Melek Maksudoğlu: Cengiz Dağcı, aslında ruhunu hiç Kırım’dan çıkarmamıştı
Melek Maksudoğlu: Cengiz Dağcı, aslında ruhunu hiç Kırım’dan çıkarmamıştı
Emel Kırım Vakfı Genel Sekreteri Melek Maksudoğlu, Cengiz Dağcı'nın 107. doğum günü vesilesiyle 2. Dünya Savaşı'nın Dağcı üzerindeki etkileri ve Dağcı'nın yazarlık disiplini hakkında QHA’ya değerlendirmelerde bulundu.
Haber Giriş Tarihi: 09.03.2026 12:35
Haber Güncellenme Tarihi: 09.03.2026 12:42
Kaynak:
Haber Merkezi
https://www.qha.com.tr/
Ünlü Kırım Tatar yazar Cengiz Dağcı’yı yakından tanımış olan Emel Kırım Vakfı Genel Sekreteri Melek Maksudoğlu, Dağcı’nın 107. doğum günü vesilesiyle Kırım Haber Ajansına (QHA) konuştu. Maksudoğlu, 2. Dünya Savaşı'nın Dağcı'nın gündelik yaşamı ve psikolojisi üzerine etkileri ile Dağcı'nın yazarlık disiplini üzerine dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
LONDRA PADDINGTON İSTASYONU VE KİMSESİZLİK
2. Dünya Savaşı’nın Dağcı’nın üzerindeki etkisi üzerine konuşan Maksudoğlu, Dağcı’nın hayatının savaşın savurduğu bir mülteciden dünya çapında bir yazar olmaya uzanan zorlu bir yolculuk olduğunu belirtti. 2. Dünya Savaşı’nın yıkımı, esaret yılları ve Kırım’dan kopuşun ardından Dağcı’nın hayatının tamamını sürgün psikolojisi içinde geçirdiğini dile getiren Maksudoğlu, Dağcı’nın 1946’dan 2011’deki vefatına kadar yaşadığı Londra yıllarının kendisinin hem insan hem yazar kimliğini derinden belirlediğini kaydederek “Ekim 1946’da İtalya’dan İngiltere’ye gelen Dağcı, İskoçya’daki kamplardan sonra Londra’ya Paddington İstasyonu’ndan giriş yapar. Yanında eşi Regina ve altı aylık kızı Arzu-Ursula vardır. Cebinde sadece eşinin yakut yüzüğünün parası, kalbinde ise derin bir belirsizlik. Tek bir ümidi ve hayali vardır, Ak topraklara yani Türkiye'ye gidebilmek. Bu sebeple, Londra'ya gelir gelmez Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğunun yolunu tutar ancak bir davet mektubu olmadığı için talebi reddedilir. Yaşadığı o büyük çaresizlik, aslında Türk edebiyatı için bir dönüm noktasıdır çünkü o gün gidememesi, onun Londra’da kalıp Kırım’ın sesini tüm dünyaya duyuracak eserlerini yazmasına vesile olacaktır.” ifadelerini kullandı.
DAĞCI’NIN GÜNLÜK HAYATINDA SAVAŞIN GÖLGESİ HEP VARDI
2. Dünya Savaşı sırasında Sovyet ordusunda cepheye gönderilen ve kısa süre sonra Almanlara esir düşen Dağcı’nın savaşın travmasını ömrü boyunca taşıdığını beyan eden Maksudoğlu, Dağcı’nın savaş sonrası Londra’da mülteci olarak başladığı hayatında en temel kaygısının ailesini geçindirmek olduğunu, İskoçya’daki kamplardan Londra sokaklarına kadar uzanan süreçte de bir beşik alabilmek için çiftlikte çalışmayı göze alacak kadar ağır bir yokluk yaşadığını dile getirdi.
Maksudoğlu, Dağcı’nın hayata tutunmak için Londra’nın Soho semtinde bir Kıbrıslı Türk’ün lokantasında bulaşıkçı olarak işe başladığını, lokantanın yoğunluğunda kendi titiz yöntemiyle çalışırken ise beyninde "Korkunç Yıllar" romanını kurguladığını belirterek “Bu deneyimler, onun günlük yaşamında sade, tutumlu ve temkinli bir karakter geliştirmesine neden oldu. Hayatını ‘muğlak’ olarak nitelendiren Dağcı için gelecek, hiçbir zaman bütünüyle güvenli bir alan olmadı.” dedi.
