SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Kafkasya

QHA - Kırım Haber Ajansı - Kafkasya haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kafkasya haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Ahmed Zakayev: Rusya'nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü bu savaş, Rus imparatorluğunun son savaşı olacaktır Haber

Ahmed Zakayev: Rusya'nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü bu savaş, Rus imparatorluğunun son savaşı olacaktır

Sürgündeki Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Başbakanı Ahmed Zakayev, Kırım Haber Ajansına (QHA) verdiği röportajda, Çeçenistan’ın geleceği, Rusya’daki sistemin çöküş süreci ve Ukrayna savaşının sömürgeleştirilmiş halklar üzerindeki etkilerine dair kritik değerlendirmelerde bulundu. Kırım Tatarları ve Çeçenlerin asimilasyona karşı gösterdiği direncin Kremlin'de "özel bir nefret" uyandırdığını belirten Zakayev, Rusya'nın bir imparatorluk olarak varlığının tüm dünya için "ölümcül bir tehdit" olduğunu söyledi. “HEDEF PUTİN DEĞİL, İMPARATORLUK SİSTEMİ OLMALI” Çeçen ve Kırım Tatar halklarının yüzyıllardır Rus baskısına maruz kaldığını ve ancak bir halk olarak varlıklarını sürdürdüğünü belirten Zakayev, “Kırım Tatar halkının, Çeçen halkının ve Kafkasya'daki pek çok diğer halkın yaşadığı o zor yıllara, yüzyıllara ve trajedilere rağmen; bizler yine de ayakta kalmayı başardık. Bir etnik grup olarak, bir millet olarak varlığımızı koruduk. Kültürümüzü muhafaza ettik ve yüzyıllardır halklarımızın üzerinde baskı kuran emperyal asimilasyona boyun eğmedik. Bu bakımdan, millet olma yolunda rüştümüzü ispat ettiğimizi düşünüyorum.” dedi. Zakayev, Batı dünyasının ve uluslararası toplumun Rusya’nın geçmişte Çeçenistan'da işlediği suçlara göz yumarak Rusya'nın bir canavara dönüşmesine zemin hazırladığını belirtti. Rus saldırganlığını durdurmak için sadece lider değişiminin yeterli olmayacağını savunan Zakayev, şunları kaydetti: Sadece Putin rejiminin değişmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Bizim kaderimiz ve asimilasyona, yok edilmeye, sistemli soykırıma maruz kalan diğer sömürgeleştirilmiş halkların kaderi; sadece Putin’in veya bugünkü rejimin sorunu değildir. Tarihsel gerçek şudur ki; Bu imparatorluk var olduğu sürece milletleri yutarak, toprakları genişleterek ve kaynaklara el koyarak tehdit oluşturmaya devam edecektir. Bu yüzden şundan eminim ki, Rusya'nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü bu savaş, Rus imparatorluğunun son savaşı olacaktır. Bunu en başından beri söylüyorum. Rusya’nın Ukrayna’da alacağı askeri yenilgiye bağlı olarak; hem Rusya’nın içinde hem de bugün Rus işgali altında bulunan diğer sömürgeleştirilmiş halklar ve cumhuriyetler için büyük değişimler mümkün olacaktır. Kırım Tatarları ve Çeçenler de bir istisna olmayacaktır. Ancak hedeflerimize ulaşabilmemiz için şunu net bir şekilde anlamalıyız: Bize gereken şey Putin'e karşı bir zafer ya da onun yerinden edilmesi değil, Rus imparatorluğuna karşı kazanılacak bir zaferdir. Ayrıca yüzyıllardır halkları yok eden ve korkunç suçlar işleyen bu sistemden hesap sorulmalıdır. Ancak bu takdirde hem Çeçen Cumhuriyeti'nde hem de Rusya'nın işgal ettiği diğer topraklarda mevcut iktidar yapılarının değişmesi mümkün olabilir. “RUSYA DAĞILIRSA KAOS OLUR” TEZİ KOCA BİR YALANDIR Sözde "liberal Rus muhaliflerin" Rusya'nın dağılmasının felaket getireceği yönündeki iddialarını eleştiren Zakayev, bu tezin imparatorluğu kurtarmaya yönelik bir şovenizm olduğunu savundu. Rusya'nın merkeziyetçilikten uzaklaştırılmasının maliyetinin, Rusya'nın ebedi savaşlarını finanse etmekten çok daha ucuz olduğunu belirten Zakayev, "Bu bağlamda, Rus imparatorluk sonrası coğrafyada özgür ve bağımsız devletlerin kurulması; tüm insanlığın ve uluslararası toplumun her bakımdan çıkarınadır. Mevcut Rusya, kendi dağılmasından çok daha büyük bir tehdittir." dedi. “UKRAYNA RUSYA’YA KARŞI ZAFER KAZANDIKTAN SONRA HALKIMIZ ÖZGÜRLEŞECEKTİR” Çeçenistan’da yaşayan Çeçen halkının bugünkü durumunu 1944 Sürgünü sonrasındaki döneme benzeten Zakayev, o dönemde de dünyanın ümitsizliğe kapıldığını ancak Çeçen halkının küllerinden doğmayı başardığını hatırlatarak şu ifadeleri kullandı: Dışarıdan bakıldığında bu durumun Çeçenler için çok ümitsiz göründüğünü biliyorum. Ancak biz bu aşamayı daha önce bir kez yaşadık. 1944-1956/57 yılları arasında sürgünden döndüğümüzde, Çeçenler yine aynı konumdaydı. Katliamlara rağmen ölmeyen ve hayatta kalan insanlar, o zamanlar Sovyet sistemine dahil olmak zorunda kalmıştı. O dönemde Türkiye'de, Ürdün'de veya Avrupa'da bulunan soydaşlarımız, bize bugünkü insanların Çeçenistan'daki duruma baktığı gibi ümitsizlikle bakıyorlardı; bir değişimin olacağına dair hiçbir inançları yoktu. Fakat ben şuna inanıyorum: İşte bugün işgal altında hayatta kalan bu kesim, devletimizin işgalden kurtarılması, yeniden doğuşu ve inşası için asıl çekirdek kadroyu oluşturacaktır. Maalesef Kremlin rejimi ve iş birlikçileri, Çeçenistan’ın içinde sözde bir 'temizlik' yürütüyorlar. Çeşitli bahanelerle gençleri topluyor ve Ukrayna’daki savaşa cepheye gönderiyorlar. Bu şekilde, içeride büyümekte olan o potansiyeli tasfiye etmeye çalışıyorlar. Çünkü mevcut sisteme ve rejime karşı büyük bir nefret besleyen bu güç ve potansiyel, işgal rejimi ve işgalciler için ölümcül bir tehdit oluşturabilir. Bu yüzden o gençleri Ukrayna’ya karşı savaşta 'canlı güç' ve 'top yemi' olarak kullanmaya çalışıyorlar. Ancak genel olarak halkımız hayatta kalmıştır. Ülkemizi özgürleştireceğimize inanıyorum; fakat bu ancak Ukrayna'nın Rusya'ya karşı kazanacağı zaferden sonra gerçekleşecektir. Değişim ancak bu takdirde mümkün olabilir; sadece Çeçenistan'da değil, Rusya'nın sömürdüğü diğer tüm topraklarda da...

