7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara, sadece Türkiye’nin başkenti olarak değil, NATO’nun geleceğinin tartışıldığı stratejik bir merkez olarak dünya gündemine oturacak. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi’nin Ankara’da yapılması, Türkiye açısından diplomatik bir başarıdır. Bu zirvenin yanında SETA ve Münih Güvenlik Konferansı tarafından düzenlenen “Allies in Ankara” etkinliği de Ankara’yı transatlantik güvenlik tartışmalarının önemli kavşaklarından biri hâline getirmektedir. “Allies in Ankara”, NATO Zirvesi’ni tamamlayan resmî etkinlik merkezi olarak 7-8 Temmuz 2026’da Ankara Palas’ta düzenlenmektedir.
Ancak bu yazının temel sorusu şudur: Ankara’da konuşulan yeni NATO mimarisinde Türkiye mi daha merkezi olacak, yoksa Ukrayna mı?
İlk bakışta bu soru bazılarına yanlış, hatta gereksiz gelebilir. Türkiye 1952’den beri NATO üyesidir. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Türkistan gibi jeopolitik fay hatlarının kesişim noktasındadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerinden Karadeniz güvenliğinde kilit ülkedir. Savunma sanayi son yıllarda ciddi sıçrama yapmıştır. Trump’ın ikinci döneminde ABD’nin Avrupa güvenliğine bakışındaki belirsizlikler de Türkiye’nin önemini artırmış görünmektedir.
Fakat uluslararası sistemde önem ile güvenilirlik aynı şey değildir. Bir ülke önemli olabilir; fakat aynı zamanda öngörülemez, ikircikli ya da sınırlı güven duyulan bir ortak olarak görülebilir. Türkiye’nin son yıllardaki Rusya politikası tam da bu gerilimin içinde şekillenmiştir. Ankara, Rusya ile Batı arasında “denge politikası” yürüttüğünü düşünmektedir. Fakat bu denge politikası, Batı başkentlerinde çoğu zaman “stratejik özerklik” olarak değil, “stratejik belirsizlik” olarak okunmaktadır.
NATO 3.0 dediğim yeni dönemde mesele sadece tank, uçak, füze, üs veya asker sayısı değildir. Yeni NATO, aynı zamanda güven, dayanıklılık, savaş tecrübesi, hibrit tehditlere direnç, savunma sanayi üretim kapasitesi, siber güvenlik, toplumsal seferberlik ve ahlaki-politik konumlanma meselesidir. Bu açıdan bakıldığında Ukrayna, NATO üyesi olmamasına rağmen, NATO’nun gelecekteki güvenlik mimarisinin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir.
Çünkü Ukrayna bugün Rus emperyalizmine karşı sahada direnen tek büyük Avrupa ordusudur. Ukrayna ordusu, sadece kendi topraklarını savunmamaktadır; aynı zamanda Avrupa güvenliğinin doğu cephesini tutmaktadır. Rus ordusunun kapasitesi, taktikleri, zayıf ve güçlü yanları Ukrayna sahasında test edilmiştir. Modern savaşın dronlar, elektronik harp, yapay zekâ destekli hedefleme, cephe lojistiği, şehir savunması ve psikolojik direnç boyutları en açık biçimde Ukrayna’da görülmüştür. NATO’nun Ankara Zirvesi gündeminde Ukrayna’ya askerî desteğin merkezi yer tutması da bu gerçeği göstermektedir. Reuters’ın aktardığı zirve taslağına göre NATO liderlerinin Rusya’yı Avro-Atlantik güvenliği için kalıcı tehdit olarak tanımlaması ve Ukrayna’ya 2026 için büyük ölçekli askerî destek taahhüdünde bulunması beklenmektedir.
Türkiye’de ise ilginç bir güvenlik algısı sorunu vardır. Türk dış politika yapıcılarının ve televizyon yorumcularının önemli bir kısmı için asıl tehdit İsrail’dir. Bazıları için Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Rusya’dan daha büyük düşmandır. Elbette Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Ege, Filistin ve İsrail politikalarında ciddi çıkar çatışmaları vardır. Fakat büyük strateji ile günlük siyasal öfkeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Türkiye NATO dışında kaldığında ya da NATO’nun caydırıcılığı zayıfladığında Türkiye’ye yönelik en büyük tarihsel ve jeopolitik tehdit İsrail değil, Rusya’dır.
