SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”

Ahmed Cevad Enstitüsü, 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. yılı ve Türk devletlerinin bağımsızlıklarının 35. yılına ithafen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli” tertip etti.

Haber Giriş Tarihi: 05.06.2026 21:55
Haber Güncellenme Tarihi: 05.06.2026 22:40
Kaynak: Haber Merkezi
https://www.qha.com.tr/
Susturulan aydınlar, sürgünler ve gulaglar: “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”

Fatma Nur Sarıcaoğlu

QHA/ANKARA

Ahmed Cevad Enstitüsü öncülüğünde, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile TÜRKSOY’un katkılarıyla düzenlenen “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi ve Paneli”, 5 Haziran Cuma günü Ankara’daki 15 Temmuz Demokrasi Müzesi’nde gerçekleştirildi.

1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. Yılı ve Türk Devletlerinin Bağımsızlığının 35. Yılı”na atfen düzenlenen etkinlikte, Sovyet dönemi baskıları ve Türk dünyasının yaşadığı acılar ele alındı. Program kapsamında, Türk halklarının maruz kaldığı siyasi baskılar, sürgünler ve aydın kıyımları sergi ve panel aracılığıyla katılımcılara aktarıldı.

Panelin açılış konuşmaları panelin moderatörlüğünü üstlenen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Edebiyat Fakültesi Öğr. Üyesi ve Ahmed Cevad Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İbrahim Dilek tarafından gerçekleştirildi. Dilek, repressiya çalışmalarının yaklaşık çeyrek asırlık bir geçmişe sahip olduğunu belirterek, konunun bugün geniş katılımlı bir etkinlikle ele alınmasının uzun yıllara dayanan akademik ve kurumsal çabaların sonucu olduğunu söyledi.

Türk Dünyasında Repressiya Sovyetler Döneminde Türk Halklarına Yapılan Baskı ve Zulümler” başlıklı çalışmasına değinen Dilek, dönemin Yurtdışı Akrabalar ve Topluluklar Başkanlığı (YTB) Başkanı Abdullah Eren ile yapılan görüşmeler sonucunda çalışmaların başladığını anlattı. Eren’in konuya sahip çıkmasının ardından çeşitli alanlardan uzmanların katkılarıyla repressiya üzerine önemli çalışmaların ve yayınların ortaya çıktığını belirten Dilek, bu süreçte hazırlanan eserlerin konunun görünürlüğünü artırdığını kaydetti.

Konunun yalnızca kitap sayfaları arasında kalan bir tarih olmaktan çıkarıldığını vurgulayan Dilek, özellikle sonraki yıllarda düzenlenen etkinlikler, akademik çalışmalar ve kamuoyu faaliyetleri sayesinde repressiyanın daha geniş kitlelere ulaştığını söyledi. Ayrıca Dilek, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy’un konuyu sahiplenmesiyle bu etkinliğin gerçekleştiğini ifade etti.

Konuşmasında 19. ve 20. yüzyılın insanlık tarihinin en acı dönemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Dilek, savaşlar, sürgünler ve katliamların milyonlarca insanı etkilediğini belirtti. Repressiyanın da bu trajedilerden biri olduğunu söyleyen Dilek, Sovyet yönetimi altında çok sayıda Türk aydınının, devlet adamının, sanatçının ve sıradan vatandaşın baskılara maruz kaldığını hatırlattı.

Repressiya mağdurlarının sayısına ilişkin kesin verilerin bulunmadığını belirten Dilek, resmi kaynakların net bilgiler sunmadığını ancak yüz binlerce kişinin bu süreçte infaz edildiğinin veya çeşitli şekillerde mağdur edildiğinin tahmin edildiğini söyledi. Dilek, hayatını kaybedenleri rahmetle andıklarını ifade ederek, yaşananların unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Önümüzdeki yıl repressiyanın yüzüncü yılına ulaşılacağını hatırlatan Dilek, yaklaşık bir asır önce yaşanan olayların bugün hâlâ Türk dünyasının ortak hafızasında canlılığını koruduğunu belirtti.