Soykırım yalanının 111. yılı: 24 Nisan 1915 Haber

Soykırım yalanının 111. yılı: 24 Nisan 1915

Osmanlı dönemindeki çetecilik faaliyetleri ve belirli siyasi akımlar göz önünde bulundurulmaksızın, 24 Nisan 1915 tarihi çerçevesinde tehcir ve sözde soykırımtartışmaları sürüyor. Söz konusu tarih belirli siyasi ajandaların da gündeminde kalmaya devam ediyor. İMPARATORLUKTA SİYASİ CEREYANLAR VE TÜRK VARLIĞINI KORUMA GAYESİ İstanbul'u tehcir yahut sevk ve iskan kararını almaya iten sebepler büyük oranda 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında görülen, Balkanlar başta olmak üzere imparatorluk dahilindeki çeşitli ulusların kendi siyasi ajandalarını oluşturması neticesinde patlak veren kanlı tedhiş (terör) olaylarıyla bağlantılıdır. Ermenilere yönelik tedbirlerin alınma sebebi 1912'de Balkanlarda yaşanan büyük nüfus kaybının Anadolu'da da yaşanmasını önleme gayretiydi. Nitekim önce 1877'te İsveç'te Ermeni ırkçısı Hınçak örgütü, 1890'da ise Tiflis'te Taşnak Sütyun Ermeni İhtilal Cemiyetleri Birliği kurulmuş, 1876-77 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında gündeme gelen Osmanlı Devleti topraklarının paylaşımı çerçevesinde bu örgütler de belirli kazanımların peşine düşmüştü. İMPARATORLUK TOPRAKLARINDA NÜFUZ VE NÜFUS MÜCADELESİ Osmanlı-Rus Harbi sonucunda imzalanan 1878 Yeşilköy ve Berlin antlaşmalarıyla Rusların, Ermeniler üzerinde etkinlik kazanması nedeniyle güneye inmek isteyen Rusların önünü kesmek amacıyla İngilizlerin dikkati Kafkasya üzerinde yoğunlaşmıştı. Büyük devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki nüfuz mücadelesinde Berlin Antlaşmasında Ermenistan olarak adlandırılan bölgeden ıslahat, güvenlik ve müdahale edebilme hakkı gibi şartlar yer almıştı. Bu antlaşma Rus yanlısı ile batı yanlısı Ermeniler üzerinde ayrılıkçı etkiler meydana getirmiş, 1890'da Tiflis'te kurulan Rus güdümlü "Taşnak Sutyun Ermeni İhtilal Cemiyetleri Birliği", Rus Çarlığı için Osmanlı sınırları içerisinde gönüllü olarak bir nevi "beşinci kol faaliyeti" yürütmeye başlamıştı. Taşnak cemiyeti siyasi ajandası doğrultusunda terör odaklı etki eylemlerine başvurarak Rus hakimiyetinin önünü açmak adına hareket ederek resmen kurulmasından önce 1888'de Van'da, 1890'da Erzurum'da ve 1894'te Sason'da isyanlar tertip ederek Müslüman halkı katliama tabi tutmuşlardı. 1896 Osmanlı Bankası baskını ise bu olayların pik noktası olmuştu. Osmanlı'nın bu hareketler karşısında sert tedbirler alması ise dünya basınında sözde "Türk zulmü" olarak lanse ettirilmişti. İleride de Balkan Savaşları döneminde asıl katliama uğrayan Türklerken, gerçekleşen katliamlar yine çeşitli basın organlarında "Türk barbarlığı" şeklinde yansıtılarak gerçeklerin çarpıtıldığı görülecektir. Önleyici tedbirleri bahane eden diğer ülkeler bu şekilde Osmanlı Devleti'ne bölgesel ıslahatlar adı altında kendi siyasi çıkarlarını dayatırlarken, belirli çeteler de kendi hesaplarına bölgedeki nüfus yoğunluğunu silah zoruyla değiştirmeye çalışıyorlardı. İmparatorluk sınırları içerisinde kanlı bir nüfuz ve nüfus mücadelesi söz konusuydu. 1912'de yaşanan Balkan Harbi ve gerçekleştirilen büyük Türk soykırımı, bunu açıkça ortaya koymuştu. Nitekim Balkan Harbi sırasında da bölgede bazı Ermeni çeteleri Bulgar ordusu saflarında Türk köylerini hedef almıştır. 24 NİSAN TARİHİNDE NE OLDU? Ermeni tedhiş örgütleri, Harb-i Umumi (Birinci Dünya Savaşı) başlangıcında Rus Çarlığı'nın güdümünde Ermeni alaylarının oluşuma katılıp Doğu Anadolu'daki "Ermeni olmayan" unsurlar üzerinde terör estirmeye başlayınca, Ermeni tehciribir zorunluluk olarak ortaya çıktı. Kararın ilk işareti sayılan, Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın 2 Mayıs 1915’te Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya gönderdiği yazıda şu ifadeler yer almıştır: Van Gölü etrafında ve Van vilayetince bilhassa ma’lûm olacak mevâki’-i muayyenedeki Ermeniler isyan ve ihtilâl için daimî bir ocak halindedirler. Bu halkın oradan kaldırılarak isyan yuvasının dağılması fikrindeyim. Üçüncü Ordunun verdiği malûmata nazaran Ruslar 7 Nisan’da (20 Nisan 1915) hududları dâhilindeki Müslüman ahâliyi çıplak bir halde hududumuz dâhiline sürdüler. Hem buna mukabele-i bilmisil olmak ve aynı zamanda yukarıda söylediğim maksadı hâsıl etmek üzere, ya merkum Ermenileri ve ailelerini Rusya hududu dâhiline sürmek, yahut merkum Ermenileri ve âilelerini Anadolu dâhiline muhtelif yerlere dağıtmak lâzımdır. Bu iki şıktan münâsibinin intihabı ile icrasını rica ederim. Bir mahzur yoksa ussat ailelerini isyan merkezlerini hudud hâricine sürmeyi ve onların yerine hudud hâricinden gelen İslâm halkı yerleştirmeyi tercih ederim. Devrin Osmanlı yönetimi 24 Nisan 1915'te Ermeni komitelerinin hepsini kapatma kararı alarak 235 önderini tutukladı. İstanbul'daki 610 komitecinin çoğu yakalanamamıştı. Tutuklananların bir kısmı Ayaş ve Çankırı'ya sevk edilmiş, yabancı ülke vatandaşı olduğu anlaşılan Ermeniler ise sınır dışı edilmişti. Bu tarih, 27 Mayıs 1915'te alınan tehcir kararının ön adımı sayılarak belirli siyasi çevrelerin ve Ermeni diasporasının sözde soykırımın başlangıcı ve sembolü olarak kabul görmektedir. Dahiliye Nazırı Talât Paşa’nın sahada icra ettiği tehcir doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolaylarıdır. İkincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermenilerin bu bölgelerde düşmanla iş birliği yaptığı ve bir çıkarma hareketini kolaylaştıracak faaliyetler içinde bulundukları tespit edilmişti. Daha sonra bu uygulama isyan çıkaran, düşmanla iş birliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilayetlerdeki Ermenilere de teşmil edildi. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler tehcir dışı bırakıldıkları hâlde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri görülenler de sevke tâbi tutuldu.

