SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Recep Şen: Türkiye için güneyde Kıbrıs ne kadar önemliyse, kuzeyde de Kırım o kadar önemlidir

AHBVÜ'de 21 Ekim 2026'da düzenlenen konferansta Recep Şen, Kırım göçlerinin tarihini ve Türkiye'ye etkilerini anlattı. Şen, Kırım'ın Türkiye'nin bekası için stratejik önemine ve Kırım Tatarlarının yaşadığı zorunlu göçlerin trajedisine değindi.

Haber Giriş Tarihi: 21.10.2026 18:58
Haber Güncellenme Tarihi: 21.10.2026 22:29
Kaynak: Haber Merkezi
https://www.qha.com.tr/
Recep Şen: Türkiye için güneyde Kıbrıs ne kadar önemliyse, kuzeyde de Kırım o kadar önemlidir

Kırım Tatarlarının Osmanlı devrine değin uzanan göç tarihi, yalnızca bir halkın yaşadığı coğrafyayı değiştirmesinin hikâyesi değil; devletini kaybeden, ailesinden koparılan, evini ve toprağını geride bırakmak zorunda kalan insanların hafızasında taşıdığı vatan özlemi de bu tarihin ayrılmaz bir parçası.

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (AHBVÜ) Coğrafya Topluluğu tarafından 21 Ekim 2026’da Itri Yerleşkesi Sarı Salon’da tertip edilen “Kırım Göçlerinin Türkiye’ye Coğrafi Yansımaları” başlıklı konferansta Eskişehir Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Recep Şen konuşmacı olarak yer aldı.

Program, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın ardından Kırım Ailesi Derneği Üyesi Remziye Kurtseitova’nın geleneksel Kırım Tatar dansı Tım Tım’ı sergilemesiyle devam etti.

Kırım tarihinin farklı halkların ve kültürlerin etkisiyle şekillendiğini belirten Şen, Altın Orda Devleti’nin çözülme sürecinde Kırım’daki boyları bir araya getiren Hacı Geray Han’ın yeni bir siyasi yapının temelini attığını anlattı. Hacı Geray Han’ın Cengiz Han’ın oğlu Cuci’ye dayanan soyundan hareketle Geray hanedanını kurduğunu ifade eden Şen, Kırım Hanlığı’nın tarih sahnesine 1441’de çıktığını söyledi.

Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı arasındaki ilişkilerin özellikle 1475’te Kefe (Feodosiya) ve Keriç çevresindeki stratejik kalelerin Osmanlı tarafından ele geçirilmesiyle yeni bir boyut kazandığını ifade eden Şen, Kırım hanlarının 1783’e kadar yaklaşık 350 yıl boyunca Osmanlı’nın seferlerinde yer aldığını belirterek, Kırım süvarilerinin savaşlarda öncü kuvvet olarak görev yaptıklarını anlattı. Hafif zırhlı bu süvarilerin bozkır koşullarında hareket etmeye ve ani saldırılara uygun bir savaş yöntemi kullandığını, ancak kale kuşatmaları gibi mücadelelerde aynı ölçüde etkili olmadıklarını dile getirdi.

Kırım’ın Osmanlı açısından stratejik konumuna örnek olarak Özi Kalesi’ni gösteren Şen, kalenin sınır bölgesinde, yarımadaya giriş güzergâhında bulunması nedeniyle Osmanlı askerlerinin burada konuşlandığını söyledi. Özi Nehri’nin (bugün Dnipro olarak biliniyor) adının zaman içinde değiştiğine de değinen Şen, günümüzdeki bazı soyadlarının ve yer adlarının tarihî olaylarla bağlantısını anlattı.

Osmanlı ile Kırım Hanlığı arasında her dönemde tam bir görüş birliği bulunmadığını hatırlatan Şen, iki taraf arasında anlaşmazlıklara yol açan projelerden birinin Volga Kanalı tasarısı olduğunu belirtti. Hazar Denizi’nden Volga Nehri üzerinden Azak Denizi’ne ulaşacak bir kanal açılması fikrinin dönemin siyasi dengeleri içinde tartışıldığını ifade eden Başkan, Kırım Hanlığı’nın projeye karşı çıkmasının ardından padişahın hanı görevden alarak yerine başka bir ismi getirdiğini anlattı. Bu tarihî girişimi günümüzdeki gelişmelerle ilişkilendiren Recep Şen, Volga-Don bağlantısının Rusya’nın Hazar Denizi’ndeki deniz unsurlarını Azak Denizi ve Karadeniz’e ulaştırabilmesi bakımından önem taşıdığı görüşünü dile getirdi.

