taviz söz konusu olamaz. Bunlar bizim için pazarlık konusu değil, ilkesel meselelerdir. Mayıs ve haziran aylarında Türkiye’de gerçekleştirilen görüşmelerin net bir insani odak noktası vardı: Esir takası ve naaşlarının karşılıklı iadesi. Bu bağlamda, söz konusu görüşmeler Ukrayna’nın hedefleriyle örtüşüyordu. Temel ilkelerimizden taviz vermeden somut sonuç elde edilebilecek alanlarda çalışmayı sürdürüyoruz. Rus tarafı ise herhangi bir yapıcı tutum sergilememektedir. Kamuoyuna yönelik bazı açıklamalara rağmen ateşkes konusunu gündemden sürekli olarak kaldıran taraf bizzat onlardır. Zira Ukrayna halkı ve tüm dünya, Rusya’nın gerçek niyetlerini her gün Ukrayna şehirlerine yönelik aralıksız bombardımanlarda açıkça görmektedir. Rusya’nın talepleri daha çok birer ültimatom niteliğindedir; gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur ve uluslararası hukukun temel ilkelerini tamamen göz ardı etmektedir. Ancak bu noktada Türkiye’ye içten şükranlarımızı sunmak isterim. Böylesine zorlu diyalogların yürütülebilmesi, büyük ölçüde Türkiye'nin aracılık çabaları sayesinde mümkün olmaktadır. Ukrayna, yalnızca adil bir barışın tesisi amacıyla diyaloğa açık olmayı sürdürmektedir. Tutumumuz son derece nettir: Yalnızca; Rus birliklerinin tamamen geri çekilmesi, geçici olarak işgal edilmiş tüm topraklarımız üzerindeki kontrolün yeniden sağlanması ve güvenlik garantilerinin verilmesi, adil bir barışın temeli olabilir. Bu nedenle Ukrayna bugün müzakerelerden kaçınan taraf değildir. Aksine, samimi şekilde barış arzulayan herkesle diyaloğa açığız. Ancak, uzlaşı gerekliliği kisvesi altında devletimizin teslimiyete zorlanmasına izin vermeyeceğiz." BÜYÜKELÇİ CELÂL: KIRIM TATARLARI "İBRET OLSUN" DİYE MAHKÛM EDİLİYOR İstanbul’da varılan esir değişimi anlaşması bir süredir uygulanmakta. Bu süreçte, özellikle hayatını kaybedenlerin naaşlarının değişiminde, Rusya’nın zaman zaman kendi askerlerinin cenazelerini de teslim ettiği bilgisi kamuoyuna yansıdı. Peki, Rusya’nın bu süreci baltalamaya yönelik başka adımları oldu mu? Ayrıca, Kırım Tatarlarının takas listelerine dâhil edilmediğini görüyoruz. Sizce bunun temel nedeni nedir? "Rusya Federasyonu ne yazık ki, insancıl hukuku tamamen göz ardı etmektedir. Öncelikle, tüm uluslararası hukuk normlarına göre siviller savaş esiri olarak tutulamaz ve gözaltına alınmaları halinde derhal serbest bırakılmaları gerekir. Gördüğümüz gibi, ne kadar kabul edilemez olursa olsun, Ruslar bu durumu bile pazarlık için kullanmaktadırlar. Aynı zamanda, Rusya'nın esir takası süreçlerini kasıtlı olarak uzatmaya çalıştığına, ilave şartlar öne sürdüğüne ve zaman zaman varılan mutabakatları açıkça sabote ettiğine birçok kez tanık olduk. Kremlin, insanlık açısından son derece temel bir adım olan hayatını kaybedenlerin naaşlarının iadesini bile tamamen siyasi amaçlarla kullanmaktan çekinmemektedir. Ukrayna’nın yerli halkı olan Kırım Tatarlarının esir takaslarından dışlanması ise ne bir tesadüf ne de teknik bir hata. Bu, işgalci rejimin bilinçli ve sistematik bir politikasıdır. 2014 yılından bu yana Kırım Tatarlarına yönelik yürütülen baskı ve sindirme kampanyasının bir parçasıdır. Bu baskılar, özellikle işgale sessiz kalmayanlara, hakikati savunanlara yöneliktir. Kırım Tatarları, yasa dışı bir eylemde bulundukları için değil direnişi sürdürdükleri için Rus terörünün hedefi hâline geldiler. Onları toplumdan izole etmeye, uydurma suçlamalarla yargılamaya ve ceza kolonilerinde 'ibret olsun' diye tutmaya çalışıyorlar. İşte bu nedenle takas listelerine dâhil edilmiyorlar. Kremlin, onları diğerlerine yönelik sembolik bir gözdağı aracı olarak kullanmak istiyor. Etnik kimliğe dayalı herhangi bir ayrımcılığa izin vermeyeceğiz. Rusya tarafından hukuksuz bir şekilde alıkonulan Kırım Tatar halkının temsilcilerinin de tıpkı diğer tüm vatandaşlarımız gibi, evlerine dönmeleri için ısrarla mücadele edeceğiz." "UKRAYNA’NIN TUTUMU SON DERECE NETTİR" İstanbul’daki müzakerelerin nihai hedeflerinden biri de liderler düzeyinde bir görüşmenin düzenlenmesi. Bu bağlamda, Rusya aslında böyle bir görüşmenin gerçekleşmemesi için bahane aramakta ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy’ın meşruiyetini sorgulamaya çalışmaktadır. Ukrayna devletinin bu konudaki tutumu nedir? "Ukrayna’nın tutumu son derece nettir ve Anayasa, hukuki normlar ile devlet iktidarının sürekliliği ilkesine dayanmaktadır. 20 Mayıs 2024 tarihinden sonra Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy’ın meşruiyetine dair herhangi bir şüpheye mahal yoktur. Sıkıyönetim koşulları seçimlerin yapılmasına imkân tanımamaktadır. Bu nedenle, yasalara göre seçimler ancak sıkıyönetimin sona ermesinin ardından 30 gün içinde ilan edilebilir. Bu durum yalnızca mevcut Cumhurbaşkanının hakkı değil, aynı zamanda görevidir. Yani, tam ölçekli bir saldırı altında olan ülkenin istikrarını, idaresini ve savunmasını sağlamakla yükümlüdür. Rus tarafının Ukrayna Cumhurbaşkanının meşruiyetini sorgulamaya yönelik girişimleri, siyasi manipülasyondan ve yeni bir bilgi saldırısından başka bir şey değildir. Bu tür girişimlerin amacı, bir yandan Ukrayna yönetimini hem ülke içinde hem de uluslararası düzeyde gayrimeşru göstermeye çalışmak, diğer yandan da devlet liderleri düzeyinde ateşkes müzakereleri yapılmasını engellemektir. Bu tür girişimlerin Kremlin propagandasına doğrudan hizmet ettiğini unutmadan, tüm ortaklarımızı bu çabalara karşı dikkatli olmaya çağırıyoruz. Neyse ki, ortaklarımız durumu tamamen kavramış durumda; Cumhurbaşkanımız, dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunun liderleriyle yakın temas hâlinde. Ukrayna, yalnızca sınırları için değil, aynı zamanda uluslararası hukukun üstünlüğü için de savunama yapan bir hukuk devletidir. Ukrayna Cumhurbaşkanı bugün yalnızca devletin meşru başkanı değil, aynı zamanda Başkomutan ve halkın direnişi ile birliğinin sembolüdür. Cumhurbaşkanımız mayıs ayında şahsen Türkiye'nin başkentini ziyaret etmiş ve müzakerelere hazır olduğunu önceden duyurmuştu. Peki, Rusya tarafından kim geldi? Ukrayna, Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy liderliğinde, ateşkes konusunda müzakerelere hazırdı ve hâlâ da hazır. Ancak kiminle konuşacağız?" "TÜRKİYE, ADİL BİR BARIŞIN SAĞLANMASINA YÖNELİK SİYASİ İRADESİNİ İSTİKRARLI BİÇİMDE ORTAYA KOYMAKTADIR" Bu müzakerelerde Türkiye’nin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Ukrayna açısından bakıldığında Türkiye’nin tutumu nasıl görülüyor? "Türkiye, müzakerelerde arabulucu olarak önemli bir rol oynamaktadır. Savaşın her iki tarafıyla da iletişim kanallarını koruyan nadir ülkelerden biridir ve buna paralel olarak adil bir barışın sağlanmasına yönelik siyasi iradesini istikrarlı biçimde ortaya koymaktadır. Ukrayna ve Rusya tarafları arasında görüşmelerin Türkiye'de gerçekleştirilebilmesi dahi, Ankara’ya duyulan güvenin ve onun sorumlu bir ortak olarak kabul edildiğinin açık bir göstergesidir. Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısının başlangıcından bu yana, Kırım’ın ve diğer Ukrayna topraklarının işgalini tanımadığını açık ve net bir şekilde beyan etmiştir. Bu tutarlı duruşu son derece kıymetli buluyoruz; zira bu sadece diplomatik bir yaklaşım değil, aynı zamanda uluslararası hukuka ve toprak bütünlüğü ilkesine duyulan saygının da bir göstergesidir. Barış girişimlerine yönelik proaktif diplomatik katkılarından ötürü Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a müteşekkiriz. Bu katkılar arasında esir takaslarına sağlanan kolaylık, Karadeniz Tahıl Girişimi’nin hayata geçirilmesi ve müzakere ortamlarının temin edilmesi gibi son derece önemli alanlar yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye’yi hem istikrarlı bir bölgesel lider hem de dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak değerlendirdiğimizi kararlılıkla altını çizmeye devam ediyoruz. Aynı zamanda çok iyi biliyoruz ki, en güçlü ve en dürüst arabulucu bile, eğer taraflardan biri -ki, bu durumda Rusya Federasyonu- savaşı bitirme niyetinde değilse, sonuç alamaz." "RUSYA’NIN PLANI, UKRAYNA’YI ÜÇ GÜN İÇİNDE TAMAMEN ELE GEÇİRMEKTİ" Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı, 2014’te Kırım’ın işgaliyle başlayan sürecin ardından artık 11. yılına girmiş durumda ve 2022'den bu yana tam kapsamlı işgal girişimi devam ediyor. Bugün itibarıyla Ukrayna topraklarının ne kadarı hâlâ işgal altında? Hangi bölgelerde çatışmalar yaşanıyor? Sizce Ukrayna’nın savunma kapasitesini güçlendirmek için en öncelikli ihtiyaçlar nelerdir? "Şu anda Ukrayna'nın doğu ve güneyinde yer alan bölgelerinin bir kısmı, Kırım dâhil olmak üzere, geçici olarak işgal altında bulunmaktadır. Ancak Ukrayna Savunma Kuvvetleri son derece zorlu koşullara rağmen cepheyi tutmakta ve direnişini kararlılıkla sürdürmektedir. Rusya’nın planı, Ukrayna’yı üç gün içinde tamamen ele geçirmekti ancak Ukrayna’nın kararlı direnişi sayesinde bu planlar boşa çıkarıldı. Rusya’nın Sumi, Harkiv, Herson ve Odesa bölgelerini işgal etme ve mümkün olan en kısa sürede ilhak etme yönündeki arzularına rağmen, Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin kararlı mücadelesi sayesinde bu planlar da başarısızlığa uğradı. Tam kapsamlı işgalin başladığı günden bu yana Rusya, bir milyondan fazla askerî personelini ve on binlerce askeri teçhizatı kaybetti. Bu yalnızca çatışmaların boyutunu değil, aynı zamanda Ukrayna halkının kendi topraklarını savunmadaki kararlılığını da açıkça göstermektedir. Bugün en şiddetli çatışmalar ülkenin doğusunda; Pokrovsk, Lyman, Kupyansk ve Kramatorsk bölgelerinde yaşanıyor. Ukrayna ordusu her gün onlarca saldırıyı püskürtüyor; bazı günlerde çatışma sayısı 200’ü aşabiliyor. Rusya yoğun şekilde hava kuvvetlerini, güdümlü bombaları, kamikaze SİHA'ları kullanıyor ve hem Ukrayna mevzilerine hem de sivil altyapıya yönelik ağır topçu ve füze saldırıları düzenliyor. Aynı zamanda Ukraynalı savunucular olağanüstü bir cesaret ve profesyonellik sergilemektedir. Savunma kapasitesini koruyabilmek ve düşmanı durdurabilmek için Ukrayna’nın ortaklarından net ve sistemli bir desteğe ihtiyacı vardır. Bu destek; silah, mühimmat, hava savunma sistemleri ve teknolojik yardım şeklinde olmalıdır. Bu yalnızca cephe hattının istikrarı için değil, aynı zamanda saldırgan tarafın yeni bir büyük çaplı taarruza girişmesini engellemek açısından da hayati öneme sahiptir. Ukrayna mücadelesini yalnızca kendi bağımsızlığı için değil, aynı zamanda tüm özgür dünyanın paylaştığı ortak değerler uğruna sürdürmektedir. Bu nedenle, savunmamıza verilen destek yalnızca bir dayanışma jesti değil, aynı zamanda Avrupa'nın ve tüm demokratik dünyanın gelecekteki güvenliğine yapılan bir yatırımdır." UKRAYNA-TÜRKİYE SERBEST TİCARET ANLAŞMASI’NIN ONAY SÜRECİ TAMAMLANMAK ÜZERE Elbette Ukrayna açısından savaş, 2014’ten bu yana devam eden işgale karşı verilen mücadelenin doğal sonucu olarak, ülkenin ana gündem maddesidir. Ancak bununla birlikte, üzerinde durulması gereken başka alanlar da mevcuttur. Bu çerçevede, Türkiye ile Ukrayna arasındaki stratejik ortaklığın daha da güçlendirilmesi amacıyla, Büyükelçi olarak görev süreniz boyunca öncelik vereceğiniz alanlar hangileri olacak? Sizce iki ülke ilişkilerinin gelişebileceği potansiyel iş birliği alanları nelerdir? "Ukrayna ile Türkiye arasında en üst düzeyde dinamik bir siyasi diyalog sürmektedir. Bununla birlikte, savunma sanayi projelerinin hayata geçirilmesinden altyapı, ticaret ve yatırım alanlarındaki iş birliklerine kadar birçok kilit alanda aktif adımlar atıyoruz. Serbest Ticaret Anlaşması’nın onay süreci tamamlanmak üzere ve ekonomik iş birliğimiz giderek genişlemekte; bu çerçevede Türkiye’nin Ukrayna’nın yeniden inşa sürecine katılımı da önemli bir boyut kazanmaktadır. Türkiye’nin hem barış sürecinde hem de insani girişimlerin, özellikle de tahıl anlaşmasının hayata geçirilmesinde bir arabulucu olarak oynadığı önemli rolü vurgulamak gerekir. İkili ilişkilerimizin potansiyeli son derece geniş ve sonsuzdur. Küresel meydan okumaların yaşandığı bu dönemde, Ukrayna ile Türkiye’nin Karadeniz bölgesinde yeni bir güvenlik mimarisi inşa etme sürecinde doğal müttefikler olma yönünde tüm gerekçelere ve imkânlara sahip olduğuna inanıyoruz. Türk dostlarımızla açık, sistemli ve somut sonuçlara odaklanan bir diyalog yürütmek istiyoruz. Hedefimiz, stratejik ortaklığımızın her iki tarafça da hissedilebilir, etkili sonuçlar doğurmasıdır." "TÜRKİYE, DÜNYADAKİ EN BÜYÜK KIRIM TATAR TOPLULUĞUNA EV SAHİPLİĞİ YAPMAKTADIR" Türkiye, büyük bir Kırım Tatar diasporasına ev sahipliği yapan bir ülke. Büyükelçiliğin odaklanacağı diaspora ile işbirliği alanları hangileri olacak? "Türkiye’deki Kırım Tatarları, tarihî hafızanın korunması, insani bağların kurulması ve Ukrayna ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki beşerî ilişkilerin gelişmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Kültür, eğitim ve tarihî hafıza alanlarındaki faaliyetleri, iki devlet arasındaki anlayışı pekiştirmekte ve diyaloğun doğal bir köprüsünü oluşturmaktadır. Büyükelçilik, karşılıklı saygı, devamlılık ve iş birliği temelinde bu bağları güçlendiren girişimlere destek vermeye devam edecektir. Türkiye, dünyadaki en büyük Kırım Tatar topluluğuna ev sahipliği yapmaktadır, bu da burada daha geniş imkânlar anlamına gelmektedir. Türkiye'deki Kırım Tatar diasporasının Ukrayna halkıyla sergilediği dayanışmayı ve saldırgana karşı uluslararası direniş cephesini güçlendiren net Ukrayna yanlısı duruşunu yüksek takdirle karşılıyoruz." "İŞGAL ALTINDAKİ KIRIM’DA KIRIM TATARI OLMAYAN YA DA TAMAMEN PASİF KALANLARIN GÜVENDE OLDUĞUNU DÜŞÜNENLER BÜYÜK BİR YANILGI İÇİNDEDİR" 11 yıllık işgalin ardından Kırım’daki mevcut durum nedir? Siyasi tutsaklar hangi koşullarda tutuluyor? "11 yıllık işgalin ardından Kırım’daki durum hâlâ kritikliğini korumaktadır. Rusya her ne kadar bir 'sükûnet' ve 'kalkınma' illüzyonu yaratmaya çalışsa da, vitrin projeler ve televizyon programlarının ardında sistematik baskılar, yasa dışı aramalar, gözaltılar, düzmece mahkemeler ve hukuksuz hapis cezaları yatmaktadır. Özellikle Kırım Tatarları, gazeteciler ve sivil toplum aktivistleri hedef alınmaktadır. Sözde 'yargı süreçleri' çoktan birer sindirme ve terör aracına dönüşmüştür. Ancak, işgal altındaki Kırım’da Kırım Tatarı olmayan ya da tamamen pasif kalanların güvende olduğunu düşünenler büyük bir yanılgı içindedir. Herkes Rus işgal rejiminin kurbanı olabilir. Siyasi tutsaklar son derece ağır koşullarda tutulmaktadır: Uygun tıbbi yardımdan yoksun, avukatlara erişimden çoğu zaman mahrum ve temel haklara saygı gösterilmeden... Bu durum, uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlalidir ve biz bunu tüm uluslararası platformlarda sürekli olarak dile getiriyoruz. Açık baskıların yanı sıra, sürekli bir 'görünmeyen' baskı zemini de mevcuttur. Örneğin, bilgi alanında düzenli olarak yayınlar yapılarak, işgalci yönetim güya Kırım Tatarlarına yönelik baskılarla ilgili 'yalan haberleri' çürüttüğünü iddia etmektedir. Sözde, isteyenin Ukraynaca eğitim alabileceği söylenir; ancak bunun için ailelerin birçok engeli aşması gerektiği gizlenir. Bu süreç yüzeyde 'kolay' gibi görünse de, gerçekte istihbarat servislerinin dikkatini çeken ve risk taşıyan bir adımdır. Bu, insanları susturmaya zorlayan sürekli bir psikolojik baskıdır. İşte işgalin gerçek yüzü budur." UKRAYNA, KIRIMLI SİYASİ TUTSAKLARIN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELE EDİYOR Siyasi mahkumlar arasında özellikle iki kişi hakkında ayrı bir soru yöneltmek istiyorum. Diğer tüm hukuka aykırı şekilde alıkonulanlar gibi, bu iki kişi de sözde bir mahkeme kararıyla özgürlüklerinden mahrum bırakıldı. Sizinle birlikte gözaltına alınan Asan Ahtemov ve Aziz Ahtemov’un mevcut durumu hakkında bilgi alma imkânınız var mı? Bu kişilerin olası serbest bırakılmalarına dair herhangi bir haber var mı? Evet, hem onların hem de Rusya Federasyonu tarafından yasa dışı olarak alıkonulan onlarca vatandaşımızın durumu ile sürekli ilgileniyorum. Diğer tüm Ukraynalı siyasi tutsaklar gibi, onların da evlerine dönebilmeleri için çalışmaya devam ediyoruz. Şu anda diplomatik ve insan hakları kanalları üzerinden, özellikle de takas mekanizmaları çerçevesinde çalışmalar yürütülüyor. Hiçbir vatandaşımızı göz ardı etmiyoruz. Hepsinin evine dönebilmesi için azami çaba sarf ediyoruz. Ancak en büyük sorun, Rusya’nın onları serbest bırakmak istememesi. İsimlerini sürekli olarak takas listelerinden çıkarıyor. "KIRIM BİR PAZARLIK DEĞİL, ADALET MESELESİDİR" Zaman zaman, özellikle ABD’den, barış uğruna Ukrayna’nın Kırım’dan vazgeçebileceğine dair açıklamalar duyuluyor. Bu konudaki tutumunuz nedir? "Ukrayna’nın, Ukrayna halkının ve Kırım Tatarlarının tutumu değişmezdir: Kırım Ukrayna’dır. Bu, 26 Şubat 2014 tarihinde Akmescit'te düzenlenen mitingde yüksek sesle dile getirilmişti ve bugün de Cumhurbaşkanımız tarafından sürekli olarak vurgulanmaktadır. Toprak bütünlüğümüzü sorgulayan herhangi bir girişim kabul edilemez. Biz topraklarımızı, özgürlüğümüzü ya da insanlarımızı pazarlık konusu yapmayız. Ortaklarımızdan da, siyasi konjonktür ne olursa olsun, uluslararası hukuku savunan ilkeler doğrultusunda hareket etmelerini bekliyoruz. Kırım bir pazarlık değil, adalet meselesidir." "BUGÜN UKRAYNA HALKININ NELER YAŞADIĞINI EN İYİ ANLAYABİLECEK ÜLKELERDEN BİRİ TÜRKİYE’DİR" Son olarak, yeni atanan bir Büyükelçi olarak Türk okurlarına ne söylemek istersiniz? Türk halkına bir mesajınız var mı? "Türk halkına iletmek istediğim en önemli mesaj; derin saygı, içten teşekkür ve güçlü dayanışma duygularıdır. Ukrayna bugün sadece bir savaş vermiyor; biz, kendi topraklarımızda özgür, bağımsız ve egemen bir devlet olarak var olma hakkımız için mücadele ediyoruz. Bu, bizim millî kurtuluş mücadelemizdir; topraklarımızı, vatandaşlarımızı ve geleceğimizi geri kazanmak için verdiğimiz bir direniştir. Bu bağlamda, bugün Ukrayna halkının neler yaşadığını en iyi anlayabilecek ülkelerden biri de Türkiye’dir. Çünkü sizin tarihinizde de bir Kurtuluş Savaşı var. 1919–1922 yılları arasındaki ulusal kurtuluş mücadelesi, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini atmıştır. Ukraynalılar da, tıpkı yüz yıl önce Türk halkının yaptığı gibi, kendi topraklarını koruyor; başkasının toprağını işgal etmeye çalışmadan, yalnızca işgalciyi kovmak, evini, kimliğini ve devletini korumak için savaşıyor. Her ne kadar Türkiye’ye henüz yeni gelmiş olsam da, hem diplomatik çevrelerde hem de günlük hayatta insanlarla yaptığım sohbetlerde Ukrayna’ya yönelik samimi destek sözlerini defalarca duydum. Pek çok kişi, Türk halkının Ukrayna’nın yanında olduğunu iletmemi istedi. Bu, bizim için en büyük değerdir ve bu destek için sonsuz minnettarız. Dünya, Türkiye’yi önemli bir bölgesel lider ve herkesle konuşabilme kapasitesine sahip bir ülke olarak tanımaktadır. Bu nedenle, stratejik ortağımıza özel bir saygı besliyoruz. Bu dayanışmanın somut adımlarla devam edeceğine yürekten inanıyoruz çünkü bugünkü gibi tarihî dönemlerde gerçek dostluk sadece sözlerde değil, eylemlerde de kendini gösterir. Ve ben inanıyorum ki, ortaklığımız yalnızca siyasi bir ittifak değil; tarih ve zorluklar süzgecinden geçmiş derin bir insani dayanışmadır."

Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, tarihi Altın Orda şehri Saraycık’ı anlattı Haber

Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, tarihi Altın Orda şehri Saraycık’ı anlattı

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Türk dünyasında gerçekleştirdiği arkeoloji çalışmalarıyla tanınan, alanının duayen isimlerinden Kazak arkeolog Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği özel röportajında; arkeolojik çalışmalar ışığında Altın Orda döneminin önemli şehirlerinden Saraycık’ı anlattı. Kazakistan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı A. Margulan Arkeoloji Enstitüsü Astana Şubesinin başaraştırmacısı, Kazakistan Cumhuriyeti “Onurlu Çalışanı” ve bağımsız “Platin Tarlan” ödülünün sahibi olan Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, Saraycık şehrinin kısa tarihi hakkında bilgiler verirken ayrıca şehrin Türk dünyasının tarihi açısından önemini değerlendirdi. "ALTIN ORDA TARİHİ KAYNAKLARDA ULU ULUS OLARAK YER ALIR" Günümüzde Kazakistan’ın Atırau bölgesinde yer alan Saraycık şehrinin yazılı kaynaklarda Saraycuk, Saraycik veya Küçük Saray gibi farklı isimlerle yer aldığını belirten Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, şehrin ortaya çıkış dönemi ve şehrin jeopolitik konumu hakkında farklı görüşler bulunduğunu söyledi. "Bazı tarihçiler Saraycık’ın hiçbir zaman Altın Orda’nın merkezi bir başşehir olmadığını ve buranın Saray Batu ve Saray Berke şehirlerinin etrafında şekillendiği görüşünü savunuyorlar." diyen Prof. Dr. Samaşev, "Saraycık, 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyıl arasında Altın Orda devletinin, -elbette bilimsel literatürde her ne kadar Altın Orda adlandırması kullanılıyor olsa da esasında bu devletin tarihi kaynaklardaki adlandırması Ulu Ulus olarak biliniyordu- bu tarihi merkezin, Cuci Han’ın yönetimi döneminde ortaya çıkan bir şehir olduğu söylenebilir. Saraycık şehrinin, 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyılın başlarında Altın Orda devletinin doğu bölümlerini yönetmek amacıyla kurulmuş olabileceği görüşünü kabul ediyoruz" ifadelerini kullandı. "SARAYCIK’IN ALTIN ORDA DEVLETİNİN BÜYÜK BİR DİNİ MERKEZİ OLMA İHTİMALİ VAR" Saraycık'ın özellikle Doğu ülkeleri ile kurulan ilişkilerde, özellikle ticari ilişkilerin yönetildiği büyük bir merkez olarak ortaya çıktığını kaydeden Samaşev, şehrin daha sonraları dini ideolojik bir merkeze dönüşmüş olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirtti. Bu görüşe dair birçok tarihi ve arkeolojik veriler bulunduğunu vurgulayan duayen arkeolog, "Özbek Han döneminde Saraycık’ın, İslam dininin bütün Altın Orda devleti içerisinde yayılmasında etkili olan bir dini merkeze dönüştüğü anlaşılıyor. Yine Altın Orda hanlarının burada ilk defa İslamiyet’i resmî türde Saraycık gibi merkezlerde kabul ettikleri biliniyor. Öyle ki, bazı tarihi kaynaklarda Saraycık şehrinde Altın Orda döneminin büyük hanlarının burada meftun olduğu ve şehir içerisinde büyük bir han mezarlığı (panteon) bulunduğu aktarılıyor. Şayet bu görüş doğru ise, Saraycık’ın, bütün Altın Orda yani Ulu Ulus devletinin büyük bir dini merkezi olma ihtimali ortaya çıkıyor" dedi. "ALTIN ORDA HANLARININ, ŞEHRİ KURDURDUKLARI ANLAŞILIYOR" Şehrin tarihi konumu incelendiğinde dini bir merkez olmasının yanı sıra İran, Hindistan, Çin hatta Japonya’dan gelen kervan yollarının geçtiği ticaret merkezi olan büyük ekonomik bir merkez olduğunun anlaşıldığını aktaran Samaşev, "Saraycık’ın sosyoekonomik konumu itibariyle en gelişmiş devrinin 14. yüzyılda ortaya çıktığına dair genel bir görüş bulunuyor. Şehrin kuruluşunda dönemin Altın Orda hanlarının ülkenin farklı bölgelerindeki mimar, usta ve uzmanları getirterek burada (Kuzey Hazar Denizi üzerinde) kısa sürede bu şehri kurdurdukları anlaşılıyor. Saraycık’ın mimari üslubu incelendiğinde farklı sanat anlayışlarının örnekleri bulunuyor. Örneğin, saray ve ibadethaneler ön plana çıkıyor" şeklinde konuştu. "KIRIM HANLARINA AİT ALTIN MADENİ PARALAR VE GÜMÜŞ SİKKELER FAZLACA TESPİT EDİLMİŞTİR" Tarihi kaynaklara göre 1333 yılında bölgeden geçen seyyah İbn-i Battuta'nın Saraycık’ta bulunduğu sırada şehir hakkında önemli bilgiler verdiğini kaydeden Kazak arkeolog, "Battuta, Saraycık’ı Yayık Nehri’nin sahilinde yer alan, içerisinde ibadethane ve zaviyeleri bulunan, nehir yatağında güçlendirilmiş kaleleri ve büyük köprüsü olan bir merkez olarak tanımlıyor. Altın Orda döneminde Saraycık şehrinin en çok geliştiği dönem 14. yüzyıldaki Özbek Han dönemi olmuştur" dedi. "Bu dönemde Saraycık, Altın Orda’nın sosyoekonomik ve manevi-ideolojik bir merkeze dönüşmesinin yanı sıra şehirde sikke darbının da başlandığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor." diyen Samaşev, "Bu sikkelerde, farklı bölgelerden, özellikle Hindistan, Çin ve İran’ın yanı sıra batıda Kırım hanlarına ait altın madeni paralarla birlikte yine Altın Orda’nın çeşitli hanları adına kestirilen gümüş sikkeler fazlaca tespit edilmiştir. Ele geçirilen madeni paraların bazıları araştırılmış kalanların ise tetkikleri günümüzde dahi devam etmektedir" ifadelerine yer verdi. "15. YÜZYILDA NOGAY HANLARININ SİYASİ İDARİ MERKEZİNE DÖNÜŞTÜ" Samaşev, Saraycık’ın Kazak milli tarihi açısından önemini ise şu sözleriyle açıkladı: "Şehir, tarihte Cuci ulusunun siyasi ve ekonomik anlamda büyük bir merkezi olmasının yanı sıra şehrin mimari üslubu ve sanat anlayışında Batı ve Doğu kültürlerinin derin etkisini barındıran büyük bir ideoloji üzerine kurulmuş olmasıydı. Bu merkeze özellikle Yayık Nehri’nin doğu kesimindeki göçebe bozkır kabilelerinin kendi folklorik ve kültür ögelerini taşıdıklarını görmekteyiz. Sonuç olarak 14. yüzyılda en gelişmiş devrini yaşayan bu merkez, daha sonraları Altın Orda Devleti’nin dağılmasıyla eski konumunu kaybederek zamanla gerilemeye başladı. Burası 15. yüzyılda Nogay kabilelerinin, Nogay hanlarının siyasi idari merkezine dönüştü.Sonrasında şehir Kasım Han ve Han Berdibek dönemlerinde Kazak Hanlığı’nın merkezi şehirlerinden birisine dönüştü. Yani Altın Orda Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan bu merkezin, daha sonraları Nogay ve Kazak hanlıklarının kuruluşlarında da önemli bir rol oynadığı görülmektedir." "Saraycık’ın 16. yüzyılın ortasında; 1581 yılında Rus yayılmacılığı Yayık Nehri’ne ulaştığı sırada, nehir yoluyla şehre ulaşan Ruslarca tahrip edildiğini (yakıldığını) biliyoruz" bilgisini paylaşan arkeolog, Bu hadiseye dair tarihi kaynakların tanıklık ettiğinin altını çizdi. Saraycık'ın Çarlık Rus hâkimiyetine girmesi sonrasında ise şehir kalıntıları üzerinde büyük bir askeri garnizon oluşturulduğu bilgisini paylaştı. "BÜTÜN BU HAN MEZARLARI, ÇARLIK RUSYASI DÖNEMİNDE TAHRİP EDİLDİ" Genel itibariyle şehrin her bir arkeolojik katmanı incelendiğinde, o döneme ait önemli olayları yansıtan bulgulara ulaşmanın mümkün olduğunu kaydeden Samaşev, "Saraycık’ın Kazak tarihi için en önemli vasfı, Kazak Hanlığı’nın en önemli temsilcilerinden olan Kasım Han’ın burada gömüldüğüne dair görüşlerin bulunuyor olmasıdır. Bu hususta da günümüzde han mezarlığının tespitine dair arkeolojik kazı çalışmalar sürdürülmektedir. Sonrasında bu merkezde (Saraycık’ta), Nogay devletinin merkezi olduğu için kendilerini 'Mirza' olarak adlandıran bütün Nogay mirzalarının burada gömüldüğü görülüyor. Bütün bu han mezarlarının Çarlık Rusyası döneminde tahrip edilmiş olması sebebiyle Altın Orda ve sonrasındaki döneme ait bütün yapılar yok olmuştur. Geriye kalan bazı yapılar geçmiş asırda 1930’lu yıllara kadar ulaşabilmiş fakat bu kalıntılar da günümüze kadar ulaşamadan yok olmuştur" dedi. "ÖZELLİKLE ALTIN ORDA TARİHİ ARAŞTIRMALARINDA SARAYCIK ŞEHRİNİN YERİ OLDUKÇA ÖNEMLİ" Samaşev, tarihi Altın Orda şehri Saraycık hakkındaki değerlendirmelerini şu cümlelerle tamamladı: "Saraycık’ta özellikle Kasım Han’ın naaşının bulunduğu bölgelerde arkeolojik kazılar yürütülse de yazılı kaynaklar her ne kadar Kasım Han’ın burada gömüldüğünü doğruluyor olsa da Çarlık Rusyası döneminde bu mezar alanının yok edilmiş olma ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Genel itibariyle bu şehir, iki nehir merkezinde ada gibi bulunması sebebiyle zamanla yaşanan su baskınları sebebiyle kültürel katmanların da bozulduğunu belirtmeliyiz. Özellikle şehrin tam olarak tahrip olmasından sonra Nogay mirzalarının mezar alanına dönüştüğü görülüyor. Daha sonraki Kazak Hanlığı döneminde de burasının ruhani bir mezar alanına dönüşmesi sebebiyle kültürel katmanlarının iyice bozulduğu anlaşılıyor. Böylelikle bizim ulusal tarihimizde özellikle Altın Orda tarihi araştırmalarında Saraycık şehrinin yeri oldukça önemli olup araştırmacılara önemli bilgiler sunduğunu söyleyebiliriz."