“REPRESSİYA SİBİRYA TÜRKLERİNİN AYDIN KADROLARINI HEDEF ALDI”

Açılış konuşmasının ardından panel, Ankara Üniversitesi DTCF Öğr. Üyesi Prof. Dr. Gülsüm Killi Yılmaz’ın “Sibirya’daki Türk Boy ve Topluluklarının Repressiya Süreci” konulu sunumuyla devam etti. Sibirya’daki Türk topluluklarının Sovyet dönemi baskı politikalarından nasıl etkilendiğini ele alan Killi Yılmaz, repressiya sürecinin özellikle az nüfuslu halklar üzerinde çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurduğunu belirtti. Sibirya halklarının kültürel yaşamları, inanç sistemleri, edebiyatları ve toplumsal gelişimlerinin bu süreçten ciddi şekilde etkilendiğini ifade eden Killi Yılmaz, 1920’li yılların sonlarından 1950’lere kadar uzanan dönemin bölgedeki Türk toplulukları açısından kırılma noktası olduğunu söyledi.

Sovyet yönetiminin ilk yıllarında Sibirya halklarının kültürel gelişimine yönelik çeşitli çalışmalar yürütüldüğünü anlatan Killi Yılmaz, bu dönemde alfabelerin oluşturulduğunu, yazılı edebiyatların geliştirilmeye başlandığını ve yerel aydın kadrolarının yetiştirildiğini kaydetti. Ancak Stalin döneminde merkeziyetçi politikaların güç kazanmasıyla birlikte bu sürecin tersine döndüğünü belirten Yılmaz, daha önce kültürel gelişimin öncüsü olarak görülen aydınların devlet tarafından tehdit olarak algılanmaya başlandığını ifade etti.

Repressiya sürecinin özellikle 1937-1938 yıllarında yoğunlaştığını dile getiren Killi Yılmaz, farklı kaynaklarda değişen rakamlar bulunmakla birlikte milyonlarca insanın bu politikaların mağduru olduğunu söyledi. Resmî verilere göre 1918-1953 yılları arasında yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiğini aktaran Killi Yılmaz, bazı araştırmalarda repressiyadan etkilenenlerin sayısının 20 milyona kadar ulaştığının belirtildiğini kaydetti.

Sovyet yönetiminin “karşı devrimcilik” suçlamasını oldukça geniş yorumladığını vurgulayan Killi Yılmaz, yalnızca siyasi muhaliflerin değil, zengin köylülerin, ailelerinin, savaş esirlerinin ve devlet tarafından tehdit olarak görülen çeşitli toplulukların da baskılara maruz kaldığını anlattı. Bazı halkların ise topluca sürgün edilerek yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırıldığını belirtti.

1934 yılında Sovyet siyasetçi Sergey Kirov’un öldürülmesinin ardından baskıların daha da arttığını ifade eden Killi Yılmaz, bu tarihten sonra yargılama süreçlerinin hızlandırıldığını ve birçok kişinin adil yargılanma hakkı olmaksızın infaz edildiğini söyledi. Bu uygulamaların özellikle nüfusları az olan Sibirya halkları üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu kaydeden Killi Yılmaz, birçok Türk topluluğunun hem demografik hem de kültürel açıdan büyük kayıplar yaşadığını dile getirdi.

Killi Yılmaz, Sovyetler Birliği döneminde Oyrat (Oyrot) Özerk Bölgesi olarak adlandırılan Altay bölgesinde yaklaşık 10 bin kişinin repressiyadan etkilendiğinin tahmin edildiğini söyledi. Bu kişiler arasında çocuklar ve ileri yaştaki bireylerin de bulunduğunu belirten Yılmaz, baskıların toplumun hemen her kesimini hedef aldığını ifade etti.

Repressiya sürecinde yalnızca Altay Türklerinin değil, bölgede yaşayan Kazaklar ve diğer toplulukların da mağdur edildiğini kaydeden Killi Yılmaz, dönemin yönetimi tarafından birçok kişinin “milliyetçilik”, “karşı devrimcilik”, “Japon veya Alman istihbaratıyla iş birliği yapmak”, “Türkçülük faaliyetlerinde bulunmak” ya da “halk düşmanlarıyla yeterince mücadele etmemek” gibi suçlamalarla yargılandığını belirtti.

Killi Yılmaz, baskılardan yerel yöneticiler, din adamları, öğretmenler, tüccarlar, sanatçılar ve kültür insanlarının da etkilendiğini vurgulayarak, özellikle geleneksel toplum yapısında önemli rol üstlenen kişilerin hedef alındığını söyledi. Kamlar, yerel liderler ve kanaat önderlerinin çeşitli gerekçelerle suçlandığını ifade eden Killi Yılmaz, kültür ve sanat alanında faaliyet gösteren birçok ismin de milliyetçi düşünceler taşıdıkları iddiasıyla cezalandırıldığını dile getirdi.