“TÜRKİYE İÇİN GÜNEYDE KIBRIS NEYSE, KUZEYDE DE KIRIM O KADAR ÖNEMLİ”

Kırım’ın coğrafi konumunun Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı öneme dikkati çeken Şen, yarımadanın Rus işgali altında bulunmasının Karadeniz’deki dengeleri doğrudan etkilediğini söyledi. Şen, “Biz şöyle iddia ediyoruz. Türkiye için güneyde Kıbrıs neyse, kuzeyde de Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekası için Kırım o kadar önemli.” dedi.

Sinop ile Yalta arasındaki kuş uçuşu mesafenin yaklaşık 216 kilometre olduğunu hatırlatan Şen, bu mesafenin Ankara ile Eskişehir arasındaki mesafeden daha kısa olduğuna işaret etti. Kırım’ın Türk yurdu olarak kalmasının önemini vurgulayan Şen, yarımadanın Rusya’nın kontrolünde olmasının Türkiye’nin Karadeniz’deki güvenliği bakımından ciddi sonuçlar doğurabileceğini bildirdi.

“BİR MİLLETİN NE OLDUĞUNU BELİRLEYEN ŞEY, ONUN KİMLİĞİDİR”

Kırım Tatarlarının kimliği ve “Tatar” adlandırmasının tarihî kökenleri üzerinde de duran Şen, bir halkın kimliğini belirleyen temel unsurun kendi tarihsel ve kültürel özellikleri olduğunu söyledi. Batılı tarihçilerin özellikle Kuzey Türkleri ve Kıpçak kökenli topluluklar için “Tatar” tanımını kullandığını belirten Şen, Azerbaycan’ın 1917’deki kuruluş sürecine ilişkin adlandırmaları da bu tarihsel kullanım çerçevesinde değerlendirdi.

2014’te Kırım’ın işgal edilmesinden sonra “Kırım Tatar Türkleri” tanımını daha fazla kullanmaya çalıştıklarını ifade eden Şen, yarımadada yaşayan Kırım Tatarlarının ise bu kimliği açıkça dile getirmelerinin baskılar nedeniyle zorlaşabildiğini anlattı. Rusya’nın, kendilerini Türk olarak tanımlayan Kırım Tatarlarına Türkiye’nin onların vatanı olduğu yönünde söylemlerle yaklaştığını belirten Şen, bu yaklaşımın Kırım Tatarlarının tarihî vatanlarıyla bağını göz ardı ettiğini söyledi.

“Kırım, Kırım Tatar Türklerinin ata vatanlarıdır. Oranın asli unsurudurlar ve hiçbir şart altında topraklarını terk etmeyecekler.” diyen Şen, Kırım’ın Kırım Tatarları için yalnızca üzerinde yaşadıkları bir yer değil, kimliklerinin ve tarihlerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı.

RUSYA’NIN İŞGALİ VE KIRIM TATARLARININ ZORUNLU GÖÇLERİ

Kırım Tatarlarının kitlesel göçlerinin Rusya’nın yarımadayı işgal etmesiyle hız kazandığını açıklayan Şen, sürecin 1783’ten 18 Mayıs 1944 sürgününe kadar uzanan son derece acı bir dönem olduğunu ifade etti. Tarihçilerin bu dönem boyunca yaklaşık 3,5 milyon Kırım Tatarının Kırım’dan ayrıldığını belirttiğini aktaran Şen, göçlerin daha iyi yaşam koşulları arayışından değil, baskı ve zorlamalardan kaynaklandığının altını çizdi.

Rusya’nın Kırım üzerindeki hâkimiyetini genişletme sürecinin 1783’ten önce başladığını anlatan Şen, 1775’ten itibaren yaşanan gelişmelerin ve Osmanlı-Rus savaşlarının ardından bazı toplulukların Kırım’a yerleştirildiğini söyledi. Yarımadanın işgalinden sonra şehir ve yerleşim adlarının değiştirilmesini de bu sürecin bir parçası olarak değerlendiren Şen, Akyar (Sivastopol) ve Kezlev (Yevpatorya) gibi adların eski Yunanca kökenlerine işaret etti. Şen, Kırım’ın tarihî kimliğini dönüştürmeye yönelik uygulamaların yarımadanın asli halkının Kırım Tatarları olduğu gerçeğini gölgelemeyi amaçlayan bir yaklaşımın parçası olduğunu vurguladı.