Doç. Dr. Yılmaz Özkaya: Amacımız Türk dünyasında yeni ve özgün araştırmaların sunulması Haber

Doç. Dr. Yılmaz Özkaya: Amacımız Türk dünyasında yeni ve özgün araştırmaların sunulması

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılı şerefine, Türk dünyasından aydınlanmanın büyük öncüsü Kırım Tatar aydın ve yazar İsmail Bey Gaspıralı'nın anısına ithaf edilen "Türk Dünyası Modernleşmesi: Türk Dünyası Roman ve Hikaye Sempozyumu" 1 Kasım 2023 tarihinde Ege Üniversitesinde başladı. Özbekistan Devlet Sanat ve Kültür Enstitüsü (O'zDMSI), Uluslararası Türk Kültür Teşkilatı (TÜRKSOY), Emel Kırım Vakfı ve Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi işbirliğiyle düzenlenen sempozyum, 4 Kasım 2023 tarihinde sona erecek. Türklük biliminin önemli konularının sunulduğu ve tartışıldığı bilimsel toplantının Düzenleme Kurulu Başkanı, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yılmaz Özkaya, devam eden sempozyum hakkında Kırım Haber Ajansına değerlendirmelerde bulundu. Öncelikle sempozyumun devam ettiği süreçte zaman ayırıp röportajımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk olarak sizden sempozyum hakkında genel bilgileri ve sempozyumun hedeflerini öğrenebilir miyiz? Ben teşekkür ederim, sağ olun. Türk Dünyası Modernleşmesi: Türk Dünyası Roman ve Hikâye Sempozyumu; her sene düzenlemeyi planladığımız bir sempozyum. "Türk Dünyası Modernleşmesi" ana başlığında alt başlığımız “Türk Dünyası Roman ve Hikâye Sempozyumu” şeklinde oldu. Bu sempozyuma yurt içi ve yurt dışından birçok bilim insanı katıldı. Türkiye'den 46, yurt dışından 64 bilim adamı yer aldı. Sempozyumun bir ve ikinci günü yüz yüze, üç ve dördüncü günü çevrim içi olarak süreç ilerleyecek. Yüz yüze sunumlarımızı tamamladık ve kapanış oturumunu da yaptık. 3 Kasım itibariyle de çevrim içi oturumlarımız devam edecek. Bu yıl ilki yapılan Türk Dünyası Modernleşmesi -kısa adıyla TDM- Sempozyumunun amacı modern Türk topluluklarının dili, edebiyatı, folkloru, siyasi ve sosyal tarihi, sosyal ve kültürel durumlarını alanlarında yeni ve özgün araştırmaların sunulduğu ve tartışıldığı bir ortam oluşturmak. Dolayısıyla sempozyum bildiricileri bütün oturumlarda hazır bulundular. Uzmanlık alanları dışındaki alanların bildirilerine de tartışmacı olarak katılıp katkı sağladılar. Bizim bu bilimsel ortamımız, bilgi şölenimiz, farklı disiplinlerden araştırmacılar arasında doğrudan ve anında bilgi akışını sağlayarak Türklük biliminin problemlerinin çözümüne bakışı genişletmeyi ve derinleşmesi hedeflemektedir. Sempozyumun ilk gününde Onur Kurulumuzu davet ettiğimiz bir oturum yaptık. Bu oturuma İsmail Gaspıralı adını verdik ve bu oturumda Prof. Dr. Yavuz Akpınar, Prof. Dr. Şuayip Karakaş, Prof. Dr. Sema Barutçu Özönder, Prof. Dr. Ali Akar ve Prof. Dr. Ramazan Korkmaz hocalarımız iştirak ettiler. Açılış oturumundan sonra da çeşitli oturumlar yaptık. Bu oturumlarda da Türk dünyasının ceditçilik döneminden günümüze kadarki geçen süreçte birçok ceditçi aydının ve onları takip eden roman ve hikâye yazan aydınların isimlerini kullanarak her bir oturuma da çeşitli adlar vermiş olduk. Çeşitli birbirinden ilginç bildiriler sunuldu. Sadece Türkiye Türkçesi değil Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve diğer Türk şivelerinden de sunumlar yapıldı. Bu açıdan da gerçekten etkili bir şölen olduğu kanısındayım. Türkiye dışından da katılımcıların tebliğ sunmak için geldiklerini söylediniz. Toplamda kaç ülkeden katılımcı var? Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nin tamamından katılımcılar var. Ayrıca Güney Azerbaycan'dan Rusya içerisindeki; Tataristan’dan Başkurdistan'dan, Tuva'dan birçok Türk bölgesinden katılım oldu. Her Türk bölgesinden bir, hatta birkaç katılımcı aramızda yer alıyor. Hatta Kanada'dan da katılımcımız var. Zaten sempozyum uluslararası olduğu için yüzde 70 oranında bir yurt dışı katılım oranımız var. Katılımcılar tarafından gönderilen tebliğlere bakıldığında öne çıkan bazı özel konu başlıkları var mı? Türk bilim camiası, Türk dünyasının hikâye ve roman alanında neleri tartışıyor? Roman ve hikâye türü aslında bizde yeni türler. 19. yüzyılın sonunda özellikle hem Osmanlı coğrafyasında hem de Türk dünyasında yeni bir edebi tür olarak girdiği için biz ceditçi aydınların; İsmail Gaspıralı ve sonrasında onu takip eden ceditçi aydınların ilk roman ve hikayelerini biliyoruz. Türk dünyasında ilk romanımız Musa Akyiğitzade’nin “Hüsâmeddin Molla” isimli eseridir. Onun sonrasında birçok aydının roman ve hikâye yazdığını biliyoruz. Bu hikâye ve romanların genel özelliklerine dikkat edecek olursak, bunlar kurgu açısından çok iyi değillerdir. Fakat bu yazarlar zaten kurgu ve sanat kaygısı amacı gütmüyorlar. Özellikle toplumun yeniden inşası için ceditçi hareket içerisinde; millî birlik ve beraberliği koruyarak, millî bilinci ortaya koyarak, medenî uyanışı hedef alarak çeşitli eserler yazmışlardır. Bu noktada Osmanlı’da da Ahmet Mithat’ı örnek gösterebiliriz. Dolayısıyla bu açıdan baktığınızda bu ilk cedit hikâye ve romanlarında toplumun yeniden inşasını, ortak bir Türk kimliği, ortak bir edebi yazı dilini, ortak bir edebiyatı ve ortak bir kültürü hedeflediklerini görmek mümkündür. Zaten cedit hareketinin en önemli özelliğinin bu olduğunu da her zaman söylüyoruz. Bu dönem edebiyatı; yani roman ve hikayeleri tartışıldı, bunlar hakkında çeşitli bildiriler sunuldu. 1917 Bolşevik İhtilali'nden sonraki Sovyet döneminin özellikle 1950 yıllara kadar olan kısmında Sovyet siyasi baskı (repressiya) dönemi öncesi ve sonrası, savaş dönemi romanları, hikayeleri; bunlar üzerinde de çeşitli bildirilerin sunulduğunu gördük ve göreceğiz. Özellikle 1950'li yıllardan sonra Aytmatov gibi, Cengiz Dağcı gibi ve buna benzer birçok yazarın eserlerinin tartışıldığı bir bilgi şöleni oldu. 1990'lı yıllardan sonra birçok Türk bölgesinde bağımsızlık ilan edildiği için modern yakın dönem Türk dünyası edebiyatlarına da değinildi. Mesela TÜRKSOY Genel Sekreteri, Kırgız yazar Sultan Raev’in eserleri hakkında da çeşitli tartışmalar yapıldı. Kazak edebiyatından, Kırgız edebiyatından ve Özbek edebiyatından birçok aydının roman ve hikayeleri değerlendirildi. Dönemin siyasi havası aktarıldı. Bunun dışında sempozyum konularımız gelenek ve modernite tartışması, cedit kadim tartışması, kadın meselesi; ki, kadın meselesi ile ilgili gerçekten çok ciddi bildiriler sunuldu. Yine örgün ve yaygın eğitim, Usul-ü cedid eğitim anlayışı, kimlik meselesi; ki, Türk dünyasındaki en önemli konulardan birisi de kimlik meselesiydi. Burada millî, dinî ve sosyal kimlik ele alınarak tartışıldı. Ayrıca dil, alfabe, imla meseleleri, Doğu-Batı çatışması, Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma, kendi kültürüne yabancılaşma, edebiyat ve ideoloji, siyasi baskı, postkolonyal eleştiri, Batılılaşma açısından Türkiye ve Türk dünyası romanları; ki, bunlar karşılaştırmalı incelemelerdi. Ayrıca Türk dünyası roman ve hikayelerinde İkinci Dünya Savaşı ve tarihi roman, postmodern roman konularıyla ilgili bildiriler sunuldu. Sempozyumun devamında oturumların çevrim içi şeklinde devam edeceğini söylediniz. Acaba ilgililer nasıl takip edebilirler? İlgililer, https://tdmodernlesmesi.ege.edu.tr adresine girerek çevrimiçi sunumlara katılabilirler. Fakat siteyi biz yeni yaptığımız için bazen problem yaşayabiliyoruz. Olası problemi aşamadıkları zaman, tekrar tıkladıkları zaman siteye girecekler ve çevrimiçi sunumları görecekler. Zoom kullanıcı adı ve şifresini girerlerse istedikleri sunumlara katılacaklar. Cuma günü 9 oturum var. Cumartesi günü de yedi oturumumuz var. İsteyen ilgililer, katılabilirler. Sempozyumun programı da orada var. Dolayısıyla, biz herkesi bekliyoruz. Sempozyumda sunulan bildirilerin tam metinleri kitaplaştırılacak mı? Türk dünyası araştırmacıları bu bildirilere nasıl erişebilir? Evet, sempozyum bildirileri bu aşamada sunuldu ve tartışmaları yapıldı. Dolayısıyla bazı bildiriler muhtemelen yazarları ve bilim insanları tarafından genişletilecek, düzeltilecek ya da eklemeler yapılacak. Bir ay içerisinde hocalarımızdan biz tam metinlerini isteyeceğiz. Bu metinleri uluslararası bir yayınevi olduğu için Ege Üniversitesinden bir online e-kitap olarak basmak istiyoruz. Bunun akabinde 2024 yılı içerisinde bu sempozyum bildirileri içerisinden seçme bildirileri alıp makale formatında bir kitap bölümü yapmayı da düşünüyoruz. Bilim insanları ve öğrenciler başta olmak üzere genel katılımcıların sempozyuma olan ilgisi hangi seviyede? Güzel bir konuya parmak bastınız. Son dönemlerde gençlerin sosyal medya kullanımı, dışarıdaki dünyaya ve bilgi dünyasına bakış açılarını gördüğümüzde, -hele ki üniversite öğrencilerinin- çok da ilgi duymadıklarını görüyoruz. Sosyal medyaya koyduğunuz bir paylaşımın; bir görselin, bir yemek resminin çok fazla beğeni aldığı bir ortamda bölylesine önemli bir bilimsel şölenin, az beğeni alması oldukça üzücü. Maalesef bu bir yara. Özellikle bunun üzerinde durmak lazım. Gençleri bilinçlendirmek lazım. Bu noktada gençlere kendi tarihlerini, kendi kültürlerini öğretmek lazım. Tarihten kopuk olan bir millet geleceğe çok da sağlam adımlar atamaz. Bu sempozyumda da açılış çok iyiydi. Çok genel bir katılım vardı. Açılıştan sonra da öğrencilerimizden tabii ki ilgi duyan arkadaşlar gelip sunumları izlediler ama genel itibariyle ilgisiz bir genç nesil var. Bu genç nesle bu ilgiyi aşılamak gerekiyor diye düşünüyorum. Biz, seneye de yine üst başlığımız Türk Dünyası Modernleşmesi, alt başlık olarak da Türk Dünyasında Matbuat adlı bir sempozyumu şimdiden planladık. Bir an önce projesini yapıp birçok bilim insanını yine davet edeceğiz. Önümüzdeki sene ekim ayı gibi planlıyoruz. Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı? Son olarak şunu ekleyebilirim, bu sempozyumlar gerçekten yoğun çaba gerektiren etkinlikler. Biz bir senedir bununla ilgileniyoruz. Türk dünyasının birçok yerinden konunun uzmanı olan bilim adamlarına ulaşmak, onları davet etmek ve burada bu ortamı hazırlamak gerçekten zor. Bu sempozyumun sadece bir ayağı. Bunun dışında da sempozyum kitapçıklarının yapılmasından tutun da iç işleyişini yürütmeye kadar çok çaba sarf ediliyor. Tabii ki, ekonomik anlamda Türkiye'nin ve dünyanın son zamanlarda kötüye giden ekonomik seyri karşımıza bu noktada da problemler çıkarıyor. Bilimsel törenlerin hem üniversite tarafından hem de çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından maddi anlamda desteklenmesi lazım. Bundan sonraki sempozyumlarda uzaktan eğitim gibi değil de yüz yüze bilim insanlarının bir araya gelebildiği, çalışabildiği, konuşabildiği, fikir alışverişinde bulunabildiği ve yüz yüze tanışabilir bir ortam diliyorum.