Ukrayna’nın "oyun değiştiren" tecrübesi için 10'dan fazla ülke sırada! Haber

Ukrayna’nın "oyun değiştiren" tecrübesi için 10'dan fazla ülke sırada!

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy, Millî Güvenlik ve Savunma Konseyi Sekreteri Rüstem Umerov’un Orta Doğu ve Körfez bölgesine yönelik temaslarının ilk aşamasına ilişkin sunduğu raporu kamuoyuna değerlendirdi. Resmî sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın askerî uzmanlığına yönelik uluslararası ilginin arttığını vurguladı. Zelenskıy, Ukrayna ordusunun sahadaki deneyiminin artık partner ülkelerin güvenliğinde önemli bir unsur haline geldiğini belirtti. Özellikle savaş deneyiminin, farklı ülkelerin savunma kapasitesine katkı sağlayacak düzeye ulaştığı ifade edildi. UKRAYNA HANGİ ALANLARDA DESTEK SUNUYOR? Açıklamada, Ukrayna’nın özellikle hava sahası güvenliği ve deniz güvenliği alanlarında destek sunmaya hazır olduğu belirtildi. İnsansız hava araçlarına karşı savunma ve denizlerde güvenlik sağlama konularında Ukrayna’nın edindiği tecrübenin, farklı coğrafyalarda uygulanabileceği vurgulandı. Karadeniz’de elde edilen deneyimin, küresel deniz yollarında da kullanılabileceği ifade edildi. HANGİ ÜLKELERLE TEMAS YÜRÜTÜLÜYOR? Volodımır Zelenskıy, Ukrayna’nın güvenlik alanında birçok ülkeyle aktif iletişim halinde olduğunu açıkladı. Bu kapsamda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Ürdün, Türkiye, Suriye, Umman, Kuveyt ve Bahreyn ile temasların sürdüğü belirtildi. Ayrıca Irak’tan da iş birliği yönünde talepler geldiği ifade edildi. KÜRESEL ÖLÇEKTE YENİ İŞ BİRLİKLERİ Mİ GELİYOR? Zelenskıy, Kafkasya, Doğu ve Güneydoğu Asya ile Afrika ülkelerinden de somut iş birliği talepleri alındığını duyurdu. Bu gelişmelerin Ukrayna’nın güvenlik alanındaki rolünü küresel ölçekte genişlettiğine işaret edildi. Öte yandan Avrupa’da daha derin güvenlik anlaşmaları için hazırlıkların sürdüğü ve kısa vadede sonuç alınmasının beklendiği belirtildi. YENİ ANLAŞMALAR İÇİN TALİMAT VERİLDİ Cumhurbaşkanı Volodımır Zelenskıy, Ukrayna Millî Güvenlik ve Savunma Konseyi Sekreteri'ne yeni güvenlik anlaşmalarının taslaklarını tamamlaması ve imzaya hazır hale getirmesi talimatını verdi. Bu adımın, Ukrayna’nın uluslararası güvenlik iş birliklerinde daha aktif bir rol üstlenmesine zemin hazırlaması bekleniyor.

Konya'da bir Türkistan sevdalısı: Basmacı Hareketi'nin izleri Kırkkuyu'da Haber

Konya'da bir Türkistan sevdalısı: Basmacı Hareketi'nin izleri Kırkkuyu'da

Konya'nın Kulu ilçesi sınırlarında yer alan Kırkkuyu köyü, Anadolu'nun kalbinde Türk dünyasının kesişme noktası olma özelliğini koruyor. 1853-1856 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Anadolu'ya göç eden Nogay Türkleri tarafından kurulan köy, bugün sadece Kırım ve Kafkasya göçmenlerine değil, Türkistan’ın özgürlüğü için savaşan kahramanlara da ev sahipliği yapıyor. BASMACI HAREKETİ'NİN ÖZBEK GAZİSİ: YUNUS ALİ MÜCAHİT Kırkkuyu köyü mezarlığında rastlanan en dikkat çekici kabirlerden biri, Basmacı Hareketi’nin neferlerinden olan Özbek asıllı Yunus Ali Mücahit’e ait. Zalim Rus Çarlığı ve sonrasında kurulan SSCB’ye karşı bağımsızlık mücadelesi veren gazi, Türkistan-Rus Savaşı'nın ardından Anadolu'ya gelerek bu köye yerleşti. Türkistan'dan gelen bir heyetle köye dahil olan Yunus Ali Mücahit, ömrünün geri kalanını bu topraklarda tamamladı. KIRKKUYU: MUHACİRLERİN GÜVENLİ LİMANI Tarihsel olarak Kırım muhacirlerinden oluşan Kırkkuyu, zamanla Kafkasya ve Türkistan bölgelerinden gelen her kardeşine kucak açan bir yerleşim yeri haline geldi. Köy halkının bu kapsayıcı tutumu, Yunus Ali gibi bağımsızlık savaşçılarının Anadolu’yu "vatan" olarak benimsemesinde büyük rol oynadı. GELECEK NESİLLERE MİRAS Bugün Kırkkuyu mezarlığında bulunan Yunus Ali Mücahit'in kabri, sadece kişisel bir hatıra değil, Türk halklarının zor zamanlarda birbirine nasıl dayanak olduğunun kanıtı niteliğinde. Mücahidin kabri, hem köy sakinleri hem de bölgeyi ziyaret eden tarih meraklıları için Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan hürriyet mücadelesinin bir simgesi olarak varlığını koruyor.