Ayrıca Şen, Kırım Hanlığı döneminde başkent olan Bahçesaray’da nüfusun yaklaşık 40 binden 6 bine düştüğünü, Sudak’ta ise yalnızca 37 ailenin kaldığını aktardı. “Bunlar daha iyi bir yaşam elde etmek, daha güzel bir ülkede yaşama sevdasıyla topraklarını terk etmek değildi. Zorunlu göçtü. İnsanların ellerinden toprakları, hatta evleri dahi alınıyordu.” sözleriyle yaşananların niteliğini ortaya koydu.

Rus işgali öncesinde Kırım’daki toprakların yaklaşık yüzde 83’ünün vakıf arazisi olduğunu vurgulayan Şen, Rus yönetiminin bu arazileri sahipsiz oldukları gerekçesiyle ele geçirdiğini belirtti. Camilere, müftülüklere ve mezarlıklara ait mülklerin de bu süreçte el değiştirdiğini anlatan Şen, hanlığın ortadan kaldırılmasıyla birlikte toprakların yeni yönetimin tasarrufuna geçtiğini ve insanların yaşadıkları yerleri terk etmeye zorlandığını ifade etti.

OSMANLI TOPRAKLARINA GÖÇ, YERLEŞİM VE ANADOLU’YA KATKI

Kırım’dan Osmanlı coğrafyasına yönelen göçlerin ölçeğini ortaya koyan Şen, 1783-1800 yılları arasında yaklaşık 500 bin, 1859-1864 döneminde ise yaklaşık 800 bin kişinin topraklarını terk ettiğini söyledi. Kırım Tatarlarının gidebilecekleri en yakın coğrafyanın Osmanlı toprakları olduğunu belirten Şen, kendilerini Osmanlı tebaası olarak gören göçmenlerin bu nedenle Osmanlı topraklarına yöneldiklerini anlattı.

Ulaşım imkânlarının sınırlı olduğu dönemde göç yollarının ne kadar ağır şartlar barındırdığını Şen’in sözleri gözler önüne serdi:

Yani uçak yoktu, otomobil yoktu, tren yoktu. Bu insanlar, eğer varsa at arabalarıyla, yoksa yayan olarak; gemi bulabilenler, üç beş kuruş parası olanlar gemilerle vatanlarını terk ediyorlardı.

Göçmenlerin yaşadığı yoksulluğu anlatmak için de şu sözleri kullandı:

Şöyle bir şey söylenir: On iki at arabasıyla yola çıkan göçmenler İstanbul’a girdiklerinde ayaklarında sadece yırtık çarıkları vardı.

GÖÇMENLERİN BİR KISMI UZUN VE TEHLİKELİ YOLCULUKLARDA HAYATINI KAYBETTİ

Şen, yaklaşık 3,5 milyon kişinin Kırım’dan ayrıldığı bu süreçte Anadolu’ya ulaşabilenlerin sayısının bir milyona bile varmadığını ifade etti. Osmanlı topraklarına ulaşanlar ise barınma, yiyecek ve güvenli bir yer bulma gibi temel ihtiyaçlarla karşı karşıya kaldı. Üstelik İstanbul’a yalnızca Kırım’dan gelenler ulaşmıyordu; Bosna, Sırbistan ve Selanik gibi farklı bölgelerden gelen göçmenler de aynı dönemde şehirde toplanıyordu.

“Düşünün, binlerce insanı bir yerlere yerleştirmek için uğraşacaksınız. Bu insanlar en az bir ay İstanbul’da kalacak. Bunların barınma ihtiyacı var, yemek ihtiyacı var. Osmanlı o dönemde bunların hepsini karşılayabilecek durumda değildi.” diyen Şen, göçmenlerin nereye başvuracaklarını ve nasıl bir hayat kuracaklarını bilemediklerini anlattı. Osmanlı yönetimi, muhacirlerin yerleştirilmesi için farklı yöntemlere başvururken bazılarına yol parası vererek Adana gibi bölgelere gönderiyordu. Ne var ki yolculuk sırasında özellikle çocuklar hayatını kaybediyordu.

Ayrıca Recep Şen, sekiz çocuğu olan ailelerin bir evlatlarını kurtarabildiklerinde buna sevindiklerini belirterek, “Hiç olmazsa bir evladım var, soyum devam edecek.” düşüncesinin yaşanan felaketin boyutunu gösterdiğini söyledi.