1934 yılında açılan ve “Karşı Devrimci Oyrot Milliyetçileri Örgütü” davası olarak bilinen yargılamaya da değinen Killi Yılmaz, davada çok sayıda kişinin Sovyet yönetimine karşı faaliyet yürütmek, yabancı istihbarat servisleriyle bağlantı kurmak ve bağımsız bir devlet oluşturmayı hedeflemekle suçlandığını söyledi. Yargılananlar arasında Altay kültür hayatının önemli isimlerinin de bulunduğunu belirten Killi Yılmaz, ünlü Altay Türkü ressam ve Türkolog Çoros-Gurkin’in de repressiya mağdurları arasında yer aldığını hatırlattı.

Repressiya sürecinin yalnızca yerli halkları değil, bölgeye sürgün edilen farklı etnik toplulukları da etkilediğini ifade eden Killi Yılmaz, Tatarlar, Almanlar, Koreliler, Gürcüler, Yahudiler ve diğer birçok halkın çeşitli gerekçelerle baskılara maruz kaldığını söyledi. Özellikle Korelilerin Japon yanlısı olmakla suçlandığını belirten Killi Yılmaz, sıradan işçilerin dahi infaz edildiği örneklerin bulunduğunu kaydetti.

Baskıların kültürel hayatta büyük yıkıma neden olduğunu vurgulayan Killi Yılmaz, repressiya mağdurları arasında edebiyatın öncü isimleri, ders kitabı yazarları, gazeteciler ve aydınların bulunduğunu belirtti. Bu nedenle birçok Türk topluluğunun kültürel gelişiminin kesintiye uğradığını ifade eden Killi Yılmaz, repressiyanın yalnızca bireyleri değil, halkların kolektif hafızasını ve kültürel mirasını da hedef aldığını söyledi.

1950'li yıllardan itibaren repressiya mağdurlarının bir kısmının itibarlarının iade edildiğini belirten Killi Yılmaz, buna rağmen uzun yıllar boyunca bu kişilerin eserlerinin yayımlanamadığını ve isimlerinin dahi anılmasının sakıncalı görüldüğünü kaydetti. Günümüzde ise Sibirya'daki Türk toplulukları arasında repressiya mağdurlarının hatırasını yaşatmaya yönelik müzelerin, araştırma merkezlerinin ve dijital arşivlerin oluşturulduğunu ifade etti.

“SİBİRYA’DAKİ TÜRK VARLIĞI STRATEJİK ÖNEME SAHİP”

Killi Yılmaz’ın ardından tekrar söz alan Dilek, Sibirya coğrafyasının tarih boyunca Türk varlığının önemli merkezlerinden biri olduğunu belirterek, Rusya'nın bölgeye yönelik yayılmacı politikalarının 16. yüzyılda Kazan, Astrahan ve Sibir hanlıklarının ele geçirilmesiyle hız kazandığını söyledi.

Rusya'nın Sibirya'ya yönelmesinde bölgenin zengin doğal kaynaklarının etkili olduğunu ifade eden Dilek, özellikle tuz madenleri ve geniş ormanlık alanların dönemin ekonomik şartlarında büyük önem taşıdığını kaydetti. Bu süreçte Rusların yaklaşık iki yüzyıl içerisinde Sibirya'yı aşarak Bering Boğazı'na kadar ulaştığını belirten Dilek, bölgenin tarihsel olduğu kadar jeopolitik açıdan da dikkat çekici bir konuma sahip olduğunu vurguladı.

Sibirya'nın günümüzde dünyanın en önemli doğal kaynak rezervlerinden birini barındırdığına dikkat çeken Dilek, dünya tatlı su rezervlerinin önemli bir bölümünün, ayrıca doğal gaz, elmas, altın ve diğer stratejik madenlerin büyük kısmının bu coğrafyada bulunduğunu söyledi.

Bölgede çok sayıda etnik topluluğun yaşadığını ifade eden Dilek, bunların arasında önemli Türk topluluklarının da yer aldığını belirterek Altay, Şor, Tofa ve Saha (Yakut) Türkleri başta olmak üzere Sibirya'daki Türk halklarının tarihî ve kültürel mirasının Türk dünyasının ortak değeri olduğunu dile getirdi.