Bu cümle Türkiye’de birçok kişiye sert gelebilir. Çünkü Türkiye’de Rusya’ya dair romantik, Avrasyacı ve Batı karşıtı bir dil uzun zamandır yaygındır. Bu dile göre Rusya, Batı hegemonyasına karşı dengeleyici güçtür. Putin, “güçlü lider”dir. Moskova, Washington’a karşı alternatif merkezdir. Fakat tarih, coğrafya ve güç dengesi böyle söylemez.
Osmanlı-Rus savaşları, Kırım’ın işgali, Kafkasya’nın kolonizasyonu, Çerkes sürgünü, Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı, Balkanlardaki Rus yayılması, Boğazlar üzerindeki tarihsel baskı, Sovyetlerin 1945 sonrası Türkiye’den toprak ve üs talepleri bize başka bir hikâye anlatır. Bu hikâyenin adı, Rus emperyalizminin güneye inme stratejisidir. Bu stratejide İstanbul, Boğazlar, Karadeniz ve Kırım birbirinden ayrı düşünülemez.
Putin’in dünyasında da tarih sadece geçmiş değildir; jeopolitik bir silahtır. “Üçüncü Roma” tahayyülü, Ortodoks imparatorluk mirası, Çarlık nostaljisi, Sovyet zafer kültü ve Kırım’ın “kutsal toprak” olarak sunulması, Rus dış politikasında sembolik ama etkili bir zemindir. Bu yüzden İstanbul, Rus jeopolitik hayal gücünde sıradan bir şehir değildir. Boğazlar sıradan bir su yolu değildir. Kırım ise sıradan bir yarımada değildir.
Türkiye’nin İsrail politikasında ise büyük ölçüde inşacı, kimlik merkezli ve söylemsel bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Filistin meselesi, ümmet dayanışması, Kudüs, Gazze, insan hakları ve ahlaki öfke, Türkiye’nin İsrail algısını şekillendirmektedir. Bunların her biri önemlidir. Fakat John Mearsheimer’ın saldırgan realizmi açısından bakıldığında, yani güç, kapasite, coğrafi yakınlık, tarihsel yayılmacılık ve askerî tehdit parametreleriyle analiz edildiğinde Türkiye açısından asıl büyük güç tehdidi Rusya’dır. İsrail Türkiye için sorunlu bir bölgesel aktör olabilir; fakat Rusya, Türkiye’nin kuzeyinde tarihsel, askerî ve emperyal kapasitesi olan revizyonist bir güçtür.
Burada önemli olan Putin’in bugün Türkiye’ye saldırıp saldırmayacağı değildir. Strateji, niyet okuma sanatı değildir; kapasite, fırsat, tarihsel davranış kalıpları ve tehdit algısını birlikte değerlendirme işidir. “Putin Türkiye’ye saldıramaz” cümlesi rahatlatıcı olabilir ama stratejik analiz değildir. Putin 2014’te Kırım’ı işgal etti. 2022’de Ukrayna’ya karşı geniş çaplı işgal başlattı. Avrupa’da sınırların zorla değiştirilemeyeceği ilkesini açıkça çiğnedi. NATO, Ankara Zirvesi’nde Rusya’yı kalıcı tehdit olarak tanımlamaya hazırlanıyorsa, Türkiye’nin hâlâ Rusya’yı “denge unsuru” olarak görmesi ciddi bir zihinsel gecikmedir.
Üstelik Ukrayna savaşı Putin’i sadece zayıflatmamış; aynı zamanda daha tehlikeli hâle getirmiştir. Uzayan savaş, Rusya’da rejim güvenliğini milliyetçi seferberliğe bağlamıştır. Putin iktidarını 2036’ya kadar sürdürme imkânına sahip bir lider olarak, içeride meşruiyetini sürekli dış düşman üretimiyle beslemek zorundadır. Bugün bu düşman Ukrayna’dır. Yarın Polonya, Baltık ülkeleri, Finlandiya, İsveç veya Karadeniz hattında Türkiye olabilir.