Bir millî hafıza merkezi olarak Türk Ocakları: 1949-1970 dönemi ve "Dış Türkler" vizyonu Haber

Bir millî hafıza merkezi olarak Türk Ocakları: 1949-1970 dönemi ve "Dış Türkler" vizyonu

1912 yılında bir grup Tıbbiyeli öğrencinin dönemin aydınlarına gönderdikleri mektuplara aldıkları olumlu geri dönüşler üzerine temelleri atılan Türk Ocakları, 1931 yılında kapatıldı ancak 1949 yılında ise yeniden faaliyete geçti. Türk Ocağının söz konusu ikinci dönemini doktora tezi olarak ele alan Dr. Özlem Seyhan, çalışmasını kitaplaştırarak hem Ocak tarihine hem de akademik literatüre önemli bir katkı sundu. Türk Ocaklarının ikinci dönemindeki faaliyetlerine ilişkin Kırım Haber Ajansına (QHA) değerlendirmelerde bulunan Dr. Seyhan, Ocağın 1949 yılında yeniden açılmasıyla birlikte Türkiye dışında yaşayan Türklere yönelik ilginin kesintisiz biçimde sürdüğünü vurguladı. Seyhan, bu ilginin siyasi bir yayılmacılık hedefi taşımadığını özellikle belirterek şu değerlendirmede bulundu: Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmek Ocağın kendine görev edindiği bir konudur. Bunun siyasi açıdan ırkdaşlarını kendi devleti içine almak olmadığı hem Türk Ocağı Yasası’yla belirtilmiş hem de Türk Yurdu dergisinde her fırsatta dile getirilmiştir. Her Müslüman Türk aydın için Kırım, İdil-Ural, Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Türkistan gibi kendi vatanlarında mahkûm yaşayan milletleri tanımak önemli bir görev olarak kabul edilmiştir. Farklı devletlerin vatandaşı olarak cemaatler halinde bulunan Türklerin ve Müslümanların bütün sorunlarıyla ilgilenmek ve onlara millî şuur kazandırmak gerektiği savunulmuştur. Dışarıda bulunan ve toplu halde yaşayan Türklere karşı ortak duygular, ortak kültür bakımından sorumluluk taşındığı belirtilmiştir. Türkiye’nin Türkoloji çalışmalarının merkezi olması için çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Türkiye haricinde bulunan Türklerle irtibatın kesilmesi halinde Türk medeniyetinin ve Türklük şuurunun zayıflayabileceği, dolayısıyla da dış Türklerin benliklerini kaybedip asimile olma tehlikesiyle karşılaşacağı söylenmiştir. Siyasî sınırlar dışından gelen Türkler de ilk zamanlarda olduğu gibi bir aile olarak gördükleri Ocağın yardımlarına başvurmaktan çekinmemiştir. Türkiye dışında yaşayan Türklerle önemli bir temasın 1962 yılının temmuz ayında Sovyetler Birliğini Tanıma Enstitüsü üyelerinden Dr. Edilge Kırımal ve Mehmet Ali Emircan’ın Türkiye’ye gelerek Türk Ocaklarını ziyaret etmesi ile yaşandığını söyleyen Seyhan, bu ziyaretten haberdar olan Kırımlı, Azerbaycanlı, Kafkasyalı ve Türkistanlı Türklerin bu vesile ile yapılan görüşmelere katıldıklarını, Kırımal ile Emircan’ın Türk Ocağı salonunda yaptıkları basın toplantısında dış Türklere dair gelen soruları yanıtladıkları ve enstitünün çalışmaları hakkında konuştuklarını da ifade etti. HÜRRİYETTEN MAHRUM MİLLETLER SOVYETLER BİRLİĞİ'NİN TUTSAĞI HALİNE GELMİŞTİ Türk dünyası ile ilgili en çok tartışılan konunun Sovyetler Birliği’nin komünist rejimi doğrultusunda Türkistan Türklerinin milli şuurunu ortadan kaldırma çabası olduğunu ifade eden Seyhan, “20. yüzyılda Batı'nın yıkılan sömürgeciliği yerini komünist sömürgeciliğine bırakmıştır. Hürriyetten mahrum milletlerin çoğu Sovyetler Birliği’nin tutsağı haline gelmiştir. Türkiye’nin ise tutsak Türklerin bağımsızlığına kavuşuncaya kadar bazı çalışmalar yapması gerekli görülmüştür. Bu fikirler doğrultusunda Türk Yurdu dergisi, tutsak Türkler meselesinin büyük bir millî dava olduğunu anlatma çabasına girmiştir. Dış Türklerin esaretten kurtarılması için emperyalist zihniyetle mücadelenin önemi vurgulanmıştır. Buna göre Türklerin, Türklüklerini kaybettiği propagandası kafalardan silinmelidir. Azerbaycan’dan Doğu Türkistan’a dış Türklerin Türklük ruhu, pek çok Türkiye Türküne örnek olacak niteliktedir.” dedi. Diğer taraftan bu dönemde Sovyetler Birliği’nin tüm dünyaya kendi topraklarında Rusların yaşadığını ve Rus olmayanların ise hemen hemen Ruslaştığı yönündeki fikri kabul ettirme yönündeki faaliyetlerine dikkat çeken uzman, Türk Ocaklarının dış Türklere ve Rusya’ya karşı bakış açısı ile ilgili şu bilgileri verdi: Irk, dil, din ve kültür ayrılığı nedeniyle Rusya’nın ahenkli bir federasyon olmasının imkânsız olduğu vurgulanmıştır. Öyle ki Sovyetlerin içindeki Rus olmayan milletler emperyalizme karşı hürriyet, demokrasi ve medeniyeti muhafaza etmeye çalışmıştır. Rusya Türklerinin tarihin derinliklerinden gelen bir güçle yeniden refaha kavuşacaklarına inanılmıştır. TÜRK OCAKLARI “HALKA DOĞRU” YÖNELMİŞTİR Türk Ocaklarının halktan uzak bir hareket olmadığına da değinen Seyhan, kuruldukları bölgelerde yaşayan halk kitlesinin ekonomik durumu ve refah düzeyi ile yakından ilgilendiğini, özellikle kırsal kesimlerde geri kalmış muhitlerdeki yaşam şartlarının zorluğu, geçim kaynağı olarak yapılan mesleklerin çok fazla fiziki güç gerektirmesi, maddi imkansızlıklar nedeniyle tedavi olamayan kişilerin sorunlarına çözüm aradıklarına değindi. Seyhan, Türk Ocaklarının halka doktor ve ilaç temin etmeyi bir vazife bildiğini ve köylere doktorlar götürdüğü ve bazı yerlerde dispanserler açtığı bilgisini verdi. Hizmetlerinin amacı kendi muhitini kalkındırmak olan Türk Ocaklarının, maddi bir karşılık beklemeksizin çalıştığını ve maksadın halk ile Ocak ilişkilerini güçlendirmek olduğunu belirten Seyhan, “Ocak her anlamda müreffeh bir toplum yaratma amacına hizmet etmiştir. Ocakların, temel vazifesinin halkın refah seviyesini yükseltmek ve Türk milletini müreffeh bir seviyeye eriştirmek olduğu düşünüldüğünde, eğitim, sağlık, kültür, sanat gibi pek çok konuda aktif faaliyet gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.” değerlendirmesinde bulundu. TÜRK OCAKLARI SİYASET ÜSTÜ MİLLÎ BİR TEŞEKKÜLDÜR Türk Ocaklarının siyaset üstü bir kurum olduğuna da atıf yapan Seyhan, Türk Ocaklarının kurulduğu ilk andan itibaren Ocağı hiçbir şahsi ve siyasi ihtirasa alet etmeyecekleri kararında olduklarını, Ocak mensuplarının birçoğunun İttihat Terakki üyesi olmalarına rağmen cemiyetin particilikten tamamen uzak tutulması düşüncesinde olduklarını kaydetti. 1949 yılında yeniden faaliyete geçilmesiyle birlikte yayımlanan yasada da bu ilkenin açık biçimde vurgulandığını belirten Seyhan, şu değerlendirmeyi yaptı: Türk Ocaklarının herhangi bir siyasi partiyle bağlantısının olmayacağı açıkça belirtilmiştir. Ocak üyeleri bireysel olarak siyasî faaliyetlerde serbesttir; ancak Türk Ocakları, parti ve grup ayrımı gözetmeksizin siyaset üstü millî bir teşekküldür. Seyhan, her ne kadar siyasetten uzak durma ilkesi benimsenmiş olsa da, dönemin siyasî çalkantılarının Türk Ocaklarını yakından etkilediğini, kimi zaman Ocağın güç kazanmasına, kimi zaman ise varlığının tehlikeye girmesine yol açtığını belirtti. 1949-1970 döneminin, Türkiye’de çok partili hayata geçiş ve demokratikleşme süreciyle örtüştüğüne dikkat çekerek, Türk Ocaklarının bu süreçte millî duruşunu korumaya çalıştığını ifade etti.