Sibirya'daki Türk topluluklarının tarih boyunca çeşitli baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldığını kaydeden Dilek, “O yüzden Sibirya'yı konuşmak, Sibirya'yla başlamak, Sibirya'daki Türk varlığını gündemde tutmak, Sibirya'nın Türk yüzyıllarını gündemde tutmak, Türk aydınlığının ileriki vizyonlar için önemli olduğu kanaatindeyim.” ifadelerini kullandı.

“AMAÇ YALNIZCA MUHALİFLERİ DEĞİL, TOPLUMLARIN HAFIZASINI DA YOK ETMEKTİ”

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Hukuk Fakültesi Öğr. Üyesi Doç Dr. Rıdvan Değirmenci, repressiyanın insan hakları ve hukuk boyutunu değerlendirdi. Konuşmasında repressiyanın yalnızca siyasi bir tasfiye süreci olarak ele alınamayacağını vurgulayan Değirmenci, yaşananların modern devlet mekanizmasının ürettiği sistematik ve gayrimeşru şiddetin en dikkat çekici örneklerinden biri olduğunu söyledi. Repressiya döneminde yaşanan hak ihlallerinin insan hakları literatüründe yeterince incelenmediğine dikkat çeken Değirmenci, konunun çoğu zaman yalnızca Sovyetler Birliği içerisindeki iktidar mücadeleleri veya siyasi tasfiyeler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti.

Repressiyanın bu dar çerçevenin ötesinde ele alınması gerektiğini belirten Değirmenci, süreç boyunca çok sayıda aydının, bilim insanının, sanatçının ve sıradan vatandaşın hukuki güvencelerden mahrum bırakılarak cezalandırıldığını kaydetti. Bu nedenle yaşananların yalnızca siyasi baskı değil, aynı zamanda sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Dönemin uygulamalarının biçimsel olarak yasal düzenlemelere dayandırılmış olmasının onları meşru kılmadığını ifade eden Değirmenci, insan onurunu ve temel hakları korumayan yasaların gerçek anlamda hukuk olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi. Repressiya sürecinde uygulanan birçok kararın dönemin mevzuatına dayanmasına rağmen hukukun evrensel ilkeleri bakımından meşruiyet taşımadığını belirten Değirmenci, bu nedenle söz konusu uygulamaların “yasal haksızlık” örnekleri olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi.

Repressiyanın tarihsel ve ideolojik arka planına da değinen Değirmenci, farklı kimliklerin, kültürlerin ve düşüncelerin baskı altına alınmasının modern dönemde ortaya çıkan tek tip toplum anlayışıyla ilişkili olduğunu ifade etti. Türk tarihindeki çok kültürlü devlet geleneğinin farklı toplulukların bir arada yaşamasını mümkün kıldığını belirten Değirmenci, bu nedenle Türk dünyasının repressiya benzeri uygulamaları anlamlandırmakta zorlandığını söyledi.

Değirmenci, insan hakları perspektifinden bakıldığında repressiyanın yalnızca belirli grupları hedef alan bir siyasi operasyon değil, insan onurunu, düşünce özgürlüğünü ve yaşam hakkını ihlal eden sistematik bir baskı mekanizması olduğunu vurgulayarak, bu tür olayların insanlık tarihinin ortak hafızasında yer alması gerektiğini ifade etti.

Repressiyanın yalnızca bir tutuklama veya yargılama süreci olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Değirmenci, burada esas amacın toplumların önder kadrolarını ve entelektüel birikimini ortadan kaldırmak olduğunu söyledi. Türk topluluklarının önde gelen aydınlarının, akademisyenlerinin, sanatçılarının ve kanaat önderlerinin sistematik biçimde tasfiye edildiğini belirten Değirmenci, bunun yalnızca bireyleri değil toplumların geleceğini de hedef alan bir politika olduğunu dile getirdi.

SOVYET BASKILARININ KADIN KURBANLARI ALJİR’DE ANILIYOR

Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi "ALJİR" Müdürü Dr. Dauletkerey Kapuli, “ALJİR Siyasi Baskı ve Rejim Mağdurları Anıt Müze Kompleksi’nin Kuruluşu ve Tarihî Önemi” başlıklı sunumunda Sovyet döneminde yaşanan siyasi baskıların Kazakistan'daki izlerini ve ALJİR Müze Kompleksi'nin bu hafızayı yaşatma misyonunu anlattı.