Kırım’dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesi için Osmanlı toprağı olan bugünkü Romanya’da Mecidiye yerleşiminin kurulduğunu açıklayan Şen, sonraki yıllarda göçlerin farklı güzergâhlar üzerinden devam ettiğini kaydetti. İlk dalgaların ardından Romanya ve Bulgaristan’a yerleşen Kırım Tatarlarının bir bölümü, bölgedeki savaşlar ve Balkan Savaşları nedeniyle bu toprakları da terk ederek Anadolu’ya geldi. Başkan, bu hareketliliğin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar uzandığını; Kırklareli’ndeki Mutlu köyün 1910’da, Kayseri’nin İncesu ilçesindeki bazı yerleşimlerin ise 1916’da göçmenlerin yerleştiği köyler arasında bulunduğunu aktardı.

Eskişehir çevresindeki Kırım Tatar yerleşimlerine ayrı bir yer ayıran Şen, bölgede yaklaşık 42 Kırım Tatar köyü bulunduğunu söyledi. Kırım Tatarlarının Türkiye’deki yerleşimlerini gösteren haritalar üzerine yaptığı çalışmalarda Prof. Dr. Hakan Kırımlı’nın eserlerinden yararlandığını açıklayan Şen, söz konusu haritalarda yaklaşık 300 köy ve 46 şehrin yer aldığını kaydetti. Bununla birlikte, haritalarda gösterilmeyen başka yerleşimlerin de bulunduğunu dile getirdi.

Göçlerin yalnızca Kırım’dan gelmekle sınırlı kalmadığını, Kafkasya’dan gelen halkların da Osmanlı coğrafyasına yerleştiğini anlatan Şen, nüfus kayıtlarında farklı toplulukların zaman zaman genel bir “Çerkes” tanımı altında toplandığını söyledi. Oysa Kafkasya’da Çerkeslerin yanı sıra Karaçaylar ve Nogaylar gibi farklı halklar da yaşıyordu. Bu toplulukların aynı ad altında kaydedilmesi, sonraki kuşakların kendi kimliklerini tanımlama biçimlerini de etkiledi. Şen, Karaçay Türklerinin de 1990’lara kadar kendilerini Çerkes olarak tanımlayanlar arasında bulunduğunu, daha sonra kendi kimliklerini farklı biçimde ifade etmeye başladıklarını belirtti.

Bunun yanı sıra, Kırım Tatarlarının Anadolu’daki tarımsal üretime katkısı da konferansın önemli başlıkları arasındaydı. Şen, tarihçi Ahmet Özenbaşlı’nın çalışmalarında yer alan 1917 tarihli bir istatistiği örnek gösterdi. Buna göre, Eskişehir’deki 60 hanelik Yaverören köyü bir yılda 22 bin kuruş aşar vergisi verirken Sivrihisar’ın 45 köyünden toplanan aşar vergisi toplam 12 bin kuruştu. Şen, bu farkı Kırım Tatar göçmenlerinin tarımsal bilgi ve araçlarıyla ilişkilendirdi.

Kırım’dan Romanya’ya, oradan Eskişehir, Polatlı ve Ankara çevresine gelen göçmenlerin kuru tarım konusunda deneyimli olduklarını kaydeden Başkan Şen, demir pulluk ve atla çekilen tarım araçlarının Anadolu’da kullanımının yaygınlaşmasına katkıda bulunduklarını anlattı. Geleneksel kara sabanla üretim yapan köylülerin bulunduğu bölgelerde daha gelişmiş tarım araçlarının kullanılması, özellikle İç Anadolu’da tarımsal verimliliği artırdı. Şen, Ahmet Özenbaşlı’nın Haymana bölgesine ilişkin tespitlerini de aktardı; bu bağlamda göçmenler yerleşmeden önce bölgede yaklaşık 2 bin kuruş aşar vergisi toplanırken, göçmenlerin tarımsal üretime başlamasının ardından bu miktar bir yıl içinde 40 bin kuruşa ulaştı.

2014 İŞGALİ, 2022’DE GENİŞLEYEN SAVAŞ VE YENİ GÖÇLER

Kırım Tatarlarının 1990’lardan itibaren yarımadaya dönmeye ve orada yeniden hayat kurmaya çalıştığını anlatan Şen, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesinin bu süreci yeniden kesintiye uğrattığını söyledi. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı savaşın ardından yeni bir göç dalgası yaşandığını belirten Şen, 2014-2022 yılları arasında yaklaşık 10 bin Kırım Tatarının yarımadayı terk ettiğini ifade etti. Bu kişilerin büyük bölümünün Ukrayna’nın ana karasına, özellikle Kıyiv’e gittiğini kaydeden Şen, Kırım Tatar halkının millî lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun yarımadaya girişinin yasaklandığını da hatırlattı.