Bu ihtimali dile getirmek savaş kışkırtıcılığı değildir. Tam tersine, gerçekçi barış çalışmasının gereğidir. Barış, iyi niyetle değil, doğru tehdit analizi ve güçlü caydırıcılıkla korunur.
Bu noktada Ukrayna’nın önemi daha iyi anlaşılır. Ukrayna sadece NATO’ya girmek isteyen bir ülke değildir. Ukrayna, NATO’nun öğrenme laboratuvarı, Avrupa’nın savunma kalkanı ve Rus emperyalizmine karşı ahlaki-siyasi direniş hattıdır. Ukrayna ordusu, NATO üyesi birçok ordudan daha fazla savaş tecrübesine sahiptir. Ukrayna toplumu, saldırı altında devletini ayakta tutmayı başarmıştır. Ukrayna’nın savunma sanayii, savaş koşullarında inovasyon üretmiştir. Bu nedenle Avrupa, ABD’nin NATO’dan uzaklaştığı veya transatlantik bağın zayıfladığı bir senaryoda yeni güvenlik ekosistemini kurarken Türkiye’den çok Ukrayna’ya yönelebilir.
Bu, Türkiye’nin önemsizleşeceği anlamına gelmez. Türkiye hâlâ vazgeçilmez coğrafi ve askerî kapasitelere sahiptir. Fakat Türkiye’nin “vazgeçilmezliği” otomatik değildir. Eğer Türkiye Rusya’yı tehdit olarak görmekte isteksiz davranır, Ukrayna meselesinde ahlaki ve stratejik netlik üretmez, NATO içinde güven sorunu yaratır ve Batı ile ilişkilerini sadece pazarlık dili üzerinden yürütürse, yeni Avrupa güvenlik mimarisinde merkezî rolünü Ukrayna’ya kaptırabilir.
Daha da önemlisi, bazı Batı başkentleri gelecekte Türkiye ile Rusya arasındaki tarihsel düşmanlık hafızasını yeniden aktive ederek bu iki ülkeyi birbirine karşı dengelemek isteyebilir. Bu senaryoda Türkiye, özne değil nesne olur. Kendi güvenlik stratejisini kuran ülke değil, başkalarının güvenlik mimarisinde kullanılan bir cephe ülkesi hâline gelir.
Türkiye’nin yapması gereken şey açıktır: Rusya ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri tamamen koparmak değil; Rusya’nın tarihsel ve güncel yayılmacılığını doğru okumaktır. Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü, Kırım’ın işgalden kurtarılmasını ve Kırım Tatarlarının yerli halk olarak haklarını sadece söylem düzeyinde değil, NATO 3.0 vizyonunun merkezine yerleştirmelidir.
Kırım Tatarları bu denklemde sadece mağdur bir halk değildir. Kırım Tatarları, Rus emperyalizmine karşı tarihsel hafızanın taşıyıcısıdır. Kırım Tatarlarının sürgün, soykırım, vatana dönüş ve direniş tecrübesi, Türkiye’ye Rusya’yı anlamak için benzersiz bir stratejik hafıza sunmaktadır. Kırım’ı anlamayan Türkiye, Rusya’yı da anlayamaz. Kırım’ı sadece “Ukrayna meselesi” olarak gören Türkiye, kendi Karadeniz güvenliğini eksik okur.
Ankara’da NATO 3.0 konuşulurken Türkiye’nin kendisine sorması gereken soru şudur: Biz yeni NATO’da güvenilir, ilkeli ve caydırıcı bir müttefik mi olacağız; yoksa Rusya ile Batı arasında sürekli denge kurmaya çalışan, fakat sonunda iki tarafın da tam güvenmediği bir aktör mü kalacağız?
Benim cevabım nettir: Türkiye’nin güvenliği Ukrayna’nın zaferinden, Kırım’ın özgürlüğünden ve Rus emperyalizminin durdurulmasından ayrı düşünülemez.
Ankara’da NATO 3.0’ın gerçek sorusu bu yüzden “Türkiye mi, Ukrayna mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, Ukrayna ile aynı tarihsel cephede durduğunu ne zaman tam olarak idrak edecektir?
Çünkü savaş Kırım’da başladı. Avrupa güvenliğinin geleceği de Kırım’ın özgürlüğüyle şekillenecektir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Dr. Sezai Özçelik
Ankara’da NATO 3.0: Türkiye mi, Ukrayna mı?