Kapuli, ALJİR yerleşkesinde bugün hâlâ dönemin izlerini taşıyan barakaların bulunduğunu belirterek, kampta kalan kadınların son derece ağır şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini söyledi. Kampta kalanların saz ve kamışlardan yapılmış barakalarda yaşadığını, her gün ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığını ifade eden Kapuli, kadınların kanal kazma, tarımsal faaliyetler ve çeşitli zorunlu işlerde çalıştırıldığını kaydetti.

ALJİR’ın yalnızca bir çalışma kampı değil, aynı zamanda Sovyet siyasi baskılarının sembollerinden biri olduğunu vurgulayan Kapuli, burada tutulan kadınların büyük bölümünün herhangi bir suç işlememelerine rağmen “halk düşmanı” ilan edilen kişilerin eşleri veya yakınları oldukları gerekçesiyle cezalandırıldığını belirtti.

ALJİR’ın yalnızca geçmişi anlatan bir müze olmadığını vurgulayan Kapuli, aynı zamanda insan hakları, adalet ve tarihî hafızanın korunması konusunda farkındalık oluşturan bir merkez olarak faaliyet gösterdiğini kaydetti. Sovyet baskıları sırasında yaşanan acıların unutulmaması gerektiğini belirten Kapuli, bu tür trajedilerin gelecek nesillere aktarılmasının tarihî sorumluluk olduğunu ifade etti.

Konuşmasının sonunda ALJİR’ın, Kazakistan’ın tarihî hafızasını koruyan en önemli kurumlardan biri olduğunu söyleyen Kapuli, müzenin siyasi baskı mağdurlarının anısını yaşatırken aynı zamanda insan hakları ve adalet kavramlarının önemini hatırlatan bir eğitim ve araştırma merkezi işlevi gördüğünü belirtti.

ÖZBEKİSTAN'DA ULEMA SINIFINA YÖNELİK REPRESSİYA ANLATILDI

Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Prof. Dr. Bahtiyor Hasanov, “Günümüz Özbekistan'da Sovyetler Döneminde Siyasi Baskılara Maruz Kalan Aydınların Hatırasının Ebedileştirilmesi İçin Yapılan Çalışmalar” başlıklı sunumunda, Özbekistan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet dönemi siyasi baskılarının mağduru olan aydınların hatırasını yaşatmak amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı.

Özbekistan Bakanlar Kurulu, Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdür Yardımcısı Murod Zikrullayev ise, “Sovyetler Döneminde Özbekistan'da Ulema Sınıfına Yapılan Siyasi Baskılar (1917-1930'lu yıllar)” başlıklı sunumunda Sovyet yönetiminin Özbekistan'daki din âlimlerine ve geleneksel dinî eğitim kurumlarına yönelik baskı politikalarını ele aldı.

Zikrullayev, 1917 Devrimi sonrasında Sovyet yönetiminin dinî yapıları devlet kontrolü altına almaya çalıştığını, özellikle 1920'li ve 1930'lu yıllarda ulema sınıfının sistematik baskılara maruz bırakıldığını belirtti. Bu süreçte çok sayıda din âliminin “karşı devrimcilik”, “milliyetçilik” ve “Sovyet karşıtı faaliyetlerde bulunmak” gibi suçlamalarla tutuklandığını, sürgüne gönderildiğini veya idam edildiğini ifade etti.

Sunumunda dönemin önde gelen din âlimlerinden Miyan Büzrük Salihov ve Nasırhan Töre gibi isimlerin yaşadıkları mağduriyetlere de değinen Zikrullayev, bu şahsiyetlerin Özbekistan'ın dinî ve kültürel hayatında önemli roller üstlenmelerine rağmen Sovyet baskı politikalarının hedefi hâline geldiklerini söyledi.

KARLAG'IN HAFIZASI GELECEK NESİLLERE AKTARILIYOR

Dolinka Köyü Siyasi Baskı Mağdurları Anıt Müzesi Müdürü Güldana Beysengalieva, “Tarihî Eserler: Karlag'ın Yaşayan Hatırası” başlıklı konuşmasında Sovyetler Birliği döneminin en büyük çalışma kampı sistemlerinden biri olan Karlag'ın tarihî mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla yürütülen çalışmaları anlattı.