Ukrayna'nın başkenti Kıyiv'de Şeyh Şamil parkı açıldı Haber

Ukrayna'nın başkenti Kıyiv'de Şeyh Şamil parkı açıldı

Ukrayna’nın başkenti Kıyiv’de bugün, Kafkasya'da uzun yıllar boyunca Ruslara karşı olağanüstü bir mücadele veren Şeyh Şamil’in adını taşıyan parkın açılış töreni yapıldı. "Kafkas Kartalı" olarak anılan ve Dağıstan halkları için bir efsane olan Şeyh Şamil’in vefatının 155. yılı dolayısıyla düzenlenen törene Kırım Tatar Milli Meclisi (KTMM) Başkanı Refat Çubarov, Ukrayna Dağıstan Halkları Kongresi Başkanı Ahmed Ahmadov, Kırım Özerk Cumhuriyeti Müslümanları Dini İdaresi Başkanı Müftü Ayder Rüstemov, Dünya Dağıstan Halkları Kongresinin temsilcileri ve yerel yetkililer katıldı. KTMM Başkanı Refat Çubarov, töreninde yaptığı konuşmada, Kıyiv’deki parka Şeyh Şamil’in adının verilmesinin derin tarihsel ve siyasi anlam taşıdığını belirtti. Kıyiv Belediyesinin bu adımı atarak, Dağıstan ve Çeçen halklarına duyulan saygıyı sergilediğini belirten Çubarov, “Aynı zamanda bu isim Rus İmparatorluğu’na karşı direnen Kafkas halkları ile bugün, imparatorluğu yeniden canlandırmaya çalışan Rus yönetimine karşı kahramanca mücadele eden Ukrayna arasında arasında doğrudan bir paralellik kurmakta ve derin bir bağlantı oluşturmaktadır.” dedi. Uzun yıllar boyunca Rusya’dan zarar gören farklı halkların temsilcilerinin bugün Ukrayna Silahlı Kuvvetleri saflarında, Ukraynalılarla omuz omuza savaştığını vurgulayan KTMM Başkanı, “Şüphesiz Ukrayna kazanacak, köleleştirilmiş halklar özgürlüğüne kavuşacak ve Rus barbarları bataklıklarına geri çekilecek ve bütün halklarla barış ile uyum içinde yaşamayı öğrenene orada kadar kalacaklar.” ifadelerini kullandı. KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL Şeyh Şamil, 1797’de Dağıstan’ın Gimri köyünde doğdu ve genç yaşta aldığı güçlü dini ve entelektüel eğitimle yalnızca bir savaşçı değil, aynı zamanda bir lider ve rehber olarak öne çıktı. Mevlana Halid-i Şehrezori’den aldığı ilim ve hilafetle Kafkasya’ya dönen Şamil, Rus yayılmacılığının Kafkas halklarını esaret altına almaya çalıştığı bir dönemde sahneye çıktı. İmam seçildiği 1834’ten itibaren, Dağıstan ve Çeçenistan başta olmak üzere Kuzey Kafkasya’da dağınık direnişi birleştirerek düzenli bir ordu kurdu. “Gazavat” (Kutsal Savaş) adı verilen bu mücadelede, sayıca ve imkân bakımından çok üstün olan Çarlık Rusyası’na karşı halkını örgütleyerek özgürlük mücadelesinin sembol ismi haline geldi. Yaklaşık 35 yıl süren bu direniş boyunca Şeyh Şamil, Rus ordularına ağır kayıplar verdirirken Kafkasya’da fiili bir hakimiyet alanı oluşturdu ve Çarlık yönetiminin tüm askeri planlarını defalarca boşa çıkardı. Kırım Savaşı sırasında mücadelesini daha da genişletmeye çalışan Şamil, tüm yalnızlığına ve dış destek eksikliğine rağmen direnişten vazgeçmedi. 1859’da teslim olmak zorunda kalsa da ne mücadelesi ne de mirası sona erdi. Şeyh Şamil, hayatının sonuna kadar Kafkas halklarının özgürlük iradesini temsil eden bir isim olarak kaldı; bugün hâlâ “Kafkas Kartalı” olarak anılmasının nedeni, işte bu uzun soluklu ve onurlu direniştir.