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara, sadece Türkiye’nin başkenti olarak değil, NATO’nun geleceğinin tartışıldığı stratejik bir merkez olarak dünya gündemine oturacak. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi’nin Ankara’da yapılması, Türkiye açısından diplomatik bir başarıdır. Bu zirvenin yanında SETA ve Münih Güvenlik Konferansı tarafından düzenlenen “Allies in Ankara” etkinliği de Ankara’yı transatlantik güvenlik tartışmalarının önemli kavşaklarından biri hâline getirmektedir. “Allies in Ankara”, NATO Zirvesi’ni tamamlayan resmî etkinlik merkezi olarak 7-8 Temmuz 2026’da Ankara Palas’ta düzenlenmektedir.
Ancak bu yazının temel sorusu şudur: Ankara’da konuşulan yeni NATO mimarisinde Türkiye mi daha merkezi olacak, yoksa Ukrayna mı?
İlk bakışta bu soru bazılarına yanlış, hatta gereksiz gelebilir. Türkiye 1952’den beri NATO üyesidir. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Türkistan gibi jeopolitik fay hatlarının kesişim noktasındadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerinden Karadeniz güvenliğinde kilit ülkedir. Savunma sanayi son yıllarda ciddi sıçrama yapmıştır. Trump’ın ikinci döneminde ABD’nin Avrupa güvenliğine bakışındaki belirsizlikler de Türkiye’nin önemini artırmış görünmektedir.
Fakat uluslararası sistemde önem ile güvenilirlik aynı şey değildir. Bir ülke önemli olabilir; fakat aynı zamanda öngörülemez, ikircikli ya da sınırlı güven duyulan bir ortak olarak görülebilir. Türkiye’nin son yıllardaki Rusya politikası tam da bu gerilimin içinde şekillenmiştir. Ankara, Rusya ile Batı arasında “denge politikası” yürüttüğünü düşünmektedir. Fakat bu denge politikası, Batı başkentlerinde çoğu zaman “stratejik özerklik” olarak değil, “stratejik belirsizlik” olarak okunmaktadır.
NATO 3.0 dediğim yeni dönemde mesele sadece tank, uçak, füze, üs veya asker sayısı değildir. Yeni NATO, aynı zamanda güven, dayanıklılık, savaş tecrübesi, hibrit tehditlere direnç, savunma sanayi üretim kapasitesi, siber güvenlik, toplumsal seferberlik ve ahlaki-politik konumlanma meselesidir. Bu açıdan bakıldığında Ukrayna, NATO üyesi olmamasına rağmen, NATO’nun gelecekteki güvenlik mimarisinin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir.
Çünkü Ukrayna bugün Rus emperyalizmine karşı sahada direnen tek büyük Avrupa ordusudur. Ukrayna ordusu, sadece kendi topraklarını savunmamaktadır; aynı zamanda Avrupa güvenliğinin doğu cephesini tutmaktadır. Rus ordusunun kapasitesi, taktikleri, zayıf ve güçlü yanları Ukrayna sahasında test edilmiştir. Modern savaşın dronlar, elektronik harp, yapay zekâ destekli hedefleme, cephe lojistiği, şehir savunması ve psikolojik direnç boyutları en açık biçimde Ukrayna’da görülmüştür. NATO’nun Ankara Zirvesi gündeminde Ukrayna’ya askerî desteğin merkezi yer tutması da bu gerçeği göstermektedir. Reuters’ın aktardığı zirve taslağına göre NATO liderlerinin Rusya’yı Avro-Atlantik güvenliği için kalıcı tehdit olarak tanımlaması ve Ukrayna’ya 2026 için büyük ölçekli askerî destek taahhüdünde bulunması beklenmektedir.
Türkiye’de ise ilginç bir güvenlik algısı sorunu vardır. Türk dış politika yapıcılarının ve televizyon yorumcularının önemli bir kısmı için asıl tehdit İsrail’dir. Bazıları için Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Rusya’dan daha büyük düşmandır. Elbette Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Ege, Filistin ve İsrail politikalarında ciddi çıkar çatışmaları vardır. Fakat büyük strateji ile günlük siyasal öfkeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Türkiye NATO dışında kaldığında ya da NATO’nun caydırıcılığı zayıfladığında Türkiye’ye yönelik en büyük tarihsel ve jeopolitik tehdit İsrail değil, Rusya’dır.