Öte yandan 1946 yılından 2011 yılına kadar Londra’da yaşayan Dağcı’nın hayatının fiziksel bir özgürlük ile ruhsal bir hapislik arasında geçtiğini belirten Maksudoğlu, “Eğer Cengiz Dağcı’nın Londra’daki psikolojisini bir cümle ile özetlemem gerekirse: ‘O, Londra’da hürdü ama vatandan uzakta, başka bir vatandaydı. Kalbi vatan için atan bir özgürlüktü bu.’” dedi.
DAĞCI HASSAS, DERİN VE İÇE DÖNÜK BİR KİŞİLİKTİ
Maksudoğlu, eserlerinde son derece duygusal bir dil kullanan Dağcı’nın yakın çevresine gösterdiği kişiliği hususunda, kendisini yakından tanıyanların psikolojisinde iki yönlü bir etki olduğunun farkında olduğunu belirtti.
Söz konusu iki yönlü etkiyi, Dağcı’nın dış dünyaya karşı mesafeli ama iç dünyasında son derece yoğun ve üretken bir ruh hâli içerisinde olması şeklinde tanımlayan ve eserlerindeki trajik ve duygusal tonun, Dağcı’nın özel hayatındaki nezaketiyle birebir örtüştüğünü dile getiren Maksudoğlu, “Benim gözlemlediğim ve kendisini ziyaret edenlerin şahitliğine göre Cengiz Dağcı, her misafirini kapıda içten bir gülümsemeyle, gülünce tamamen yok olan sevimli gözleriyle karşılar ve misafirinin elinden tutarak içeri alırdı.” dedi.
Maksudoğlu, Dağcı’nın eserlerindeki duyarlılığın özel hayatında da belirgin olduğunu, yakın çevresine karşı ise ağırbaşlı, mütevazı ve ince ruhlu olduğunu belirterek “Kırım’dan söz edildiğinde ses tonu değişir, yüz ifadesi yumuşar, gözlerinin içi gülerdi; bazen hüzünlü, bazen mutlu. Mesela, o zamanlar bebek olan oğlumla ziyarete gittiğimde ismini sormuştu. Ömer dediğimde, ‘Bizde yaygındır bu isim… Acaba hâlâ Kırım’daki Tatarlarımız bu ismi veriyorlar mı?’ diye sorması, onun hafızayla yaşayan bir insan olduğunu gösterir. En küçük ayrıntı bile onu Kırım’a götürüyordu. Fulham Road’daki restoranlı evlerinde, alt katta geçim mücadelesi sürerken üst katta daktilo sesi yükseliyordu. Evin yakınındaki Chelsea F.C. ve stadı Stamford Bridge, gündelik Londra hayatının parçası olsa da onun asıl dünyası hep Kırım’dı.” şeklinde konuştu.
Bununla birlikte, “1956’da Earl's Court tube station (Londra’da bir metro istasyonu) yakınında Sovyet Kızıl Ordu mensuplarına karşı tek başına yaptığı protestonun ise onun duygusal olduğu kadar cesur bir karaktere de sahip olduğunu ortaya koyduğunu düşünüyorum.” ifadelerini kullanan Maksudoğlu, o zamanlar Dağcı’nın eşi Regina’nın çok endişelendiğini de belirtti.
DAĞCI’NIN YAZARLIK DİSİPLİNİ, KELİMENİN TAM ANLAMIYLA BİR FEDAKÂRLIKTI
Dağcı’nın yazarlık disiplini hususunda ise Dağcı için yazmanın bir meslekten öte varoluş biçimi olduğunu vurgulayan Maksudoğlu, Dağcı’nın restoranda çalıştığı yoğun günlerde bile fırsat bulduğu her an üst kata çıkıp yazı yazdığını, kimi zaman on beş dakikalık aralarda bile daktilonun başına geçtiğini ifade etti.
Maksudoğlu, Dağcı’nın yazı yönteminin büyük ölçüde hafızaya dayandığını belirterek “Savaş yıllarında yaşadıkları, esaret kampları ve Kırım köyleri, romanlarının ana malzemesini oluşturdu. Özellikle ‘Korkunç Yıllar’ gibi eserlerinde, yaşadıklarını doğrudan edebiyata dönüştürdü. Her yıl tatil için gittikleri Bournemouth’a bile daktilosunu götürmesi, yazının onun için kesintisiz bir sorumluluk olduğunu gösteriyor.” değerlendirmesini yaptı.