Müzede sergilenen eserlerin, siyasi baskı mağdurlarının günlük yaşamlarına ve karşı karşıya kaldıkları zorluklara ışık tuttuğunu kaydeden Beysengalieva, her bir objenin bireysel hikâyeler taşıdığını ve bu yönüyle Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturduğunu söyledi. Beysengalieva, Karlag'ın yaşayan hafızasını oluşturan tarihî eserler arasında repressiya mağduru Kazak Türkü aydınlar Amanbey Kaspağbayev ve Kayyum Muhamedhanov gibi isimlere ait belge ve materyallerin de bulunduğunu belirtti.

ERSOY'DAN TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ VE TARİHÎ HAFIZA VURGUSU

Panelin kapanış konuşmaları, MHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Ahmed Cevad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy tarafından gerçekleştirildi. Türk dünyasında repressiya çalışmalarına katkı sunan akademisyenlerin uzun yıllardır önemli bir fikrî ve bilimsel birikim ortaya koyduğunu belirten Ersoy, bu çalışmalar sayesinde Türk dünyasının ortak hafızasında yer alan acıların daha görünür hâle geldiğini söyledi.

Türk dünyasının birlik fikrinin tarih boyunca önemli aşamalardan geçerek bugünlere ulaştığını ifade eden Ersoy, yeni nesillere ortak tarih, kültür ve hafıza bilincinin aktarılmasının büyük önem taşıdığını vurguladı. Akademik çalışmaların bu süreçte önemli bir rol üstlendiğini kaydeden Ersoy, Türk dünyasının ortak meselelerinin bilimsel zeminde ele alınmaya devam edilmesi gerektiğini belirtti.

Etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen akademisyenlere ve kurum temsilcilerine teşekkür eden Ersoy, serginin hazırlanmasında, eserlerin temin edilmesinde ve bilimsel programın oluşturulmasında görev alan isimlerin önemli katkılar sunduğunu belirtti. Özellikle Türk dünyasının farklı ülkelerinden programa katılan müze yöneticileri, araştırmacılar ve uzmanların etkinliğe uluslararası bir boyut kazandırdığını ifade eden Ersoy, Özbekistan, Kazakistan ve diğer Türk devletlerinden gelen katılımcıların paylaşımlarının büyük değer taşıdığını söyledi.

Program kapsamında sunulan bildirilerin, sergi materyallerinin ve etkinlik boyunca ortaya konulan çalışmaların kitaplaştırılması yönünde hazırlık yapılacağını açıklayan Ersoy, böylece panelde ele alınan konuların daha geniş kitlelere ulaştırılmasının hedeflendiğini söyledi.

Repressiya mağdurlarının anısının yaşatılmasının yanında Türk dünyasının yaşayan insan hazinelerini korumanın da önemli olduğunu vurgulayan Ersoy, kültür, sanat ve bilim alanlarında emek veren isimlerin desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Türk dünyasının ortak tarihini ve kültürel değerlerini geleceğe taşıyacak çalışmaların önemine dikkat çeken Ersoy, bu alanda kurumlar arası iş birliğinin artırılmasının gerekliliğini dile getirdi.

Ersoy, konuşmasının sonunda etkinliğe katkı sunan tüm kurumlara, konuşmacılara ve katılımcılara saygılarını iletti.

Panel toplu fotoğraf çekimi ile son buldu.

TÜRK DÜNYASININ ORTAK ACILARI SERGİDE HAYAT BULDU

Öte yandan “Türk Dünyasında Repressiya Sergisi” ziyaretçilere yalnızca görsel materyaller sunan bir sergi olmanın ötesine geçti. Sergide repressiya mağdurlarına ait bilgi panoları, dönemi yansıtan maketler, anlatım metinleri ve arşiv materyalleri yer aldı. Kapsamlı sergide Sovyet baskılarından etkilenen Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri gibi halkların çektiği zulümler gözler önüne serildi.

Sergide, Sovyet döneminin baskı mekanizmalarını yansıtan Gulag kampı maketleri, siyasi baskılara maruz kalan Türk dünyası aydınlarına ilişkin bilgi panoları ve döneme ait görsel materyaller yer aldı.

Sergide, Kırım Tatarlarının önde gelen aydınlarından Türkolog Bekir Sıtkı Çobanzade gibi baskıya uğrayan Türk dünyası aydınlarına özel bir köşe verildi.

Aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) hakkında da kapsamlı bilgiler sunuldu. Ziyaretçiler, farklı Türk topluluklarının yaşadığı trajedileri ve ortak tarihî hafızayı interaktif ve bütüncül bir anlatımla deneyimleme imkânı buldu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.