Göktürk kağanının resmedildiği tokayı bulan Kazak arkeolog Zeynulla Samaşev: Bumin Kağan olabilir Haber

Göktürk kağanının resmedildiği tokayı bulan Kazak arkeolog Zeynulla Samaşev: Bumin Kağan olabilir

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Türk dünyasında gerçekleştirdiği arkeoloji çalışmalarıyla tanınan, alanının duayen isimlerinden Kazak arkeolog Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği özel röportajında; Göktürk dönemi sanat anlayışını ve Eleke Sazı’nda tespit edilen Göktürk dönemine ait yeni bulguları değerlendirdi. Kazakistan Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı A. Margulan Arkeoloji Enstitüsü Astana Şubesi’nin başaraştırmacısı, Kazakistan Cumhuriyeti “Onurlu Çalışanı” ve Ulusal bağımsız “Platin Tarlan” ödülünün sahibi olan Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, Eleke Sazı bölgesindeki kazı bölgesindeki çalışmalarını 2018 yılından bu yana sürdürdü ve Göktürk dönemine ait bulguları tespit etti. “ELİNDE TUĞ TUTAN ATLI SAVAŞÇI, BÜTÜN TÜRK İMPARATORLUKLARININ SANATINDA YER ALMIŞTIR” Göktürk dönemi Türk sanatının kaya resimleri, balbal taşları ve menhirler (10-12 metre yüksekliğinde dev taşlar) gibi birçok örnek sunduğunu belirten Prof. Dr. Zeynulla Samaşev; “Eski Türk betim süslemelerinin hepsi, Türk kökenli kabilelerin dünya uygarlığına olan katkıları olarak adlandırılabilir” dedi. Elinde tuğ taşıyan atlı süvari betimlemelerinin kaya resimlerinde sıklıkla kullanıldığını ve Göktürk döneminin önde gelen folklorik imgeleri içinde olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Samaşev, “Elinde tuğ tutan atlı savaşçı tasvirleri erken Göktürk döneminden başlayarak, bütün Türk devletlerinin geniş coğrafyalara yayıldığı bölgelerde kurulmuş olan Türk kökenli bozkır imparatorluklarının sanatı ve ideolojisinde yer almıştır.” ifadelerini kullandı. “ELEKE SAZI KOMPLEKSİNİN MİMARİ ÜSLÛBU VE GENİŞLİĞİ ORHUN’DAKİ GÖKTÜRK KAĞANI ANITLARIYLA ÖRTÜŞÜYOR” Doğu Kazakistan'daki Eleke Sazı Göktürk Mezar Külliyesi hakkında da bilgiler veren Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, “Eleke Sazı kompleksi, Orhun’daki nehir vadisinde yer alan Kültigin ve Bilge Kağan’a ait bark kompleksleri ile aynı formda olup, şekil ve üslup bakımından ise kendine özgü farklılıkları bulunan bir kült, tazim merkezidir.” açıklamasını yaptı. Eleke Sazı kompleksinin tespitine kadar bilim camiasında Göktürk dönemine ait bu türden kağan anıt mezarlarının yalnızca Orhun Nehri Vadisi'nde bulunduğu görüşü olduğunu ancak Kazak Altayı'nda Göktürk dönemine ait anıt mezarların tespitinin bu görüşü çürüttüğünü belirten duayen arkeolog, "Kompleksin gerek mimari gerekse içerisindeki başlıca platformlar incelendiğinde Kültigin ve Bilge Kağan’daki bark anıtlarıyla benzer olduğu görülüyor. Göktürk döneminde Aşina soyuna mensup kağanların bedenlerinin yakıldığı yerlerde, onların anısına taştan çevrelenmiş büyük bir tapınak inşa ediliyordu. İnşa edilen bu komplekslerin giriş bölümlerine, o döneme ait çeşitli nişangâh ve heykeller koyulmaktaydı. Bu bakımdan incelendiğinde Eleke Sazı kompleksinin mimari üslubu ve genişliği Orhun’daki Göktürk Kağanı anıtlarıyla örtüşmektedir. Hatta Eleke Sazı’ndaki anıt mezarın, genişlik açısından Bilge Kağan kompleksinden 100 metre daha uzun olduğu görülmektedir” şeklinde konuştu. "YALNIZCA BİR ANIT MEZAR DEĞİL ÜLKE İÇİN İDEOLOJİK, SİYASİ VE DİNİ ANLAMLARININ OLDUĞU İNANÇ MERKEZLERİ" Göktürk döneminde anıt kağan mezarlarının inşasındaki temel gayenin Türk kağanlarının ölümünden sonra yerine gelen yeni kağanın siyasi hiyerarşilerini pekiştirmek olduğunu söyleyen Samaşev, “Yeni seçilmiş kağan, özellikle kendi kontrolündeki kabileleri bir arada tutabilmek adına öncelikle geçmiş atalarından güç alan büyük bir ruhani merkezler kurdurmaktaydı. Kurdurulan bu komplekslerde uçmağa varan hakanın tasvirleri de yaptırılarak barkın içerisine konuluyordu. Böylece, onun halkının ebedi hatıralarında saklanacağı düşünülüyordu. Bu bakımdan inşa edilen bu türden komplekslerin sadece bir anıt mezar olmayıp ülke için ideolojik, siyasi ve dini anlamlarının varlığı bilinen inanç merkezleri olduğu anlaşılıyor. Göktürk döneminde Kağanlığın en özel yerlerine inşa edildiği görülen bu türden kompleksler, halk nezdinde kutsal bir alana dönüşmekteydi. Özellikle arkasında bıraktığı halkı Kağanın gömüldüğü yeri, aslında tam olarak gömülen değil yani bedeninin yakıldığı yerdi. Bilindiği gibi Göktürk döneminde kağanların naaşları gömülmüyordu. Onun yerine ateşte yakılmaktaydı. Bu kremasyonun yapıldığı yerde bir kompleks inşa edilmesi temel vazifeydi. İkinci olarak böylece ülkenin birliğinin sağlanması ve buranın büyük bir tazim merkezine çevrilmesi amaçlanıyordu. Üçüncü olarak ölen hükümdarın yerine gelen kağanın gücünü geliştirmek için büyük bir merasim merkezleri olma vasıflarıydı. Bu bakımdan incelendiğinde gerek Kültigin gerekse Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk’un bark (mezar) alanları, bu amaca hizmet etmek için inşa edilmiş dini komplekslerdi" bilgisini paylaştı. “GÖKTÜRK DÖNEMİNE AİT KÜLTÜR TARİHİ ARAŞTIRMALARINDA TESPİT EDİLEN İLK KAĞAN TASVİRİ” Göktürk defin geleneklerinde kağanların bedenlerinin yakılması sırasında, merasime katılan devlet ricalindeki birçok temsilcinin, töre gereği kendilerine ait şahsi eşyalarını, ölen kağanın anısına ateşe bıraktığını belirten Prof. Dr. Samaşev, “Merasim sırasında ok uçları, üzengi vb. birçok farklı eşyaların ateşe atıldığı anlaşılıyor. Ayrıca bulgular arasında yine altın kaplamadan oluşan ve etrafı süslenen bir kemer tokası da tespit edilmişti. Bu tokada daha önceden Türk kültüründe görmediğimiz fakat sözlü edebiyatta sıklıkla yer alan bir kompozisyon bulunuyordu" dedi. "GÖKTÜRK DÖNEMİ ARAŞTIRMALARINDA TESPİT