Ayrıca Maksudoğlu, Dağcı’nın Londra’nın West End bölgesinde tiyatro izlemeyi sevse de hayatının merkezinde hep yazı olduğunun altını çizerek şu ifadelere yer verdi:
“Son olarak şunları eklemek isterim, hiç pasaportu olmadan bir mülteci olarak sığındığı Londra’da ömrünü tamamlayan Cengiz Dağcı, aslında ruhunu hiç Kırım’dan çıkarmamıştı. 2011’de vefat eden Cengiz Dağcı’nın cenazesi benim pasaportuma işlenerek ömrü boyunca özlemini çektiği vatan Kırım’a, Gurzuf’a, dönemediği topraklara kavuşmuştur.”
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Melek Maksudoğlu: Cengiz Dağcı, aslında ruhunu hiç Kırım’dan çıkarmamıştı
Emel Kırım Vakfı Genel Sekreteri Melek Maksudoğlu, Cengiz Dağcı'nın 107. doğum günü vesilesiyle 2. Dünya Savaşı'nın Dağcı üzerindeki etkileri ve Dağcı'nın yazarlık disiplini hakkında QHA’ya değerlendirmelerde bulundu.
Ünlü Kırım Tatar yazar Cengiz Dağcı’yı yakından tanımış olan Emel Kırım Vakfı Genel Sekreteri Melek Maksudoğlu, Dağcı’nın 107. doğum günü vesilesiyle Kırım Haber Ajansına (QHA) konuştu. Maksudoğlu, 2. Dünya Savaşı'nın Dağcı'nın gündelik yaşamı ve psikolojisi üzerine etkileri ile Dağcı'nın yazarlık disiplini üzerine dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
LONDRA PADDINGTON İSTASYONU VE KİMSESİZLİK
2. Dünya Savaşı’nın Dağcı’nın üzerindeki etkisi üzerine konuşan Maksudoğlu, Dağcı’nın hayatının savaşın savurduğu bir mülteciden dünya çapında bir yazar olmaya uzanan zorlu bir yolculuk olduğunu belirtti. 2. Dünya Savaşı’nın yıkımı, esaret yılları ve Kırım’dan kopuşun ardından Dağcı’nın hayatının tamamını sürgün psikolojisi içinde geçirdiğini dile getiren Maksudoğlu, Dağcı’nın 1946’dan 2011’deki vefatına kadar yaşadığı Londra yıllarının kendisinin hem insan hem yazar kimliğini derinden belirlediğini kaydederek “Ekim 1946’da İtalya’dan İngiltere’ye gelen Dağcı, İskoçya’daki kamplardan sonra Londra’ya Paddington İstasyonu’ndan giriş yapar. Yanında eşi Regina ve altı aylık kızı Arzu-Ursula vardır. Cebinde sadece eşinin yakut yüzüğünün parası, kalbinde ise derin bir belirsizlik. Tek bir ümidi ve hayali vardır, Ak topraklara yani Türkiye'ye gidebilmek. Bu sebeple, Londra'ya gelir gelmez Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğunun yolunu tutar ancak bir davet mektubu olmadığı için talebi reddedilir. Yaşadığı o büyük çaresizlik, aslında Türk edebiyatı için bir dönüm noktasıdır çünkü o gün gidememesi, onun Londra’da kalıp Kırım’ın sesini tüm dünyaya duyuracak eserlerini yazmasına vesile olacaktır.” ifadelerini kullandı.
DAĞCI’NIN GÜNLÜK HAYATINDA SAVAŞIN GÖLGESİ HEP VARDI
2. Dünya Savaşı sırasında Sovyet ordusunda cepheye gönderilen ve kısa süre sonra Almanlara esir düşen Dağcı’nın savaşın travmasını ömrü boyunca taşıdığını beyan eden Maksudoğlu, Dağcı’nın savaş sonrası Londra’da mülteci olarak başladığı hayatında en temel kaygısının ailesini geçindirmek olduğunu, İskoçya’daki kamplardan Londra sokaklarına kadar uzanan süreçte de bir beşik alabilmek için çiftlikte çalışmayı göze alacak kadar ağır bir yokluk yaşadığını dile getirdi.
Maksudoğlu, Dağcı’nın hayata tutunmak için Londra’nın Soho semtinde bir Kıbrıslı Türk’ün lokantasında bulaşıkçı olarak işe başladığını, lokantanın yoğunluğunda kendi titiz yöntemiyle çalışırken ise beyninde "Korkunç Yıllar" romanını kurguladığını belirterek “Bu deneyimler, onun günlük yaşamında sade, tutumlu ve temkinli bir karakter geliştirmesine neden oldu. Hayatını ‘muğlak’ olarak nitelendiren Dağcı için gelecek, hiçbir zaman bütünüyle güvenli bir alan olmadı.” dedi.