Ukrayna-Rusya Savaşı sonrası önemi artan Orta Koridor'un geleceği Ankara'da ele alındı Haber

Ukrayna-Rusya Savaşı sonrası önemi artan Orta Koridor'un geleceği Ankara'da ele alındı

Türkiye ve Azerbaycan başta olmak üzere Türk dünyası için Orta Koridor'un ekonomik ve sosyal önemi, Gazi Üniversitesinde düzenlenen panelde değerlendirildi. Gazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜRKDAM), Azerbaycan Uluslararası İlişkiler Analiz Merkezi ile Türkiye Politik ve Stratejik Araştırmalar Vakfı (TÜRPAV) ortaklığında tertip edilen "Kafkasya ve Orta Koridor'un Geleceği: Ekonomi, Ulaşım ve Enerji" başlıklı panel, 9 Aralık 2025 tarihinde Mimar Kemaleddin Konferans Salonu'nda gerçekleştirildi. Panele, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Trabzon Milletvekili Adil Karaismailoğlu, Türkiye-Azerbaycan Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Şamil Ayrım, Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Ünal, Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçiliği Siyasi İşler Müsteşarı Eldar Aliyev, Azerbaycan Devlet Televizyonu Şubesi Müdürü ve Azebaycan Devlet Üniversitesi Öğretim Görevlisi Mahir Garibov, Bakü Network Araştırma Merkezi Başkan Yardımcısı Sahil Kerimli ve Azerbaycan Uluslararası İlişkiler Analiz Merkezi Uzmanı Fuat Abdullayev ile çok sayıda davetli katıldı. ORTA KORİDOR TÜRK DÜNYASININ JEOPOLİTİĞİNİ DAHA KIYMETLİ HÂLE GETİRECEK TÜRPAV Başkanı Dr. Sinan Demirtürk, açılışta yaptığı konuşmasında Orta Koridor'un ilerleyen yılların en çok konuşulan akslarından birini oluşturacağını söyledi. Bu koridorun, Türk devletleri arasında barış ve ekonomi koridoru da oluşturacağına işaret eden Demirtürk, Türk dünyasının ekonomik, sosyal ve kültürel birleşmesini hızlandırabileceğini dile getirdi. Dr. Sinan Demirtürk, üzerinde terörün ve istikrarsızlığın bulunmadığı bir coğrafya olarak Orta Koridor'un, Türk devletlerinin dünya jeopolitiğindeki yerini daha da kıymetli hale getireceğini kaydetti. UKRAYNA-RUSYA SAVAŞI, ORTA KORİDORUN ÖNEMİNİ ARTIRDI Gazi Üniversitesi TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy da İpek Yolu'nun 21. yüzyılda revize edilerek, yeniden canlandırılmasının yakın dönemin en önemli konuları arasında yer aldığı ifade etti. Ukrayna-Rusya Savaşı dolayısıyla Kuzey Koridoru'nun güvensiz bir hâle geldiğini dile getiren Aksoy, aynı zamanda bu durumun Orta Koridor'un önemini artırdığına dikkat çekti. "SON GÜNLERDE GÜNDEMDE OLAN ZENGEZUR HATTIYLA DAHA ÇOK ÖNE ÇIKIYOR" Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçiliği Siyasi İşler Müsteşarı Eldar Aliyev konuşmasında, Azerbaycan'ın Türkiye ile Türkistan arasındaki bağlantı konumunda bulunduğuna dikkat çekerek, "Bağımsızlıktan itibaren Türkiye ile beraber gerçekleştirdiğimiz tüm projelerin aslında temeli bir bağlantısallık üzerineydi, bir ulaştırma üzerineydi. Önce Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum, sonra TANAP'a dönüşen bu doğal gaz hattı, Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı, enerjinin ve ürünlerin ulaştırıldığı Doğu-Batı arasında ticaretin merkezini bu bölgeye çekmek amaçlıydı. Bu projelerin ekonomik ve aynı zamanda bu bölgenin siyasi, jeopolitik önemini artıran bir yönü vardı. Bu konu özellikle son günlerde gündemde olan Zengezur hattıyla daha çok öne çıkıyor." dedi. Ermenistan'ın Zengezur bölgesinin Sovyetler Birliği kurulduktan sonra Azerbaycan'dan koparılıp Ermenistan'a bağlanan bir bölge olduğunu dile getiren Eldar Aliyev, "O bölge tamamen Azerbaycan Türklerinin nüfus olarak yoğunlukta olduğu bir bölgeydi. Daha sonra önce siyasi olarak Ermenistan'a bağlandı. Daha sonra Sovyet yönetimi tarafından 1948'de Ermenistan'tan Azerbaycan Türklerinin zorunlu göçe tabir tutulması, en sonunda 1988'de tamamen etnik temizlik gerçekleştirilmesiyle Türkiye ile Azerbaycan arasında ve Azerbaycan'ın 2 parçası Nahçıvan ve Doğu Zengezur arasında bağlandı koparıldı; Türkiye ile Azerbaycan arasında direkt hat koparıldı. Şu an üçüncü bir ülkeden geçmeden Türkiye ile Azerbaycan'ın birbirine ulaşması imkansız. O yüzden Zengezur Koridoru'nun güvenli ve üçüncü tarafların herhangi bir müdahalesi olmadan ulaşıma açılması bizim için Türk dünyasının bütünlüğü açısından bir önemli" ifadelerini kullandı. ÜNAL: GELECEK ÇİZİLİRKEN TARİH UNUTULMAMALI Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Ünal da üniversitenin, Türk dünyasıyla ilgili birçok programa ev sahipliği yaptığını belirtti. Kafkasya ve Türk dünyasının geleceği üzerine yapılan konuşmaların önemine vurgu yapan Prof. Ünal, gelecek vizyonu çizilirken tarihi sürecin de unutulmaması gerektiğini söyledi. Ünal, uzun bir süredir Türkiye ve Azerbaycan'ın devlet başkanları ve gelecek misyonuyla, meselelere ortak çözümler ürettiğini ve önemli yol haritaları çizdiğini dile getirdi. "POLİTİKALARIN GERÇEKLEŞTİRİLMESİNDE TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI VE TÜRKİYE ARASINDAKİ İLİŞKİLER ÇOK ÖNEMLİ" TBMM Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Başkanı Adil Karaismailoğlu ise, açılışta yaptığı konuşmada, Türkiye'nin coğrafi konumuyla birçok avantaja sahip olduğunu söyledi. Lojistiğin ve taşımacılığın üzerinden geçtiği ülkelerin önemini artırdığını belirten Karaismailoğlu, dünyada 33 trilyon dolarlık ticaret hacmi olduğunu ve bunun yüzde 80'inden fazlasının Uzak Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika arasında dolaştığını ifade etti. Karaismailoğlu, Uzak Asya'dan ticarette, Türkiye ve Türkistan coğrafyasının kritik bir noktada olduğuna işaret ederek, Türkiye'nin son yıllarda yaptığı ulaştırma yatırımlarının, Orta Koridor'un önünü tamamen açtığını vurguladı. Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu ve Marmaray ile Çin'den Londra'ya kadar kesintisiz bir demir yolu sağladığının altını çizen Karaismailoğlu, "Bu politikaların gerçekleştirilmesinde özellikle Türk Devletleri Teşkilatı ve Türkiye arasındaki ilişkiler çok önemli. Hem kapasitenin artırılması hem de güzergahtaki yoğunluğun ortadan kaldırılması için de önemli çalışmalar var." dedi. KARAİSMAİLOĞLU: ZENGEZUR KORİDORU TAMAMLANDIĞINDA ORTA KORİDOR'UN EN ÖNEMLİ DAMARI OLACAK Kuzey Koridoru'nun Rusya-Ukrayna Savaşı, Güney Koridoru'nun ise Kızıldeniz'de artan saldırılar, sigorta maliyetleri ve uzun transfer süreçleri nedeniyle önemini kaybettiğini söyleyen Karaismailoğlu, Çin-Avrupa ticaretinin yeni bir rota aradığını dile getirdi. Karaismailoğlu, Türkiye'nin, Asya-Avrupa-Orta Doğu'nun kesiştiği en stratejik transit merkezi olduğunu belirtti. Orta Koridor'un en önemli noktasının Zengezur Koridoru olduğuna işaret eden Karaismailoğlu, "Zengezur Koridoru tamamlandığında direkt Bakü ile bağlantımız kesintisiz bir şekilde sağlanmış olacak. Bu da Orta Koridor'un en önemli damarı olacak." ifadesini kullandı. Açılış konuşmalarının akabinde; Kazakistan Ramazan Bimasevik Süleymanov Doğu Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaster Sarkıthan, Azerbaycan Devlet Televizyonu Tarih Şubesi Müdürü ve Azebaycan Devlet Üniversitesi Öğretim Görevlisi Mahir Garibov, Bakü Network Araştırma Merkezi Başkan Yardımcısı Sahil Kerimli ve Azerbaycan Uluslararası İlişkiler Analiz Merkezi Uzmanı Fuat Abdullayev'in konuşmacı olarak yer aldığı "Kafkasya ve Orta Koridor'un Geleceği: Ekonomi, Ulaşım ve Enerji" paneli Gazi Üniversitesi TÜRKDAM Müdürü Prof. Dr. Bülent Aksoy moderatörlüğünde gerçekleştirildi. Panelde, Orta Koridor'un bölgeye ekonomik ve sosyal etkileri, ulaşım ve lojistiğin güvenliğindeki yeri ve Türkiye ile bölge arasındaki bütünlük açısından önemi gibi konular, uzmanlar tarafından tartışıldı.

Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanından Türkiye vurgusu: Kıyiv-Kafkasya-Ankara hattında yeni güvenlik mimarisi Haber

Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanından Türkiye vurgusu: Kıyiv-Kafkasya-Ankara hattında yeni güvenlik mimarisi

Ukrayna Parlamentosu Başkanı Ruslan Stefançuk ile sürgündeki Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Başbakanı Ahmed Zakayev, 14 Kasım’da Kıyiv'de önemli bir görüşme gerçekleştirdi. Stefançuk, görüşmenin ardından yaptığı açıklamada Ukrayna ile İçkerya arasındaki ilişkinin “askerî dayanışmadan siyasî iş birliğine evrildiğini” vurgulayarak, iki halkın özgürlük mücadelesinde yan yana durduğunu söyledi. Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı İnal Şerip’in Kyiv Post için kaleme aldığı makalede, Stefançuk ile Zakayev arasında 14 Kasım’da yapılan görüşmenin, Kıyiv’in Kuzey Kafkasya politikasında sembolik jestleri aşarak kurumsal bir aşamaya geçtiğinin altı çizildi. Şerip, bu temasın Kıyiv Deklarasyonu’nun uygulanmasını hızlandıracak bir “dönüm noktası” olduğunu vurgularken, Ukrayna’nın bölgede istikrarı güçlendirme çabasının yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliği açısından da zorunlu hale geldiğini ifade etti. Makalede özellikle Türkiye’nin rolüne dikkat çekilerek, Ankara’nın Karadeniz güvenliği, enerji koridorları ve Kafkasya dengeleri nedeniyle oluşan benzersiz konumu sayesinde kurulacak uluslararası koalisyonun “kilit aktörü” olacağı, Kıyiv’de düzenlenen konferansın devamının Türkiye’de yapılmasının ise süreci bölgesel gerçekliğe uyarlamak açısından kritik önemde olacağı vurgulandı. Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı İnal Şerip’in Kıyiv Post’ta 18 Kasım 2025 tarihinde yayımlandığı köşe yazısının tam metni şu şekilde: "14 Kasım’da, Ukrayna Parlamentosunda (Verhovna Rada) Parlamento Başkanı Ruslan Stefançuk ile Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Başbakanı Ahmed Zakayev arasında göz ardı edilen ancak önemli bir görüşme gerçekleşti. Görüşmenin ardından konuşan Stefançuk, buluşmanın siyasi ve ahlaki boyutuna dikkat çekti. 'Çeçen halkının değerli bir evladı ve Ukrayna’nın büyük dostu Ahmed Zakayev’le yapılan görüşmeler her zaman özeldir' şeklinde belirten Stefançuk şu ifadeleri kullandı: 'Sürgündeki Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Başbakanı ile kardeş halklarımızın özgürlük için ortak mücadelesini konuştuk. Biz birlikteydik, birlikteyiz ve birlikte olacağız. Bu da Rus saldırganlığını birlikte yeneceğimiz, şovenist diktatörlüğü ve tiranlığı birlikte alt edeceğimiz anlamına geliyor.' Görüşme, Kıyiv’de düzenlenen 'Kuzey Kafkasya: Avrupa’nın Güvenlik Sınırı' başlıklı uluslararası konferanstan iki hafta sonra yapıldı ve büyük ölçüde orada kabul edilen Kıyiv Bildirgesi üzerine yoğunlaştı. Konferans gündeminin hızla parlamentonun en üst düzeyine taşınması önemli bir sinyal veriyordu: Bu konular artık soyut bir jeopolitik dipnot olarak görülmüyor. Görüşmeden hemen sonra Ahmed Zakayev ile sonuçları değerlendirdim; ele alınan meselelerin güncelliğini ve sembolik jestlerden pratik adımlara geçme gerekliliğini doğruladı. Zakayev’in ifadesiyle; 'Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’ne gösterdikleri ilgi için Ukrayna liderliğine teşekkür ederim. Askerî iş birliğinden siyasi angajmana geçiş ilişkilerimizin en doğal evrimidir.' Kuzey Kafkasya’nın Ukrayna’nın -ve dolayısıyla Avrupa’nın- güvenliği açısından önemi coğrafi boyutla sınırlı değildir. Burası Karadeniz ve Hazar Denizi arasında bir güzergâh düğümü, enerji ve ticaret için bir koridor, göç akışları için bir tahliye vanası ve devlet ile devlet dışı aktörlerin kesiştiği bir alandır. Bu bölgedeki herhangi bir istikrarsızlık, altyapı, lojistik ve kamu güvenliğine yönelik tehditler şeklinde güney ve doğu Ukrayna’da neredeyse anında hissedilir. Buna bir faktör daha eklenmelidir: Kremlin’in savaşı sürdürmek için bölgeden insan kaynağı devşirme kapasitesi. Soğukkanlılıkla bakıldığında, Kuzey Kafkasya'nın dayanıklılığına yatırım yapmak, Kremlin propagandasının iddia ettiği gibi 'iç işlerine müdahale' değil, bir caydırıcılık stratejisinin parçasıdır. Kıyiv Deklarasyonu önemlidir çünkü söylemlerden uygulanabilir bir çerçeveye geçiş sağlar. Deklarasyonun mantığı; hukuki araçları, yaptırım politikasını, insani korumayı ve stratejik iletişimi tek bir operasyonel pakette