EDİLEN İLK KAĞAN TASVİRİ OLARAK KABUL EDİLMELİDİR" Kazak arkeolog, Türk tarihi adına oldukça önemli bir buluş olan kabartma kemer tokası hakkında şunları söyledi: "Bu kabartmanın özelliği, tahtında oturan bir Türk Kağanının tasvirinin yer almasıydı. Bu kompozisyonda başında tacı olan Kağan kendi tahtında oturmuş bir vaziyette çizilmiş. Yine onun hemen önünde diz çökmüş vaziyette iki yardımcısı, kağana bir şeyler sunarken tasvir edilmiştir. Bir ikramdan öte kağana bir tebliğ ya da arz sunumları olmalıdır. Elbette bu Türk kültür araştırmalarında tespit edilen ilk kağan kompozisyonu olabilir. Özellikle bize göre bu süsleme, Göktürk dönemine ait kültür tarihi araştırmalarında tespit edilen ilk kağan tasviri olarak kabul edilmelidir. Burada kağanın kafasındaki tacı, oturduğu tahtı ve önündeki sahne özel bir yer alıyor. Bu kompozisyonda özellikle arka dekoru olmayan ve önünde 2 at başının tasvir edildiği bir taht sahnesi betimleniyordu. Yani arkası olmayan bir taht. Bu taht hakkında çeşitli tekliflerde bulunuldu. Özellikle Türk Kağanlığına ait birçok tahtın olduğu biliniyor. Örneğin; başka ülkeye ait elçi merasimlerinde kullanılan tahtlar olduğu gibi, seferler sırasında hakanın yanında götürdüğü farklı bir taht da olduğu gibi… Yine kağanın devlet ricaline ait temsilcileri ve halkı kabul ettiği farklı tahtları da bulunuyordu. Bu türden çeşitli tahtlar arasında arka dekoru olmayan bir tanesi, Moğolistan’daki kaya resimlerinde görülmektedir. Oradaki tasvirde tahtın önünde at yerine geyikler bulunmaktadır. Biz oradaki kompozisyonu yakın döneme kadar Kağan tasviri olarak kabul etmiyorduk. Eleke Sazı’nda tespit edilen kemer tokası sonrasında Moğolistan’daki tasvirinin de Türk bozkır kabilelerinin saray süslemelerini yansıtan bir obje olduğunu kabul ediyoruz. Elbette bütün bu bulgular, Göktürk dönemine ait ruhani inanışların aydınlatılmasında bizlere oldukça önemli bilgiler sunmaktadır. Eleke Sazı’ndaki tasvir dikkatlice incelendiğinde, bu kompozisyonda tacından aşağı doğru sarkan iki kuşağın yer aldığı görülmektedir. Bunların hepsini araştırdığımızda Göktürk Kağanlarının özellikle Tengriciliğin yanında başka dinlerin tesirleri altında olduğu anlaşılıyor. Özellikle bunların içerisinde Maniheizm dininin, Göktürkler döneminde belirli zamanda yayıldığı bilinmektedir. Bunların hepsi tarihi kaynaklarda yer almıştır. Kabartmadaki tasvir, Maniheizm dinini kabul etmiş bir kağan tasviri olduğu fikrini ortaya çıkarıyor.” “TARİHLENDİRMENİN NET BİR ŞEKİLDE YAPILABİLMİŞ OLDUĞUNU SÖYLEYEMEYİZ” Radyo karbon verilerinin kompleksteki bulguları M.S. 8. yüzyılın sonuna tarihlendirdiğini belirten Samaşev, “Tespit edilen dönem göz önüne alındığında tokanın II. Göktürk İmparatorluğuna mı ya da daha geç bir tarih olan Karluk veya başka Türk boylarına mı ait olduğu görüşünü ortaya çıkarıyor. Bilineceği üzere, Batı Türkistan sahasında Türk kabileleri birlikte yaşamaktaydılar. Tokanın hangi dönem ve Kağana ait olduğu sorunsalı cevapsız kalmakla birlikte tespit çalışmaları tarihi ve arkeolojik bulgular ışığında devam etmektedir. Henüz tarihlendirmenin net bir şekilde yapılabilmiş olduğunu söyleyemeyiz" değerlendirmesinde bulundu. Bulunan tokanın eski bir Türk hükümdarının yaşadığı zamanda taktığı bir kemer tokası olarak kabul edilemeyeceğini vurgulayan duayen arkeolog, "Bize göre kemer tokasının sahibi, Batı Göktürk Kağanlığı’nın merkezi Suyap veya Orhun’daki büyük Türk Kağanları tarafından kendisine atandığı bölgeyi yönetmesi adına hakimiyet nişangâhı olarak hediye edilen bir tuduna ait olma ihtimalidir. Teklif ettiğimiz son görüş ise, süslemedeki tasvirin Göktürk devletinin kurucusu olan Bumin veya Türk Kağanlarına ait olma ihtimalidir. Elbette bütün bu teklifler ayrıntısıyla araştırılmakla birlikte cevapsız kalan bütün sorular, gelecekteki yeni araştırmalarla netleşecektir." dedi. 2018 yılında başlayan çalışmaların günümüzde hâlâ devam ettiğini ve birkaç sezon daha kazıların yapılması gerektiğini kaydeden Samaşev, "Tapınağın çevresindeki çalışmalar henüz tamamlanmamıştır. Birkaç yıllık çalışmalar sonucunda buradaki kazı raporlarını daha ayrıntılı bir şekilde açıklamaya başlayacağız. Şimdilik konuya dair bilimsel çalışmaları, varsayım ve farklı teklif, görüşler üzerinden sürdürebiliyoruz" şeklinde konuştu. "BANA GÖRE GÖKTÜRK İMPARATORLUĞUNUN KURUCUSU BUMİN KAĞAN OLMA İHTİMALİ BULUNUYOR" Tasviri kimin yaptığı ve kimi çizdiği sorularının gelecekteki çalışmalarla belli olacağını belirten duayen arkeolog, Toka üzerinde yer alan silüetin ilk Türk kağanlarından birisinin tasviri olabileceğini belirtti. Samaşev, "Bana göre ise bu ilk Göktürk İmparatorluğunun kurucusu Bumin Kağan olma ihtimali bulunuyor." yorumunda bulundu. Kazak arkeolog altın kaplamadan oluşan kemer tokası üzerinde yer alan çizim hakkındaki değerlendirmesini şöyle sürdürdü: "Elbette bu tasvirin bir benzerine, Geç Sasani dönemine ait gümüş tabaklar üzerinde de aynı türden kompozisyon tespit edilmiştir. Bu iki bulgunun etnografik açıdan analizini yaptığımızda iki kompozisyonun benzer olduğu görülüyor olsa da Sasani kabı, derin İran sanat anlayışına göre şekillendirilmiş olup Türk Kağanına Sasanilerin tacını iliştirdiği görülüyor. Sasani tabağındaki tasvirde üstünden ayağına doğru uzayan ve kaftan olarak adlandırabileceğimiz giysi motifleri üzerinde belirgin hatalar bulunuyor. Buna göre Türk halklarının etrafında şekillenen bu imgeyi yani bu türden süslemeleri (küpeleri), kompozisyonlarda başka halklar özellikle Göktürklerle temas halinde olan Sasani gibi komşu devletlerin kopyalanmış olabileceğini fakat aktarım sırasında birçok hataların yapıldığını görüyoruz. Bu türden hatalı bir diğer tasvir, daha önceleri Rusya Federasyonu’nun Volga bölgesinde de tespit edilmiştir."