Şen, 2022’de savaşın genişlemesinden sonra Rusya’nın Kırım’daki nüfus yapısına ilişkin verilerin tartışmalı hâle geldiğini vurguladı. Kırım Tatar Millî Meclisinin (KTMM) işgal öncesinde yarımadada yaklaşık 400 bin Kırım Tatarının yaşadığı yönündeki verilerini aktaran Şen, Rus kaynaklarında ise daha düşük rakamların kullanıldığını söyledi. İşgal öncesinde Kırım Tatarlarının yarımada nüfusunun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturduğunu, bu oranın daha sonra yüzde 8 seviyelerine gerilediğini belirten Şen, 2014-2024 arasında Kırım’a bir milyondan fazla Rus nüfusunun yerleştiğini ve yarımadanın toplam nüfusunun yaklaşık 3,5 milyona ulaştığını açıkladı.

Kırım Tatarlarının nüfus bakımından azınlıkta kalmasının siyasi ve toplumsal sonuçlarına değinen Şen, yaşlıların, kadınların ve çocukların da dâhil olduğu bir topluluğun savaş ortamında sesini duyurmasının ne kadar zor olduğuna dikkati çekti. Kırım Tatarlarının bağımsızlık idealinin silahlı mücadeleye dayanmadığını vurgulayan Şen, millî lider Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun şu sözünü hatırlattı:

Elde edeceğiniz zafer bir çocuğun gözyaşı pahasına kazanılıyorsa, o zafer zafer değildir.

Şen, “Kırım’ın müstakilliği için, bağımsızlığı için ortaya koyduğumuz idealimiz hiçbir şekilde silaha sarılmadan, silahlı mücadeleye girişmeden tamamen demokratik yollarla kendi vatanımızda yaşama hakkını elde etmek.” ifadelerini kullandı. Rusya’nın askerî gücüyle karşı karşıya kalacak bir topluluğun silahlı mücadeleye başvurmasının sonuçlarını da değerlendiren Şen, Kırım Tatarlarının temel stratejisinin seslerini duyurmak ve haklarını demokratik yollarla savunmak olduğunu belirtti.

“UKRAYNA KENDİ VATANINI KORUMAK İÇİN SAVAŞIYOR”

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın nedenlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Şen, Ukrayna’nın NATO’ya veya Avrupa Birliği’ne (AB) katılma hedefinin savaşı açıklamak için tek başına yeterli olmadığını söyledi. “Peki, bir gecede Kırım’ı işgal eden Ukrayna mıydı? Bir gecede Ukrayna’yı bombalayan Ukrayna mıydı?” diye soran Şen, Ukrayna’nın kendi topraklarını savunmaya çalıştığını vurguladı.

“Ukrayna şu anda kendi vatanını korumak için savaşıyor. İster Amerika’yla ister Avrupa Birliği’yle, kimle birlikte hareket ediyor olursa olsun, şu anda kendi vatanını koruma mücadelesi veriyor. Sevsem de sevmesem de ben saygı duymak zorundayım. Çünkü kendi vatanlarını korumaya çalışıyorlar.” şeklinde konuşan Şen, ülkelerin güvenlik politikalarını ve ittifak tercihlerini değerlendirirken işgal gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtti.

“MAALESEF BİZ FAZLA SES ÇIKARTAMIYORUZ”

Soru-cevap bölümünde söz alan öğrenci, Kırım Tatarlarının yaşadığı sorunların medyada Filistin’deki gelişmeler kadar görünür olmamasına dikkati çekti. Kırım’ın sosyal medyada ve haberlerde yeterince yer bulmadığını söyleyen öğrenci, Şen’e şu soruyu yöneltti: “Siz mi çok fazla ses çıkaramıyorsunuz, yoksa bizler mi haberdar olamıyoruz?”

“Maalesef biz fazla ses çıkartamıyoruz. Soru çok güzel. Bunu kesinlikle kendime almam lazım.” cevabını veren Şen, Kırım Tatarlarının seslerini duyurma konusunda daha fazla çaba göstermeleri gerektiğini kabul etti.

“Sesimizi duyurmalıyız. Türkiye Cumhuriyeti devletinin desteği olmadan bugün birçok şeyi yapmamız mümkün değil. Ama haklısın, daha fazla sesimizi çıkarmamız lazım.” diyen Şen, Kırım Tatarlarının yaşadıklarının daha fazla gündeme taşınması gerektiğini vurguladı.

Bununla birlikte program, Recep Şen’e plaket takdim edilmesi ve toplu fotoğraf çekiminin ardından sona erdi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.