Bu cümle Türkiye’de birçok kişiye sert gelebilir. Çünkü Türkiye’de Rusya’ya dair romantik, Avrasyacı ve Batı karşıtı bir dil uzun zamandır yaygındır. Bu dile göre Rusya, Batı hegemonyasına karşı dengeleyici güçtür. Putin, “güçlü lider”dir. Moskova, Washington’a karşı alternatif merkezdir. Fakat tarih, coğrafya ve güç dengesi böyle söylemez.
Osmanlı-Rus savaşları, Kırım’ın işgali, Kafkasya’nın kolonizasyonu, Çerkes sürgünü, Kırım Tatar Sürgünü ve Soykırımı, Balkanlardaki Rus yayılması, Boğazlar üzerindeki tarihsel baskı, Sovyetlerin 1945 sonrası Türkiye’den toprak ve üs talepleri bize başka bir hikâye anlatır. Bu hikâyenin adı, Rus emperyalizminin güneye inme stratejisidir. Bu stratejide İstanbul, Boğazlar, Karadeniz ve Kırım birbirinden ayrı düşünülemez.
Putin’in dünyasında da tarih sadece geçmiş değildir; jeopolitik bir silahtır. “Üçüncü Roma” tahayyülü, Ortodoks imparatorluk mirası, Çarlık nostaljisi, Sovyet zafer kültü ve Kırım’ın “kutsal toprak” olarak sunulması, Rus dış politikasında sembolik ama etkili bir zemindir. Bu yüzden İstanbul, Rus jeopolitik hayal gücünde sıradan bir şehir değildir. Boğazlar sıradan bir su yolu değildir. Kırım ise sıradan bir yarımada değildir.
Türkiye’nin İsrail politikasında ise büyük ölçüde inşacı, kimlik merkezli ve söylemsel bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Filistin meselesi, ümmet dayanışması, Kudüs, Gazze, insan hakları ve ahlaki öfke, Türkiye’nin İsrail algısını şekillendirmektedir. Bunların her biri önemlidir. Fakat John Mearsheimer’ın saldırgan realizmi açısından bakıldığında, yani güç, kapasite, coğrafi yakınlık, tarihsel yayılmacılık ve askerî tehdit parametreleriyle analiz edildiğinde Türkiye açısından asıl büyük güç tehdidi Rusya’dır. İsrail Türkiye için sorunlu bir bölgesel aktör olabilir; fakat Rusya, Türkiye’nin kuzeyinde tarihsel, askerî ve emperyal kapasitesi olan revizyonist bir güçtür.
Burada önemli olan Putin’in bugün Türkiye’ye saldırıp saldırmayacağı değildir. Strateji, niyet okuma sanatı değildir; kapasite, fırsat, tarihsel davranış kalıpları ve tehdit algısını birlikte değerlendirme işidir. “Putin Türkiye’ye saldıramaz” cümlesi rahatlatıcı olabilir ama stratejik analiz değildir. Putin 2014’te Kırım’ı işgal etti. 2022’de Ukrayna’ya karşı geniş çaplı işgal başlattı. Avrupa’da sınırların zorla değiştirilemeyeceği ilkesini açıkça çiğnedi. NATO, Ankara Zirvesi’nde Rusya’yı kalıcı tehdit olarak tanımlamaya hazırlanıyorsa, Türkiye’nin hâlâ Rusya’yı “denge unsuru” olarak görmesi ciddi bir zihinsel gecikmedir.
Üstelik Ukrayna savaşı Putin’i sadece zayıflatmamış; aynı zamanda daha tehlikeli hâle getirmiştir. Uzayan savaş, Rusya’da rejim güvenliğini milliyetçi seferberliğe bağlamıştır. Putin iktidarını 2036’ya kadar sürdürme imkânına sahip bir lider olarak, içeride meşruiyetini sürekli dış düşman üretimiyle beslemek zorundadır. Bugün bu düşman Ukrayna’dır. Yarın Polonya, Baltık ülkeleri, Finlandiya, İsveç veya Karadeniz hattında Türkiye olabilir.