Öte yandan 1946 yılından 2011 yılına kadar Londra’da yaşayan Dağcı’nın hayatının fiziksel bir özgürlük ile ruhsal bir hapislik arasında geçtiğini belirten Maksudoğlu, “Eğer Cengiz Dağcı’nın Londra’daki psikolojisini bir cümle ile özetlemem gerekirse: ‘O, Londra’da hürdü ama vatandan uzakta, başka bir vatandaydı. Kalbi vatan için atan bir özgürlüktü bu.’” dedi.
DAĞCI HASSAS, DERİN VE İÇE DÖNÜK BİR KİŞİLİKTİ
Maksudoğlu, eserlerinde son derece duygusal bir dil kullanan Dağcı’nın yakın çevresine gösterdiği kişiliği hususunda, kendisini yakından tanıyanların psikolojisinde iki yönlü bir etki olduğunun farkında olduğunu belirtti.
Söz konusu iki yönlü etkiyi, Dağcı’nın dış dünyaya karşı mesafeli ama iç dünyasında son derece yoğun ve üretken bir ruh hâli içerisinde olması şeklinde tanımlayan ve eserlerindeki trajik ve duygusal tonun, Dağcı’nın özel hayatındaki nezaketiyle birebir örtüştüğünü dile getiren Maksudoğlu, “Benim gözlemlediğim ve kendisini ziyaret edenlerin şahitliğine göre Cengiz Dağcı, her misafirini kapıda içten bir gülümsemeyle, gülünce tamamen yok olan sevimli gözleriyle karşılar ve misafirinin elinden tutarak içeri alırdı.” dedi.
Maksudoğlu, Dağcı’nın eserlerindeki duyarlılığın özel hayatında da belirgin olduğunu, yakın çevresine karşı ise ağırbaşlı, mütevazı ve ince ruhlu olduğunu belirterek “Kırım’dan söz edildiğinde ses tonu değişir, yüz ifadesi yumuşar, gözlerinin içi gülerdi; bazen hüzünlü, bazen mutlu. Mesela, o zamanlar bebek olan oğlumla ziyarete gittiğimde ismini sormuştu. Ömer dediğimde, ‘Bizde yaygındır bu isim… Acaba hâlâ Kırım’daki Tatarlarımız bu ismi veriyorlar mı?’ diye sorması, onun hafızayla yaşayan bir insan olduğunu gösterir. En küçük ayrıntı bile onu Kırım’a götürüyordu. Fulham Road’daki restoranlı evlerinde, alt katta geçim mücadelesi sürerken üst katta daktilo sesi yükseliyordu. Evin yakınındaki Chelsea F.C. ve stadı Stamford Bridge, gündelik Londra hayatının parçası olsa da onun asıl dünyası hep Kırım’dı.” şeklinde konuştu.
Bununla birlikte, “1956’da Earl's Court tube station (Londra’da bir metro istasyonu) yakınında Sovyet Kızıl Ordu mensuplarına karşı tek başına yaptığı protestonun ise onun duygusal olduğu kadar cesur bir karaktere de sahip olduğunu ortaya koyduğunu düşünüyorum.” ifadelerini kullanan Maksudoğlu, o zamanlar Dağcı’nın eşi Regina’nın çok endişelendiğini de belirtti.
DAĞCI’NIN YAZARLIK DİSİPLİNİ, KELİMENİN TAM ANLAMIYLA BİR FEDAKÂRLIKTI
Dağcı’nın yazarlık disiplini hususunda ise Dağcı için yazmanın bir meslekten öte varoluş biçimi olduğunu vurgulayan Maksudoğlu, Dağcı’nın restoranda çalıştığı yoğun günlerde bile fırsat bulduğu her an üst kata çıkıp yazı yazdığını, kimi zaman on beş dakikalık aralarda bile daktilonun başına geçtiğini ifade etti.
Maksudoğlu, Dağcı’nın yazı yönteminin büyük ölçüde hafızaya dayandığını belirterek “Savaş yıllarında yaşadıkları, esaret kampları ve Kırım köyleri, romanlarının ana malzemesini oluşturdu. Özellikle ‘Korkunç Yıllar’ gibi eserlerinde, yaşadıklarını doğrudan edebiyata dönüştürdü. Her yıl tatil için gittikleri Bournemouth’a bile daktilosunu götürmesi, yazının onun için kesintisiz bir sorumluluk olduğunu gösteriyor.” değerlendirmesini yaptı.
Ayrıca Maksudoğlu, Dağcı’nın Londra’nın West End bölgesinde tiyatro izlemeyi sevse de hayatının merkezinde hep yazı olduğunun altını çizerek şu ifadelere yer verdi:
Son Haberler