Dünyaca ünlü Ukraynalı orkestra Ankara’yı büyüledi Haber

Dünyaca ünlü Ukraynalı orkestra Ankara’yı büyüledi

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Ukrayna'nın dünyaca ünlü müzik grubu Prime Orkestra (Prime Orchestra), gerçekleştirdiği Türkiye turnesi kapsamında Türkiye'nin başkenti Ankara'da dinleyicilere büyülü bir gece yaşattı. ???? Dünyaca ünlü Ukraynalı orkestra Ankara’yı büyüledi pic.twitter.com/sjTsBVH2jE — QHA - Kırım Haber Ajansı (@qha_kirimhaber) December 25, 2024 HOGWARTS'IN BÜYÜLÜ DÜNYASI ANKARA'DA Prime Orkestra'nın mum ışığında gerçekleşen "Hogwarts" temalı konseri, 24 Aralık 2024 tarihinde Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde saat 20.00'de başladı. Ankaralı sanatseverlerin büyük ilgi gösterdiği "Hogwarts Sympho Show" başlıklı senfoni yoğun bir katılım ve coşkuyla icra edildi. İngiliz yazar Joanne Kathleen Rowling tarafından kaleme alınan "Harry Potter" serisinde öğrencilere cadılık ve büyücülük eğitimi veren kurgusal yatılı okulun adı olan "Hogwarts" konseptiyle dinleyicilerinin karşısına çıkan Denis Doroşenko şefliğindeki Prime Orkestra; Harry Potter, Fantastik Canavarlar, Narnia Günlükleri, Karayip Korsanları ve Sherlock Holmes filmlerinin müziklerini hayranları için çaldı. Yan flüt, elektro gitar, keman, çello, org, davul ve saksafon gibi enstrümanlarla dünya sinemasının unutulmaz filmlerine ait müziklere hayat veren grup, dinleyicilere keyifli bir akşam yaşattı. UKRAYNA'YA BAĞIŞ TOPLANDI Katılımcıların alkışlarla sanatçılara eşlik ettiği gecede ayrıca Rus saldırganlığına karşı mücadele eden Ukrayna’ya sağlık ekipmanı sağlanması için bağış toplandı. TÜRKİYE TURNESİ DEVAM EDİYOR Prime Orkestra'nın iki bölümden oluşan "Hogwarts Sympho Show" senfonisi, 25 ve 26 Aralık tarihlerinde İstanbul Bostancı Gösteri Merkezi'de dinleyicisi ile buluşacak. PRIME ORKESTRA Ukrayna'nın Harkiv kentinde 2014 yılında kurulan Prime Orkestra, 42 üyesiyle birlikte konser veriyor. Dünya genelinde onlarca ülkede sanatını icra eden müzik grubu, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı 2022 yılında başlatığı topyekûn işgal girişimi ve saldırılardan bu yana konserlerinde Ukrayna'ya medikal ekipmanların tedarik edilebilmesi için bağş topluyor. Grup, konserlerini çeşitli platformlarda ve temalarda çok sayıda enstrüman ve çeşitli şarkılarla icra ediyor.

Prof. Dr. Zeynulla Samaşev: Türkiye’nin bütün Türk dünyasının birliğini sağlamış büyük bir cumhuriyet olmasını arzu ediyoruz Haber

Prof. Dr. Zeynulla Samaşev: Türkiye’nin bütün Türk dünyasının birliğini sağlamış büyük bir cumhuriyet olmasını arzu ediyoruz

Mustafa KOÇYEGİT QHA Ankara Türk dünyasında gerçekleştirdiği arkeoloji çalışmalarıyla tanınan, alanının duayen isimlerinden Kazak arkeolog Prof. Dr. Zeynulla Samaşev (Zainolla Samashev), Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği özel röportajında Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılına dair duygu ve düşüncelerini aktardı. Prof. Dr. Zeynulla Samaşev, Kırım Haber Ajansı YouTube kanalında yayımlanan programda Göktürk ve Altın Orda dönemine yönelik gerçekleştirdiği çalışmalar ışığında güncel bilgileri aktarırken aynı zamanda Türkiye’nin Türk dünyası için önemine dikkat çekerek değerlendirmelerde bulundu. “KAZAK HALKI ADINA TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN 100. YIL KUTLAMALARINA BİR NEBZE OLSUN KATKI OLMASI İÇİN BURADAYIZ” Geçtiğimiz haftalarda Anadolu Medeniyetleri Müzesinde gerçekleştirilen “Ulu Bozkırın Altını” sergisi ve kendisine ait “Eski Türk Betim Sanatı” kitabının tanıtım etkinliğinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılına armağan olarak gerçekleştirildiğini belirten Prof. Dr. Zeynulla Samaşev; “Elbette bizim Kazakistan’ın Doğu bölümünden gelip burada geniş kapsamlı bir program yapmamızın temel gayesi, Kazak halkı adına Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıl kutlamalarına bir nebze olsun katkı sağlamaktır. Naçizane gayemiz bu doğrultudadır. Hazırlanan programımız, Kazak Altay’ında bulduğumuz arkeolojik bulguların sergilenmesinin yanı sıra tarafımızca kaleme alınan Eski Türk Betim Sanatı adlı kitabımın Türkçesinin tanıtılması üzerinedir. Bu iki program, Kazak ulusu ve Kazak tarihçileri adına, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıl anısına ithaf ve armağan edilen etkinlik ve çalışmalarımızdır.” dedi. “CUMHURİYET’İN 100. YILI SADECE TÜRKİYE İÇİN DEĞİL BÜTÜN TÜRK DÜNYASI İÇİN MUTLULUK SEBEBİ OLMUŞTUR” Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya Türklüğünün birliği noktasında önderlik etmesini arzu ettiğini söyleyen Prof. Dr. Samaşev; “Bu yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılı. Bu elbette Türkiye’de ve Türk dünyasında çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır. Bu kutlu ve kıvanç dolu gün sadece Anadolu halkı için değil bütün Türk Dünyası ve Türk halkları için büyük bir olay ve mutluluk sebebi olmuştur. Günümüzde Türk soylu devletler arasında büyük bir imparatorluk geçmişi bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli bayramlarından birisi olması hasebiyle Avrasya kıtasındaki Türk soylu halkların hepsi, kendi minnetini ve derin duygularını bildirmektedir. Bu kutlamalara, Kazak ulusu ve aydınları da kendi katkılarını sunmak adına kendi minnet ve sevincini bildiren dileklerimizde, Türkiye Cumhuriyeti’nin asırlar boyu ebedi kalmasını ve yerküre üzerinde yaşayan bütün Türk halklarını, Türk dünyasının birliğini sağlamış büyük bir cumhuriyet olmasını arzu ve temenni ediyoruz.” İfadelerini kullandı. “TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TÜRK DÜNYASI ARASINDA KURULAN BAĞLARDA ÖNDERLİK ETMESİNİ TEMENNİ EDİYORUZ” Cumhuriyet’in 100. yılının sadece Türkiye için değil bütün Türk dünyası için bir bayram olduğunun altını çizen Prof. Dr. Zeynulla Samaşev; “Günümüzde büyük Türk dünyası arasında sürdürülen büyük tarihi bağlantılar yeniden kurulmakta. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti’ni, kendine lâyık bir şekilde gerektiği yerde yer almasını (önderlik etmesini) temenni ediyoruz. Elbette bu 100 yıl, her ne kadar sevinçli bir durum olsa da bizler inanıyoruz ki, -Türkiye Cumhuriyeti asırlar boyu ebedi kalacak bir devlet olması kanaatleri ile- bu bayramın aynı zamanda bütün Türk dünyası için ortak bir bayram olduğunun vurgulanması kanaatindeyiz. Her bir Türk toplumu, kendi imkanları doğrultusunda bu kutlu günü kutladığı gibi bizler de gördüğünüz üzere uzak yollardan gelip, burada sergiler açıp, bilimsel kitaplar çevirerek; bu etkinliklerimizin hepsinin, Kazak halkı ve aydınları olarak 100. yıl kutlamalarına sunduğumuz naçizane katkılarımız olarak kabul görmesini arzuluyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi yaşaması temennileriyle.” şeklinde konuştu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.