birleştirmektir. Önemli bir nokta da şudur: Deklarasyonda belirtilen yol haritasının Ukrayna’ya düşen kısmı (Kuzey Kafkasya gündeminin aktörleriyle etkileşimin kurumsallaştırılması, diyalog kurallarının belirlenmesi ve ilerlemeyi ile sorumluluğu ölçmeyi mümkün kılan mekanizmaların uygulanması), doğrudan Ukrayna parlamentosuna hitap etmektedir. Kafkasya’da Rusya’nın istikrarsızlaştırıcı kapasitesini sınırlamakla ilgilenen uluslararası bir koalisyonun oluşturulması, deklaratif değil, pragmatik olmalıdır. Bu durum, romantizmi ya da maksimalizmi gerektirmez; sadece kurumlar hazır oldukça, hukuki boşluklardan ve siyasi doğaçlamalardan kaçınılarak uygulanabilecek bir dizi adımdan bahsediyoruz. Bu dengeli yaklaşım, risklerin kabul edilmesiyle başlar – aceleci adımlar aynı anda hem merkezkaç hem de merkeze çekici güçleri güçlendirebilir ve bölge ile komşuları için istenmeyen senaryolara yol açabilir. Sağduyulu bir yaklaşım “belirsizliği azaltanı güçlendirmektir”: Hukuki adımlar için kanıt oluşturmak, karar alıcılara ve topluma doğrulanabilir veriler sunmak ve şiddetten çıkmanın maliyetini halk için (elitler için değil) düşüren insani mekanizmaları desteklemek. Bu yaklaşım, dış manipülasyona karşı zafiyeti azaltırken süreci uluslararası hukuk çerçevesinde tutar. Dengeli yaklaşımın bir diğer unsuru ise koalisyon inşasıdır. Kafkasya’da Rusya’nın istikrarsızlaştırıcı kapasitesini sınırlamakla ilgilenen uluslararası bir koalisyonun oluşturulması deklaratif değil, pragmatik olmalıdır. Türkiye bu noktada kilit role sahiptir: Bir Karadeniz gücü olarak güvenlik, enerji ve ulaştırma alanlarında önemli bir ortak olup, kendi etki araçlarına ve hassasiyetlerine sahiptir. Konferansın Türkiye’de devam ettirilmesi mantıklı bir sonraki adımdır; ancak Kıyiv'deki gündemin aynen tekrarlanmaması önemlidir. Bölgesel istikrar ve karşılıklı fayda önceliklerinden parlamentolar, bakanlıklar ve uzman toplulukları arasındaki operasyonel kanallara kadar, gündem Türkiye’nin perspektifine uyarlanmalıdır. Bu girişimin başarısı sembolik adımlarla değil; eşgüdümlü prosedürlerin devreye girmesiyle ölçülecektir: veri paylaşımı, ortak risk değerlendirmeleri ve insani ile kolluk protokollerinin uyumluluğu. Önümüzdeki aylarda üç pratik görev kritik önem taşıyacaktır. Birincisi, Kıyiv Deklarasyonu’nda önerilen parlamenter destek mekanizmalarının işler hale gelmesini sağlamak; böylece “Kafkasya gündemi” sadece medyada tartışılan bir konu olarak kalmayıp, komite ve genel kurul oturumlarının gündemine taşınmalıdır. Bu, Kuzey Kafkasya aktörleriyle diyalog için net bir kanal oluşturmayı ve verilen taahhütlerin yerine getirilmesini gerektirir. İkincisi, bilgi asimetrisini azaltacak bir kamu izleme altyapısı kurmayı planlıyoruz: Dünyanın bölgede olan bitenin gerçek resmini görebilmesini sağlamak için birleşik veri toplama yaklaşımları, düzenli raporlamalar, şeffaf metodolojiler ve tanık koruma mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Son olarak, siyasi ve hukuki eylemler arasındaki bağlantıyı güçlendirmeliyiz; böylece cesur açıklamalar, teşvikleri değiştiren ve şiddet kaynaklarını sınırlayan mali, idari ve zorlayıcı kararlarla desteklenmiş olur. Çeçen lider ile Ukrayna Parlamentosu Başkanı arasındaki son toplantı son derece son derece yerindeydi; zira refleksif, olay odaklı adımlardan kurumsal disipline geçişi pekiştirdi. Ukrayna’nın çıkarı basit ve açıktır: Kremlin’in Kuzey Kafkasya’yı bir seferberlik kaynağı ve istikrarsızlık platformu haline getirme seçenekleri ne kadar az olursa, Ukrayna’nın güvenliği o kadar güçlenir ve Avrupa’nın genel mimarisi o kadar sağlam olur. Bu, tek bir belgeyle ya da tek bir ziyaretle sağlanamaz; günlük, titiz ve sistemli, sıradan ve bu nedenle güvenilir, bir çalışmayla inşa edilmelidir. Kıyiv, konuyu Ukrayna parlamentosuna taşıyarak ve onu belirli mekanizmalarla ilişkilendirerek zaten bir adım attı. Bir sonraki adım, Ankara’nın pozisyonunu dinlemek, ortaklarımıza ölçülebilir hedefler sunmak ve ‘Kafkasya gündemi’nin maceracılık değil, her bir adımı ölçülebilir, riski geri çevrilebilir ve prosedürü açık, teknoloji odaklı bir politika olduğunu göstermektir. Ancak o zaman Avrupa sadece durumu doğru bir şekilde değerlendirmekle kalmayacak, aynı zamanda uzun süredir kör noktada kalan bir bölgeyi iyileştirmek için gerçek bir şansa da sahip olacaktır.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.