Bu ihtimali dile getirmek savaş kışkırtıcılığı değildir. Tam tersine, gerçekçi barış çalışmasının gereğidir. Barış, iyi niyetle değil, doğru tehdit analizi ve güçlü caydırıcılıkla korunur.
Bu noktada Ukrayna’nın önemi daha iyi anlaşılır. Ukrayna sadece NATO’ya girmek isteyen bir ülke değildir. Ukrayna, NATO’nun öğrenme laboratuvarı, Avrupa’nın savunma kalkanı ve Rus emperyalizmine karşı ahlaki-siyasi direniş hattıdır. Ukrayna ordusu, NATO üyesi birçok ordudan daha fazla savaş tecrübesine sahiptir. Ukrayna toplumu, saldırı altında devletini ayakta tutmayı başarmıştır. Ukrayna’nın savunma sanayii, savaş koşullarında inovasyon üretmiştir. Bu nedenle Avrupa, ABD’nin NATO’dan uzaklaştığı veya transatlantik bağın zayıfladığı bir senaryoda yeni güvenlik ekosistemini kurarken Türkiye’den çok Ukrayna’ya yönelebilir.
Bu, Türkiye’nin önemsizleşeceği anlamına gelmez. Türkiye hâlâ vazgeçilmez coğrafi ve askerî kapasitelere sahiptir. Fakat Türkiye’nin “vazgeçilmezliği” otomatik değildir. Eğer Türkiye Rusya’yı tehdit olarak görmekte isteksiz davranır, Ukrayna meselesinde ahlaki ve stratejik netlik üretmez, NATO içinde güven sorunu yaratır ve Batı ile ilişkilerini sadece pazarlık dili üzerinden yürütürse, yeni Avrupa güvenlik mimarisinde merkezî rolünü Ukrayna’ya kaptırabilir.
Daha da önemlisi, bazı Batı başkentleri gelecekte Türkiye ile Rusya arasındaki tarihsel düşmanlık hafızasını yeniden aktive ederek bu iki ülkeyi birbirine karşı dengelemek isteyebilir. Bu senaryoda Türkiye, özne değil nesne olur. Kendi güvenlik stratejisini kuran ülke değil, başkalarının güvenlik mimarisinde kullanılan bir cephe ülkesi hâline gelir.
Türkiye’nin yapması gereken şey açıktır: Rusya ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri tamamen koparmak değil; Rusya’nın tarihsel ve güncel yayılmacılığını doğru okumaktır. Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü, Kırım’ın işgalden kurtarılmasını ve Kırım Tatarlarının yerli halk olarak haklarını sadece söylem düzeyinde değil, NATO 3.0 vizyonunun merkezine yerleştirmelidir.
Kırım Tatarları bu denklemde sadece mağdur bir halk değildir. Kırım Tatarları, Rus emperyalizmine karşı tarihsel hafızanın taşıyıcısıdır. Kırım Tatarlarının sürgün, soykırım, vatana dönüş ve direniş tecrübesi, Türkiye’ye Rusya’yı anlamak için benzersiz bir stratejik hafıza sunmaktadır. Kırım’ı anlamayan Türkiye, Rusya’yı da anlayamaz. Kırım’ı sadece “Ukrayna meselesi” olarak gören Türkiye, kendi Karadeniz güvenliğini eksik okur.
Ankara’da NATO 3.0 konuşulurken Türkiye’nin kendisine sorması gereken soru şudur: Biz yeni NATO’da güvenilir, ilkeli ve caydırıcı bir müttefik mi olacağız; yoksa Rusya ile Batı arasında sürekli denge kurmaya çalışan, fakat sonunda iki tarafın da tam güvenmediği bir aktör mü kalacağız?
Benim cevabım nettir: Türkiye’nin güvenliği Ukrayna’nın zaferinden, Kırım’ın özgürlüğünden ve Rus emperyalizminin durdurulmasından ayrı düşünülemez.
Ankara’da NATO 3.0’ın gerçek sorusu bu yüzden “Türkiye mi, Ukrayna mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, Ukrayna ile aynı tarihsel cephede durduğunu ne zaman tam olarak idrak edecektir?
Çünkü savaş Kırım’da başladı. Avrupa güvenliğinin geleceği de Kırım’ın özgürlüğüyle şekillenecektir.